26 Haziran 2017 Pazartesi

BAYRAM NEDİR?

BAYRAM NEDİR?

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde nefessiz kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...

Acıyan, sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinizle geçen her gün bayramdır.

Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...

En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.

"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır. Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram tadında olsun.

İyi Bayramlar…

 



25 Haziran 2017 Pazar

Faik dedemle bir bayram sabahı

Faik dedemle bir bayram sabahı

Hayırlı bayramlar

Bu bayram sabahı bir bayram anım hatırıma geldi, internetteki kitabımda anlatmıştım:

 
 
Lisenin bitmesine az kalmıştı. Nisan 1991’de ramazandaydık. Faik Dedem, Ereğli’de Ramazan’ın arefesi olan perşembe gece yarısı kalp kriziyle vefat etmiş. (17 Nisan 1991)
 
Ben cenazeye katılamadım. Kardeşlerim, annem ve ben Ankara’dan Ereğli’ye gidemedik. Çünkü, O günlerde annem safra kesesi ameliyatı olmuştu...
 
Sabaha karşı, acı acı çalan telefon sonrasında babacığım, tekbaşına Ereğli’ye gitmişti. Dedem kendisini bütün Ereğli’ye sevdirmiş.
 
Hayatta kimsenin kalbini kırmayan dedemin, kalbinde asla kin, nefret, haset yoktu. Aksine çok merhametliydi ve herkesi çok seviyordu.
 
Hiç unutmuyorum, seksenlerde bir bayram sabahı, kürt mahallesindeki bir eve göndermişti. Çok perişan evin tahta kapısını açan fakir kadın, elimdeki et poşetini görünce dedeme çok içten dualar etmişti.
 
Zira evde henüz et kokusu yoktu, 4-5 küçük çocuk sevgiyle bana bakıyordu. Bir ramazan arefesinde de, yine bu sokaktaki başka bir eve üç-dört çift çocuk ayakkabısı getirdiğimi hatırlıyorum.
 
Allah rahmet eylesin. Yattığı yer nur, mekanı cennet, cennetteki makamı yüksek olsun.
 
 
 
Şimdi, bu bayram anısını her hatırladığımda aşağıdaki olayı hatırlarım, gözlerim dolar:
 
Henüz on yaşındaki Abdullah, babası savaşta şehit düşünce yetim kalmıştı. Baba acısını yüreğinde taşıyan küçük Abdullah gülmüyor, oynamıyor; oynayan çocuklara bakıp ağlıyordu!
 
Bir bayram sabahı Hz. Muhammed SAV onu gördü; acıdı ve yanına yaklaşıp sordu;
“Evladım sen niçin oynamıyorsun ?”
 
Abdullah, başı yerde yanıt verdi;
“Benim babam yok ki”
“Kardeşlerin var mı?”
“Kardeşlerim de yok!”
 
Bu yanıtlar karşısında Hz. Peygamber de SAV ağladı, sevgi ile başını okşayarak sordu;
“Sen Hasan ve Hüseyin’e kardeş olmak ister misin?” 
 
Abdullah’ın gözleri parladı! Başını kaldırıp baktı, şaşırdı. Sevinçle yanıtladı;
“İsterim ya Resulallah!”
 
Tekrar sordular:
“Benim torunum olur musun?”
“Evet, hem de çok isterim.”
 
“Öyleyse sen benim torunumsun, haydi tut elimden bize gidelim!” 
Birlikte eve geldiler. Abdullah mutluydu, yetimliğini unutmuştu.
 
Hane-i saadette yemeğini yedi, güzel bir elbise giydi ve oyun yerine koşarak geldi.
Sevinçten yerinde duramıyor “Peygamberimizin torunuyum!” diyerek neşeyle hopluyordu.
 
Diğerleri baktı ve gıpta ettiler;
 
“Keşke biz de yetim olsaydık da senin kavuştuğun onura kavuşsaydık!

 

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
 

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
 

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
 

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
 

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
 

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
 

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
 

Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;

Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
 

Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
 

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
 

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
 

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
 

Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
 

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
 

Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı. 
 
   Yazar : YAHYA KEMAL BEYATLI
 

24 Haziran 2017 Cumartesi

Mesaj attım ya” dememeli!

Mesaj attım ya” dememeli!

