23 Ağustos 2017 Çarşamba

Dünyamızdan İbret Almak-2

Dünyamızdan İbret Almak-2


 Bu kısmında Kur’an-ı Kerim’den değişik ayetler aktarmak suretiyle Dünyamıza bakarak Rahmanımıza gitmenin yollarını arayalım. Arayalım ki bulalım. Bulalım ki dünyada ve ahrette kaybedenlerden olmayalım. Rahmanımızın ayetlerine kulak verelim.

وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَاراً وَمِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (5)

اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ
“Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır.” (6)

وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُواْ مِنْهُ لَحْماً طَرِيّاً وَتَسْتَخْرِجُواْ مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {}وَأَلْقَى فِي الأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَاراً وَسُبُلاً لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları yarattı.” (7)

وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنْ الْعُيُونِ
“Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.” (8)

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِيّاً وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“İki deniz bir değildir. Şu, tatlı, susuzluğu keser ve içimi kolay; şu da, tuzlu ve acıdır. Ancak her birinden taze et yersiniz ve takınmakta olduğunuz süs eşyalarını çıkarırsınız. O'nun fazlından aramanız ve umulur ki şükretmeniz için gemilerin onda (denizde) suları yara yara akıp gittiğini görürsün.” (9)

وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُوراً {} لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَاماً وَأَنَاسِيَّ كَثِيراً


“Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.” (10)
Sizlerle paylaşmış olduğumuz ayetler bizlere yaratılanların Yaratanın bir eseri olduğunu vurguluyor. Yine bu ayetler bizlere, Yaratanın yarattığı kulları başıboş bırakmadığının ve kendilerine her türlü nimetin Kendisi tarafından verildiği bildiriliyor. Bildirilenler ise her akıl sahibi tarafından asla inkâr edilemeyecek şeylerdir. Bize düşen ise inkâra gitmeden Yaratanımızın bizlere vermiş olduğu nimetleri verilme gayesine uygun olarak kullanmaktır. Verilme gayesine uygun kullanmadığımızdan dolayı başımıza gelen sıkıntıların sebebi ise yine bizleriz. Çünkü Yaratan yarattıklarına karşı asla zulmetmiş değildir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır.


ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır. (11)

Yüce Rabbim aleme ibret nazarıyla bakarak imanımızı kamil hale getirmeyi, verdiği nimetleri verilme gayesine göre kullanmayı bizlere nasip etsin. Yüce Rabbim basiretimizi, izanımızı kapatmasın. Geceniz mübarek olsun. Allah’ a emanet olun.
http://www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Vaiz

5. Rad, 13/3
6. İbrahim, 14/32
7. Nahl, 16/14-15
8. Yasin, 36/34
9. Fatır, 35/12
10. Furkan, 25/49
11. Rum, 30/41
 
 
  
http://www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Vaiz
  
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/ramazan-vaazlari/90-dunyamizdan-ibret-almak-vaaz.html

--


YOKSULLARI NASIL ANLARIZ?

YOKSULLARI NASIL ANLARIZ?   
     
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Asıl yoksul, kendisine yetecek malı bulunmayan, muhtaç olduğu bilinip de kendisine sadaka verilmeyen ve kimseden bir şey dilenmeyen kimsedir.” buyuruyor. Bu insanların dilenci olmadığını ve gerçekten muhtaç olduklarını işaret ederek aranıp bulunmasını tavsiye ediyor.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir iki hurma veya bir iki lokmayla savuşturulan kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, muhtaç olduğu hâlde dilenmeyen kimsedir.” [1]

Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’deki diğer bir rivayete göre ise Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kapı kapı dolaşıp bir iki lokma, bir iki hurma ile savuşturulan kimse yoksul değildir. Asıl yoksul, kendisine yetecek malı bulunmayan, muhtaç olduğu bilinip de kendisine sadaka verilmeyen ve kimseden bir şey dilenmeyen kimsedir.” [2]

YOKSUL, YİYECEK BİR ŞEYİ BULUNMAYAN KİMSEDİR

Yoksul sözü Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde miskin kelimesiyle ifade edilir. En yaygın tarife göre yoksul, yiyecek bir şeyi bulunmayan, hergün karnını güçlükle doyuran kimsedir. Bir miktar yiyeceği olan kimse yoksulluktan çıkmakta, ona fakir denmektedir. Peygamber Efendimiz’in tarif ettiği yoksul, bir sonraki övünde karnını doyuracak bir şeyi olmasa bile, haysiyetinden fedakârlık yapmaz; kimseye el açıp dilenmez.

İşte Peygamber Efendimiz’in kendilerine sahip çıkmamızı istediği kimseler bunlardır. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunların define gibi gizli olduğuna, kendilerini kimseye göstermediklerine işaret ederek onların aranıp bulunmasını tavsiye etmektedir.

