15 Aralık 2017 Cuma

KARDEŞLİĞE SAPLANAN HANÇER: GIYBET

KARDEŞLİĞE SAPLANAN HANÇER: GIYBET
 
Cumanız Mübarek Olsun Aziz Müminler!
 
Bir gün Peygamberimiz (s.a.s)’in eşi Aişe validemiz, Safiyye validemizin boyunun kısa olduğunu ima etmişti. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü şu ikazıyla gıybetin ne kadar kötü bir tutum olduğuna dikkat çekti: “Ey Aişe! Sen öyle bir söz söyledin ki, o söz denize karışsaydı denizin suyunu bile kirletirdi.”[1]
 
Aziz Müminler!
 
Gıybet, bir kardeşimizi hoş olmayan sözlerle anmaktır. Yokluğunda onun onur ve haysiyetini zedelemektir. Kul hakkına girmektir. Gıybet, güven ve samimiyete, huzur ve muhabbete, birlik ve beraberliğe, hâsılı kardeşliğe saplanan bir hançerdir. İnsanlıkla bağdaşmayan, mümine yakışmayan, bireyi ve toplumu sarsan çirkin bir tutum ve davranıştır.  Bu yüzden Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurarak gıybeti haram kılmıştır: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü öyle zanlar vardır ki günahtır. Birbirinizin özelini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Biriniz ölmüş bir kardeşinin etini yemekten hiç hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz değil mi? O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.”[2]   
 
Kardeşlerim!
 
Bizler, birbirine iman kardeşliği ile bağlı müminleriz. Bu kardeşlik, bir binanın birbirine kenetlenmiş yapı taşları gibi sapasağlam bir kardeşliktir. Bu kardeşlikte kardeşler birbirine emanettir. Kardeşimizin canı bizim canımızdır. Onur ve haysiyeti bizim onur ve haysiyetimizdir. Birbirimizi en ufak bir îma ile dahi incitmemek bu kardeşliğin bir gereğidir. Gönül erlerinden birinin şu sözü bu gerçeği ne de veciz ifade etmektedir: “Sakın incitme bir canı. Yıkarsın arş-ı Rahmân’ı.”
Aziz Kardeşlerim!
 
Günlük hayatımızda zihinlerimiz türlü haberlerle yorgun düşmektedir. Kulaklarımız, arzu edilen edilmeyen nice sözler işitmektedir. Özellikle kitle iletişim araçları ve sosyal medyada çoğu zaman dedikodu, yalan, iftira gibi çirkin sözler, ilgi ve merak uyandıracak şekilde sunulabilmektedir. Zaman zaman sorumsuz ve şuursuzca yayınlanan asılsız haber ve yorumlarla insanların onur ve haysiyeti hedef alınabilmektedir. OysaPeygamberimiz (s.a.s), Müslümanı “elinden ve dilinden emin olunan insan”[3] diye tanımlamıştır.
 
Kardeşlerim!
 
Resûlullah (s.a.s), şu hadisiyle gıybet, dedikodu, su-i zan ve özel halleri araştırma gibi mümine yakışmayan durumlardan uzak durmayı emretmiştir: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Gizli hâllerinizi araştırmayın. Çünkü her kim insanların gizli hâllerini araştırırsa Allah da onun gizli hâlini araştırır. Ve neticede onu evinde bile olsa rezil eder.”[4]
 
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır konuşsun ya da sussun.”[5] buyurmuştur. Her duyduğunu söylemesinin, kişiye günah olarak yeteceğini bildirmiştir.[6]
 
Heyhât! Gelin görün ki bugün bir sektör haline gelen yalan, iftira, gıybet ve dedikodu ile kimilerince algı operasyonları yürütülmektedir. Bu tür olumsuzluklarla, birey ve toplumun huzur ve sükûnetine büyük zararlar verilmektedir.   
 
Değerli Kardeşlerim!
 
Dilimiz, fitne ve fesat için değil; her daim güven ve itimat, huzur ve sükûnet için dönsün. Sözlerimiz, gıybet ve dedikodu, iftira ve yalan için değil; sadakat ve doğruluk için dökülsün. Kelamımız, kin, nefret ve düşmanlığa değil; ülfet, muhabbet ve kardeşliğe vesile olsun. Unutmayalım ki, o büyük gün ebedi nimetlere kavuşacak olanlar, zihnine, gönlüne, diline, eline, hâsılı bütün bedenine sahip çıkan ve hayata mümince bakanlardır.
 
Hutbemizi Peygamberimiz (s.a.s)’in şu duasıyla bitirmek istiyorum:
 
 “Allah’ım! Kulağımın, gözümün ve dilimin şerrinden, kalbimin kötülüğünden sana sığınırım.”[7]
 


[1] Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51; Ebû Dâvûd, Edeb, 35.
[2] Hucurât, 49/12.
[3] Buhârî, Îmân, 4.
[4]Ebû Dâvûd, Edeb, 35.
[5] Buhârî, Rikâk, 23.
[6] Ebû Dâvûd, Edeb, 80.
[7] Tirmizî, Daavât, 74; Ebû Dâvûd, Vitir, 32.
 
                               Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
 
 
 
 
 
 

HAYIRLI VE HAYIRSIZ ŞEYLER

HAYIRLI VE HAYIRSIZ ŞEYLER 
     
Peygamber Efendimiz, Tebük’te okuduğu hutbede Müslümanlar için hayırlı ve hayırsız şeylerden bahsetmiştir. İşte Peygamber Efendimiz’in Tebük hutbesi…

Efendimiz, Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdular:

İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağının üzerinde (piyâde olarak) ölünceye kadar Allâh yolunda cihâd eden (Allâh’ın dînini hidâyet bekleyenlere teblîğ eden)dir! İnsanların kötüsü de Allâh’ın Kitâbı’nı okuyup ondan hiç faydalanmayan fâsık ve cür’etkâr kimsedir.

İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu, Allâh’ın Kitâbı’dır! Yapışılacak en sağlam kulp, takvâdır! Dinlerin hayırlısı, İbrâhîm’in -aleyhisselâm- dîni(İslâm)dır! Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir! Sözlerin şereflisi, zikrullâhtır. Kıssaların güzeli, Kur’ân(da olanlar)dır.[1] Amellerin hayırlısı, Allâh’ın yapılmasını istediği farzlardır. Amellerin kötüsü, bid’atlerdir. En güzel yol ve gidişât, Peygamber’in yolu ve gidişâtıdır. Ölümlerin şereflisi, şehîtliktir.

YANLIŞLARI EN ÇOK OLAN KİŞİ

Körlüğün en kötüsü, doğru yolu bulduktan sonra ondan sapmaktır. Az olup yeten şey, çok olup meşgûl ederek Allâh’a tâatten alıkoyan şeyden hayırlıdır. Özür dilemenin kötüsü, ölüm gelip çattığı andakidir. Pişmanlığın kötüsü, kıyâmet günündekidir. İnsanların hayırsızı, Cumâ (namazı)na en son gelen ve Allâh’ı kötü bir dille anandır. Yanlışları en çok olan, dili çok yalan söyleyendir.

Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginliğidir. Azıkların hayırlısı, takvâ azığıdır. Hikmetin başı, Allâh korkusudur. Hikmetsiz (söz ve) şiir, İblîs’in işlerindendir. Hamr (içki), günahların her çeşidini bir araya toplayandır. (Fâsık) kadınlar, şeytanın tuzaklarıdır. (Terbiye olmamış) gençlik, delilikten bir bölümdür. Ribâ (fâiz) kazançların en kötüsüdür. Yemenin en kötüsü, yetim malı yemektir. Mesûd kişi, kendinden başkasının hâlinden ibret alandır.

Her biriniz, dört arşın yere (kabre) varır. Amellerin muhâsebesi ise âhirete kalır. Amellerde esas olan netîceleridir. Düşüncelerin kötüsü, yalan-yanlış düşüncelerdir. Mü’mine sövmek, günahkârlıktır. Mü’mini öldürmek küfürdür. Mü’minin etini yemek (gıybetini yapmak) Allâh’ın buyruklarına karşı gelmektir.

Yalan yere Allâh üzerine yemin eden kişi, yalanlanır. Af taleb eden kişi, Allâh tarafından affolunur.

Kim öfkesini yenerse, Allâh onu mükâfatlandırır. Uğradığı ziyâna katlanan kişiye, Allâh karşılığını verir. Allâh, zorluklara katlanan kimsenin ecrini kat kat artırır. Allâh’a isyân eden kişiyi, Allâh azâba dûçâr eder!

Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!


Kendim ve sizin için, Allâh’tan mağfiret taleb ederim!” (Vâkıdî, III, 1016-1017; Ahmed, III, 37; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 13-14)

[1] Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birinden fazlası kıssalardan oluşmaktadır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân kıssalarının ehemmiyetini bildirerek onlarda beyân edilen hakîkatleri tefekkür etmemizi, gerekli ibretleri almamızı ve bunları kendi hâlimizle mîzân etmemizi emretmektedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı vahyetmekle Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz…” (Yûsuf, 3)

“…Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 176)

“And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik. ” (ez-Zümer, 27)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları
 
http://www.islamveihsan.com/hayirli-ve-hayirsiz-seyler.html


 

İyi insan nasıl anlaşılır?

İyi insan nasıl anlaşılır?
 

Büyük İslam âlimlerinden seyyid Ahmet Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh” hazretlerine, bir gün bazı gençler;
- Bir insanın iyi Müslüman olduğu nasıl anlaşılır efendim? diye sordular.

Cevabında;
- İyi Müslüman, daima iyi işler yapar, faydalı işlerle meşgul olur, buyurdu.

Ve ilave etti:
- Nitekim Efendimiz “aleyhisselam”; (Bir Müslümanın iyiliği, güzelliği, vakitlerini kıymetlendirmekle anlaşılır) buyuruyor.

Ve daha açıkladı:
- Malayani ile yani ne dünyaya, ne de ahirete hiç faydası olmayan işlerle uğraşanlardan Allah yüz çevirir.

Ayrıca;
- Ahirette bütün amelleri amel defterinde filim şeridi gibi kendisine gösterilirken, bu boş ve malayani işlerini gördükçe “Keşke bir Allah deseydim”, yahut “Keşke faydalı bir iş yapsaydım” der ve kahrolur.

Ve ekledi:
- Hele bütün ömrü günahlarla, haramlarla, isyanlarla, geçmişse, ne hâl alır? Düşünmesi bile zor.

Kimler affa kavuşacak?
Bir gün de sohbetinde;
- Allahü teâlâdan daima af ve mağfiret istemeliyiz, buyurdu. Af, bağışlanmak, mağfiret ise, günahların kökünden silinmesi demektir.

Ve sordu onlara:
- Ahirette en çok af ve mağfirete kavuşacak kimlerdir, biliyor musunuz?

Merak ettiler:
- Kimlerdir efendim?
- Dünyada iken, insanların kusurlarını affedenlerdir. Yani kim, dünyada iken başkalarının kusur ve kabahatlerini örter, affederse, Allahü teâlâyı o şekilde affedici bulur.

Ve ilave etti:
- Büyüklerimiz; (Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, siz de Allah’ın kullarına öyle muamele ediniz) buyuruyorlar.
 
 
 
 

İMANIN DELİLİ

İMANIN DELİLİ   
     
İnsan, îman sâyesinde “mü’min” olur. Cenâb-ı Hakk’ın 99 esmâsından biri olan “el-Mü’min” kelimesinin ilâhî mânâsı, gönüllerde îman nûru meydana getiren, kendine sığınanlara eman verip onları koruyan, îtimad telkin eden, vaadine güvenilen demektir.

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“İnsanlar yalnız «inandık» demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?

Şânım hakkı için onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah, (dîn ve îman dâvâsında) sâdık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebût, 2-3)

EN BÜYÜK DAVA

Unutmamak gerekir ki “Îman” en büyük dâvâdır. Her dâvâ ve iddiâ, ispatlanmaya muhtaçtır. İspat için de, delil ve şâhide ihtiyaç vardır.

Cenâb-ı Hak da, bu âlemde biz kullarını îmanda sadâkat ve samîmiyet husûsunda her vesîle ile imtihan ederek onun bedelini ödememizi ve ona gerçekten sahip olduğumuzu ispat etmemizi istemektedir.

“ŞEFKAT ALÂ HALKİLLÂH” 

Bir kimse ne kadar “ben merhametliyim, sabırlıyım” dese de, hayatında sabır ve merhamet tezâhürleri yoksa, bu tamamen lafızda kalmış kuru bir iddiâ demektir. Fakat “şefkat alâ halkillâh” yani bütün mahlûkâta Hâlık’ın şefkat ve merhamet nazarıyla bakıp imkânları nisbetinde bu yolda bütün gayretiyle hizmet edebiliyorsa, o insan gerçekten merhametlidir.

Yani bir kimse, kendisi için istediğini, diğer mahlûkat için ne nisbette istiyorsa, kendi imkânlarını paylaşmaya ne kadar hazırsa, şefkat ve merhamette o kadar merhale kat etmiş ve o kadar Hazret-i Peygamber’in ahlâkına bürünmüş demektir.

PEYGAMBER AHLAKI

Peygamber ahlâkıdır ki; yakılmış bir karınca yuvası görmek, O’nu dehşete getirmiş ve hüzne gark etmiştir. Çünkü O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olduğundan bu vasıfla müseccel bir merhamet ve şefkat âbidesiydi. O’nun yolunda aşk ile yürüyenler de aynı husûsiyetlerle muttasıf oldular.

Nitekim torbasının üzerinde bir karınca gören Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri de, yüreğindeki şefkat ve merhamet sebebiyle, o karıncayı tekrar yuvasına götürüp bırakmadan huzur bulamamıştır.