“Boynuna dolandım dayıoğlumun… Gözlerimiz doldu geldi… Hanımlar birbirine sarıldı çocuklar sarmaş dolaş oldular…”

Yaz tatilini fırsat bilen dost ve akraba düğün nişan sünnet derken davetleri peş peşe yollayınca iznimin bir kısmını kullanarak memlekete gitmiştim. Bu arada fırsat varken birkaç gün de kaplıcada dinleneyim diye düşündüm....

Düğünde bir akrabama sordum:
-Bizim dayıoğlu vardı. Gelmişken bir de onun ziyaretine gitsek.

Evini tarif ettiler. Çoluk çocuk dayıoğlunun evine sürpriz bir ziyaret yaptık. Dayıoğlu da evdeydi ama bizim geldiğimize sevinseler mi üzülseler mi bilemiyorlardı. Hem hanımı hem çocukları evlerine nice zamandan beri bir misafir geldiği için sevinmişler ama gelen misafire bir ikramda bulanamayacak oluşlarından dolayı mahcup olmuşlardı.

Anlamıştım… Dedim ki:

“Biz buraya bize ikram edeceklerinizi değil, sizi görmeye geldik. Ne telaş ediyorsunuz. Ne olur böyle telaşa girişirseniz asıl o zaman üzülürüz…”

Boynuna dolandım dayıoğlumun… Gözlerimiz doldu geldi… Hanımlar birbirine sarıldı çocuklar sarmaş dolaş oldular…

Hal hatır sorarken hanımı dedi ki:

“Bir senedir işsiz!..” İşte bu söz yüreğimi köz gibi dağladı… İşsizliğin ne zor şey olduğunu ancak işsiz olan bilirdi. O an dayım geldi gözlerimin önüne… Rahmetli dayım, yani bu işsiz dayıoğlumun babası biz küçükken ne zaman bizi yolda görse hâlimizi hatırımızı sorar, cebimizde harçlığımız var mı yok mu hiç sormadan “şunu cebine atıver yeğen” derdi… Okulda onun verdiği harçlık zamanlarında ne çok sevinirdik…

Dedim ki: “Misafirliğin esası şudur. Ev sahibi misafir geliyor diye evdekinden farklı ikramda bulunmayacak. Evde ne varsa ondan ikram edecek, yoksa da ikram etmeyecek. Misafir de kendine özel bir ikram beklentisi içinde olmayacak. Sevap olan Allah rızası için yapılan ziyaretlerdir. Biz de sizi Allah rızası için ziyaret ettik...”

Ziyaret sonrası gözlerimiz dolu dolu vedalaştıktan sonra hanıma ve çocuklara dedim ki: “Doğru İstanbul’a gidiyoruz…”

“Ama kaplıcaya gidecektik!”

Ben cevap veremedim ama sağ olsun eşim anlamıştı o parayı işsiz dayıoğluma bıraktığımı… Eş dost akraba ziyaretleri meğer ne kadar önemli ne kadar lazımmış… Hiç olmazsa bayram vesilesiyle gitmeli eşi dostu ziyaret etmeliymiş… “Mesaj attım ya” dememeliymiş…

Mehmet Çeliktaş-İstanbul
Ünal Bolat / Türkiye Gazetesi


MİSAFİR'İN BEREKETİ

MİSAFİR'İN BEREKETİ

Bir gün Peygamber Efendimize (sav) bir Sahabi eşinden şikayete gelir.

"Benim eşim misafiri sevmiyor, Bana ne gibi tavsiyede bulunursunuz*? " der.

Efendimiz ( sav ) Yarın size misafir olacağım Eşin, ben içeri girerken de baksın, çıkarken de baksın der:

Sahabi eşine Efendimizin geleceğini müjdeler ve Eşi çok sevinir.
Yalnız dışarıdan içeri girerken de çıkarken de bakmasını söyler ve hazırlıklarını yapar. Ertesi gün olur.

Efendimiz ( sav ) gelirken pencereden bakınca ne görsün ki Efendimiz gümüşten tepsi içinde, cennetten çeşit çeşit yiyecekleri de beraberinde getirmiş .

Efendimiz'i bir sevinç içinde ağırladıktan, sonra Efendimiz yola koyulmuş.
Sahabenin eşi tekrar pencereden bakmış. Birde ne görsün ki!