YÜZLERİNE BAKINCA TANIYABİLECEĞİN FAKİRLER

Onları nasıl bulacağımıza şu âyet-i kerîme ışık tutmaktadır:
“Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adayan fakirler içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşmazlar. Hâllerini bilmeyen biri, iffet ve hayâlarından dolayı onları zengin zanneder. Sen onları yüzlerine bakınca tanırsın. Onlar yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler” [Bakara sûresi (2), 273].

İnsanı yaratan Yüce Mevlâ, kulları arasında böyle fazilet âbidelerinin bulunduğunu haber vermektedir. Önemli olan onları arayıp bulmaktır. Şayet lüks muhitlere çekilerek kendimizi fakir ve yoksullardan büsbütün koparmamışsak, başımızı sağa sola çevirdiğimizde onlardan birkaçının yaşadığı yeri görmek veya kendilerini tanıyanlardan adreslerini öğrenmek zor olmayacaktır.

DERTLERİNE DERMAN OLUNACAK KİMSELER

Ertesi gün yiyeceği bir şeyi bulunmayan yoksullar pek az olabilir. Bizim görevimiz sadece onları değil, kazandığı para aile fertlerini geçindirmeyen, bununla beraber hâlini kimseye açmayan kimseleri de bulmak ve dertlerine derman olmaktır. İşinden kazandığı para geçimini sağlamayan kimseler, geçirdiği bir kaza sonucu sanatını yapamayacak hâle düşenler ve daha başka sıkıntılar içinde yaşayanlar pek çoktur. Hele bir de iş bulamayan ve bu yüzden rûhî bunalım geçiren insanları hesap edecek olursak, toplumda bizlerden yardım bekleyenlerin ne kadar çok olduğunu görürüz.

DİLENMEK KÖTÜ BİR ALIŞKANLIKTIR

Dilenciliği meslek hâline getiren bazı kimselerin miskin olmadığı, onların himâye edilmesinin gerekmediği görülmektedir. Onlar yüzsüz olmaları sebebiyle, kıyamet gününde suratlarında bir parça bile et kalmayacak kimselerdir. Bu dilenciler, Peygamber Efendimiz’in tâbiriyle, kendi elleriyle kendi suratlarını tırmalayan kimselerdir. Sırf servet toplamak için halktan bir şeyler isteyip dilenenler, âhirette kendilerini yakacak kor ateşi toplamakla meşgul olanlardır.

Peygamber Efendimiz’in kendilerine “kimseden bir şey istemeyin” diye tavsiye ettiği öyle sahâbîler vardı ki, bineklerinin üzerinde giderken kamçıları yere düşerdi de, yaya gidenlerden onu istemezler, aşağıya atlayıp kamçılarını kendileri alırlardı.

Zira insanlardan bir şey istemek ve hele bunu alışkanlık hâline getirmek kötü bir şeydir. “Dünyaya gönül bağlama ki, Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki, halk seni sevsin” (İbni Mâce, Zühd 1) buyuran Peygamber Efendimiz, mecbur kalmadan dilenmenin, kısacası insanlardan bir şey istemenin müslümana yakışmadığını ifade buyurmaktadır.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ 

1. Dilenmeyi alışkanlık hâline getiren kimseleri himâye etmek o kadar önemli değildir. Çünkü onlar aç kalmazlar.

2. Kimseden bir şey istemeyen iffetli yoksulları arayıp bulmalı, dertlerine derman olmalıdır.

3. Geçim sıkıntısı çeken kimseleri, yüz suyu dökmeye mecbur etmeden gözetip kollamalıdır.


[1] Buhârî, Tefsîru sûre (2), 48; Müslim, Zekât 102. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 24; Nesâî, Zekât 76.
[2] Buhârî, Zekât 53; Müslim, Zekât 101. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 76.

Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/yoksullari-nasil-anlariz.html


 

22 Ağustos 2017 Salı

Dünyamızdan İbret Almak-1

Dünyamızdan İbret Almak-1
 
Her akıl sahibi şu hususu asla inkâr edemez. Bu âlemde öyle müthiş bir denge var ki. Bu denge bir zerre hatayı kabul etmiyor. Hata yapıldığı zaman, âleme konulan denge bozulmaya çalışıldığı zaman bunun sonucu Yaratılanların aleyhine oluveriyor. Aklını hatalar bürümemiş olanlar, vicdanında yaralar açılmamış olanlar bu dengenin tek başına oluşabileceğine asla kanaat getiremezler. İmanın bir başka boyuta da bu âlem değil midir? Âleme bakarak, dünyaya bakarak, yaratılan her şeye bakarak Yaratana gidilmelidir. Bu gece vaazımızda sizlerle beraber Yüce Rabbimizin Kur’an-ı Kerimde bizlere bildirmiş olduğu ayetler ışığında yerlere, göklere ve âleme bakmaya çalışacağız. Akıl sahibi olarak idrak etmeye ve imanızı kemale erdirmeye çalışacağız.
 
