21 Ekim 2017 Cumartesi

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-1

Sıla-i Rahim ve Bireyselleşme-1
 
Sıla-i rahim, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslami terim.  Kişinin kendisine yakınlığı olan kimselere iyilik yapması, onlara ihsanda bulunması anlamına gelir. Sıla kelimesi “v.s.l” kökünden masdar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir.
 
Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir.  En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkân nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir.
      
Nitekim Rabbimiz  Kur’an-ı Kerimde
وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِى تَسَآءَ لُونَ بِهِ وَاْلاَرْحَامَ اِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
 
“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (Nisâ, 4/I)
فَهَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ تَوَلَّيْتُمْ اَنْ تُفْسِدُوا فِى اْلاَرْضِ وَتُقَطِّعُوآ اَرْحَامَكُمْ
اُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمَى اَبْصَارَهُمْ
 
 “Demek idâreyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir. (Muhammed, 47/22-23).
اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَاِيتَائِ ذِى الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
 
“Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl: 16/90),
 
Sıla-i rahim dairesine giren kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse, evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları, öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir.
وَاَتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا
 
“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…”  (İsrâ: 17/26)
 
Sıla-i rahim’in en başında ana babaya hürmet gelir.
وَقَضَى رَبُّكَ اَلاَّ تَعْبُدُوا اِلاَّ اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا
 
“Rabbin “Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara “öf” (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle.” (İsrâ: 17/23)
 
Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu ayetler net olarak ifade etmiştir:
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلى اَنْ تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلاَ تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
 
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne), Bana ortak koşmaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.  Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokman31/15)
 
Âyetten de anlaşılacağı gibi şirkte ana babaya itaat yoktur. Fakat mü’min olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.
 
Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
قَدِمتْ عليَّ أُمِّي وهِي مُشركة في عهْدِ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَاسْتَفتَيْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قلتُ : قَدِمتْ عَليَّ أُمِّى وَهِى راغبةٌ ، أَفأَصِلُ أُمِّي ؟ قال : « نَعمْ صِلي أُمَّكِ »
 
İslâmiyet’i kabul etmemiş olan annem Resûlullah zamanında yanıma gelmişti. Resûlullah’ın görüşünü almak için:
 
- Annem, beni özleyip gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim? diye sordum.
 
Peygamber aleyhisselâm:
 
- “Evet, annene iyi davran!” buyurdu.  (Buhârî, Hibe 29, Cizye 18, Edeb 8; Müslim, Zekât 50. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 34)
« إِنْ مِنْ أَبَرِّ البِرِّ أَنْ يَصِلَ الرَّجُلُ أَهْلَ وُدِّ أَبِيهِ بَعْد أَنْ يُولِّىَ»
 
“İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir” (Müslim, Birr 11-13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 120; Tirmizî, Birr 5) Yani babamızın dostlarını da görüp, gözetmemiz, onun ailesini görüp gözetmemiz de sıla i rahim kapsamı içine girer.
وَاَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلاَقْرَبِينَ
 
“Önce en yakın akrabalarını uyar.” (Şuara 26/ 214)
 
Ayetinin gereği olarak, Rasul tebliğe yakın akrabalarından başlamıştır. İslamiyetin ilk yıllarında inen mekki ayetlerde, Rasul’e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir.  Tebliğe akrabalık bağlarını vesile ederek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrıca önemlidir. Rasulün örnekliğinde bizlerde islama davet’de yakın akrabalardan başlamalıyız.
 
Sıla-i rahimle ilgili hadislerde,  Efendimiz şöyle buyurmaktadır.
رَغِمَ أنفُهُ رغمَ أنفُهُ رغمَ أنفُهُ، قيلَ مَنْ يَا رَسُولُ اللّهِ ؟ قال: مَنْ أدركَ والدِيهِ عندَ الكِبرِ أو أحَدَهُمَا ثمّ لم يدخلْ الجنّةَ
 
"Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün"dedi.
 
"Kimin burnu sürtülsün ey Allah'ın Resulü?"diye sorulunca şu açıklamada bulundu:
 
"Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin."
 
 (Müslim, Birr: 9) Hadis gereği ana, baba evlada bir yük değil. Cennete kolayca giriş bileti, cennete kestirme yol olarak görülmelidir.
مَنْ أَحبَّ أَنْ يُبْسَطَ له في رِزقِهِ ، ويُنْسأَ لَهُ في أَثرِهِ ، فَلْيصِلْ رحِمهُ
 
“Rızkının geniş ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin.”  (Buhari, Edep:12)
 
Hangimiz ekonomik sıkıntı içinde değiliz. Kişi akrabalarını, amca, hala, dayı, kardeşlerini ziyaret ederse, Allah Rasulü (s.a.v.) rızkının genişleyeceğini söylüyor.
« مَنْ أَحبَّ أَنْ يُبْسَطَ له في رِزقِهِ ، ويُنْسأَ لَهُ في أَثرِهِ ، فَلْيصِلْ رحِمهُ »
 
“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.”
 