AHLAKIN ŞAHİDİ

İşte ahlâkın şâhidi, o ahlâkın gerektirdiği davranışlardır.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in bir vazîfesinin de “şâhitlik” olduğunu bildirmektedir. Allâh’ın hak ve hakîkat olduğuna, mü’minlerin îmânına, kâfirlerin de küfrüne, dünya ve Âhirette şâhitlik etmek…

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Ey Peygamber! Biz Sen’i hakikaten bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allâh’ın izniyle, bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik). Allah’tan büyük bir lutfa ereceklerini mü’minlere müjdele.” (el-Ahzâb, 45-47)

Bu müjdeye nâil olmak için ümmet-i Muhammed olarak bizlere düşen, bir ömür O Zirve Şâhid’e yaklaşmak ve bunun için de O’nun ahlâkı üzerinde yoğunlaşmaktır. Bu ise, adım adım O’nu takip etmekle mümkündür ki her bakımdan buna mecbûruz. Çünkü âyetteki şâhitlik vazîfe ve mes’ûliyeti, mü’minler üzerine de terettüb etmektedir. Bu hususta âyet-i kerîmelerde şöyle buyurulur:

“De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Resûlü de mü’minler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allâh’a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (et-Tevbe, 105)

“İşte böylece sizin insanlığa şâhitler olmanız, Resûl’ün de size şâhit olması için sizi mûtedil bir millet kıldık…” (el-Bakara, 143)

ALLAH’IN YERYÜZÜNDEKİ ŞAHİDİ

Cenâb-ı Hak, biz mü’minlerin, îmanda, îtikadda, muâmelâtta, ahlâkta, velhâsıl dînin her noktasında “Allâh’ın yeryüzündeki şâhidi” olmamızı arzu etmektedir.

Bu ilâhî arzuyu yerine getirmek için îmânın birinci şartı olan “Allâh’a îmân”ın da hayata intikal ettirilerek şâhitlendirilmesi gerekir.

“İMAN KALP İLE TASDİK, DİL İLE İKRAR”DIR

En öz târifiyle “îman; kalp ile tasdîk, dil ile ikrar”dır. Yani önce kalbin, îman umdeleri hakkındaki bütün inkâr ve şüphe marazlarından arınmış olarak ve mutmain bir hâlde tasdîki gerekir. Buna göre sırf sözde kalan, kalbe nakşolmayan, amellere aksetmeyen, kişinin hayatının bütün safhalarında belirleyici olmayan bir îmânın sıhhatinden söz edilemez.

İnsan, îman sâyesinde “mü’min” olur. Cenâb-ı Hakk’ın 99 esmâsından biri olan “el-Mü’min” kelimesinin ilâhî mânâsı, gönüllerde îman nûru meydana getiren, kendine sığınanlara eman verip onları koruyan, îtimad telkin eden, vaadine güvenilen demektir. Bu ismini îman edenlere bahşeden Hak Teâlâ; bununla, yani “mü’min” sıfatıyla vasıflanan kullarında, ona göre tecellîler görmeyi murâd etmektedir. Zira bu da îmanda sadâkatin bir delîlidir.

İMAN NASIL KUVVETLENİR?

Yine; “Allâh’a inandım” demek, hayatın her safhasında;

“Allah benim bu hâlimden, bu fiilimden, bu duygu ve düşüncemden râzı mıdır? Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) benim yanımda olsa, acaba bana tebessüm mü ederdi, yoksa benden yüzünü mü çevirirdi?” hâlet-i rûhiyesi içinde olabilmektir.

Îmânın özü budur. Onun kemâli de; kalbin, bu şuur ve idrâk ile hassâsiyet kazanmasıdır.

Allâh’a îmâna bağlı olarak zarûrî diğer bütün îman esaslarını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekir.

Yani Allâh’a îmandan sonra meleklerin, mukaddes kitapların, peygamberlerin, âhiretin, kaderin, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunun, ölümden sonra dirilişin muhakkak gerçekleşeceğinin tasdîk edilmesi ve onların mâhiyeti hakkında kalpte bir şuur oluşması îcâb eder.

Bütün bunlardan gelen mesajların; akılda, kalpte, vicdanda, iz’anda, velhâsıl bütün idrak melekelerinde yüksek bir irâde hâline gelerek, kişinin hâl ve davranışlarını kontrol altına alması ve doğru yöne istikâmetlendirmesi gerekir.

İşte îman, ancak o zaman taklitten tahkîk kıvâmına yükselir.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/imanin-delili.html


 

BİR İNSANIN İYİ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

BİR İNSANIN İYİ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?   
     
Yeni tanıştığımız veyahut hiç ikili bir münasebetimiz olmayan (vakit geçtirme, yolculuk) bir insan hakkında “İyi bir insandır.” diyebilir miyiz? Peki bir insanın iyi olduğunu nasıl anlarız?
 
 
Bir kimse Hazret-i Ömer’in yanında başka birisini methediyordu. Ondan sitâyişle bahsediyordu.
 
Hazret-i Ömer ona üç tane soru sordu:
 


1-Onunla hiç yolculuk yaptın mı?

2-Ticaret gibi bir alışverişte, içtimâî bir muâmelede bulundun mu?

3-Ona sabah-akşam komşu oldun mu?
 
 
Kişi bu üç suâle de;
 
«–Hayır!» cevabını verince, Hazret-i Ömer;
 
«–Kendisinden başka ilâh olmayan Allâh’a yemin ediyorum ki, sen onu tanımıyorsun!» dedi.
 
(Gazâlî, İhyâ, III, 312)
 
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Kasım Sayı: 153


http://www.islamveihsan.com/bir-insanin-iyi-oldugunu-nasil-anlariz.html



14 Aralık 2017 Perşembe

MÜMİNLERİN KUR’AN’DA BELİRTİLEN NİTELİKLERİ-2

MÜMİNLERİN KUR’AN’DA BELİRTİLEN NİTELİKLERİ-2
 
 
5-) EMANETLERİNE VE AHİTLERİNE RİAYET EDERLER
 
     Hiç şüphe yok ki bir Müslüman’ın en belirgin özelliği güvenilir ve dürüst olmasıdır. Çünkü Peygamberimiz (SAV) ve bütün peygamberler bu özellikleriyle tanınırlar. Hatta peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisi dürüst, diğeri de güvenilir olmaktır. Peygamberler gönderildikleri toplumlara önce bu özelliklerini hatırlatarak:
 
إِنِّي لَكُمْرَسُولٌ أَمِينٌ:
 
     “Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” demişlerdir. (ŞUARA SURESİ – 125. AYET)
 
     Peygamberlerin,“Ben güvenilir bir peygamberim.” demeleri sözden ibaret değildi. Gerçekten onlar her yönü ile güvenilir kimselerdi. Onların hayatları incelendiği zaman bu husus görülecektir. İslâmiyet’in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden peygamberin yüksek ahlakı ve dürüstlüğü ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı, inançlarından, adet ve geleneklerinden vazgeçerek ona inanır ve etrafında toplanırlar mıydı? İnsanı çevresi ve içinde bulunduğu toplum hangi özelliği sebebiyle güvenilir olarak tanır? Onun yalan konuşmadığını, verdiği sözü tuttuğunu, kimseyi aldatmadığını, kimseye haksızlık yapmadığını ve emanetlerine hıyanet etmediğini gördükleri ve buna şahit oldukları zaman onu güvenilir bulurlar.
 
