22 Temmuz 2018 Pazar

SÜNNETİ KORUMAK SÜNNETİ VE SÜNNETİN ORTAYA KOYDUĞU EDEPLERİ KORUMAK

 
SÜNNETİ KORUMAK SÜNNETİ VE SÜNNETİN ORTAYA KOYDUĞU EDEPLERİ KORUMAK
 
Âyetler
قال اللَّه تعالى:  {وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا } .
1. “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının.” Haşr sûresi (59), 7
Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında ganimetlerden bahsedilir. Bunu dikkate alan bazı âlimler, Resûl-i Ekrem’in verdiği şeyden maksadın ganimet olduğunu söylerler. Ancak pek çok müfessir, âyetteki hükmün umûmî olduğunu, ganimetlerin de bu umûmî hükmün bir parçasını teşkil ettiğini ifade ederler. Bu durumda, âyetten Hz. Peygamber’in bütün emir ve nehiylerine uymanın farz olduğu anlaşılır. Çünkü Resûlullah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyler, Allah’ın emredip yasakladıklarıdır. Bu durum aşağıdaki âyetlerden de açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
قال تعالى:  {وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى. إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى } .
2. “Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.” Necm sûresi (53), 3-4
Kureyşliler, Resûl-i Ekrem’in üstün niteliklerini, ahlâkî güzelliklerini, faydalı işler yaptığını biliyorlardı. Bu niteliklere sahip bir peygamber, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz, söyledikleri vahiy eseridir. Dolayısıyla bu âyetin muhtevası öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e yöneliktir. Çünkü o gün kâfirlerin, inkârcıların itirazı Kur’ân-ı Kerîm’e idi. Hz. Peygamber hakkında fazla söz söyleyemiyorlar, fakat onun şâir ya da cinnet getirmiş veya cinlerin ve şeytanların kendisine musallat olmuş biri, yahut kâhin olabileceğini söylemekle yetiniyorlardı.
Bu âyetle kastedilen ikinci mâna, Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Dârimî’nin Sünen’inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrâil aleyhisselâmResûlullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti de getiriyordu (Dârimî, Sünen, Mukkadime 49). Bu sebeple bazı âlimler sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylerler. Bütün mezhepler, Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak sünneti kabul ederler. Hangi çeşit hadislerin delil olarak alınacağı münakaşa konusu yapılmış, bu hususta farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak sünnetin dinde ikinci delil kabul edilmesinin münakaşa edilmediği bir gerçektir. Bir kaide olarak şu söylenebilir: Sünneti kabul etmeyen fertler görülmüş, ancak böyle bir hak mezhep bugüne kadar görülmemiştir.
قال تعالى:  {قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ  } .
3. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”  Âl-i İmrân sûresi (3), 31
Yahudilerin, “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz”, Hristiyanların “Biz Allah’a sevgimiz sebebi ile Mesih’i mâbud tanıyoruz”, müşriklerin de, “Biz putlara sadece Allah’ı sevdiğimiz ve bizi Allah’a yaklaştırdığı için kulluk ediyoruz”  demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. Allah Teâla kendisini sevdiğini iddia edenlere, eğer bu sözlerinde samimi iseler, Resûlullah’a uymalarını ve ona muhalefet etmemelerini emretti. Peygamber’e uymak demek onun emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından kaçmak, her konuda onu örnek almak demektir. Bunun aksi, ben Allah’ı severim, ama O’nun emrini dinlemem, O’nun sevdiğini, O’nu sevenleri, O’nun yolunu göstermek için gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem demektir ki, bu da kendimden başkasını sevmem, tevhid yolunda yürümem demektir.
Bu âyet nâzil olduğu zaman münafık Abdullah İbni Übey:
“Muhammed kendine itaat ve ibadeti Allah’a itaat yerine koyuyor. Hıristiyanların İsâ’yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi istiyor”  dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
“De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin, eğer dönerlerse muhakkak ki, Allah kâfirleri sevmez” [Âli İmrân sûresi (3), 32].
Allah, kendisine ibadet ve tâatin en doğru ölçüsünün, Peygamber’e uymak olduğunu bildirdi. Çünkü Allah’ın emir ve yasaklarını en iyi bilip uygulayanlar peygamberlerdir. Onlar, uyulması gereken yolu eksiksiz uyguladılar. İfrat ve tefrite düşmediler. Dinin bütün emirlerinin itidal yolu, orta yol ve ölçülü davranış olduğunun en mükemmel örneğini gösterdiler. Son peygamber Hz. Muhammed, kıyamete kadar hükmü devam edecek olan İslâm dini’nin aydınlık yolunu, Kur’an’ı her planda hayata uygulayarak çizdi. İşte Peygamberimiz’in sınırlarını çizdiği bu ferdî ve ictimâî hayat tarzı, sözleri, davranışları, başkalarının davranışlarını tasvibi ya da tasvip etmeyişi sünnet olarak adlandırıldı. O halde sünneti ve sünnetin ortaya koyduğu edebleri koruma, İslâm’ı koruma ve yaşama anlamına gelir.
 