Getirdiği tepsinin içinde çıkarken yılanlar, çıyanlar, akrepler, böcekler doldurmuş geri gidiyor.
Hemen eşine seslenmiş. Korku içinde anlatmış. Eşi koşarak Efendimizin yanına sormaya gitmiş. Peygamber ( sav) bu durum karşısında;
Eşine anlat:

Misafirin güzelliği, yiyeceklerle ikramlarla bereketle gelir ve evden giderken bütün kötülükleri alır ve götürür.

Tepside gördüğü kötülükler, günahlar, kavgalar, dövüşler, böcekler, yılanlar, çiyanlar misafir ile çıkar ve gider eve huzur ve bereket gelir.

Misafir gelmeyen evde kavga, dövüş, huzursuzluk, bereketsizlik ve fakirlik baş gösterir.,



23 Haziran 2017 Cuma

Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre, Ona yaklaşmayı nasıl anlamamız gerekiyor?

Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre, Ona yaklaşmayı nasıl anlamamız gerekiyor?

Soruda geçen “yakın” ve “yaklaşma” ifadelerinin mesafe ve mekânla bir ilgisi yoktur.
 
"Allah’ın kuluna yakın olması", onun her türlü ihtiyaçlarını bizzat görmesi, bütün hücrelerinde her türlü icraatı kudret ve ilmiyle yapması, ona kendi nefsinden daha merhametli olması gibi manalar taşır.
 
"Kulun Allah’a yaklaşması" ise, onun razı olduğu bir kul olma vadisinde attığı adımlarla ilgidir. İmanındaki inkişaf, ilmindeki terakki, amelindeki ihlas onu Allah’a yakınlaştıran vasıtalardır.
 
Uzak, yakın, geçmiş, gelecek gibi ifadeler zaman ve mekânla ilgilidir. Maddî olan ve bir mekânda yer tutan varlıklar birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar. Maddeden ve mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her yerindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakındır. Keza, zamandan münezzeh olan Allah, zaman nehrinde akıttığı her bir varlığa onun nefsinden daha yakındır.
 
Allah’ın, mahlûkatına yakınlığı ve mahlûkatın ondan uzaklığı zaman ve mekân ölçüleriyle izah edilemez.
 
Bir misal: Siz okuduğunuz kitaba ondan daha yakınsınızdır; o kendisinde nelerin yazıldığını bilmez, siz bilirsiniz... Ve kitap sizden çok uzaktır, yani sizi anlamanın, tanımanın, seyretmenin çok gerilerindedir.
 
Kitabın ilk sayfasındaki bir kelime ikinci sayfadakine yakındır, onuncu sayfadakine ise uzaktır. Ama onları yazan ve bilen müellif, bunların hepsine aynı derecede, aynı seviyede ve aynı ölçüde yakındır. Hepsi, onun ilminde birlikte bulunurlar.
 
Yakınlık ve uzaklığın bir başka cihetini bize ders veren bir hadis-i kutsî:
“... Kulum bana nafilelerle yaklaşır...”(Buhârî, Rikak 38.)
Yakınlaşmanın mânevî olduğunu, kalbî ve ruhî olduğunu bu kutsî hadis ders veriyor bize... Nafile; farz ve vacipleri işledikten sonra kulun rabbine daha fazla yakınlaşmak, kalbini ulvî feyizlere daha ziyade açmak ve ömrünü rıza yolunda daha verimli harcamak niyetiyle yaptığı ibadetler, tefekkürler, ilticalar, şükürlerdir.
 
Böyle bir kul, Rabbine yaklaşma konusunda her gün biraz daha mesafe kat eder... Kat ettiği bu mesafeler de mânevîdir, Rabbine yaklaşması da...
 
Büyük bir âlim düşünelim. Bu zâtın öğrencilerinin hepsi aynı mekânda bulunsunlar ve sıra ile ondan ders alsınlar. İlme henüz başlamış bir talebe, onun huzurunda oturup dersini aldığı zaman, o yakınlık içinde bir uzaklık vardır. Çünkü o genç adam, o büyük imamı, o dâhi âlimi anlamanın çok ötelerindedir. İlmi ilerledikçe hocasına daha çok yaklaşacak ve ona olan hürmeti, takdiri, hayreti gittikçe artacaktır...
 
Tahsilinin her safhasında, hocası o talebeye yakındır, onu yetiştirmekte, ilerletmektedir... Burada uzaklık hoca için değil, talebe için söz konusudur. Kâmil bir velîye mürit olmuş noksan bir insan da öyledir... Mânen terakki ettikçe onun ruh dünyasından, gönül âleminden daha fazla istifade edecektir. O büyük velî ise, o müridini mânevî terakkisinin her basamağında takip etmekle ona daima yakındır. Uzaklık mürşit için değil, mürit içindir.
 