 (Buhârî, Edeb 12, Büyû` 13; Müslim, Birr 20, 21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45)
«لا يَدْخُلُ الجَنَّةَ قَاطِعٌ »
 
“Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez” (Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr 18, 19. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10)
« مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيوْمِ الآخِرِ ، فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ ، وَمَنْ كانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيوم الآخِر ، فَلْيصلْ رَحِمَهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّه وَالْيوْمِ الآخِرِ ، فلْيقُلْ خيراً أَوْ لِيَصمُتْ »
 
 “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun” (Riyazü’s Salihin Hadis No: 316)
 
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” (Buharî, İlim: 37; Müslim, İmam: 74-77),
« الصَّدقَةُ عَلَى المِسكِينِ صدقَةٌ ، وعَلَى ذي الرَّحِمِ ثِنْتَانِ : صَدَقَةٌ وصِلَةٌ »
 
“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” (Tirmizî, Zekât 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 21; Nesâî, Zekât 82; İbni Mâce, Sıyâm 25, 28)  
 
Mükafatı en hızlı verilen hayır ve iyilik sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir”  (Ebû Dâvud,   Edep: 51) 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--


VESVESEDEN NASIL KORUNULUR?

VESVESEDEN NASIL KORUNULUR?   
     
Vesvese, “şüphe, tereddüt, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünceler” manasında insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten his ve duygulardır. Peki vesveseden nasıl korunabiliriz? İşte cevabı…
 
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Hz. Adem ile Havva’ya verdiği vesvese anlatılırken “Rabbin sizi bu ağaçtan yemenizin yasaklamasının sebebi: (yediğiniz takdirde) iki melek olacağınızdan veya cennette ebedi kalacağınızdandır.”1 şeklinde haber verilmektedir. Görüldüğü gibi vesvesenin ilk kaynağı şeytandır. Zira kendisinin ulaşamadığı cennet nimetini kıskanarak, insanın cennette devamlı kalmasına razı olmadığı için, insanı vesvese ile kandırmaya ve cennetten çıkarmaya çalışmıştır.
Bununla birlikte vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin kendi nefsidir. Kur’an’da bu meseleye şöyle değinilmektedir: “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesveselerini (fısıldadıklarını) biliriz.”2 Buradaki fısıltı, vesvese kişinin gönlünden geçirdiği kötü ve gizli duygulardır. Peygamberimiz (s.a.v) bu konuda “Kişinin içinden geçirdiği kötü duygular (şirk, yalan, talan v.s.) fiiliyata dökülmedikçe sorumluluğu yoktur.3 buyurarak, elde olmayan sebeplerle hatıra gelen düşüncelerden dolayı vebal olmadığını belirtmişlerdir. Sahabe-i kiramdan bazıları Hz. Peygamber’e gelerek, söylemesi dahi günah olan bazı söz ve düşüncelerin zihinlerine geldiğinden bahsetmişler. Peygamberimiz de böyle duyguların şeytandan fısıldandığını ve bunun da imandan kaynaklandığını söylemişlerdir. Demek ki kötü veya günah olan şeyleri düşünmek günah değil, bizzat kötülüğü yapmak günahtır. Böyle düşünceler kalpten inanarak değil, şeytanın fısıldamasıyla meydana gelen vesveselerdir.
 
KÂFİRDE VESVESE OLMAZ!
 
Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar atmasına benzer. Bu da Şeytanın insana, bilhassa mü’mine karşı dünyada yaptığı bir oyundur. Çünkü şeytan, küfür ve dalâlet adına alt edemediği mü’mine karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ okunu kullanmaktadır. Nitekim vesvese kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, bilakis hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür.
 
Şeytan inanmış, iman ve inanç yönüyle tam, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ancak kalbini bulandırır ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışır. Şu halde abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere önem verilmemelidir. Şayet böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama devamlı oluyorsa, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvun yıkandığı kabul edilmeli ve namazın da tamam olduğu kanaatıyla hareket edilmelidir.4 Cebrail (a.s) Peygamberimize abdesti öğrettiğinde, bevl sızıntısından hasıl olacak vesveselerin önlenmesi için, abdest aldıktan sonra elbisesinin altına su serpmesini emretmişti.5 Zira şeytan, mü’minde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet aşkı olduğunu bildiği içindir ki, karşı taarruza geçmektedir. Özellikle abdest ve ibadetteki tereddüt ve vesvese şeytandan kaynaklanmaktadır. Ezan okunduğunda şeytanın kaçtığı, ezan bitince vesvese vermek üzere geri döndüğü ve insanın nefsine (kalbine) girerek falan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla diyerek, kişinin kaç rekat namaz kıldığını unutturduğu da haber verilmektedir.6 Görüldüğü gibi şeytan kişiye namazda dahi musallat olabilmektedir. “Ömer bir yola girdi mi, şeytan o yolu bırakır başka yola girer.”7 buyuran Hz. Peygamber, “İnsî ve cinî şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum.”8 diyerek, Hz. Ömer’in imanını ve şeytana karşı kuvvetini anlatmaktadır. Şu halde mü’minler şeytanın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır.
 