قال تعالى:  { لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً   } .
4. “Sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar, Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.” Ahzâb sûresi (33), 21
Bu âyet-i kerîme, çok büyük bir hakikati, Peygamberimiz’in en önemli vasfını ifade eder. Hz. Peygamber, mü’minler için en mükemmel örnek ve yegâne önderdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnek ve önderliği hayatın her alanını kapsayıcı niteliktedir. Hz. Peygamber bu dünyada yaşayan insanlara pratik kaideler öğretti. Kendi yaşayışı ile bu pratik kaideleri hayata geçirdi, izah etti ve tanıttı. Ordulara kumanda ederek komutanlara, bizzat muharebe ederek hak, adalet, hürriyet, nâmus gibi kutsal duygular için canını feda eden askerlere, kanunlar vaz ederek ve hükümler vererek kanun yapanlara, kendisine gelen davaları hallederek hâkimlere, aile reisi olarak kocalara ve babalara mükemmel bir örnek ve önder oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zâlimleri, cânileri, mütecâvizleri, haksızları cezalandırarak adalet timsali oldu. Kazandığı savaşlarda esir düşenleri affederek, kendisine karşı son derece kötü davrananlara iyi davranarak merhamet, şefkat ve âlicenaplık örneği verdi.
Hz. Peygamber, ahlâkî yaşayışıyla, davranışlarıyla, sıkıntılara göğüs germesi, güçlüklere ve belâlara sabretmesiyle de eşsiz bir örnek sergiledi.
Hadis:
 Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.”
Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1
 Açıklamalar
Kur’ân-ı Kerim’in bazı sûre ve âyetlerinin nâzil oluş sebebi bulunduğu gibi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hadislerinin de bir söyleniş (vürûd) sebebi vardır.
Açıklamaya çalıştığımız bu hadisin vürûd sebebini Ebû Hüreyre’nin şu rivayetinden anlamak mümkündür:
Resûl-i Ekrem Efendimiz bize hitap etti ve şöyle buyurdu:
- “Ey müslümanlar! Size hac farz kılınmıştır, o halde hac yapınız”.  Bir adam:
– Her sene mi, Ya Resûlallah? dedi.
Resûlullah cevap vermeyip sustu. Adam sorusunu üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
– “Şâyet “evet” desem, mutlaka farz olurdu, tabiî sizin de buna gücünüz yetmezdi”  buyurdular (Müslim, Hac 412). Sonra da bu hadisi söylediler.
Hz. Peygamber’e bu soruyu soran sahâbî Akra İbni Hâbis’tir. O, namazın, zekâtın, orucun tekrar tekrar yapıldığını bildiği için, hac ibadetini de bunlara kıyas ederek bu soruyu sormuştu. Bütün mükelleflere her sene bu ibadeti tekrar etmenin zorluğunu, hatta imkânsızlığını düşünememişti. Peygamber Efendimiz, önce onun bu sualine cevap vermedi. Çünkü susmak, bilgisize cevap teşkil eder. Faydalı ve güzel soru ise, ilmin yarısıdır, denir.
Hz. Peygamber ümmete açıklanması gereken ve insanların ihtiyacı olan bir konuda susmazdı. Şâyet sorulan soru bu çeşit bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, onu mutlaka en açık şekilde cevaplandırırdı. Fakat, Akra’ın sorusunu böyle değerlendirmediğini, aksine tekrar tekrar sorduğu halde sorusunu cevaplandırmadığını görüyoruz. Ne var ki, susmasının cevap teşkil etmediğini görünce, bu soruyu da açık bir şekilde cevaplamıştır. Resûl-i Ekrem’in cevap tarzından soru soranı pek hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Akra İbni Hâbis, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini tamamlamadan ve ilgili açıklamaları yapmadan bu soruyu sormuş olabilir. Oysa Allah Teâlâ, bu konudaki davranış edebini mü’minlere şöyle bildirmişti:
“Ey inananlar! Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin. Onların önüne kendiniz geçmediğiniz gibi, onlardan önce konuşmaya, bir iş hakkında hüküm beyan etmeye de kalkmayın” [Hucurât sûresi (49), 1].
Peygamber Efendimiz, özellikle itikat, ibadetlerin farz oluşu, helâl ve haram gibi vahiyle tesbit edilen konularda kendisinin bildirdikleri ile yetinmeyi, ince eleyip sık dokumamayı, çok ve gereksiz soru sormaktan sakınmayı tavsiye ederlerdi. Bu sebeple: “Benim sizin anlayış ve kavrayışınıza bıraktığım konularda siz de beni kendi halime bırakın”  buyurmuşlardır. Niçin böyle yapılması gerektiğini de, geçmiş ümmetlerin, yahudi ve hıristiyanların helâk oluşlarını örnek göstererek açıklamışlardır. Çünkü onlar, peygamberlerine çok ve yersiz sorular sorarlardı. Ayrıca peygamberlerinin verdiği cevabı kabullenmek yerine, onu aralarında münakaşa ederler, ihtilafa düşerlerdi. Bu nitelikleri, yani çok ve yersiz sorular sormaları, aldıkları cevapları münakaşa konusu yapıp çok ihtilafa düşmeleri onların helâkine sebeb oldu. Çünkü ihtilaf, ayrılıkları ve gruplaşmaları doğurur. Bunun neticesinde toplumun birlik ve beraberliği ortadan kalkar. Birlik ve beraberliği bünyelerinde sağlayamayan milletler ve ümmetler ise helâke sürüklenirler. Bütün bunlar zaruret olmaksızın soru sormanın, Allah ve Resûlü tarafından hükümleri belirtilmiş konularda ihtilaf etmenin haram kılındığını gösterir. Çünkü, bir işin sonu helâk olursa, o işin haram veya büyük günah olduğu âşikârdır. Özellikle ihtilaflar, kalplerin ayrılmasına ve dinin zayıflamasına sebeb olur. Bunlar nasıl haramsa, bunlara yol açan sebebler de aynı şekilde haram olur.
Dinin yasak ettiği şeylerden kesinlikle sakınılması, uzak durulması gerekir. Bu konuda müsamaha yoktur. “Gücüm yetmiyor” veya “Alıştığım için bırakamıyorum” gibi mazeretler de geçerli değildir. Tabii ki, ızdırar hali denilen zorunlu durumlar her zaman istisna teşkil eder. Bu ise, zaman, mekân ve şahıslara göre değişiklik arzeden ve geniş açıklamaları gerektiren bir konudur. Kişinin dindarlığı ve takvâsı, yaptığı ibadetlerden çok, yasaklardan kaçınması ile değerlendirilir. Çünkü yasaklardan uzak durmak, bir riyâ, gösteriş ve başkalarına hoş görünme konusu olamaz. İbadetlerde ise, bunlar şu veya bu ölçüde bulunabilir.
Yasaklardan kesin olarak kaçınılmasına karşılık, dindeki emirler herkesin gücünün yettiği ölçüde uyması gereken bir özellik arzeder. Çünkü bir işi yapmanın, yapabilmenin çeşitli şartları ve sebebleri vardır. Bu şart ve sebebler, herkeste aynı oranda bulunmayabilir veya hiç olmayabilir. O halde herkes gücünün yettiğinden sorumludur. Çünkü Allah Teâlâ, hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklememiştir [Bakara sûresi (2), 286]. Kimileri bir işi yapmaya güç yetirirken, kimileri yetiremeyebilir. Sorumluluk güç yettiği orandadır. Cenâb-ı Hak da “Allah’a karşı vazifelerinize gücünüz yettiği kadar dikkat edin. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı Allah uğrunda) harcayın” [Teğâbün sûresi (64), 16] buyurur.
Farz olan ibadetlerin yapılmasında herkes aynı mükellefiyeti taşır. Nâfile ibadetler ise, daha önce de geçtiği gibi, her ferdin gücü ile, kudreti ile sınırlı ve ihtiyârîdir. Bu kâide sadece ibadetlerimizde değil, bütün dînî emirlerde geçerlidir.
Bu hadis 1275 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ortaya problemler çıkaracak, şüphelerin doğmasına, münakaşalarla ihtilafların artmasına sebep olacak sorular sormak haramdır.
2. Birtakım ciddî boyuttaki münakaşa ve ihtilaflar, fertlerin ve toplumların yıkılışına sebep olur.
3. Dinin kesin olarak yasakladığı şeylerden mutlaka uzak durmak, uyulması gereken farzlardandır.
4. Dinî yasaklarda müsamaha ve gevşeklik câiz değildir.
5. Dinî emirler, güç yettiği nisbette yerine getirilir.
6. Peygamber’in sünneti üzerinde münakaşaya dalmak doğru değildir.
 