Misallerden hakikate geçelim: Allah, kulunun madde ve mânâ âlemini daima terbiye etmekle, o kuluna onun nefsinden daha yakındır. Kul ise ancak belli sınırlar arasında iş görebilen noksan sıfatlarıyla, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkıyla anlamaktan çok uzak...
 



 

Fütüvvet nedir?

Fütüvvet nedir?
 

Hallac-ı Mansur “rahmetullahi aleyh” hazretlerine bir gün bir kimse gelerek;
- Tasavvufta fakirlik nedir efendim? diye sordu.

O an zindanda idi.
Adam baktığında, zindanın duvar taşlarının altın ve gümüş olduğunu fark etti o anda.

Bu defa da;
- Fütüvvet nedir efendim? diye sordu.

Cevaben;
- Bu gece anlarsın, buyurdu.

O gece, rüya gördü o kişi,
Şöyle ki, kıyamet kopmuş, bütün insanlar bir meydanda toplanmışlardı.

Bir ara Hallac-ı Mansur hazretlerini gördü yanında.

Ve bir nida duydu:
- Ey Mansur, seni seven Cennette, sevmeyen Cehennemde olacaktır, buyuruluyordu.

Hazret-i Mansur hazretleri bu nidayı duyunca;
- Yâ Rabbi, sevmeyen kulları da affeyle! diye yalvardı.

Büyük Veli o kimseye dönüp;
- İşte fütüvvet budur, buyurdu.

Komşularla iyi geçin!

Bu zat, akrabasından bir hanıma;
- Komşularla iyi geçin. Bu, iyi bir huydur! buyurdu.

Sonra şunu anlattı:
Peygamber efendimize “aleyhisselam” bir kadını methedip;
- Çok ibadet yapıyor, dediler.

Efendimiz “aleyhisselam” sordu:
- Komşularıyla arası nasıl?- İyi değil, onları üzüyor, dediler.

O zaman;
- Öyleyse o kadın Cehennemliktir, buyurdu.
 
 

 
 

22 Haziran 2017 Perşembe

Kur'an-ı Kerim'in önemi nedir; tarifi / tanımı nasıldır?

Kur'an-ı Kerim'in önemi nedir; tarifi / tanımı nasıldır?

 
Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir.
 
 
Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.
 
 
Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:
 
* "İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız." (En'âm, 6/155).

* "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. Ahirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar." (En'âm, 6/92).

* "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ, 4/82).

* "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara, 2/185).

* "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir." (Bakara, 2/97).

* "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır." (Sâd, 38/29).
 
* Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi:
"Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm):
"Yakında fitneler kopacaktır." buyurduğunu işittim.

Bunun üzerine,
"Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum.


"Allah'ın kitabı, Kur'an'dır." buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:)


"Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir.



Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik." (Cin 1) demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur." (Tirmizi, Sevabu"l-Kur"an 14, 2908)


* "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."


* "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."


* "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."


* "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."


* "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."
 
Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda lâfızları itibariyle de Peygamberimizin (ASM) kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize (asm) toptan gelmemiştir. åyet âyet, sûre sûre nâzil olmuştur.
 
 
Kur'an Mu'cizesi
 
Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz (asm) bu hususta şöyle buyurmuştur:
 
"Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim." (Buhari, Fezailü'l-Kur'an, 1)
 
Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:
 
"De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (İsrâ, 17/88).
 
Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz (asm) okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri on dört asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Firavun'un mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir.
 
 
Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir. İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bilakis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi,
 
"Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır."
 
Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır.
 
 
 
 

21 Haziran 2017 Çarşamba

İstiğfar edin (Estağfirullah)

İstiğfar edin (Estağfirullah)


14 asır sonra keşfedilmiş bir mucize; SubhanAllah,



Rasulullaha Salavat  (Allahumme Salli ve Sellim ve Barik âla nebiyyina Muhammed)

Muhteşem bir bilgi:
İnsan vücudu bir depo gibidir, neşe, acı ve hüzün hepsi bir arada bulunmaktadır. Göz bir kusursuz bir kamera gibidir her gördüğünü kaydeder, faydalı veya zararlı herşeyi kaydeder.Yaşadığı olumsuzluklar uykusunda kabus gibi şeyler gösterir insana...