VESVESEDEN KORUNMA YOLLARI
 
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de: “Eğer şeytandan bir fit (vesvese) gelip seni dürterse hemen Allah’a sığın.”9 buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v) ise: “Ademoğlu Allah’ı zikrettiğinde şeytan yanından gizlenir, siner.”10 şeklinde haber vermektedir. Şu halde şeytanın vesvesesinden emin olmak için öncelikle açıktan zikir olan cemaatle namaz ihmal edilmemeli ve özellikle “nâs” ve “falak” surelerine devam edilerek Kur’an ile irtibat kesilmemelidir. Ancak şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Zira şeytan, hiçbir zaman mü’minin kalbinde Allah (cc)’ın marifet ve muhabbetinin, Hz. Peygamber (sav)’in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz. Peygamberimiz (s.a.v):
“Şeytan sizden herhangi birine gelir de: Bu koca kainatı yaratan, düzene koyan kim? der. Sen de Rabbim olan Allah’tır dersin. Hatta sonunda şeytan: rabbini kim yarattı? der. Şeytanın vesvesesi bu hale gelince, euzu besmeleyi çekerek Allah’a sığının!”11 tavsiyesini yapmışlardır. Bu da itikadî açıdan şeytanın mü’mine zarar veremeyeceğini göstermektedir. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Rasûlü ile irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve maneviyatımızı güçlendirmeliyiz. Bazen de insî ve cinî şeytanlar vesveseyi şöyle vermektedir: Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyaya gelecek değilsin. Geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve dünya nimetlerinden istifade et!. Böyle durumlarda o çevreden uzaklaşmak en selametli yoldur.
 
Netice olarak vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Mesela Şafii mezhebinde abdestte “niyet” ve “tertip” farz olmakla birlikte, Hanefî mezhebinde sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî mezhebine mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi mezhebinde niyetin sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de ebetteki ilim gerekir. Peygamberimiz (s.a.v): “Tek bir fakih (âlim), şeytana bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur)”12 buyurarak, marifetle olan ilmin şeytana karşı da muhkem bir zırh olacağına işaret etmişlerdir. Şu halde şeytanın kandırması ve vesvesesi, Kur’an ve Sünnet bilgisinden mahrum olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselere ise şeytanın vesvesesi katiyen zarar vermez.

Dipnotlar: 1 Araf 7/20. 2 Kâf 50/16. 3 Müslim, İman, 201. 4 Bkz. Mevsilî, el-İhtiyar, I, 11. 5 Bkz. İbn Mace, Taharet, 57. 6 Buhari, Ezân, 4. 7 Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 22. 8 Tirmizi, Menakıb, 18. 9 A’raf 7/200. 10 Bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, II, 185. 11 Müslim, İman, 214. 12 İbn Mace, Mukaddime, 17.
 
Kaynak: Selim Arık, Altınoluk Dergisi, Mayıs 2015, 351. Sayı
 
 
 
 

20 Ekim 2017 Cuma

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-2

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-2

 Birlikte yaşmanın getirdiği görev ve sorumluluğun olmazsa olmazları vardır. Bunlar; can ve mal güvenliği, adalet ve eşitlik, din, ibadet ve düşünceyi ifade, ticaret ve seyahat özgürlüğü, mal-mülk edinme, mesken, aile mahremiyeti ve onurun her türlü tecavüzden korunması ve benzeri hususlardır.

Birlikte yaşamanın en önemli şartı can ve mal güvenliğidir. Bir toplumda yaşayan insan, evinde, iş yerinde, sokakta, piknikte kısaca nerede olursa olsun kimsenin canına ve malına kastedilmeyeceği ve kastetmek isteyenlere fırsat verilmeyeceği güveni içersinde olması gerekir. İnsanın en kıymetli varlığı canı ve malıdır. Hayat tehlikede olursa diğer haklar ve nimetlerin kullanılması mümkün olmaz. Mal canın yongasıdır. Mal ve mülk olmayınca hayatın devam ettirilmesi zordur. Bu itibarla bir toplumda yaşayanların mal ve can güvenliğine sahip olması gerekir. Bütün toplumlar temel yasalarında can ve mal güvenliğini güvence altına almışlar, cana ve mala taarruzu suç saymışlardır. Dinimiz de can ve mala tecavüzü şiddetle haram kılmıştır.[1] Dinî, inancı, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun suçsuz yere bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibi günah kazanmış olur.[2]

Hırsızlık, soygun ve gasp gibi mala, mülke ve servete tecavüz etmek ve zarar vermek insan haklarını ihlal etmek, toplumsal güveni bozmaktır. Bu suçu işleyenlere ağır ceza öngörülmesi[3] bu haramı işlemenin büyük günah olduğunu ifade eder.

Adalet ve eşitlik, birlikte yaşamanın ve toplumsal güven ve barışın vazgeçilmez şartıdır. Topumda herkesin devlet imkânlarından yararlanma, eğitim-öğretim, ticaret ve seyahat, mal-mülk edinme ve benzeri temel hak ve hürriyetlere sahip olma konusunda eşit olması, vergi alma, işlenen suçlara ceza verme ve yüklenen sorumluluklar ve ücretlerde adaletli olunması gerekir. Adalet mülkün temelidir.