KAYNAK:
 (Riyâzü’s-sâlihîn.(Hadis Kitabı)  İmam-ı Nevevi)
 

--


NEFS TEZKİYESİ KALP TASFİYESİ

NEFS TEZKİYESİ KALP TASFİYESİ


 0

“Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye” gönlü arındırma sanatıdır. Gönlü arındırma sanatından kasıt nefsin tezkiyesi (temizlenmesi) ve kalp tasfiyesidir (arıtılmasıdır). Gönül arındırma sanatından bizlere en güzel örmek Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellemdir.
Bu sanatta bizlere nümûne-i imtisal, en güzel örnek de Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’dir. Gayemiz O’na benzeyebilmektir. Yani duygularımızın O’nun duygularına benzeyebilmesi için bir ömür gayret etmemiz zarûrîdir. O’nun rûhânî dokusundan hissiyat almamız zarûrîdir. Çünkü sevilenin hâli sevende sirâyet hâlindedir.
SAHABÎ EFENDİLERİMİZDEN ÖRNEKLER
Ashâb-ı kiram; duygularını, Efendimiz’in hislerine benzetebilmenin derdindeydi… İç dünyalarını; O’nun gönül âleminden, rûhânî dokusundan hisselerle tezyîn edebilmek, onların yegâne arzusuydu. Çünkü, onlara bu hedefi, Fahr-i Kâinât Efendimiz;
“Kişi sevdiği ile beraberdir.”(Buhârî, Edeb, 96) buyurarak göstermişti.
Ashâb-ı kirâmın bütün derdi, o kalbî beraberliği takviye ederek; mahşerde ve cennette de sürdürebilmek iştiyâkı oldu.
Zira; Muhabbet iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır.
TEZKİYE VE TASFİYENİN BİRİNCİ EVRESİ
Muhabbetteki çekim ve akışı iki cihetten ele almak îcâb eder:
Birincisi sâlikten mürşide, ümmetten Rasûlullâh’a, kuldan Cenâb-ı Hakk’a; yani aşağıdan yukarıya doğrudur.
Bu cihetteki muhabbet hayranlıktır. Aslen sevende, sevilenin; cemal, kemal, hikmet, kudret gibi müstesnâ husûsiyetlerine karşı güçlü bir hayranlık duygusunun husûle gelmesidir. Âşık vuslat arzular. Fakat, mahbubu, onu sevmedikçe bu mümkün değildir. Seven, sevilenin muhabbetine nâil ve civârına vâsıl olmak ister. Ayrılıktan ızdırap duyar. Benliğinden de geçer. Çünkü benliği, ayrılık sebebidir. Benliğe ait duygular, onu sevdiğinden uzak tutmaktadır. «Ben»i yok eder, «O» olur. Hayranlık içinde «O»na benzemeye, «O»nda fânî olmaya çalışır.
Bir Hak dostu buyurur: Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan..
TEZKİYE VE TASFİYENİN İKİNCİ EVRESİ
Muhabbet cereyanının ikinci yönü ise, mürşidden sâlike, Rasûlullah’tan ümmete, Mevlâ Teâlâ’dan kula doğru, yani yukarıdan aşağıya doğrudur. Bu muhabbet, vasıf ile tecellî eder. Seven, sevdiğinde kendi vasıflarını görürse muhabbet tecellî eder.
Herkes evlâdını sever. Fakat Hazret-i Yakub, 12 evlâdı içinde, babası ve dedesi gibi kendisine de lutfetilen nebevî ve mânevî rûhâniyeti; sadece oğlu Yûsuf’ta görmüş, bu sebeple ona ayrı bir muhabbet duymuştur.
Cenâb-ı Hak, en çok Habîbullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’i sever. Çünkü O, Allah Teâlâ’nın cemâlî sıfatlarının en müstesnâ tecellîgâhı olmuştur. Esmâ-i hüsnâdaki Raûf ve Rahîm sıfatları Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz için de serdedilmiştir.
Anlaşılmaktadır ki;
Allah Teâlâ’yı seven ve esmâ-i hüsnâsına hayran olan kullar; Allâh’ın da kendilerini sevmesi için, cemâlî vasıflarla mücehhez olmaya çalışmalıdır. Çünkü Allah, kendi ahlâkıyla ahlâklanabilen, bu gayretle çırpınan kullarını sever.
Allah Rasûlü’nü seven, O’nun üstün ahlâkına, mükerrem vasıflarına hayran olan bizler; O’nun da bizi sevmesi için, kendimizde O’nun ahlâkını vücuda getirme gayreti içinde olmamız îcâb eder.
Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine nâil olmanın yolu, âyet-i kerîmede Efendimiz’e ittibâ olarak gösterilmiştir:
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, Sen’i onların başına bekçi göndermedik!”(en-Nisâ, 80)