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bizlere uykudan önce bolca İstiğfarda bulunmamızı emretmiştir.
Bunun ilmi araştırması sonucunda :
İstiğfar sırasında dil üst dişlerin ardına değdiğinde Hipofiz bezine değer. Hipofiz bezi, başın üst bölümünde yer alır.Görevi hücreleri kötü düşüncelerden, vesveseden, kahredici duygulardan, evhamdan (endişe) arındırır. Olumlu duygulara sevkeder, vücudu oksidanlardan temizler, tüm bedeni oksijene doyurur. SubhanAllah;...

İblis: Allah (Azze ve Celle'ye)
"Senin izzeti ve Celaline yemin ederim ki kullarını saptıracağım"
Allahu Teâla'da:
İzzetim ve Celâlime yemin olsun ki
Onlar istiğfar ettikçe bende onları bağışlayacağım" buyurur.

Çokça İstiğfarda bulununuz.

(Allahım bu tebliğimi bana, anne ve babama,bunu okuyan ve paylaşan,insanlara fayda sağlayacak ilme yönlendiren kardeşlerime, sadaka-i cariye (ardı kesilmeyen, devam ettikçe fayda sağlayacak amel) eyle Amin.

***

Bunu, Gönül gözü açık görme engelli Nurgül Aydın kardeşim gönderdi. Allah razı olsun.

En kısa istiğfar:   ESTAĞFİRULLAH   (Yüce Rabbimden bağışlanma dilerim.)
Celal



20 Haziran 2017 Salı

DUALARDA YAPTIĞIMIZ YANLIŞLAR

DUALARDA YAPTIĞIMIZ YANLIŞLAR


''Bir anne için en güzel dua 'Rabbim sana evlat acısı göstermesin' demektir'' Yapmayın  bu şekilde dualar etmeyin, yanlış bir dua bu,  yaptığımız bir çok yanlış dua gibi...



Ağzımızdan çıkan her sözcük evrene verilen bir enerjidir ve bize fazlası ile geri döner. Yanlış dualarla bilmeden felaketleri davet ediyor olabilirsiniz, lütfen dikkat edin. Burada verdiğimiz enerji yaratan sözcük ''evlat acısı'' kelimesidir. Olması gereken ise ''Rabbim evlatlarının hep hayırlı güzel günlerini göstersin'' şeklinde duadır. 


Bu yanlışları çok yapıyoruz, araba alan bir yakınımıza ''kazasız belasız'' binmesi için dua ediyoruz ama gönderdiğimiz kelimeler ''kaza, bela'' kelimeleri. Oysa ''Allah hayırla sağlıkla, mutlulukla kullanmayı nasip etsin'' dersek bu GERÇEKTEN DUA olur.


''Allah kimseye muhtaç etmesin'' şeklinde çoğu insanın ettiği dua da yanlış. Dikkat edin halbuki, ''Allah,ım bolluk içinde yaşamayı nasip eyle,  ihtiyacı olanlara yardım etme fırsatı ve imkanı ver''*desek ne güzel bir dua olur..


Çocuklarınla, ailenle bir fotoğraf paylaştığında *''Allah ayırmasın, Allah bozmasın'' yorumları yapılıyor. Allah hiç bir şeyi bozmaz ki. Hazreti Allah beraberliğinizi, ağzınızın tadını DAİM ETSİN demek çok daha güzel ve doğru değil mi sizce de?

 Dua enerjisi çok etkilidir ve doğru edilmesi çok önemlidir...


 Ya da hepsinin yerine istediğiniz her şey için olmuş gibi şükür ve Hamd olsun diyelim.

Maddi manevi RIZIKLAR için şükürler olsun, hayatım güzelliklerle dolu gibi cümleleri söyleyip ardından şükredelim...