     İşte Kur’an-ı Kerim de müminlerde bu özelliğin bulunmasını istiyor. Bu konuda peygamberi örnek almalarını söylüyor.
 
     Peygamberimiz (SAV), Müslüman’ın güvenilirliğini ortadan kaldıran dört kötü huya dikkatimizi çekiyor ve şöyle buyuruyor:
 
     “Dört huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir şey bulunursa -onu bırakıncaya kadar- kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. (bunlar:) konuştu mu yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz. Vaat ederse vadinden döner, bir dava ve duruşma esnasında haktan ayrılır.”
 
     Toplumda güven duygusu büyük önem taşır. Bu duygunun toplum fertleri arasında bulunmaması, toplumun birlik ve beraberliğini etkiler. Bu özelliği kaybeden milletin varlığı çöker, huzuru bozulur. Kendilerine kamu görevi ve sorumluluğu verilecek olan kimselerde aranacak özelliklerin başında onların dürüst ve güvenilir olmaları gelir.
 
 
 
 
     Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
 
إِنَّاللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَالنَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعاًبَصِيراً:
 
     “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen ve görendir.”  (NİSA SURESİ – 58. AYET)
 
      Mümin verdiği sözde durur. Sözünde durmamak mümine yakışmaz. Hele Allah’ın adını anarak, O’nun adına and içerek verdiği sözde durmaması düşünülemez.
 
     Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Allah Teâla buyurdu ki: “Ben kıyamet gününde şu üç çeşit insandan davacıyım: 1) Benim adıma and içer de sonra yemini bozar, verdiği sözü yerine getirmez. 2) Hür bir adamı köle diye satar da aldığı parayı yer. 3) Bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez.”  
    
Allah adını anarak verilen sözü yerine getirmemek, Allah adına gösterilmesi gerekli olan saygıyı göstermemektir ki, büyük bir suçtur. Hiç şüphesiz bu suçu işleyen kimse en ağır cezayı hak etmiş demektir. Bunun için mümin verdiği sözü tutar. Hele bu sözü Allah adına and içerek vermiş ise artık bir zaruret olmadıkça o sözü tutmaması düşünülemez.
 
6-) NAMAZLARINI MUHAFAZA EDERLER
 
     Namazın muhafaza edilmesi demek, onu vaktinde usul ve adabına uygun olarak kılmak demektir. Müminlerin nitelikleri sayılırken ilk nitelikleri namaz olduğu gibi son nitelikleri de yine namaz olduğu bildirilmiştir. Birincide namazı derin bir saygı ile kılarlar buyrulmuş, sonunda da, beş vakit namaza özen gösterirler ve bu namazları kendilerine tahsis edilmiş vakitlerinde usul ve adabına uygun olarak kılarlar denmiştir. Namazın bu ayet-i kerimelerde iki defa anılmış olması namazın önemini gösterir. Namazın hem vaktinde ve hem de derin bir saygı ile kılınması istenmektedir. Çünkü namazı aksatmadan vaktinde kılmak ibadetlerin en üstünüdür. Huşu ile kılmak ise kabul edilmesine vesiledir.
    
İbni Mes’ud (RA) diyor ki: “Peygamberimiz (SAV)’e: “Hangi ameller daha faziletlidir?” diye sordum. Peygamberimiz (SAV): “Vaktinde kılınan namaz.” buyurdu.
 
     Peygamberimiz (SAV)’in son vasiyetinin namaz olması da bunun önemini göstermektedir. İşte bu niteliklere sahip olanların, Firdevs Cenneti ile mükâfatlandırılacakları ayetlerin sonunda belirtilmiştir.
 
     Hz. Ömer (RA) şöyle demiştir: “Peygamberimiz (SAV)’e vahiy geldiği zaman yanında arı uğultusuna benzeyen bir ses duyulurdu. Bir gün yanında olduğumuz halde kendisine vahiy geldi. Bir saat bekledik açıldı, kıbleye döndü ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Allah'ım, bize artır, eksiltme, bizi yükselt alçaltma, bize ver mahrum bırakma, bizi üste çıkar, alta düşürme, bizi razı et ve bizden razı ol.” “Bana on ayet indi. O ayetlerle amel eden cennete girer.” buyurdu ve Müminûn Suresi’nin baş tarafındaki bu on ayeti okudu.” Hz. Aişe (RA) validemize: “Peygamberimizin ahlâkı nasıldı? Diye soruldu. Hz. Aişe (RA): “Allah’ın elçisinin ahlâkı Kur'an idi.” demiş ve bu Müminûn Suresinin başındaki ayetleri okumuş: “İşte Peygamber (SAV)’in ahlâkı böyle idi.” demiştir.
 
     Ne mutlu bu ayet-i kerimelerin gereğini yerine getirenlere ve bu ayetlerde belirtilen nitelikleri taşıyanlara.
 
KAYNAK : DİYANET AYLIK DERGİ
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


--


MÜMİNLERİN KUR’AN’DA BELİRTİLEN NİTELİKLERİ-1

MÜMİNLERİN KUR’AN’DA BELİRTİLEN NİTELİKLERİ-1

 
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ:الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ:وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ:وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِفَاعِلُونَ:وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ:إِلَّا عَلَى
أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ:فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ:وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ:وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ:أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ:الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ:
 
          MEALİ :
 
   1-) “Müminler kurtuluşa, mutluluğa ermişlerdir.”
   2-) “Onlar ki, huşu içinde namaz kılarlar.”
   3-) “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerle ilgilenmezler.”
   4-) “Onlar ki, zekâtı aksatmaksızın, tam olarak verirler.”
   5-) “Onlar ki; edep yerlerini sakınırlar.”
   6-) “Onlar yalnız eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Bu iki durumda ayıplanmaları söz konusu değildir.”
   7-) “Bunların ötesine geçmek isteyenler, yasal sınırı aşmış olurlar.”
   8-) “Onlar ki, uhdelerine verilen emanetleri korurlar ve sözlerini tutarlar.”
   9-) “Onlar ki, namazlarını aksatmaksızın kılarlar.”
 10-) “İşte onlar “varis” lerdir.”
 11-) “Yani “Firdevs” cennetinin mirasçılarıdırlar, sürekli olarak orada kalacaklardır.”