http://www.islamveihsan.com/nefs-tezkiyesi-kalp-tasfiyesi.html



21 Temmuz 2018 Cumartesi

ÖRNEK İNSANLAR KİMLERDİR?

ÖRNEK İNSANLAR KİMLERDİR?


 0

Müslüman için Allah Rasû­lü ve diğer peygamberler örnek insanlardır. Bunlardan sonra sahabeler ve Allah dostlar İslam’da model insanlar yani örnek şahsiyetlerdir.
İnsanoğlu, edindiği tecrübeleri sonra gelen nesle aktaran bir varlıktır. Diğer bir tabirle sonra gelen nesil öncekilerin tecrübelerinden ve davranışlarından istifade eder ve onlar gibi olmaya çalışırlar.
Bu anlamda sonra gelen nesil önceki neslin olumlu yanlarını örnek almalıdırlar. Bu durum insanlarda olduğu gibi peygamberlerde de böyledir. Allah Teâlâ Kitab’ında geçmiş peygamber ve kavimlerden bahsederek aynı hataya Hz. Peygamber’in (sav) ve Müslümanların düşmemesini istemektedir.
Allah Teâlâ, sıkıntılar karşısında Dâvûd (Sâd, 38/17) ve azım sahibi peygamberleri (Ahkâf, 46/35) örnek almasını tavsiye ederken; “Balık sahibi (Yunus) gibi olma” (Kalem, 68/48) buyurarak da Peygamber’ini (sav) uyarmıştır. Müslümanlar da önceki kavimlerin peygamberlerine karşı yaptığı hataları yapmamaları konusunda uyarılmışlardır. (Bakara, 2/108; Ahzâb, 33/69).
YAŞAYAN KUR’AN EFENDİMİZ (SAV)
Bu anlamda ilk modelimiz başta sevgili Peygamberimiz ve O’nun güzide ashabıdır. Allah’ın Rasûlü, sıradan bir insan değildir. “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb, 33/40). Rabbimiz, Rasûlü’nün yüce bir ahlak üzere olduğunu haber vermektedir: “Ve sen (Ey Rasûlüm) elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4).
Yine Rabbimiz, elçisinin ahlakından övgüyle bahsetmektedir. “Andolsun ki, Rasûlüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzâb, 33/21). âyeti nazil olunca sahabeden Sa’d b. Hişâm, Allah Rasûlü’nün güzel ahlakının nasıl olduğunu Hz. Aişe annemize sorunca “Sen Kur’an okuyorsun değil mi? O’nun ahlakı Kur’an’dı” demiştir. (Müslim, Salâtü’l-Misafirîn, 139;Ebû Dâvûd, Tatavvu, 26). Âyetlerde ve hadislerde sık sık örnekliğinden bahsedilen bir peygamber de Dâvûd (as)’dır.
BİR MODEL İNSAN HZ. DÂVÛD (AS)
Hz. Dâvûd (as), kendisine verilen peygamberlikle birlikte bir krallık verilmiş hatta adâleti tesis için davaları başkasına bırakmamış genellikle kendisi bakmış (Enbiyâ, 21/78, 79; Sâd, 38/21-25), devlet imkânlarıyla geçinmek istememiş ve bir meslek sahibi olarak ailesinin geçimini sağlamıştır. Allah Teâlâ da kendisine demiri kullanışlı hale getirerek zırh yapımını öğretmiştir. “… Ona (Dâvûd) demiri yumuşattık. Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü yap…” (Sebe, 34/10-11. Ayrıca bkz. Enbiyâ, 21/80).
Hz. Peygamber (sav) de Hz. Dâvûd’un (as) bu hasletini takdir etmiş ve ashabına bizzat O’nun ismini de vererek örnek almalarını tavsiye etmiştir. “İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın nebisi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi.” (Buhârî, Buyu’, 15, Enbiyâ, 37).
Güzel sesiyle bol bol Allah’ı zikrederdi. Hz. Dâvûd’a (as) güzel konuşma (Sâd, 38/20) ve güzel bir ses verilmiştir. Hz. Peygamber (sav) bir gün Ebû Mûse’l-Eşari’ye “Ey Ebû Mûsâ! Sana Dâvûd’un mizmarlarından bir mizmar verilmiştir” buyurdu. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’an, 31; Müslim, Misâfirîn, 235, 236) Dâvûd (as) kendisine verilmiş bu güzel sesle yetinmez aynı zamanla çok hızlı Zebur’u okuduğu Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste belirtilmiştir: “Dâvûd’a kıraat kolaylaştırılmıştır. O bineğinin hazırlanmasını emreder ve daha bineği hazırlanmadan Zebur’u okurdu…” (Buhârî, Enbiyâ, 37).
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Dâvûd’un (as) hep Allah’a yöneldiği (Sâd, 38/20) sabah akşam Allah’ı tesbih ettiği (Sebe, 34/10; Sâd, 38/18) hadislerde ise insanların en çok ibadet edeni olduğu (Müslim, Sıyâm, 182; Tirmizî, Deavât, 72) bildirilmiştir. Dâvûd’un (as) bu özelliğini Hz. Peygamber (sav) ashabına da tavsiye etmiştir. Abdullah b. Amr, Rasûlüllah’ın kendisine şöyle tavsiye ettiğini bildirmektedir: “Allah’a en sevimli olan oruç, Dâvûd Peygamber’in orucudur. Dâvûd bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Allah’a en sevimli olan namaz da yine Dâvûd Peygamber’in namazıdır, O gecenin yarısını uyur, üçte birinde namaz kılar, altıda birinde tekrar uyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 37, Teheccüd, 7; Müslim, Sıyâm, 188).