Şu hususu asla unutmayalım ki, Yaratılan varsa Yaratanda var. Var edilen var ise Var edende var. Sanat eseri var ise sanat eserini ortaya koyan Sanatçı var. Kul var ise Allah (c.c.)’da var. Var olan Allah bize en doğru bilgileri bildirdi. Var eden Allah (c.c.) varlığın mahiyetini bildirdi. Gayb âleminden haberdar olamayacak olan bizlerin bu konular hakkındaki bilgilendirilmesi yine Rabbimiz tarafından, O’nun gönderdiği Kutsal kitaplar ve Peygamberler tarafından gerçekleştirildi. Bizlere gönderilen son kutsal kitap olan Kur’an-ı Kerime birde bu gözle bakmak gerek. Rabbimiz kıyamete kadar gelecek olan insanlığa kendisinden en doğru bilgileri alacağı son ilahi mesajı gönderdi. Bu hususu göz önünde tutmanızı sizlerden istirham ediyor ve bir ayeti kerimeyi aktararak vaazımıza başlamak isterim.
 
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
 
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (1)
 
Bu âlem düzensiz, dengesiz yaratılmamıştır. Bu âlemin düzensiz ve dengesiz yaratılmadığını, bizlerin yapmış olduğu bazı hatalardan dolayı bozulan düzen ve dengenin faturasını ağır surette ödemekle daha iyi anlıyoruz.
 
الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقاً مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ
 
O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? (2) Bu gece yeniden yaşadığımız dünyamıza bakalım. Hiçbir dengesizlik var mı? Günümüze kadar insanoğlu bozmadıkça hiçbir dengesizlik meydana gelmiş mi? Bir daha, bir daha bakalım. Asla Yaratanın yaratışında yanlışlık yoktur. Bu durum Yaratanın var olduğunun ve tek olduğunun en büyük delilleri arasındadır.
 
Yüce Rabbimiz bizi yarattı. Yarattığı insanoğluna yaşam alanlarında doğru davranış şekillerini oluştursunlar diye akıl verdi. Akıl vermekle kalmadı aklı doğru kullanalım dile kullanma kılavuzu olarak Kutsal Kitaplar gönderdi. Kutsal Kitaplar göndermekle kalmadı, bu Kitaplarda bulunanlar doğru hayata aktarılsın diye örnekler yani Peygamberler gönderdi. Bunların hepsi Yaratanın var olduğunun, kullarına karşı ne kadar çok rahmet sahibi olduğunun ve tek olduğunun bir delilidir. Kur’an-ı Kerimde Yüce Rabbimiz Rahman süresinde şöyle buyuruyor.
 
الرَّحْمَنُ {} عَلَّمَ الْقُرْآنَ {} خَلَقَ الْإِنسَانَ {} عَلَّمَهُ الْبَيَانَ {} الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ {} وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ {} وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ {} أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ {} وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ {} أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ
 
“Rahmân Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler. Göğü yükseltti ve ölçüyü (dengeyi) koydu. Ölçüde haddi aşmayın (Dengeyi bozmayın).” (3)
 
Akıl iyiyle yanlışı, eğriyle doğruyu, kötüyle güzeli birbirinden ayırt eden bir yeti olarak tarif edilmiştir. Akıl beyin denilen bir organın içinde. Aklı tam olarak göremiyoruz. Ancak varlığını ve işlevselliğini yapmış oldukları ile bilebiliyoruz. Yüce Rabbimizde değişik birçok ayette aklımızı kullanmamızı, yaşanan şeylerden ibretler almamızı bizlere emretmektedir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır.
 
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
 
“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” (4)
 
Ahmet ÜNAL
Vaiz
1. En’am,6/59
2. Mülk, 67/3
3. Rahman, 55/1-8
4. Bakara, 2/164
 
Ahmet ÜNAL
Vaiz
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--


Sanki küçük bir Ramazan

Sanki küçük bir Ramazan

Zilhicce’nin ilk on günü

   

RAMAZANIN YARISINDAN sonra başlayan ayrılık hüznü, Kadir Gecesi’nden sonra artar, son teravih ve son oruçla birlikte zirveye çıkar. Artık rahmet ve mağfiret ayı bitmekte, bire bin verilen geceler veda etmektedir. Maneviyata duyarlı nice mümin gözyaşı döker, hatta bayramı buruk geçirir.

Şevval ayında tutulan altı oruç acılı yüreklerimizi bir derece teskin eder. Sanki Ramazan’ın küçük bir uzantısını yaşarız. Kurban Bayramı’ndan önceki Zilhicce’nin ilk on günü ise, Ramazan’daki bol sevaplı ve çok feyizli ibadetlerden ayrılan mahzun gönüllerimize adeta bir ‘teselli armağanı’dır. “Keşke Ramazan biraz uzun olsaydı...” ya da “Ah, Ramazan’ı hakkıyla ihya edebilseydim...” diye yanan gönüllerimize muhteşem bir fırsattır bu on gece.

Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresinin başında, “On geceye yemin olsun ki...” ifadeleriyle bahsedilen bu on gecenin ne muazzam bir hazine olduğunu ne yazık ki hakkıyla bilemiyoruz. Bazı kaynaklarda bu on gecenin Ramazan’ın son on günü veya Muharrem’in onuncu gününe (Aşure Günü’ne) kadar olan on gün olduğu kayıtlı olsa da genel görüş ve kabul, bu mübarek on günün Zilhicce ayının ilk on günü olduğudur.

Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. 10. gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesi’ne denktir.” (Tirmizi, Savm: 52; İbn-i Mâce,Sıyam: 39)

Demek ki bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedeldir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesi’ne benzetilmesi ise ayrı bir güzelliktir. Çünkü Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir. Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:

“Allah indinde Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned: 1/257)

Tesbih, Sübhânallah; tahmid, Elhamdülillah; tehlil, Lâilâ heillallah; tekbir ise Allahuekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.

Yukarıdaki hadisi destekleyen şöyle bir rivayet daha vardır: “Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce olup, Allah’a daha sevimli gelsin...” (Tirmizî, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)

İbn-i Abbas’ın şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor:

Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:


— Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce’nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.

Sahabeler, sordular:

— Yâ Resûlallah, Allah yolunda cihat da mı?

Resûlullah (s.a.v.) cevap verdi:

— Evet, Allah yolunda cihat da. Meğer ki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka. (İbn-i Mâce, Sıyam: 39; İbn-i Hâcer, 5: 119)

Buna göre, ancak cihada çıkıp malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden faziletlidir.

Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, yukarıdaki hadislerden hareketle bu günlerin fazileti hakkında şöyle demektedir:

“Bu on gece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın “Ve’l-fecri veleyâlin aşrin” (Fecr: 1) kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. Çünkü: Hac sırrıyla bütün âlem-i İslâm namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alâkadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed’e (s.a.v.) hakkında ettikleri dualarına, o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan müminler hissedâr oluyorlar.”

AREFE: UMUMÎ AF GÜNÜ
Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman Arefe günü kardeşi Hz. Âişe’nin (r.anha) huzuruna girdi. Hz. Âişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:

— Orucunu boz, dedi. Hz. Âişe:

— Resûlullahın (s.a.v.) “Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına kefaret olur” dediğini işittiğim hâl de iftar mı edeyim?, dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

“Kefaret olur”, günahları örter, affettirir demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi? İşte af ve mağfiret fırsatı!

Başka bir rivayette ise Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir:

— Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir. (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Efendimiz (s.a.v.) bugünün faziletini şöyle anlatır:

— Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allah’tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar.

Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

“Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahu Teâlâ o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat’taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:

— Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.

Melekler derler ki:

— Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar.

Falan kadın da öyle.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

— Onları da bağışladım.

Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz.”

Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce’nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce’nin onuncu günü Kurban Bayramı’nın birinci günüdür. Bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramı’ndan önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramı’nın gecesi dâhildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.

Ayrıca Zilhicce’nin sekizinci gününe “terviye günü” dokuzuncusuna “Arefe günü”; Kurban Bayramı gününe (onuncu güne) “nahr” yani kurban günü, ondan sonraki üç güne de “teşrik günleri” denilmiştir.

Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz?
Her şeyden önce her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutamaz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşû ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salâvat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvâbîn, teheccüd gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazanın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse Arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

Arefe günü bin İhlâs Sûresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

Bugünlerde milyonlarca mümin haccetmek için mukaddes topraklara gitmiş, kimi Kâbe’yi tavaf ediyor, kimi ağlayarak dua ediyor, kimi Medine’de Ravza-yı Mutahhara’da gözyaşı döküyor, kimi zikir ve dua ile sa’y ediyor, kimi Makam-ı İbrahim’de gözyaşıyla namaz kılıyor, kimi Mültezem’de af için yalvarıyor... Hepsi kendileri ve müminler için af, mağfiret, rıza, tevfik ve hidayet istiyor. Arefe günü ise, hepsi Arafat’a gelmiş, “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” sedalarıyla asumanı inletiyor, gözyaşıyla kıldıkları namaz ve ettikleri dua ile Rabbimizin rahmetine sığınıyor.

İşte kendimizi hayalen hacda hissetmek, onları izleyerek kendimizi onların içinde saymak yoluyla manevî bir hâl kazanabiliriz. İnşallah dua ve ibadetlerimizin hacıların yaptıkları ubudiyete dâhil olmasını ümit ederek ibadet edelim.

Şunu da unutmayalım ki, hadislerde verilen müjdelere nail olmak için o günleri nicelik ve nitelik olarak en üst seviyede değerlendirmemiz gerekir. Böylece bambaşka bir hâlete bürünür, ibadetin hazzını yaşar, inşallah Kurban bayramına affedilmiş olarak girebiliriz.

ON GÜNLÜK İHYANIN PÜF NOKTALARI


Birçok insan bugünlerin kıymetini bildiği halde günlük işlerin ve ilişkilerin içinde tam bir ihya programı yapamıyor. Ya unutuyor ya dünya işlerine zaman ayırıyor ya da tam istifade edemiyor. Bunun için şu basit, ama etkili tavsiyelere dikkat edin:

İçinde bulunduğunuz yıl Zilhicce’nin ilk on günü miladî olarak hangi ay ve güne tekabül ediyorsa bunu ajandanıza veya her gün gördüğünüz bir yere not edin.