     Bugünkü sohbetimizde müminin Kur’an-ı Kerim’de belirlenen niteliklerinden söz edeceğiz. Allah Teâla Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler. Onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. İşte asıl bunlar varis olacaklardır. (Evet) Firdevs (Cennetin)’e varis olan bu kimseler orada ebedi kalıcıdırlar.” (MÜ’MİNUN SURESİ – 1–11. AYETLER)

1-) NAMAZLARINDE HUŞU İÇİNDEDİRLER

     Namaz, İslam’ın beş esasından biri, imandan sonra en önemli olanıdır. Allah Teâlâ kullarına imandan sonra namazdan daha önemli bir ibadeti farz kılmamıştır. Bunun içindir ki Peygamberimiz (SAV), kulun kıyamet günü ilk önce namaz ibadetinden sorgulanacağını bildirmiştir. Burada sadece namazın kılınmasından değil “huşu” ile kılınmasından söz ediliyor. Huşu, sözlükte sessiz ve sakin durmak, hakka boyun eğmek gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise Allah’ın huzurunda derin bir saygı ile durmak demektir. İslâm âlimlerinden bazıları huşuu kalbe has korku gibi manevî bir hal, bazıları sükûnet içinde olmak gibi organlara ait bir tavır olduğunu söylemişler; bazıları da hem kalp ve hem de bedenle ilgili bir durum olduğunu düşünmüşlerdir. Doğrusu huşu, aslı kalpte, belirtisi bedende olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı Allah’ın ululuğu karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, hakkın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek edep ve saygıdan başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin derin bir saygı hissi duymasıdır. Dış görünüşle ilgili yönü de beden organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bir sakinlik meydana gelmesi, gözlerinin önüne secde yerine bakıp, sağa, sola, şuna buna bakmamasıdır.
 
     Hz. Aişe (RA) validemiz diyor ki: “Peygamberimiz (SAV)’e, namazda yüzü çevirip bakma hakkında sordum, şu cevabı verdi: “O, bir çalmadır ki, şeytan onu kişinin namazından çalar, kaçar.” Yani şeytan kişinin namaz kılmasına ve kulluk görevini yerine getirmesine engel olamayınca; yaptığı ibadeti, sevap yönünden eksik yapmasına çalışır ve bulduğu bu fırsatı böylece değerlendirmiş olur. Çünkü Peygamberimiz (SAV) “İHSAN” ’ı tarif ederken, “Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Eğer sen Allah’ı görmüyorsan O seni görüyor.” buyurmuştur. Allah’ın kendisini gördüğüne inanan kimse O’nun huzurunda dururken başka hiçbir şeyle ilgilenmez; sağa sola, şuna buna iltifat etmez. İşte namaz böyle huşu içinde kılındığı zaman makbul olur ve insanın duygu ve düşünceleri üzerinde etkili olur.

2-) BOŞ VE YARARSIZ ŞEYLERDEN YÜZ ÇEVİRİRLER

     İnsanın en kıymetli sermayesi ömrüdür, ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. Peygamberimiz (SAV),insanların derin bir gafletle devam edip gideceğini sandığı fakat günün birinde uçup gittiğini görerek aldandığını anladığı iki nimetten söz ederken şöyle buyurur:“İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetleri değerlendirmekte aldanmıştır: Sağlık, boş vakit.” Müslüman, ömrünün her dilimini iyi değerlendirecek, kârsız geçen her gününün o güzel sermayeden yok edilen bir zarar olduğunu bilecektir. Peygamberimiz  (SAV),bu noktaya dikkatimizi çekiyor ve şöyle buyuruyor:“İki günü eşit olan ziyandadır.” Bu hadis-i şerif, Müslüman’ın her gün bir kâr ve gelişme içinde olmasını öğütlemekte, boş ve yararsız şeylerle uğraşmasının zarar olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz (SAV)’in şu hadis-i şerifini de unutmamak lazım. Şöyle buyuruyor: “Boş ve faydasız işleri terk etmek kişinin İslâmiyetinin güzelliğindendir.” İşte müminde bulunması gerekli ikinci özellik, ne kendisine ne ailesine, ne toplumuna, hatta ne insanlığa ve ne de kişinin âhiretine faydası olmayan boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmesi ve yararlı olan şeylere yönelmesidir.

3-) ZEKÂTLARINI VERİRLER

     Zekât, malî ibadetlerimizdendir ve İslâm’ın beş temel ibadetinden biridir. Müslüman olan, elbette bu temel ibadeti yerine getirir. Allah’ın kendisine verdiği mal varlığının her yıl belli bir miktarını yoksullara, kimsesiz çocuklara vermek suretiyle bu ibadetini yapmış olur ve yapmalıdır. Kur’an-ı Kerim, kazandıklarını Allah yolunda harcamayanlara, Allah hakkını yoksullara vermeyenlerin, acıklı bir azaba uğrayacaklarını bildirmektedir:

وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

     “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele.”  (TEVBE SURESİ – 34. AYET)
 
     Biz, bir başka konuşmamızda zekâttan söz ettiğimiz için burada aynı şeyleri tekrar edecek değiliz. Ancak zekât vermenin müminin özellikleri arasında bulunduğunu ve malî ibadetlerimizin başında geldiğini, bu ibadeti yapmayan müminlerin sorumlu olacaklarını söylemek yeterli olur.

4-) İFFETLERİNİ KORURLAR

     İnsanların bir takım tabii ihtiyaçları vardır. Cinsi ilişki de bunlardan birisidir. Bu ihtiyacın meşru bir şekilde yerine getirilmesi dinimizin emirleri arasındadır. Bunun meşru yolu nikâhtır. Erkekle kadının kendi rızaları ile evlenerek aile kurmalarıdır. Peygamberimiz (SAV):“Gençler! İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Zira evlenmek, gözleri (haramdan) daha çok korur, iffeti daha çok muhafaza eder. Gücü yetmeyen kimse ise oruç tutsun. Çünkü orucun şehveti kıran bir özelliği vardır.” buyurmuş ve durumu uygun olanların evlenmelerini tavsiye etmiştir. Kur’an-ı Kerim, bekar olanların evlendirilmeleri ile ilgili şöyle buyuruyor:

وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِن يَكُونُوا فُقَرَاء يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ:وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ:

     “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi Lutfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah Lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar.” (NUR SURESİ – 32–33. AYETLER)
 
     Bekârların evlenmeleri ile ilgilenmemek ve onlara yardımcı olmamak, onların kötü yollara düşmelerine ve toplum için problem olmalarına sebep olur. Toplumda huzurun sağlanması, kötülüklerin yok edilmesi, toplum fertlerinin görevleri arasındadır. Bazı düşüncelerle evlenmemek ise sünnete aykırıdır. Peygamberimiz (SAV), evlenmek istemeyenleri uyarmış ve:
 
“Evlenmek benim sünnetimdir. Benim sünnetimden yüz çeviren ise benden değildir.” buyurmuştur. Bütün bunlar gösteriyor ki, evlenmek, iffetli yaşamaya en büyük yardımcıdır. İffetli yaşamak ise müminin özellikleri arasındadır. İffetsizlik, yani meşru olmayan cinsi ilişki sıhhi, ahlaki hukuki ve sosyal pek çok zararları olan bir kötülük ve günahtır. Dinimiz zinayı en büyük günahlardan saymıştır. Hatta Peygamberimiz (SAV): “Zina eden (mümin) zina ettiği zaman (tam ve olgun) bir mümin olduğu halde zina etmez...” buyurmuş, bu çirkin işi kişinin mümin olduğu halde yapmasının mümkün olmadığını bildirmiştir. Ahlakın en önemli dayanaklarından biri, belki de birincisi, kişinin kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi onun da başkalarına yapmamasıdır. Hatta Peygamberimiz (SAV),bunu olgun imanın şartı saymakta ve: “Hiç biriniz kendiniz için arzu ettiğinizi (din) kardeşiniz için de arzu etmedikçe (kâmil manada) iman etmiş olmaz.” buyurmuştur. Kişi, kendi yakınlarından hiçbir kadının başkaları ile meşru olmayan ilişkide bulunmasını istemez. O halde kendisinin de nikâh bağı olmayan yabancı kadınlarla cinsi ilişkide bulunmaması gerekir.    