Müslüman için Allah Rasû­lü’nün ve diğer peygamberlerin örnekliğinden sonra O’nun güzide arkadaşları sahabiler gelir.
ALLAH RASÛLÜ’NÜN ARKADAŞLARI
Allah Rasûlü’nün arkadaşları olan Sahâbe, canlarını ve mallarını tereddüt etmeden İslâm için ortaya koymaları, Hz. Peygamber’e (sav) gönülden bağlanmaları, Kur’an ve sünneti yaşama ve yaşatmadaki gayretleri sebebiyle Allah Teâlâ tarafından insanlığa örnek gösterilmişlerdir. Bununla ilgili bazı âyet meâlleri şöyledir:
Onlar sıkıntı anlarında bile Allah ve Rasûlü’ne kulak verdiler. “O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah ve Rasül’ün çağrısına kulak verdiler. Onların içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır. O müminler ki, insanlar kendilerine, “halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan” dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle dediler: “Allah bize yeter. Ne güzel vekildir O.” (Âl-i Imrân, 3/172-173).
İnanıp iyi işler yapanlara bağışlanma ve büyük ecir vardır. “Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rukûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vadetmiştir.” (Fetih, 48/29).
Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile kardeşlerini kendilerine tercih ederler. “ Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendilerine zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/8-10).
GÜZİDE İNSANLAR
Ebû Mûsâ el-Eşarî (r.a) anlatır: Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda “Burada oturup yatsı namazını da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve “Hala burada mısınız?” buyurdular. Biz de “Evet” dedik. “İyi yapmışsınız!” buyurdu ve sıkça yaptığı gibi başını semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi vaat edilen şey semaya gelir. Ben de ashabım için bir emniyet ve güven kaynağıyım. (Hayatta kaldığım sürece, ashabım arasında nizam, intizam ve güven devam edecektir.) Ben gittiğim zaman, ashabım için varit olan tehdit, insanların başlarına gelecektir. Ashabım da, ümmetim için bir emniyet ve güven kaynağıdır. Ashabım gidince de, ümmetime vaat edilen şey gelir.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 207; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 399).
Her sahabenin kendisine has ama bizlere örnek olabilecek özellikleri vardır. “Ümmetimin en merhametli olanı Ebû Bekir’dir. Allah’ın emri hususunda en titiz olanı Ömer’dir. En hayâlı olanı ise Osman’dır. (Davalarda) en isabetli karar veren Ali’dir. Helâl haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel’dir. Ferâiz ilmini en iyi bilen Zeyd b. Sâbit’tir. Kur’an okumayı en iyi bileni Übey b. Kâb’dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.” (Tirmizî, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 17). “Doğru sözlülük bakımından Ebû Zer’den daha iyisini ne yeryüzü barındırmış, ne de gökyüzü gölgelendirmiştir.” (Tirmizî, Menâkıb, 35; İbn Mâce, Mukaddime, 18). Daha birçok hadiste bazı sahâbilerin öne çıkan özellikleri sayılmakla birlikte aslında hepsi bizler için bir önderdir. “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” (İbn Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-Kübrâ, II, 569).
Başta sahâbe olmak üzere Allah dostlarının dünyada olduğu gibi ahiret günü de faydalı olacağı umulmaktadır. “Ashabımdan herhangi biri bir yerde ölürse, mutlaka o, (o belde) insanları için kıyamet günü bir nur ve kılavuz olarak diriltilir.” (Tirmizî, Menâkıb, 58). Onlar, bu mertebeyi Efendimiz’i (sav) görmekle birlikte dini yaşama konusundaki gayretleri ve dine olan bağlılıklarıyla elde etmişlerdir.
Bize düşen Efendimiz’in (sav) bu güzide arkadaşlarını saygıyla yâd etmek ve onların örnekliğinden azami derecede istifade etmektir. Bunu zaten Rabbimiz istemektedir. “…Onlardan (sahabeden) sonra gelenler de şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi affet; kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr, 59/10).
Kaynak: Mustafa Karabacak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 384

http://www.islamveihsan.com/ornek-insanlar-kimlerdir.html



İŞYERİNDE BAŞARI HANGİ ÖZELLİKLERE BAĞLIDIR?