Bu on gün içinde sizi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durun. Bu tür programları ya öne alın veya erteleyin.

Seçici olmadan maç, dizi, haber izlemek gibi boş ve sizi ilgilendirmeyen işlere zaman ayırmaktan her zaman kaçının; bu on günde ise daha bir titiz olun.

Bugünlerde sağlığınıza özel bir önem verin ki, ibadet ve zikirden geri kalmayın. Ameliyat ve uzun tedavileri bugünlere denk getirmeyin.

Eğer ev hanımı, emekli, yaşlı gibi mesaiye bağlı bir işiniz yoksa bu on günü sanki i’tikâfa girmiş gibi dolu dolu geçirin.

Öğrenci, memur, işçi gibi belirli bir uğraşınız varsa, mümkün olduğu kadar izin ya da tatil günlerinde oruç ve ibadete ağırlık verin.

İş, okul vs. sizi mutlaka meşgul etse bile aralardaki “ölü zamanları” değerlendirin. Bunlardan kastımız, iş ve okula gidip gelirken, teneffüs, sıra bekleme gibi durumlardaki boş zamanlardır. Bu zamanları Kur’an, salâvat, dua, istiğfar ve zikirle değerlendirin.

Yanınızda sürekli küçük ebatlı bir Kur’an veya bir evrad kitabı taşıyın. Boş zamanlarda birkaç sayfa bile okusanız kârdır.

Kur’an okumasını bilmeseniz bile, ezberinizde olan sûreleri defalarca okumanız büyük sevaptır.

Bu on gecede daha az uykuyla idare edin ve uykunuzu kaçıracak çay, kahve gibi içecekleri daha çok tüketin.

On günün tümünde oruçlu olamadıysanız fırsat bulduğunuz gün Cuma’ya denk gelse bile yine oruç tutun. Çünkü başka günlerde tutmaya imkânı olduğu hâlde Cuma günü tutmak mekruhtur. Öyle bile olsa mekruh, sevabından biraz eksilir demektir. Yoksa hiç tutmayan zaten hiç sevap kazanmamış olur.

Zaman kazanmak için bayramlık ve kurbanlık alış verişini önceden yapmaya çalışın.


***
Bu güzel ve faydalı yazıyı bir dost gönderdi, paylaşmak istedim...




21 Ağustos 2017 Pazartesi

Değer Yargılarımızı Gözden Geçirelim-2

Değer Yargılarımızı Gözden Geçirelim-2
 
Bu dünya hayatının iki yönü var. İlki bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İkincisi ise bu dünya hayatı ahret için bir imtihan yeridir. Her iki yönde Kur’an-ı kerim’de şöyle bildirilmektedir.
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
 
“İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Hâlbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.”[6]
اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماً وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
 
“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”[7]
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
 
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.”[8]
 
Peki, ne yapmamız gerekir? Bu sorunun cevabını bulmak için şu iki şıktan hangisini tercih edeceğiz.
 
Geçici dünya hayatına aldanıp, oyun eğlenceye dalıp kaybedenlerden mi olacağız? Yoksa gerçek yurt olan ahret yurdu için çalışacak mıyız?
 
Elbette hepimiz dünyada mutlu olmak istediğimiz gibi ahirette de kurtuluşa erenlerden olmak isteriz. Bu en doğru tercihtir. Bu doğru tercihin ise bir yansıması olmalıdır. İşte buda iman edip, imanımızın tezahürü olan ibadetlerimizi yerine getirmekle ve ahlaki güzellikleri hayatımıza aktarmakla gerçekleşecektir. Yoksa böyle davranmaz isek hüsrana uğrayanlardan oluruz. Nitekim hepimizce malum olduğu üzere asr süresinde şöyle buyrulmaktadır.
وَالْعَصْرِ {} إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ {} إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ {}
 
“İkindi vaktine (Asra; çağa) and olsun ki, İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir.  Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.”[9]
 
Dünyadan el-etek çekmekten kastımız dünyalık olanlara aldanmamaktır. Dünya nimetlerinden harama el uzatmadan, helalinden istifade etmek, bu nimetleri bizlere verene şükretmek ve O’nun için ibadet ve ta’zimde bulunmak, hak ihlallerine dikkat etmek ve bu dünya hayatını Yaratanın rızasına uygun şekilde tamamlamaktır. Asıl nimetler ve asıl güzellikler bu dünya hayatının Allah ve Resulünün istediği şekilde tamamlayanlara verilecektir. Al-i İmran süresi 15. Ayet bize bu müjdeyi şöyle bildirmektedir.
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
 
“De ki: Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rab'lerinin katında, altlarından ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını hakkiyle görücüdür.”[10]
 
Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor.
يَتْبَعُ المَيِّتَ ثَلاثَةٌ : أَهْلُهُ وَمالُهُ وَعَمَلُهُ : فَيَرْجِعُ اثْنَانِ . وَيَبْقَى وَاحدٌ : يَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَيَبْقَى عَمَلُهُ
 
“Ölen kimseyi peşinden üç şey takip eder: Aile çevresi, malı ve yaptığı işler. Bunlardan ikisi geri döner, biri ise kendisiyle birlikte kalır. Aile çevresi ve malı geri döner; yaptığı işler kendisiyle birlikte kalır.”[11]
 
Ahiret nispetle dünyada verilenlerin ne anlama geldiğini Âlemlere rahmet Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.s.)’den öğrenelim.
يُؤْتِيَ بَأَنْعَمِ أَهْلِ الدُّنْيَا مِن أَهْلِ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ، فَيُصْبَغُ في النَّارِ صَبْغَةً ثُمَّ يُقَالُ : يا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ خيراً قَطُّ ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ نَعيمٌ قَطُّ ؟ فيقول : لا واللَّه يارَبِّ. وَيُؤْتِى بأَشَدِّ النَّاسِ بُؤْساً في الدُّنْيَا مِنْ أَهْلِ الجَنَّةِ فَيُصْبَغُ صَبْغَةً في الجَنَّةِ ، فَيُقَالُ لَهُ : يا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ بُؤْساً قَطُّ ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ شِدَّةُ قَطُّ ؟ فيقولُ : لا ، وَاللَّه ، مَا مَرَّ بِي بُؤْسٌ قَطُّ ، وَلا رَأَيْتُ شِدَّةً قَطُّ
 
“Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:
 
– Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? denilir. O kişi:
 
– Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:
 
– Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? denilir. O kişi de:
 
– Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der.”[12]
 
Dünyayı ahrete tercih edip kaybedenlerden olmayalım. Bu hususta Yüce Rabbimizin bildirdiği birkaç ayetle sohbetimizi tamamlayalım.
إَنَّ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا وَرَضُواْ بِالْحَياةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّواْ بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ {} أُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمُ النُّارُ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ
 
“Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve ayetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.”[13]
مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً
فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ {} ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّواْ الْحَيَاةَ الْدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
 
“Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkar edip, gönlünü kafirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir. Bu, dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın da, inkarcı milleti doğru yola eriştirmemesinden ötürü böyledir.”[14]
 
Kenidimiz ve gelecek neslimiz için İslam dininin o eşsiz ilkelerini hayatımıza aktaralım. Çocuklarımıza imanı öğretelim, ibadetleri sevdirelim, ahlaklarını güzel hale getirme çabasında olalım. Bu dünya hayatında kalıp bizimle beraber gelmeyecek olana değer verip sıkıntılar içinde mi olalım? Yoksa asıl değer verilmesi gerekenlere mi değer verelim? Dünya ve ahirette huzura ulaşalım.
 
Yüce Rabbim imanımızı kâmil eylesin, amelimizi Salih eylesin, kalp temizliği, güzel ahlak nasip eylesin.
 
Ahmet ÜNAL
Vaiz
 
[6] Al-i İmran, 3/14
[7] Hadid, 57/20
[8] Bakara, 2/214
[9] Asr, 103/1-3
[10] Al-i İmran, 3/15
[11] Buhari, Rikak 42
[12] Müslim, Münfikin 55, Tercüme: Riyazü’s-Salihin, Tercüme ve Şerhi, Erkam yay. Hadis No: 463
[13] Yunus, 10/7-8
[14] Nahl, 16/106-107
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/ramazan-vaazlari/77-deger-yargilarimizi-gozden-gecirelim.html

--


İSLAM’DA YARDIMLAŞMANIN FAZİLETİ

İSLAM’DA YARDIMLAŞMANIN FAZİLETİ   
     
Cenâb-ı Hak, insanoğlunun zayıf yaratıldığını beyân eder. Onun çocukluk devresi de, ihtiyarlık devresi de bâriz bir za’fiyet ve acziyet içerisinde geçer. Ömrün geri kalan gençlik ve kuvvetlilik kısmı insanı aldatmamalıdır. Zîrâ o devre, geleceği muhakkak olan ihtiyarlık için hayr u hasenât ile hazırlık yapma dönemidir.

İnsanların, birbirlerine yardım ederek hayırda yarışmaları, Allah Teâlâ’nın râzı olduğu ve İslâm kardeşliğinin temelini teşkil eden güzel bir haslettir. Zîrâ zayıf ve muhtaç olan herkesin yardımına koşmak, îmânın kemâline işârettir. Cenâb-ı Hak şöyle emir buyurur:

“…İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın!..” (el-Mâide, 2)

Mü’minler, Allâh’ın emirlerine tâbî olup nefsin arzularından uzaklaşmak husûsunda yardımlaşmalıdırlar. Birbirlerini hayra teşvik ederek iyilik yollarını açmalı ve sâlih amellere sevk etmelidirler. Kısacası, Âhireti birlikte kazanma gayreti içinde olmalıdırlar.