Irk, renk, dil, cinsiyet, zengin veya fakir olma ve benzeri konularda ayırımcılık yapmak toplumsal barışı bozar. Toplumda ayrıcalıklı sınıfların varlığı adalet ve eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. Dinimiz herkesi Allah’ın kulu olarak görür. Üstünlük, ırkta, renkte, cinsiyette ve varlıklı olmada değil takvadadır.[4] Peygamberimiz bu hususu Veda hutbesinde şöyle dile getirmiştir:
“Ey insanlar! Rabb’iniz bir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en değerliniz en muttaki olanınızdır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[5]

Onurun her türlü tecavüzden korunması, özel hayatın gizliliği, mesken dokunulmazlığı, aile sırlarının korunması, kişisel kusur ve hataların araştırılmaması, kişilerin arkadan çekiştirilmemesi ve aile hayatının mahremiyetinin korunması temel insan hakkıdır ve birlikte güven ve huzur içinde yaşamanın temel şartıdır. Bunlar, İslam inanç ve ahlakı açısından çok önemlidir. Dinimiz kimsenin evine izinsiz girilmemesini istemekte,[6] onur ve haysiyete saldırıyı, iftira ve gıybeti haram kılmaktadır.[7]
 وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا  

“Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın, birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın.”[8]
إِنَّكَ إِن اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ النَّاسِ أَفْسَدْتَهُمْ

“İnsanların kusurlarını araştırıp ortaya çıkarırsan oları fesada sürüklemiş olursun.”[9]
اَلْمُسْلِمُ اَخُوا الْمُسْلِمِ لاَيَخُونُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ عِرْضُهُ وَمَالُهُ وَدَمُهُ

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona hainlik etmez. Onu yalanlamaz. Onu yardımsız ve yüz üstü bırakmaz. Her müslümanın diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır.”[10]

Evrensel insan hakları beyannamesinde bu husus şöyle ifade edilmiştir: “Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazış­ması hususunda keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korumağa hakkı vardır.” (Md. 12)

Din ve ibadet özgürlüğü, birlikte güven ve huruz içinde yaşamanın temel şartlarından biridir. Dinimiz insanlara tam bir inanç özgürlüğü tanımıştır. Dileyen Müslüman olur, dileyen müşrik, kâfir, Hıristiyan, Yahudi olarak yaşar.[11] Peygamberimiz (a.s.) Mekke’de insanları dine davet etti, ancak kimseyi dini kabule zorlamadı. Din özgürlüğü,
د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ لَكُمْ

“Sizin dininiz size, benim dinim de banadır”[12] anlamındaki ayetle dile getirildi. Medine’de ise,
لَآ اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır[13] anlamındaki ayetle vurgulandı. Bu itibarla bir insan, bir dini kabul etmeye veya ibadet etmeye zorlanamayacağı gibi, inandığı bir dini veya o dinin gerektiği ibadetleri terk etmeye de zorlanamaz ve bu konuda engel çıkartılamaz. Din özgürlüğü; inanıp-inanmama, ibadet edip etmeme hürriyetini içerdiği gibi, o dini öğrenme ve başkalarına öğretme hakkını da içerir. İslam dini, insanların tam bir dön özgürlüğü içinde olmalarını ister. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde bu hak şöyle ifade edilmiştir: “Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır, bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette öğ­retim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle açıklama hürriyetini gerektirir.” (Md.18)

Sonuç olarak; birlikte yaşamanın temel şartı o toplumda yaşayan insanların görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi, insan haklarına riayet etmesi, birlikte yaşadığı insanlara ihsanda bulunması ve saygı göstermesi gerekir. Şu hadislerin birlikte yaşamanın ilkelerini ortaya koymaktadır:
وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لاَتَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا 

“Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.”[14]
لاَيُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لاَِخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi mümin kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz.”[15]
اَلْمُوْمِنُ يَأْلَفُ وَيُؤْلَفُ وَلاَ خَيْرَ فِيمَنْ لاَ يَأْلَفُ وَلاَ يُؤْلَفُ

“Mümin başkalarıyla hoş geçinir ve kendisiyle hoş geçinilir. Başkalarıyla hoş geçinmeyen ve kendisiyle hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.”[16]
لاَتَقَاطَعُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَتَحَاسَدُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ اِخْوَانًا وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ اَنْ يَهْجُرَ اَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ

“(Ey müminler!),Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin, kardeşler olun. Bir müslümanın üç günden fazla kardeşine dargın durup onu terk etmesi helal olmaz.”[17]
اَلْمُؤْمِنُ مِرْآةُ الْمُؤْمِنِ اَلْمُؤْمِنُ اَخُوا الْمُؤْمِنِ يَكُفُّ عَلَيْهِ ضَيْعَتَهُ وَيَحُوطُهُ مِنْ وَرَائِهِ

“Mümin müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir. Onun malını, mülkünü yokluğunda saldırıya karşı korur ve onu gıyabında savunur.”[18]
اُنْصُرْ اَخَاكَ ظَالِمًا اَوْ مَظْلُومًا قَالَ يَا رَسُولَ اللَّه هَذَا نَنْصُرُهُ مَظْلُومًا فَكَيْفَ نَنْصُرُهُ ظَالِمًا؟ قَالَ  تَأْخُذُهُ فَوْقَ يَدَيْهِ

“(Ey mümin!) Kardeşine zalim olsun mazlum olsun yardım et” buyurdu, bunun üzerine kendisine,“Ya Resûlellah! Mazlum olan kişiye yardım edebiliriz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz” dediler. Peygamberimiz (a.s.),“Zalimin iki elini tutar zulmüne mani olursunuz,”demiştir.[19]
                                                                                                     Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=490


[1] İsrâ,17/32;  Bakara, 2/179. Mâide, 5/45.