Ahmed b. Hanbel'in (Allah ona rahmet etsin) Ebu Umame’den olan rivayetinde: “Yeni Müslüman olmuş bir genç Peygamberimiz (SAV)’e gelir ve: “Ey Allah’ın Peygamberi, zina etmeme izin ver, çünkü nefsime hâkim olamıyorum.” der. Orada bulunanlar gence döner ve: “Sus, sus.” derler ve genci susturmaya çalışırlar. Peygamberimiz (SAV),gence dönerek: “Yaklaş.” buyurur. Genç, Peygamberimiz (SAV)’in yanına yaklaşır. Peygamberimiz (SAV): “Otur.” buyurur, genç de oturur. Peygamberimiz (SAV) ile genç arasında şu konuşma geçer: Peygamberimiz (SAV): “Birisi bu işi annenle yaparsa bundan hoşlanır mısın?” buyurur. Genç: “Hayır, vallahi hoşlanmam.” der. Peygamberimiz (SAV): “İnsanlar da senin gibi anneleri ile birilerinin bu işi yapmasından hoşlanmazlar. Kızınla birisi bu işi yaparsa razı olur musun?” “Hayır, vallahi razı olmam.” “İnsanlar da senin gibi, kızlarının başkalarıyla bu işi nikâh bağı olmadan yapmalarına razı olmazlar. Kız kardeşin bir başkası ile bu işi yaparsa razı olur musun?” “Hayır, vallahi razı olmam.” “İnsanlar da senin gibi kız kardeşlerinin böyle bir iş yapmalarına razı olmazlar. Halan böyle bir iş yaparsa, hoş karşılar mısın?” “Hayır, vallahi hoş karşılamam.” “İnsanlar da bunu halaları için hoş karşılamazlar. Teyzen bu işi yaparsa hoş karşılar mısın?” “Hayır, vallahi hoş karşılamam” der. Peygamberimiz (SAV): “Kendin ve yakınların için razı olmadığın bir şeye başkaları için nasıl razı olacaksın.” buyurur ve elini gencin omzuna kor ve ona şöyle dua eder: “Allah’ım, bu gencin günahını bağışla, kalbini bu gibi duygu ve düşüncelerden temizle ve iffetini koru.” Olayı rivayet eden zat diyor ki: “Genç bundan sonra böyle meşru olmayan bir işe iltifat etmemiştir.”


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=511

  

 

KUL HAKKI

KUL HAKKI   
     
Cenab-ı Hak, kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun dışında tutmuştur. Kul hakkını affetmeyi, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. 

İnsanın üzerinde Allah’ın hakları olduğu gibi kulların da hakları vardır. Cenâb-ı Hak her insana bir takım haklar ve nimetler bahşetmiştir. Bunlara yönelik yapılan bir haksızlık, karşılıksız kalmaz ve cezayı îcâb ettirir. Meselâ, birinin canına ve malına zarar vermek, şeref ve haysiyetini lekelemek, şakayla da olsa üzmek ve korkutmak, aldatmak, rüşvet alıp vermek, borcunu geciktirmek, lüzumsuz yere vaktini almak gibi hususlar hep kul hakkını ihlâl etmektir. Cenâb-ı Hak, insanları kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:
“Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin!” (Bakara, 188; Nisâ, 29)

Kul hakkı yemenin en tehlikeli çeşidi, devlet ve vakıf malı gibi âmmenin ortak hakkı olan şeyleri haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık, ferdî haklara göre daha tehlikelidir. Zira sonunda pişman olunsa bile bütün hak sahiplerinden helâllik olmak mümkün değildir.

HZ. ÖMER’İN (R.A.) KUL HAKKI HASSASİYETİ

Hz. Ömer (r.a) devlet malı husûsunda çok hassas davranırdı: Birgün Beytülmal memuru temizlik yapıyordu. O esnâda bir dirhem para buldu ve Hz. Ömer’in çocuklarından birine verdi. Duruma muttali olan halife derhal memuru çağırdı ve incitecek şekilde azarlayarak:

“–Sen neye dayanarak bunu yaptın? Sen kıyâmet günü beni bir dirhem için Muhammed Ümmeti ile dâvâlı hâle getirmek mi istiyorsun?” dedi.[1]

Dört halîfeden sonra Ömer bin Abdülaziz Hazretleri de adâletiyle ve hakka riâyetiyle temâyüz etmiş ve 5. halîfe ünvânına lâyık görülmüştü. O, huzûrunda âmmeye ait misk tartılırken herkesten fazla koku almamak için burnunu tıkardı.

“–Niçin böyle yapıyorsun?” diyenlere:

“–Zaten bundan istifade, kokusunu almakla olur” derdi. (Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, II, 168)

HAK TALEP EDEN KİŞİ

Bilhassa, insanlar arasında hüküm vermek ve onları idâre etmek mevkiinde olanların, kul hakkı mevzuunda son derece hassas davranmaları gerekmektedir. Aynı şekilde, hâkimin huzûrunda başka birinden hak talep eden kişinin de gerçekten haklı olup olmadığını iyice düşünmesi îcâb eder. Zira Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana muhâkeme olmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz, delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kardeşinin hakkını alıp da birinin lehine hüküm verirsem, ona cehennemden bir pay ayırmış olurum.” (Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4)

TÖVBE ETMENİN ŞARTI

İslâm, bu tür haklara o kadar ehemmiyet vermiştir ki Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun hâricinde tutmuştur. Kul hakkını, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helallik alması şarttır. Böyle davranılmadığı takdirde o günah affedilmez ve âhirete bırakılır. Âhiret ise çok çetin bir gündür. O gün, boynuzsuz koyun bile, kendisine zarar veren boynuzlu koyundan hakkını alacak ve kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır.[2]


[1] Süleyman Muhammed et-Temmâvî, Hz. Ömer ve Modern Sistemler, trc. M. Vesim Taylan, İstanbul 2005, s. 80.
[2] Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 235, 323, 372, 411.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/kul-hakki.html


 

13 Aralık 2017 Çarşamba

ALLAH’I ZÂTI HAKKINDA DÜŞÜNMEK

ALLAH’I ZÂTI HAKKINDA DÜŞÜNMEK   
     
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden kâinatın hâlıkı Allâh Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâke insanın aklı kâfî gelmez ve âciz kalır. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ı zâtı itibarıyla düşünüp tefekkür etmeye kalkışmak, birtakım hayaller ve evhamlardan öte bir şey kazandırmaz ve sâlim inancı zedeler.