EN FAYDALI YARDIMLAŞMA

Yüce Rabbimiz, en faydalı yardımlaşmanın hakkı ve sabrı tavsiye husûsunda olduğunu, böyle davranan insanların hüsrandan kurtulacağını şöyle beyân eder:

“Zamana andolsun ki, insan hiç şüphesiz hüsrân içindedir. Ancak, îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3)

Peygamber Efendimiz, İslâm’ı tebliğ seferberliği başlayınca ümmetine, hasta ziyâretini, cenâzeye iştirâk etmeyi, aksırana hayır dilemeyi, zayıfa yardım etmeyi, mazluma yardımcı olmayı ve yemin edenin yemininin yerine gelmesi için gayret etmeyi vs. emretmişti. Tavsiyelerine uyarak din kardeşine yardım edebilme aşkıyla dolu olan mü’minlere de şu güzel müjdeleri vermişti:

“Kul, din kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da kulunun yardımcısıdır.” (Müslim, Zikr, 37-38; Ebû Dâvûd, Edeb, 60; Tirmizî, Hudûd, 3)

“Kim (din) kardeşinin ihtiyâcını giderirse, Allah da onun hâcetini giderir. Kim bir Müslümanın dert ve kederine çâre olur (onu ferahlığa kavuşturur)sa, Allah da o sebeple kıyâmet sıkıntılarından bir sıkıntıyı kendisinden giderir.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Allah Teâlâ’nın kendisine yardımcı olmasını kim istemez ki!.. Hele kıyâmetin o dehşetli sıkıntıları karşısında!..

Yardım edilen kişi zor durumda ise, o zaman bu amel-i salihin kıymet ve ecri daha büyük olur. Cenâb-ı Hak sıkıntıya düşmüş kuluna yardım edilmesini daha çok sever. Bunun aksine, imkânları müsâit olduğu hâlde darda kalmış bir mü’min karşısında bîgâne ve lâkayd davranmak da ağır bir vebâldir.

CİHAT SEVABI KAZANDIRAN AMEL

Cenâb-ı Hak, herhangi bir hayır yoluna girmek isteyen Mmüslümana yardım eden kişiye de, onun kazandığı sevâbın aynısını verir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:

“Kim Allah yolunda cihâda gidecek bir gâziyi techîz eder, gerekli ihtiyaçlarını karşılarsa, âdeta cihâda gitmiş gibi sevap kazanır. Cihâda giden gâzinin arkada bıraktığı âilesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan kimse de sanki cihât yapmış gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Cihâd, 38; Müslim, İmâre, 135-136)

Mü’minler birbirlerine yardım husûsunda, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binâlar gibidirler. Parmakları birbiri arasına geçirilerek kenetlenen ve gerektiğinde birbirini yıkayıp temizleyen iki ele benzerler ki, biri diğerinin eksiğini tamamlar ve yanlışını düzeltir. Onu kirli göstermek, hatâsını ortaya çıkarmak için değil, temiz ve hayır üzere olması için gayret sarf eder.
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi ne güzel buyurmuştur:

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımını kesmez ve onu hakir görmez.” (Müslim, Birr, 32)

“…Mü’min mü’minin kardeşidir, onun geçimine yardım eder ve onu arkasından kötülüklere karşı korur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- de şöyle der:

“Mü’min, (din) kardeşinin aynasıdır. Onda bir ayıp gördüğünde onu düzeltir.” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 238)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/islamda-yardimlasmanin-fazileti.html


 

20 Ağustos 2017 Pazar

Değer Yargılarımızı Gözden Geçirelim-1

Değer Yargılarımızı Gözden Geçirelim-1

Yaşam bulduğumuz bu dünyaya nefsanî (hayvani) isteklerimizi yerine getirmek için yaratılmadık. Çünkü nefsanî isteklerin peşine düşen insanların zararları kendisine dokunduğu gibi diğer insanlara hatta toplumlara dokunmaktadır. Sınırsız hiçbir istek olamaz, olmamalıdır. Her şeyin bir sınırı olması gerektiği gibi, isteklerinde bir sınırı olması gerekir. İşte bu Ramazan değer yargılarımızı yeniden gözden geçirip yanlış olanı terk etmek ve doğru olana yönelme çabası içerisinde olacağımız bir ay olmalıdır.
 
Günümüz dünyasının değişen değer yargılarının başında dilimize “dünyevileşme” olarak çevrilen “sekülarizm” gelmektedir. Dünyevileşme ile beraber din hayatın merkezinden uzak olmaya, nefsanî istekler dinin yerini almaya başladı. Peki, bu yaşam şekli doğru mudur? Bu yaşam şekli insana dünyada ve nihayetinde ahirette mutluluk verebilir mi?
 
Kur’an ve Sünnet ışığında konumuzu izah etmeden önce dünyamızda yaşanan örneklerden dünyaya dalmanın, sınırsız nefsanî isteklerin peşine düşmenin kişiye hiçbir fayda getirmediğini izah etmeye çalışalım.
 