[2] Mâide, 5/32.


[3] Mâide, 5/38.


[4] Hucûrât, 49/13.


[5] Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, I, 63, No: 61.


[6] Nur, 24/27–28.


[7] Hucûrât, 49/12; İbn Mâce, Hudûd, 5.


[8] Müslim, Birr, 28.


[9] Ebu Dâvud, 44.


[10] Müslim, Birr, 32.


[11] Teğabün, 64/2.


[12] Kûfirun, 109/6.


[13] Bakara, 2/256.


[14] Müslim, İman, 93.


[15] Buharî, İman, 7.


[16] Ahmed, II, 400; V, 225.


[17] Tirmizî, Birr, 24.


[18] Ebû Dâvûd, Edeb, 57.


[19] Buhârî, Mezalim, 4.



--



ZAMAN KULLANIMINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

ZAMAN KULLANIMINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR   
     
Zamanı kullanma husûsunda nelere dikkat etmeliyiz?
 
Hayat, Cenâb-ı Hakk’ın her canlıya bir defâ kullanmak üzere bahşettiği ve muayyen bir zamanla hudutlandırdığı son derece kıymetli bir nîmettir. Zamanı, onun değerine en lâyık amellere sarf etmek şarttır. Çünkü hayatta her an yapılabilecek birden fazla iş vardır. Fakat bunların o an için en ehemmiyetli olanlarını öne almak ve diğerlerini de ehemmiyet derecelerine göre sıraya koymak, zamanı gereği gibi kullanabilmek için dikkat edilmesi gereken mühim bir düsturdur.
 
ZAMANINI KULLANIRKEN EHEMMİYETLİ OLANA ÖNCELİK VER
 
Meselâ bir annenin çocuğuna süt emzirmesi, merhamet ve şefkatinin îcâbı güzel bir davranıştır. Ancak evde yangın çıktığında çocuğuna süt vermeye devâm etmesi büyük bir hamâkat ve vebâldir. O esnâda bir kova su ile de olsa yangını söndürmeye gayret etmelidir. Zîrâ bu vazîfe, diğerine göre daha hayâtî bir ehemmiyet arz etmektedir. Şâyet bu hususta tembel davranırsa bir müddet sonra kendisi ve evlâdı da o yangının içinde helâk olacaktır.
 
Aynen bunun gibi, günümüzde de zamanın nezâketi sebebiyle, diğer işlerden daha çok, Allâh’ın dînine revaç verebilmek, zaman husûsundaki mes’ûliyeti mizin îcaplarındandır.
 
Vakti en güzel şekilde değerlendiren ashâb-ı kirâm için hayâtın en zevkli ve mânâlı anları, insanlara tevhîd mesajını ilettikleri zamanlar idi. İdâm edilmek üzere olan bir sahâbî, kendisine üç dakîka zaman tanıyan bedbahta teşekkür etmiş ve:
 
–Demek ki sana hakkı tebliğ edebilmek için üç dakîkalık vaktim var. Umulur ki hidâyet bulursun.” demiştir.
 
Günümüzde de bir kısım insanlar îmansızlık ve ahlâksızlık erozyonunda kaybolup giderken, selde sürüklenen kütükler misâli zamânın menfî modalarına kendini kaptırmışken, onlara tatlı bir lisan ile yaklaşarak İslâm’ın güzelliklerini, zarâfet ve nezâketini aksettirmek, her mü’min için büyük bir îman ve vicdan borcudur.
 
Son derece kıymetli bir sermâye olan zamanı, boş ve abes şeylerle isrâf etmek, âhiret hayâtını tehlikeye atmaktır. Bu yüzden, gaflet perdelerini aralayabilenler için zaman, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede kıymetli bir nîmettir. Cenâb-ı Hak
 
Asr Sûresi’nde: “Asra (zamana) yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3) buyurmaktadır.
 
Zamana yemin ile başlayan bu sûrede; îman, amel-i sâlih, hakkı ve sabrı tavsiye ile ihyâ edilmeyen zamanların israf edildiği ve bir hüsran vesîlesi olduğu bildirilmektedir. Zamanı hakkıyla değerlendirebilenlerden istisnâ kaydıyla bahsedilmesi de, insanların bu hususta ekseriyetle aldandıklarına işâret eden acı bir hakîkattir.
 
BİR İŞİN BİTİNCE BAŞKA BİR İŞE YÖNEL
 
Cenâb-ı Hak, kullarının zamanı kullanma husûsunda hüsrandan kurtularak ilâhî ikramlara nâil olabilmeleri için şu tavsiyede bulunmaktadır:
 
Bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş! Hep Rabbine yönel, (O’na yaklaş!)” (el-İnşirâh, 7-8)
 
Yâni ibâdet ve hayırlı işlerin biri bittiğinde hemen diğerine koşmak, herhangi bir zamanın ibâdetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek îcâb eder. Çünkü hayat, bize uhrevî saâdeti kazanmak için bir defâya mahsus olarak verilmiş bir nîmettir. Ölüm ise bir borç senedinin îfâ zamanını gösteren ödeme târihi gibidir.
 