Allâh Teâlâ, her insanın fıtratına, inanma ve hakîkati arama ihtiyacını rekzetmiş olduğundan îmân ve hakîkatten habersizlik veya kopukluk, ancak rûhî bir körlük ve sağırlık dolayısıyladır. Yoksa inanmayan kimsenin rûhu da Allâh’ı idrâke hazırdır veya idrâk hâlindedir, ama bu husûsiyeti mânevî körlük ve sağırlığı sebebiyle şuûr üstüne çıkaramamaktadır. Tıpkı görülüp de hatırlanmayan rü’yâlar gibi…

ALLAH’I (C.C) DÜŞÜNMEK
 
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
 
“Allâh’ın nîmetlerini (yarattıklarını, kudret ve azametini) düşünün! (Ancak) Allâh hakkında (yâni O’nu zâtı itibarıyla) düşünmeye kalkmayın! (Zîrâ hiçbir varlık buna muktedir değildir.)” (Kitâbü’l-Erbaîn, c. I, s. 90)
 
Onun için tasavvuf büyükleri bu hususta öz olarak:
 
“Yâ Rab, sen kendi indinde nasılsan öylesin, bizim bütün mâlumâtımızdan hattâ tenzihimizden dahî münezzehsin!” demişlerdir. Gerçekten de insanın Cenâb-ı Hakk’ın zâtı hakkında bir bilgiye ulaşması mümkün değildir. Zîrâ onu idrâke beşer takat ve istidâdı yetmez. Bu bakımdan zât-ı ilâhîyi kavramak, mümkün olmaz. Bu yol bize kapalıdır.
 
Ancak sıfattan mevsûfa, eserden müessire, san’attan san’atkâra ve sebepten müsebbibe doğru giden idrâk yolları açıktır. Eğer idrâk, selîm bir irâde ve temiz bir tefekkürle Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ile fiillerine (eserlerine) nazar edecek olsa, onun münkir olması aslâ düşünülemez. Zîrâ inkâr, zihnî ve fikrî faaliyet ile kalbî tahassüsün bozulduğu yerde başlar.
 
Yâni eğer zihin ve kalb selîm fıtratını muhâfaza ederse, bir şahsın küfre sürüklenmesi mümkün değildir. Eğer küfür âleminde gözünü açmış bir kimse ise, küfürden kurtulma ihtimâli çok yüksek olur. Buna örnek olarak Hazret-i İbrâhim’in müşrik bir çevrede doğup büyümesine rağmen sırf zihnî ve kalbî melekeleriyle Allâh Teâlâ’nın varlık ve birliğini hissederek O’nu tevhîd etmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de sarâhatle beyân buyurulur.
 
Bu itibarla mutlak münkir olmak, düşünen bir beyin için mümkün değildir. Zîrâ bir şeye yok demekle işin içinden çıkılmaz. İknâ edici, doğru delil ve isbatlar gerekir. Hayât, kâinât ve ölüm ötesi muammâyı çözememiş olanlar, sadece yok demekle neyin delil ve isbatındadırlar?
 
Bu durum, midesi aç olup da vücud sıhhati bozulduğu için bunun farkında olmayan kimselerin durumuna benzer ki, onların aç oldukları hâlde aç değilim demeleri, ancak hastalıklarının isbat ve delili olur. Eğer bir kimse, bütün his ve duygu sistemi felç olmuş veya narkoze edilmiş bir şahsın vücuduna batan çivinin, uzuvlarını bir kumaş gibi kesip biçen bıçağın farkında olmaması gibi yüce hakîkatlere karşı rûhunu hasta etmiş de bunun farkında değilse, onun ve onun gibiler için Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:
“Körler, sağırlar…” tabirlerini kullanır.
 
Zîrâ Allâh Teâlâ, her insanın fıtratına, inanma ve hakîkati arama ihtiyacını rekzetmiş olduğundan îmân ve hakîkatten habersizlik veya kopukluk, ancak rûhî bir körlük ve sağırlık dolayısıyladır.
 
Yoksa inanmayan kimsenin rûhu da Allâh’ı idrâke hazırdır veya idrâk hâlindedir, ama bu husûsiyeti mânevî körlük ve sağırlığı sebebiyle şuûr üstüne çıkaramamaktadır. Tıpkı görülüp de hatırlanmayan rü’yâlar gibi…
 
Dolayısıyla mes’uliyet ve iktidarımız kadar bizleri yoktan var eden Allâh’ı bilmek ve mârifetullâh ile irfâna ererek vâsıl-ı ilâllâh olmak için O’nun sıfat ve fiillerine doğru bir şekilde vukûfiyet elzemdir.

Dikkat edilirse beşerî ve semâvî dînlerin hepsinde “Allâh inancı” vardır. Ancak bu inanç, muhtevâda çeşitli yanlışlıklar arzetmektedir. Bu yanlışlıklar sebebiyle İslâm nazarında geçerli kabul edilmezler. Zîrâ onların inancı, kâinatın yegâne yaratıcısının noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf bir müteâl, yâni hayâl ötesi mükemmel oluşuyla bağdaşmamaktadır.

Dolayısıyla İslâm, Allâh hakkında doğru bir inanç muhtevâsı için O’nun ve peygamberinin beyânına bağlı olarak birtakım sıfatlar ortaya koyar ve bu sıfatlardan herhangi birinin noksanlığını veya bunlara uygun olmayan bir başkasının ilâvesini kabul etmez.
 
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, İslam İman İbadet
 
 
 
 

MÜSLÜMANIN GECE HAYATI OLUR MU?

MÜSLÜMANIN GECE HAYATI OLUR MU?  
     
Hayâtı gün ve gece periyodu içinde görmek, ayrı bir ilâhî ihtişam ve ibret levhasıdır. Bir mü’minin gecesini tamâmen uykuda harcayarak ilâhî feyz ve rûhâniyetten mahrum kalması, geceleri bir heykel donukluğu içinde uykuya kurban etmesi büyük bir hüsrandır.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırata daha elverişlidir. Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var. Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzemmil, 6-8)

Resûlullah buyurdular:

“Geceleyin öyle bir zaman vardır ki, Müslüman bir kimse o zamana rastlayıp Allah’tan dünya ve âhirete dair hayırlı bir şey dilerse, Allah ona dilediğini verir. Bu her gece böyledir.” (Müslim, Müsâfirîn 166, 167)

Gecenin sükûn ve bediî manzarasının câzibesi ve sırları, onu ibâdet ve tefekkürde derinleşerek geçirenlere âiddir. Bu sırra sahip olan kulların kalbî âlemleri, ulvî hasletlerle yerler ve gökler kadar genişleyip nice ilâhî tecellîlere makes olur ve yalnız ahlâk-ı ilâhî libâsına bürünürler.