Öncelikle kendi ülkemizden gazetelere çıkan örneklerle başlayalım. Son yedi ayda 226 kadın öldürülmüş, 478 kadına tecavüz edilmiş, 772 kadın tacize uğramış 6423 kadın aile içi şiddete maruz kalmış. Günümüzde bilginin aktarılması için çok önemli bir araç olan İnternet, daha çok nefsanî (hayvani) olan isteklerin tatmin edilme aracı olarak algılanmaktadır. İnternet ile oyun ve eğlenceye dalınmakta, kürsüden ve camiden söyleyemeyeceğimiz daha birçok iğrençliklerin bu vesile ile yaşanmaktadır. Geçen yıl 85 binden fazla hırsızlık olayı meydana gelmiş hırsızlık rakamlarında 2006 yılından beri hiçbir değişiklik olmamış. Yine geçen sene 1219 adam öldürme hadisesi meydana gelmiş. Madde bağımlılığı üzülerek söylüyoruz ki çocuk yaşlara inmiştir.
 
Dünyamızda yaşananları ise hepimiz takip etmekteyiz. Bir şahıs yanlış düşüncelerin peşinden koşarak onlarca insanı öldürebiliyor, bir çocuk okul basarak arkadaşlarını öldürebiliyor, devletler kendi güçlerini korumak için diğer devletleri sömürge haline getirebiliyor, onların bütün yer altı ve yer üstü kaynaklarını alıp huzursuzluk meydana getirebiliyor, dünyevi çıkarlar için savaşlar çıkıyor.
 
Bazı insanlar kolay yoldan para kazanmak ve kedi isteklerini hayata geçirmek için başkalarının hayatlarını perişan etmektedir. Hırsızlıklar, gasp, rüşvet, çocuk kaçırma, organ satımı, kadınların fuhşa sürüklenmesi, kumar daha birçok farklı yanlış ve kötü yol. Artık suçlar sadece bir bölgede işlenmekten çıktı, uluslar arası suçlar işlenmeye başlandı.
 
Şimdiye kadar saymış olduğumuz bu yanlış ve kötü davranışların hangisinde din değerlere rastladınız. Bu yanlışlıkların hangisine din doğru der, yapılmasını insanlardan ister. Bu yanlışlıkların içerisinde olanların acaba kaçı gerçek anlamda dine bağlı. Ya da şöyle soralım: Dinin emir ve yasaklarına gerçek anlamda uymaya çalışan bir dindar acaba bunlardan hangisini hayatına aktarır?
 
Kendimizi, neslimizi, geleceğimizi ve nihayetinde dünyamızı kurtarmak için yeniden dini değerlere dönme vakti gelmiştir. Eğer bu dönme yakın zamanda gerçekleşmez, dünyaya dalışımız devam ederse o zaman toplumsal kargaşalar meydana gelecektir. Yani değişimi toplum olarak bizler başlatmamız gerekmektedir. Bu hususla ilgili bir ayeti sizlerle paylaşayım.
 
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءاً فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ
 
“İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” [1]
 
Yüce Yaratan bu dünyada bizi başıboş bırakmış değildir. Bir ayette şöyle buyruluyor.
أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى
 
“İnsan başıboş bırakılacağını mı zannetti?”[2] Ayet bize şunu hatırlatmaktadır. İnsan, öldükten sonra dirilme, hesap ve ceza olmaksızın başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Mes'ûliyet olmaksızın, salıverilmiş hayvanlar gibi kalacağını mı hesap ediyor? Bu hesap ona ne yaraşır, ne de yakışır.[3]
 
Bu hayatın ne anlama geldiğini, niçin bu dünyaya geldiğimizi, ne yapmamız gerektiğini, nelerden kaçınmamız ve neleri hayata aktarmamızı gerekecek birçok önemli özellik bizler verilmiştir. Bununla beraber alemde meydana gelen hadiselerden ibretler almak suretiyle de Yüce Yaratanın yoluna (İslam yoluna) ulaşma imkanımız vardır. Kur’an-ı Kerim’de bu hususlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır.
 
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ {} أَيَحْسَبُ أَن لَّن يَقْدِرَ عَلَيْهِ أَحَدٌ {} يَقُولُ أَهْلَكْتُ مَالاً لُّبَداً {} أَيَحْسَبُ أَن لَّمْ يَرَهُ أَحَدٌ {} أَلَمْ نَجْعَل لَّهُ عَيْنَيْنِ {} وَلِسَاناً وَشَفَتَيْنِ {} وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ
 
“İnsanoğlunu, zorluklara katlanacak şekilde yarattık. İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? "Yığın yığın mal tüketmişimdir" diyor.  O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor? Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi?”[4]
 
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
 
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.”[5]
 
Ahmet ÜNAL
Vaiz

 
[1] Rad, 13/11
[2] Kıyame, 75/36
[3] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/146.
[4] Beled, 90/4-10
[5] Bakara, 2/164
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--