Bir tüccar, borcunu ödemek için hazırlık yapmak üzere alacaklıya bir senet verir. Bundaki vâde, o zaman zarfında ödenecek miktarı hazırlamak içindir. Dünyâ hayatı da bize âhireti kazanmak ve ilâhî rızâya nâil olmak için verilen bir mühletten ibârettir.
 
Nasıl bir tüccar, ödeyeceği senedin vâdesini ciddiye almaz, kendisine tanınmış olan müddet zarfında hazırlıkta bulunmaz ve neticede ödeme günü büyük bir sıkıntıya ve iflâsın eşiğine düşerse, insanoğlu da Allâh’ın kendisine verdiği ömür mühletini iyi kullanmadığı takdirde hüsrâna uğramaktan kurtulamaz.
 
Her insan, doğduğu andan itibâren, tahakkuk müddeti meçhul bir ölüm hükmü ile mahkûmdur. Bu hükmün gerçekleşme zamanı ise Azrâil -aleyhisselâm- ile karşılaşacağı andır. Üstelik senette ödeme târihi belli olduğu hâlde, insan ömrünün mutlak olan nihâyeti meçhul kılınmıştır. Bu da hesap vermeye her an hazır olmayı gerektiren, dehşetli bir gerçektir.
 
İNSANLAR HANGİ KONULARDA ALDANMAKTADIR?
 
Zamanın kıymetini takdîr edip onu kalbî bir teyakkuz içinde değerlendirmenin mecbûriyetini bildiren hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:
 
Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)
 
Kıyâmet gününde dört şeyden sorgulanmadıkça, kulun ayakları yerinden kımıldamaz:
 
1. Ömründen; onu ne ile yok etti?
2. Gençliğinden; onu nerede çürüttü?
3. Malından; onu nereden kazandı ve nereye sarf etti?
4. İlminden; onunla ne yaptı?” (Tirmizî, Kıyâme, 1)
 
İki nîmet vardır ki, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak, 1)
 
KIYAMET GÜNÜ EN ŞİDDETLİ HESAP
 
Cenâb-ı Hak, lutfettiği maddî-mânevî bütün nîmetlerden ahrette biz kullarını hesâba çekeceğini birçok âyet-i kerîme ile beyân buyurmuştur. İslâm âlimleri, ilâhî hesâba mevzû olan en mühim nîmetlerin neler olduğu husûsunda farklı îzahlarda bulunmuşlardır: İbn-i Mes’ûd -radiyallahu anhuma-, bunların, “emniyet, sıhhat ve boş vakit” olduğunu söylemiş, Muâviye bin Kurre –rahmetullâhi aleyh- de; “Kıyâmet günü en şiddetli hesap, boş vaktin hesâbıdır.” buyurmuştur. (Bursevî, X, 504)
 
İmâm Gazâlî Hazretleri’nin vakit isrâfına karşı şu îkazı çok ibretlidir:
 
Oğul! Farzet ki bugün öldün. Hayâtında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, keşke diyeceksin. Lâkin heyhât!” Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de şöyle buyurur:
 
“Dünyânın bir günü, âhiretin bin yılından hayırlıdır. Zîrâ kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyâya âittir. Âhirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.
 
HER AN O’NUNLA KARŞILAŞABİLECEĞİNİ UNUTMA
 
Hayat ırmağı çok hızlı bir şekilde akıp gitmektedir. İlâhî irâde ile tahdîd edilmiş olan fâni ömrümüzün günleri, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Her geçen gün, sınırlı hayatımızın bitme noktasına doğru ilerlediğimizi, dünyâdan bir gün daha uzaklaşıp kabre bir gün daha yaklaştığımızı unutmamalıyız. Ecel vakti bize meçhûl olduğundan, her an Azrâil –aleyhisselâmile karşılaşabileceğimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız ki son nefesimizde kendi dramımızı seyretmeyelim. Şâir Necib Fâzıl’ın veciz ifadeleriyle:
 
Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm!..
O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;
Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner!..
 
Rabbimiz ömür nîmetinin ağır mes’ûliyeti husûsunda kalplerimize uyanıklık bahşeylesin. Zamanı gâfilce zâyî ederek ebediyet yolculuğuna azıksız ve hazırlıksız yakalanmak bedbahtlığından cümlemizi muhâfaza buyursun. Âmîn!
 
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011, İstanbul
 
 
 
 

19 Ekim 2017 Perşembe

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-1

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-1
 
İnsan sosyal bir varlıktır, dolayısıyla tek başına değil daima diğer insanlarla birlikte yaşar. Çünkü ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. İnsanlar toplumda farklı iş ve görevler icra ederler.[1] Bu husus hem yaratılışın gereği hem de birlikte yaşamanın getirdiği bir zorunluluktur. Diğer taraftan bir toplumda yaşayan insanların ırkları, renkleri, dilleri, cinsiyetleri, boy ve kabileleri farklı olabilir. Bu, yüce Yaratıcı’nın hem takdiri hem de varlığının delillerinden biridir.[2]
 