Hamdedelim En büyük ve en güçlü dua şükürdür çünkü... Hazreti Allah,ın izni ile Mucizelerin nasıl gerçekleştiğini göreceksiniz.
Umarım sözcüklerin sihirli etkisi daha iyi anlaşılır ve doğru kullanılır... :)

 HAYIRLI MUBAREK DUALAR OLSUN HEPİMİZE



19 Haziran 2017 Pazartesi

Ramazanda Sözlerimize Dikkat Edelim-1

Ramazanda Sözlerimize Dikkat Edelim-1

 
Dilimizi Muhafaza Etmekle Orucumuzu Muhafaza Edelim
 
Ramazan oruç ayıdır. Oruç imsak demektir. Oruç bedenin aç, susuz ve cinsel ilişkiden ayrı kalmasıyla beraber İslam dininin en güzel ilkelerine bürünmesi demektir. Bu sebeple her şey gibi orucun da iki boyutu vardır. Bunlar maddi ve manevi boyutudur. Bedenin aç, susuz ve cinsel ilişkiden ayrı kalması maddi boyutu, İslam dininin en güzel ilkelerini hayata aktarmak ise orucun manevi boyutunu oluşturmaktadır. Nasıl ki, beden ve ruh birbirini tamamlayan iki unsur ise ve nasıl ki, ruhsuz beden bir ceset ise, manevi boyutu olmayan bir oruçta öylece cesettir. İşte madde ve manaya oruç tutturmakla gerçek anlamda “imsak” kavramını hayatımıza aktarmış olacağız.
 
Bu hususa biz şu hadisten varıyoruz. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.
 
مَنْ لَمْ يَدعْ قَوْلَ الزُّورِ والعمَلَ بِهِ فلَيْسَ للَّهِ حَاجةٌ في أَنْ يَدَعَ طَعامَهُ وشَرَابهُ
 
"Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez."[1]
 
Hadis-i şerif açık bir şekilde dile getiriyor ki, dile sahip çıkılmadan oruç ancak aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Bu sebeple Ramazanın bu gecesinde dilimize sahip çıkmanın ne kadar gerekli olduğunu anlamaya ve anlatmaya gayret göstereceğiz.
 
Öncelikle Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dilin muhafazasına verdiği önemi Efendimizin Ashabından dinleyelim.  
 
- Simak şöyle anlatıyor: Câbir b. Semüre’ye
 
“Hz. Peygamber’le oturup kalktığın oldu mu?” diye sordum. “Evet!” dedi ve sonra da
 
“Hz. Peygamber çoğu vakit susar, çok az konuşurdu” diye ekledi.
 
- Ebu Mâlik el-Eşcaî’nin babası şöyle anlatıyor: Bizler Hz. Peygamber’in yanına çokça giderdik. O sıralar henüz gençtim. Ben Hz. Peygamber’den daha az konuşan kimseye rastlamadım. Sahabiler kendi aralarında uzun uzun konuştuklarında o tebessüm ederdi.
 
- Hz. Peygamber bir gün yanında ashabı olduğu halde devesine binip bir yolculuğa çıktılar. Sahabilerden hiç birisi onun önüne geçmiyor; sağında, solunda ya da arkasında gidiyorlardı. Birara Muaz b. Cebel
 
“Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’tan dileğim bizim günümüzün (ölümümüzün) seninkinden önce olmasıdır. .Allah bizlere bunu göstermesin, ama eğer bizden önce vefat edecek olursanız bize senden sonra hangi amelleri işlememizi tavsiye edersiniz?” diye sordu. Hz. Peygamber
 
“Allah yolunda cihat etmeye devam ediniz” dediler. Bunun üzerine Sa’d
 
“Anam-babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Hz. Peygamber sözlerini şöyle sürdürdüler:
 
“Allah yolunda cihat çok güzel birşeydir! Fakat halk için bundan daha derleyici bir şey vardır”. O zaman Muaz b. Cebel
 
“Kastettiğiniz oruç ve sadaka olmasın?” diye sordu. Hz. Peygamber
 
“Oruç ve sadaka da çok güzel birşeydir. Fakat halk için bu ikisinden de daha derleyici bir şey vardır” buyurdular.
 
Böylece Muaz bildiği bütün iyi ve güzel amelleri saydı. Ama Hz. Peygamber hepsinde de
 
“Halk için bundan daha derleyici bir şey vardır” dediler. Sonunda Muaz
 
“Ey Allah’ın Rasûlü! Halk için bunlardan daha derleyici olan şey nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber mübarek ağızlarını işaret ederek
 
“Bununla hayırdan başka bir şey söylememek, aksi takdirde isesusmak” buyurdular. Muaz’ın
 
“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler dillerimizin konuştuklarından da sorumlu tutulacak mıyız?” demesi üzerine de onun dizlerine vurarak şunları söylediler:
 