İŞYERİNDE BAŞARI HANGİ ÖZELLİKLERE BAĞLIDIR?


 0

İşyerinde başarı hangi özelliklere bağlıdır? Kendimizi işyerinde nasıl motive edebiliriz ve başarıyı nasıl elde edebiliriz? İşyerinde başarıyı getirecek çalışma şekli ve yapılması gereken şeyler nelerdir?
Yeni psikolojik araştırmalar, insanı hayatta başarılı kılacak “yüksek potansiyelli” kişilik için bu özelliklerin gerekli olduğunu ortaya koyuyor.
Ancak bu özelliklerin dengeli olması gerekiyor. Biraz fazlası performansı engelleyebiliyor. Bu nedenle her özellik bakımından spektrumdaki yerinizi bilmek, güçlü yönlerinizden azami bir şekilde yararlanıp zayıf yanlarınızı hesaba katmak büyük önem taşıyor.
Bu yeni yaklaşım, kişilik özelliklerimizin iş hayatımız üzerindeki karmaşık etkilerini anlamada yardımcı olabilir.
İş hayatında kişilik özelliklerini tespit edip sınıflandırmada en yaygın kullanılan test Myers-Briggs Kişilik Tip Göstergesi’dir. Bu testte insanlar “içedönüklük/ dışadönüklük” ve “düşünme/ hissetme” gibi çeşitli düşünce tarzlarına göre ayrılır.
ABD’de şirketlerin yüzde 90’ı çalışanlarına bu testi uygulamakla birlikte, birçok psikolog testteki gruplamaların eski olduğunu ve gerçek performans kriterleriyle ilgili olmadığını öne sürüyor.
Londra’daki UCL üniversitesinden MacRae ve Adrian Furnham, psikoloji alanındaki son araştırmalardan yola çıkarak işyerinde başarıya götüren altı özellik belirleyerek Yüksek Potansiyel Özellik Envanterini oluşturdu.
Ancak bu özelliklerin her biri aşırıya kaçtığında sakıncalı olabiliyor; yani ancak optimum seviyede yararlı oldukları görülüyor. Ayrıca bu eşiklerin farklı işlere göre uyarlanması gerekiyor. Liderlik rolü için gereken özellikler ise şu şekilde sıralanıyor:
  • Sorumluluk Duygusu

Sorumluluk duygusuna sahip insanlar, belirlenen planları harfiyen hayata geçirmek için elinden geleni yapar. Güdülerine göre değil, uzun vadeli sonuçlarını gözeterek karar alırlar. Eğitimde ve hayatın diğer alanlarında başarının en önemli ölçüsü IQ seviyesinden sonra sorumluluk duygusudur. İşyerinde stratejik planlama açısından sorumluluk duygusu önemlidir. Ama fazlası insanı esnek olmama gibi olumsuz bir duruma itebilir.
  • Uyum

İş hayatında herkesin endişeleri vardır; ama kolay uyum sağlayan insanlar, bu endişelerin kararlarını ve davranışlarını olumsuz etkilemesine meydan vermeden onların üstesinden daha kolay gelebilir.
Uyum özelliği düşük olan insanlar işyerinde kötü performans gösterir. Ama doğru bir yaklaşımla bunun etkileri azaltılabilir. Örneğin stresli ve negatif bir durum büyüme potansiyeli olarak görülüp buna yönelik adım atıldığında daha kolay ve verimli bir şekilde aşılabilir.
  • Belirsizliği Kabullenme

Görev ve sorumlulukların çerçevesinin bilinmesi ve harfiyen tanımlanmasından yana mısınız, yoksa belirsizliklerden keyif mi alıyorsunuz? Belirsizliklere tolerans gösteren insanlar herhangi bir konuda karar almadan önce pek çok farklı görüşe başvurur ve daha az dogmatik ve daha fazla nüans içeren fikirlere sahip olurlar.
MacRae’ye göre “Belirsizlik toleransının düşük olması diktatöryel bir özellik olarak görülebilir. Bunlar karmaşık mesajları sade ve kolay aktarılabilir bir mesaja dönüştürmeye çalışır ve bu da yıkıcı liderliğin tipik özelliklerinden biridir.”
Oysa belirsizliği kabullenen biri değişime daha kolay tepki verir, karmaşık sorunlarla daha kolay başa çıkabilir.
  • Meraklı olmak

Diğer zihinsel özelliklere kıyasla merak, psikologların biraz ihmal ettiği bir özellik oldu. Oysa son araştırmalar, yeni fikirlere ilgi göstermenin işyerine pek çok avantaj sağladığını gösteriyor. Kullanılan prosedürlerde daha yaratıcı ve esnek olma, daha kolay öğrenme, iş tatmininin yüksek olması ve bıkkınlığa karşı koruma özelliği vb.
Ancak fazla merak ‘maymun iştahlı’ olmaya neden olup bir proje sonuçlanmadan bir diğerine geçme gibi olumsuzluklara yol açabilir.
  • Risk Yaklaşımı (veya cesaret)