İnancı, düşüncesi, işi, dili, ırkı ve kabilesi farklı insanlardan oluşan bir toplumda birlikte yaşamanın, sosyal yardımlaşma ve dayanışma açısından gerekli olmasına karşılık getirdiği bir takım sorumlulukları, hak ve görevleri de vardır. Bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmemesi, temel haklara riayet edilmemesi toplumda bir takım sorunlar doğurur. Yüce Allah, yeryüzünün en saygın varlığı olan insanlar bu sorunlarla karşılaşmasınlar diye her topluma bir peygamber göndermiş ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara rehberlik etmiştir. Peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin amacı; nesli, canı, malı, aklı ve dini korumaktır. Bu ilkelerin korunması amacıyla bazı söz, eylem ve davranışlar haram kılınmış, insan haklarına saygı gösterilmesi emredilmiştir. Bu ilkeler, aynı zamanda bir toplumda birlikte yaşamanın hukukî ve ahlakî temel unsurlarını da ortaya koyar. Farklı ırk, inanç, düşünce ve davranışa sahip olan insanların bir toplumda güven, huzur ve barış içinde yaşayabilmeleri için karşılıklı hak, görev ve sorumlulukları yerine getirmeleri gerekir. Yüce Allah bu sorumluluk ve görevleri Nisa suresinin 36. ayetinde özlü bir şekilde şöyle bildirmektedir:
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًاۙ
 
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övüp duran kimseleri sevmez."
 
Ayette iki temel görev ve sorumluluk bildirilmiştir: Biri Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, diğeri Allah’ın kullarına ihsanda bulunmaktır. Allah’a ibadet; insanın yaratılış gayesidir.[3] Allah’a ibadet edebilmek için; O’nu isim ve sıfatlarıyla birlikte tanımak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, emir ve yasaklarına uymak gerekir. Allah’ın kullarına ihsanda bulunmak, onlara karşı görev ve sorumlulukları yerine getirmek ve onlara saygılı olmaktır.
 
Ayette insanların birlikte olduğu ve özel ilgi gösterilmesi gereken kimseler zikredilmiştir. Bunlar; anne, baba, akraba, yetimler, yoksullar, komşular, eş ve arkadaşlar ile yolcu v hizmetliler/işçilerdir. “Akraba” kapsamlı bir kelimedir. Kişinin çocukları, kardeşleri, ebe-dedeleri, torunları, amcaları, halaları, teyzeleri, dayıları, yiyenleri, kayın valide ve kayın pederleri, kayın biraderleri ve baldızlarıdır. Ayette zikredilenler, ya bir aile içinde veya mesken veya işyerinde komşu olarak yaşarlar veya bu insanlarla çeşitli vesilelerle sosyal ilişki içersinde olunur. Birlikte olmanın ve sosyal ilişkiler içerisinde bulunmanın getirdiği görev ve sorumluluklar, “ihsan” kelimesi ile yerine getirilmesi istenmiştir.
 
Anne-babaya ihsan; onlara iyi davranmak, ihtiyaçlarının karşılamak, isteklerini yerine getirmek hayır dua etmek, kaba ve kırıcı olmamak, onlara “öf” bile dememek, onları azarlamamak, bağırıp çağırmamak, dövmemek, dargın durmamak ve benzeri şekillerde olur.[4]
 
Akrabaya ihsan; ihtiyaçları olduğunda onlara maddi ve manevi anlamda yardım etmek, onları ziyaret emek, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmaktır. Akraba ile ilişkiyi sürdürmek dinimizde “sıla-i rahim” kavramı ile ifade edilir. Sıla-i rahim, farz bir görevdir.[5] Akraba ile ilişkileri sürdürmek, aile ve toplum hayatının huzur ve mutluluğu için gerekli bir husustur.
 
Aile fertlerinin ihsanı; karşılıkları görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle gerçekleşir. İnsanların en çok birlikte olduğu ve birbirlerine karşı haklarının bulunduğu insanlar aile fertleri özellikle eşler ve çocuklardır.
 
Erkeğin ihsanı; aile kurumunun yönetimini iyi ve adaletli yapması,[6] eşi ve çocuklarının yeme, içme, giyinme, barınma, ısınma, eğitim ve sağlık gibi her türlü ihtiyaçlarını zamanında ve yeterince karşılaması[7] onları dünyevî ve uhrevî zararlardan koruması,[8] ibadete teşvik etmesi,[9] onlara güzel söz söylemesi, yalan söylememesi, onları aldatmaması,[10] aile içi sorunları büyütmemesi, dargın durmaması,[11] işlerini aile fertleriyle istişare etmesi,[12] affedici olması, eşini kötülememesi ve dövmemesi[13] şeklinde gerçekleşir.
 
Kadın ihsanı ise; hem ev işlerinde hem de çocukların yetiştirilmesi, eğitim-öğretimi, sağlık, giyim-kuşam, yeme-içme ve benzeri konularda yönetim sorumluluğunu en iyi bir şekilde yerine getirmesi, eşine iyi davranması, saygılı olması, eşinin meşru isteklerini makul ve olumlu karşılaması,[14] eşine karşı hoşgörülü ve güler yüzlü olması, iyilik ve hizmetlerine teşekkür etmesi, ekonomik değerleri yerli yerinde harcaması, israf etmemesi, eşi ile dargın durmaması ve eşini kötülememesi şeklinde yerine getirilir.
 