“Annen senin matemini tutsun. İnsanları yüzüstü cehenneme düşüren şey dillerinin söylediklerinden başka ne olabilir? Kim Allah’a ve son güne (âhiret gününe) iman ederse ya hayır söylesin ya da sussun. Siz hayır söyleyiniz ki karşılığında hayırlara nâil olasınız. diğer taraftan dillerinizi kötü ve şer olan şeylerden de koruyunuz ki güvenlikte kalabilesiniz”[2]
 
Peki, bize karşı yapılan yanlışlıklar var ise Ramazan ayında ne yapacağız. Bizde hemen dille ve bedenle karşılık mı vereceğiz? Yoksa olgunluk gösterip af yolunu mu tutacağız? Belki her ramazanda dile getirilen ancak hayata aktarmada biraz sıkıntılarımız olan bir hadisi paylaşarak bu duruma Efendimizden çözüm dinleyelim.
 
إِذا كَانَ يَوْمُ صَوْمِ أَحدِكُمْ ، فَلا يَرْفُثْ وَلا يَصْخَبْ ، فَإِنْ سَابَّهُ أَحَدٌ ، أَوْ قاتَلَهُ ، فَلْيَقُلْ : إِنِّي صائمٌ
 
"Hiçbiriniz, oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa, ‘ben oruçluyum desin”[3]
 
Ramazan bize birçok şeyler öğretiyor. Bu bağlamda da çok değerlidir. Az önce ifade ettiğimiz hadisi şerifi Ramazanda uygulamaya koyabilirsek ve bunu ahlak haline getirebilirsek yıl içerisinde de bizden kötü sözler, yanlış davranışlar zuhur etmeyecektir.
 
Yalan söylemek, gıybet etmek, kötü sözler (küfür) söylemek fıkıh açısından orucu bozmaz. Ancak orucun sevabını giderir. Bu sebeple orucumuz sadece aç kalmak olmamalıdır. Çünkü ahlaki güzelliklere bürünmedikçe tutmuş olduğumuz oruç aç kalmaktan ibarettir. Bizler ramazanda oruç ibadetimizin sevabını tam elde etmek için çaba göstermeliyiz.
 
Madde ve manaya dikkat ederek oruç tutmamızın bize ne gibi getirisi vardır? Bu sorunun cevabını Efendimiz (s.a.s)’den dinleyelim.
 
مَا مِنْ عبْدٍ يصُومُ يَوماً في سبِيلِ اللَّه إِلاَّ باعَدَ اللَّه بِذلك اليَومِ وجهَهُ عَن النَّارِ سبعينَ خرِيفاً
 
"Allah rızâsı için bir gün oruç tutan kimseyi Allah Teâlâ,  bu bir günlük oruç sebebiyle cehennem ateşinden yetmiş yıl uzak tutar."[4]
 
Orucun böyle bir uhrevi getirisini öğrendikten sonra orucu kâmil şekilde tutmanın değerini daha iyi anlamış bulunmaktayız. Tutmuş olduğumuz oruç ile cehennemden azat olmak ne değerli. Cennet kapılarından biri olan Reyyan kapısından cennete girmek ne değerli. Efendimizin bu husustaki şu hadisini de yeniden hatırlayalım.
 
إِنَّ فِي الجَنَّة باباً يُقَالُ لَهُ : الرَّيَّانُ ، يدْخُلُ مِنْهُ الصَّائمونَ يومَ القِيامةِ ، لا يدخلُ مِنْه أَحدٌ غَيرهُم ، يقالُ: أَينَ الصَّائمُونَ ؟ فَيقومونَ لا يدخلُ مِنهُ أَحَدٌ غيرهم ، فإِذا دَخَلوا أُغلِقَ فَلَم يدخلْ مِنْهُ أَحَدٌ
 
"Cennette reyyân denilen bir kapı vardır ki, kıyamet günü oradan ancak oruçlular girecek, onlardan başka kimse giremeyecektir. Oruçlular nerede? diye çağrılır. Onlar da kalkıp girerler ve o kapıdan onlardan başkası asla giremez. Oruçlular girince o kapı kapanır ve bir daha oradan kimse  girmez."[5] Müslim, Sıyam 66
 
Hadisi şeriflerden dili muhafaza ederek orucumuzu en iyi şekilde tutmak suretiyle elde edeceğimiz mükâfatları dinledik.

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/ramazan-vaazlari/81-ramazanda-sozlerimize-dikkat-edelim.html