Tatsız bir çatışmadan kaçınır mısınız, yoksa bir sorunu çözmek ve uzun vadeli yarar sağlamak için kısa vadeli bir rahatsızlığı göze alıp harekete geçer misiniz? Muhalefeti göze alarak zor sorunlarla baş etme üzere harekete geçmek yönetici konumdaki insanlar için çok önemlidir.
  • Rekabetçi Olmak

Bireysel başarı için çaba harcamak ile başkalarını kıskanıp yarışa girmek arasında ince bir çizgi vardır. Rekabetçi özellik kişiyi bir adım daha öteye taşıyabileceği gibi ekiplerin yıkımına da neden olabilir.
İşte bu altı özellik iş performansı açısından, özellikle lider konumuna gelmek isteyenler açısından önem taşıyor.
Fakat MacRae ile Frunham’ın envantere almadığı diğer kişilik özellikleri bakımından ilginç sonuçlar oraya çıkabiliyor. Örneğin içedönüklük – dışadönüklük skalası belli durumlarda nasıl davranacağımızı belirleyebiliyor, ama bu iş performansına pek etkide bulunmuyor. Diğer insanlarla iyi geçinme kapasitesini gösteren uyumluluk özelliği de profesyonel başarıyı pek etkilemiyor.
Bu konudaki araştırmalar devam ediyor. Ancak geçen yıl yapılan bir araştırma, bu özelliklerin öznel ve nesnel başarıyı belli ölçülerde ortaya koyabileceğini gösterdi. Özellikle rekabetçilik ve belirsizlik kabulü özellikleri ile kazanılan gelir arasında bir ilişki olduğu görüldü. Bu bağlantı zekanın etkisiyle kıyaslanabilir düzeydeydi.
İşe alma prosedürlerinde bu envanterden yararlanılabilir. Adaylara çeşitli senaryolarda nasıl davranacaklarına dair sorular sorularak bu özellikleri ne kadar taşıdıkları tespit edilebilir. Kişinin güçlü ve zayıf özelliklerini tespit etmesi kişisel gelişim bakımından da yararlı olur. Ayrıca bu yolla birçok özelliği barındıran bir ekip oluşturmak da kolaylaşır.
Peki tüm bu özellikleri taşıyan kimse var mıdır? MacRae bir-iki kişinin olduğunu söylüyor. “Böyle insanlarla çalışmak ürkütücü gelebilir; ama neyle karşı karşıya olduğunuzu ve ne beklediğinizi tam olarak biliyorsunuz; onlara güvenir ve saygı duyarsınız,” diyor.
Kaynak: BBC Türkçe

http://www.islamveihsan.com/isyerinde-basari-hangi-ozelliklere-baglidir.html




20 Temmuz 2018 Cuma

DÜĞÜN ÂDÂBI Diyanet Cuma Hutbesi


TARİH : 20.07.2018 Diyanet Cuma Hutbesi

DÜĞÜN ÂDÂBI Diyanet Cuma Hutbesi



Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretinin ikinci yılında sevgili kızı Fâtıma’yla, amcasının oğlu Hz. Ali’yi evlendirmişti. Hz. Fâtıma’nın çeyizi, bir parça kadife, bir su tulumu ve içi güzel kokulu ızhır otuyla doldurulmuş bir yastıktan ibaretti. Hz. Fâtıma’nın mehri ve çeyizi gibi, düğün yemeği de gayet sade ve mütevaziydi. Buna rağmen o gün Peygamber kızının düğününe şahit olanlar, “Biz, Fâtıma’nın düğününden daha güzel bir düğün görmedik.” demişlerdi.1


Muhterem Müslümanlar!

Evlilik, Allah’ın emri, Peygamberimizin sünnetidir. Dünyada da ahirette de huzura, mutluluğa, berekete ve cennete ulaştıran kıymetli bir başlangıçtır. Resûl-i Ekrem’in ifadesiyle evlilik, “dinin yarısını korumaya” vesiledir.2

Evliliğin ilk adımı olan düğünlerimiz ise, sevdiklerimizin şahitliği ve güzel dilekleri eşliğinde gerçekleşen merasimlerdir. Düğünle yeni bir ailenin kurulduğu ilan edilir; iki ömür bir yuvada birleşir. Geleceğe dair umutlar güçlenir; sevinçler paylaşılır. Sağlıklı ve hayırlı nesiller ihsan etmesi, ülfet, muhabbet ve merhamet lütfetmesi için Allah’a dua edilir.


Aziz Kardeşlerim!

Her haliyle ümmetine örnek olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), yeni evlenenlere “Allah senin için bu düğünü mübarek eylesin.”3 diye dua etmiş, neşe ve mutluluk içinde yapılan düğünlerde meşru eğlenceye izin vermiştir. Ancak düğünlerin gösterişten uzak, sade, samimi ve mutedil bir şekilde yapılması onun sünnetidir. Zira müminler için hayatın en önemli ölçülerinden biri aşırılıktan sakınmaktır. Kullukta, sevinçte, öfkede, üzüntüde, eğlencede daima dengeli olmaktır.


Değerli Müminler!