Eşler, karşılıklı bu görevlerini hakkıyla yerine getirirler, birbirlerini aldatmazlar, birbirlerine zulmetmezler, karşılıklı haklara riayet ederler ve saygılı olurlarsa aile yuvasındaki birliktelikleri ömür boyu güven ve huzur içinde devam eder.
 
İhsanda bulunulması istenen diğer insanlar; komşular, arkadaşlar, yetimler, yoksullar, yolcular, hizmetliler ve işçilerdir. Bunlara ihsan onlara iyi davranmak, maddi ve manevi yardımda bulunmak, haklarına riayet etmek ve saygılı olmak şeklinde gerçekleşir. Ayet ve hadislerde bu konu önemle dile getirilmiştir.[15]
 
Ayette “uzak komşu” ve “yakın komşu” zikredilerek komşulara ihsan önemle vurgulanmıştır. Toplum hayatında insanlar, mesken, dükkân, iş, yolculuk ve benzeri pek çok alanda sosyal ilişki halindedir. Aynı ilde, ilçede, köyde ve mahallede birlikte yaşarlar. İnsanın komşularına, arkadaşlarına ve misafirlerine iyi davranması, haklarına riayet etmesi ve saygılı olması temel görevidir. Peygamberimiz (a.s.),
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوص۪ين۪ى بِالْجَارِ حَتّٰى ظَنَنْتُ اَنَّهُ سَيُورِثُهُ
 
“Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım."[16]
وَاَحْسِنْ جِوَارَ مَنْ جَاوَرَكَ تَكُنْ مُسْلِمًا
 
"Komşularına iyi komşuluk et ki gerçek Müslüman olasın."[17]
خَيْرُ الْجِيرَانِ عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرُهُمْ لِجَارِهِِ
 
 “Allah katında komşunun hayırlısı komşusuna hayırlı alan kimsedir.”[18]
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَالْيُكْرِمْ جَارَهُ
 
Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna iyilik etsin" (Buhârî, Edeb, 31; VII, 79) buyurarak komşulara nasıl ihsanda bulunulması gerektiğini beyan etmiştir. Bu itibarla ekonomik durumları, sosyal konumları, itibar düzeyleri, etnik kökenleri ve inanç durumları ne olursa olsun, komşularımıza iyi davranmamız, her şeyden önce onlara Allah'ın bir kulu olarak bakmamız gerekir. Hangi sebeple olursa olsun onları küçümseyici, tahkir ve alay edici[19] bir tavır içine girmemiz İslam ahlakı ile bağdaşmaz. Peygamberimizi (a.s.),
بِحَسَبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ اَنْ يَحْقِرَ اَخَاهُ
 
“Kişiye, mümin kardeşini küçümsemesi, tahkir etmesi kötülük olarak yeter.”[20]  
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَاءِقَهُ
 
“Kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez"[21] buyurarak konunu önemini dile getirmiştir.
 
Komşu haklarını şöyle özetleyebiliriz;
 
1. Hastalandığında ziyaretine gitmek.
2. Öldüğünde cenazesine katılmak.
3. Borç istediğinde imkân nispetinde yardımcı olmak.
4. Darda kaldığında yardımına koşmak.
5. Bir konuyu istişare ettiğinde görüş beyan etmek.
6. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek.
7. Düğün, sünnet ve benzeri davetlerine icabet etmek.
8. Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek.
9. Kamuya zararı olmayan hata ve kusurlarını deşifre etmemek.
10. Gıybet ve dedikodusunu yapmamak.
11. Karşılaştığında selam vermek ve hal hatır sormak,
12. Sözlü veya fiili olarak her hangi bir şekilde eziyet etmemek.
13. Canına ve malına zarar vermemek.
14. Güler yüzlü davranmak.
 
Ayetin sonundaki “Allah kibirlenen ve övüp duran kimseleri sevmez” cümlesi, Allah’a ve Allah’ı kullarına karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen kimselerin Allah katındaki değersizliğini ve böyle olunmaması gerektiği vurgulu bir şekilde ifade eder.


[1] Leyl, 92/4.
[2] bk. Hucûrât, 49/13; Rum, 30/22.
[3] Zâriyât, 51/54.
[4] bk. İsrâ, 17/23–24; Ankebût, 29/8; Lokman, 31/14; Ahkâf, 46/15; Müslim, İman, 137, 143.
[5] İsrâ, 17/26; Buhârî, Edeb, 13.
[6] Nisa, 4/34.
[7] Bakara, 2/233.
[8] Tahrîm, 66/6.
[9] Taha, 20/132.
[10] Nisa, 4/148.
[11] Tirmizî, Birr, 24, III, 329.
[12] Al-i İmran, 3/159.
[13] Ebû Dâvûd, Nikâh, 42.
[14] Nisa, 4/34.
[15] bk. Beled, 90/14–16; Buhârî, Edeb, 22; Tirmizî, Birr, 44s.
[16] Buhârî, Edeb, 28; VII, 78.
[17] İbn Mâce, Zühd, 24; II,1410.
[18] Tirmizî, Birr, 28.
[19] Hucûrât, 49/11; Hümeze, 104/1; Buhârî, Edeb, 30.
[20] Müslim, Birr, 32.
[21] Müslim, İman, 73.
 

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTR:


http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=490