Gündüz, gecenin sıhhî istirâhatini lâyıkıyla vermekten uzaktır. Gecelerin ictimâî ve ahlâkî bakımlardan da te’sîrleri meydandadır. Gecelerin feyzinden istifâdeyi bilmeyenler gündüze yorgun, uyuşuk çıkmakla gündüzün bereketinden mahrum kalır. Gecelerin nîmetini bilmeyenler için gündüzün hayrını düşünmek mümkün değildir.

Sabahın selâmetini elde etmek isteyen her insan, ilâhî ve mânevî manzaralara girebilmek için, gecesini gâyeli kullanmak mecbûriyetindedir.

Hayâtı gün ve gece periyodu içinde görmek, ayrı bir ilâhî ihtişam ve ibret levhasıdır. Bir mü’minin gecesini tamâmen uykuda harcayarak ilâhî feyz ve rûhâniyetten mahrum kalması, geceleri bir heykel donukluğu içinde uykuya kurban etmesi büyük bir hüsrandır.

Zîrâ bizler, fânî lezzetleri ellerinden alınacak âhiret yolcularıyız. Bir yaz bulutu hâlinde gelip geçen dünyâ hayâtı, âhiret endişesi olmadan yaşanıyor ise bu, gündüzü akşamsız telâkkî etmekten başka bir şey değildir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 168. Sayı

http://www.islamveihsan.com/muslumanin-gece-hayati-olur-mu.html




 

12 Aralık 2017 Salı

TEVÂZU-2

TEVÂZU-2

Kibir zehirdir, tevâzu ise şifâdır. Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:
 
“Şunu iyi bil ki; bu kibir ve ucub, yani kendini üstün görme hâli kahredici bir zehirdir. Ahmaklar, bu zehirli şarabın sarhoşu oldukları için kendilerinde varlık hissederler.”
 
Bu bakımdan kibri gönülden uzak tutup tevâzuu yerleştirmek zarurîdir. Mü’min mütevâzi olmak durumundadır. Zira tevâzu, dînin yerine getirilmesi gereken bir vecibesidir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
 
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecburîdir; aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”
 
Zira kibir çirkin bir ahlâktır, tevâzu ise güzel bir ahlâktır. En güzel ahlâkın sahibi olan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tevâzu ahlâkının da zirvesindeydi. Mekke fethedildiğinde en güçlü olduğu zamanda bile kendisine onca zulmü yapan insanları affetmiş, karşısında titreyen insanlara şu hikmetli sözü söylemiştir:
فَإنِّى لَسْتُ بِمَلِكٍ. إنَّمَا أنَا ابْنُ امْرَأةٍ تَأكُلُ الْقَدِيدَ
 
“Sakin ol! Ben bir kral değilim. (Güneşte) kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” [8] Yine o, âdemoğlunun ve Rasûllerin efendisi olduğunu söylerken hemen sözünün arkasından;
 
“Lâ fahre! / Övünmek yok!”[9] diyerek büyük bir tevâzu örneği göstermiştir.
 
Kibir hastalıktır, zillet de hastalıktır. İşte bu hastalıkların ilâcı tevâzudur.
 
Kibirli olan sevilmez, mütevâzı olan ise sevilir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
 
“Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (en-Nisâ, 4/36)
 
Kibir alçalma ve aşağılara düşmektir; tevâzu ise yücelik ve yükseliştir. Dışarıdan bakıldığında kibirlenenin büyükleniyor gibi bir hâli vardır. Tevâzu gösteren de küçülüyor gibi bir hâldedir. Ama işin özüne bakıldığında, Allah katındaki duruma bakıldığında; kibirlenen kibri yüzünden alçaldıkça alçalır, mütevâzı olan da tevâzuu sebebiyle yüceldikçe yücelir.
 
Kibirlinin sonunun ne olacağını Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize şöyle haber vermektedir:
يُحْشَرُ الْمُتَكَبِّرُونَ أمْثَالَ الذَّرِّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يُغْشَاهُمُ الذُّلُّ منْ كُلِّ مَكَانٍ،
 
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kıyamet günü, mütekebbirler küçük karıncalar gibi haşrolunurlar. Onları her yönden zillet bürümüştür.[10] Görüldüğü gibi dünyada iken «dağları ben yarattım» edasıyla dolaşan kibirli insanlar, mahşer günü geldiğinde küçüldükçe küçülecekler.
 
Alçak gönüllü olanlar ise yüceldikçe yücelecekler. Zira Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle buyurmaktadır:
 
Allah için tevâzu gösteren kişiyi Allah ancak yüceltir.”[11]
 
Onun için mü’minler olarak, eğer Rabbimizin katında bir değerimizin olmasını istiyorsak mütevâzı olmalıyız. Rabbimiz’in;
وَلاَ تَمْشِ فِى اْلاَرْضِ مَرَحًا
 
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma!”[12] ikazına kulak verip;
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى اْلاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا
 
“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevâzu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara lâf attıkları zaman; «Selâm!» der (geçer)ler.”[13]  tavsiyesine uymalıyız.
 
Ve alçak gönüllü olmanın neticesi:
وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ
اَلَّذِينَ اِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا اَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِى الصَّلَوةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
 
“…Alçak gönüllü kimseleri müjdele! Onlar; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen (musibet)lere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.”[14]
 
Demek ki mü’min; mütevâzı olunca yani acziyetini itiraf edip kendini ve haddini bilince, Cenâb-ı Hak ona lütuflarda bulunuyor: Mütevâzı olan mü’minin kalbi, hassasiyet kesbediyor, musibetler karşısında sabırlı oluyor. Mütevâzı olan mü’min, sınırda kalıp haddini bildiği için, hakkı teslim ettiği için namazı yasak savma kabîlinde değil dosdoğru, hakkını vererek kılıyor. Yine; «Asıl sahibi Rabbim’dir.» diyerek; «Ben kazandım, benim!» demeden, O’nun rızık olarak verdiklerinden gönül hoşnutluğuyla infak ediyor.
 
Ve böylece mü’min; kul olduğunu, âciz olduğunu; dolayısıyla insanlara karşı üstünlük taslamanın hiçbir anlam ve yerinin olmadığını, eğer bir üstünlük söz konusu olacaksa bunun da ancak Rabbimiz’in belirttiği gibi takvâ ile olacağını idrak eder.[15]
 
Onun için kibir, gurur, enâniyet gibi hastalıkları kalbimizden söküp atmalı, yerine mahfiyet, hiçlik, tevâzu ve takvâ gibi kalbe şifâ olan hususları yerleştirmeliyiz.
 
Rabbimiz; bizleri kibir ve gururdan, enâniyetten muhafaza eylesin.
 
Rabbimiz, bizleri hiçliğini ve acziyetini idrak edip gerçek anlamda kulluk şuurunda olanlardan eylesin.
 
Rabbimiz; bizlere tevâzu, yokluk, hiçlik, vakar ve kemâliyet ahlâkı içerisinde bir hayat sürmeyi nasip ve müyesser eylesin.
Âmîn…
 
Not: Bu vaaz Yard. Doç. Dr. Mustafa CANLI Yüzaki Dergisi Kasım2015 Sayısındaki Makalesinden hazırlanmıştır.

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=496