Kur’an-ı Kerim, aile kurma konusunda müminlerin birbirine destek olmasını isterken, Peygamberimiz de evlenmeye niyet edenlere Allah’ın yardımcı olacağını müjdelemiştir. İslâm’da esas olan, evliliği kolaylaştırmaktır. Nitekim “En bereketli nikâh, külfeti en az olanıdır.”4 şeklindeki nebevi ilkeyi unutmak, çoğu zaman maddi ve manevi zararlara neden olmaktadır. Her aşamada gereğinden fazla yapılan düğün harcamaları, günümüzde de aileleri sıkıntıya sokmaktadır. Evlenmek isteyen gençler, düğün masraflarının makul ölçüleri aşması sebebiyle zorlanmakta, hatta evlilikten uzak durmaktadır. Düğünden sonra uzun süre borç ödemek, ailenin ilk yıllarını maddi sıkıntı ve huzursuzlukla geçirmesine sebep olmaktadır. Halbuki sadelikte asalet, tevazuda hikmet vardır.


Muhterem Müminler!

Allah Resulü (s.a.s.), yeni evlenen bir sahabiye “Bir koyunla dahi olsa düğün yemeği ver.”5 şeklinde tavsiyede bulunmuştur. Ancak asıl maksadı dostlarımızı buluşturmak ve gönül almak olan düğün yemekleri, israf sofralarına, riya, gösteriş ve şatafata dönüşmemelidir. Nitekim düğün davetlerinde zenginfakir ayrımı yapılmamasını emreden Peygamberimiz, zenginlerin davet edilip fakirlerin unutulduğu düğün yemeğini “en kötü yemek” olarak nitelendirmiştir.6


Kıymetli Müslümanlar!

Mümin olarak bizlere yakışan, nikâh, nişan, sünnet ve düğün merasimlerinde İslam’ın çizdiği meşruiyet dairesinde hareket etmektir. Eğlenirken ölçülü ve dengeli olmak, İslam’ın ilkelerinden ödün vermemektir. Yüce Rabbimizin “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri siz kendinize haram kılmayın ve Allah’ın koyduğu sınırları da aşmayın. Zira Allah haddi aşanları sevmez.”7 ayetine gönülden uymaktır.

Mümin, ‘çocukların mutluluğu’ bahanesine sığınarak haramlar konusunda gevşeklik göstermez. Mutluluğu ararken aklı uyuşturan alkole, neşeyi hüzne çeviren silaha, mahremiyet sınırlarını ihlale tevessül etmez. Eğlenirken kimsenin hakkına girmez, çevresine rahatsızlık vermez. Allah’ın her an kendisini görüp gözettiğinin farkında olarak yaşar. O’na şükreder ve O’nun rızasına uygun davranır.


Kardeşlerim!

Sıklıkla düğün yaptığımız, yavrularımızı evlendirdiğimiz bu aylarda mutluluğumuza gölge düşürecek davranışlardan kaçınalım. Maddi tutkulara kapılmadan, zevk ve sefahate dalmadan, lüks ve israfın esiri olmadan düğün yapmaya dikkat edelim. Hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olmadığını hatırlayalım. “Kendileriyle huzur bulmamız için bizlere eşler yaratan, aramızda sevgi ve rahmet bağları var eden”8 Allah’a şükretmek için düğünlerimizi birer vesile kılalım.

1 İbn Mâce, Nikâh, 24.
2 Beyhaki, Şuabü’l-İman IV, 382.
3 Müslim, Nikâh, 79.
4 İbn Hanbel, VI, 83.
5 Buhârî, Nikâh, 69.
6 Buhârî, Nikâh,73.
7 Maide, 5/87.
8 Rum, 30/21.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx
 
 


 

ANA-BABAYA İYİLİK ETMEK HACDAN DAHA FAZİLETLİ

ANA-BABAYA İYİLİK ETMEK HACDAN DAHA FAZİLETLİ


 0

Anaya-babaya iyilik etmek nafile namaz, oruç ve hac faziletlerinden daha faziletlidir. Hizmet edenlerin ömrü bereketli ve uzun olur. Ana- babasına karşı gelip onlara âsî olanların ömürleri bereketsiz, kısa olur.
Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri Musa aleyhisselâma buyurdu ki:
Ya Musa bir kimse anasına-babasına karşı gelirse, onun dilini kes ve her herhangi bir âzâsıyla ana-babasmı gücendirirse, o azasını kes!
Ana-babasını razı eden kimse için cennette iki kapı açılır. Ana-babasını razı edememiş kimse için de cehennemde iki kapı açılır. Bir kimsenin ana ve babası zâlim olsalar bile onlara karşılık vermemelidir. Onlara sert konuşmak caiz değildir.
Bir hadis-i şerifde buyuruldu ki:
Anaya-babaya iyilik etmek nafile namaz, oruç ve hac faziletlerinden daha faziletlidir. Hizmet edenlerin ömrü bereketli ve uzun olur. Ana- babasına karşı gelip onlara âsî olanların ömürleri bereketsiz, kısa olur. Cenâb-ı Hak Musa aleyhis- selâma buyurdu ki:
Ya Musa günahlar içinde bir günah vardır ki, benim indimde çok ağır ve büyüktür. O da ana-baba evlâdını çağırdığı halde emrine muvafakat etmemesidir.
Ana-babanın her zaman hayır duasını almaya çalışmalıdır. Onların beddualarından korkmalıdır.
Onlar hayatta iken ne yapıp yapıp dualarını almaya, onları memnun etmeye çalışmalıdır. Vefatlarından sonraki pişmanlık faide vermez.
Ana başa tâc imişHer evlâd kuş olsa da, 
Anaya muhtaç imiş.
Kaynak: Sadık Dânâ, Aile Saadeti, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/ana-babaya-iyilik-etmek-hacdan-daha-faziletli.html