5 Mayıs 2014 Pazartesi

Hikaye: Hayat sevince güzel

Hikaye: Hayat sevince güzel
 
 
MUTLAKA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM !

Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.

-Ben sizi hiç tanımıyorum, der . Ama aç ve susuz olmalısınız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.

- Evin erkeği içerde mi? Diye sorar adamlar.

- Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.

- O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil. diye cevap verirler.

Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.

- Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler.

Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.

Ama bu defa da;

- Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz der yaşlı adamlar.

Kadın öğrenmek ister;

- Niye giremezsiniz ?

İhtiyarlardan biri açıklar:

- Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.

Diğeri BAŞARI.

Ben ise SEVGİ . . .

Sonra ekler;

- Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz ?

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;

- Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun .

Karısı itiraz eder;

- Canım, niçin Başarıyı çağırmıyoruz ?

Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;

-Sevgiyi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar !

- Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına. Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgiyi davet et.

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;

- Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol .

Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.

Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler.

Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar;

- Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?

Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:

- Eğer Zengin’i ya da Başarıyı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgiyi davet ettin .O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz . . .

Çünkü nerede Sevgi varsa, orada Başarı ve Zenginlik de vardır...!
 
 
MUTLAKA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM !
 
Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.
 
-Ben sizi hiç tanımıyorum, der . Ama aç ve susuz olmalısınız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.
- Evin erkeği içerde mi? Diye sorar adamlar.
- Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.
- O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil. diye cevap verirler.

Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
- Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler.
Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
- Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister;
- Niye giremezsiniz ?
İhtiyarlardan biri açıklar:
- Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI.
Ben ise SEVGİ . . .
Sonra ekler;
- Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz ?

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
- Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun .
Karısı itiraz eder;
- Canım, niçin Başarıyı çağırmıyoruz ?
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
-Sevgiyi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar !
- Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına. Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgiyi davet et.

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
- Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol .
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.
Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler.
Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar;
- Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:

- Eğer Zengin’i ya da Başarıyı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgiyi davet ettin .O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz . . .

Çünkü nerede Sevgi varsa, orada Başarı ve Zenginlik de vardır...!
 
 
 
 

4 Mayıs 2014 Pazar

Mümin gıpta eder, haset etmez

Mümin gıpta eder, haset etmez


 
Efendimiz (sas), “Mü’min gıpta eder, münafık haset eder.” HADİS-İ ŞERİFiyle çekememezliğin bir münafıklık alameti olduğunu beyan ediyor.
 

Mümin gıpta eder, haset etmez

 
SÜHEYLA SANCAR AKBAYIR
 
YENİ BAHAR DERGİSİ   Sayı: 157 | 18 Mart 2014
 
Hz. Mevlana, kıskançlığın mü’min-lere yakışmadığını Mesnevi’de “Yol-da haset boğazına sarılmasın. Zira şeytan haset yüzünden reddolundu.” sözleriyle anlatır.
 
Şeyh Hatem-i Asam, tasavvuf deryasını ömrü boyunca gönüllere akıtır. Bağdat’ta bir ilim meclisinde cemaate seslenir. “Senelerdir benden dinlediklerinizi iki cümlede özetlemenizi istiyorum.” der.
 
Topluluktan bunu başarabilen çıkmaz. Bunun üzerine Cennetmekân mutasavvıf İslam’ın özünü kendisi açıklar: “İki cümleden biri, kendinizde olana kanaat etmeniz; diğeri de başkasında olana haset etmemeniz!” Haset etmemeyi, inananların vasfı olarak gören İmam Gazali Hazretleri ise insanın halini tasvir ediyor. Allah bir kimseye nimet verdiğinde, diğerleri iki tavır sergileyebilir. Ya o nimetin karşısındakinin elinden gitmesini isteyecektir. Ya da başkasındaki varlığa sevinip kendisinde de bulunmasını arzular. İşte bunların ikisi birden Müslüman’da bulunmaz. Sadece gıpta edenlerdir mü’minler.
 
“Ben kıskanç değilim.” deyip işin içinden sıyrılamayız. Haset bazen öyle noktalara varıyor ki kişi, karşısındakinin ahirete müteveccih ibadetlerini bile çekemez hale geliyor. Hastalıklı ruh hali, küfre varacak noktalara ulaşabiliyor. Bu sebeple Fethullah Gülen Hocaefendi, hasedi kalbi karartacak kadar azılı bir düşman olarak görüyor: “Haset eden, ‘Keşke onun ayağı kırılsa veya bindiği uçak düşse de hacca gidemese!’ türünden imanla telifi zor sözler söylemeye başlar.”
 
Bütün bunların gerçekleşmemesi için müminlerin sığınacağı makamı şu sözlerle zikrediyor: “Manevî hastalıklar, maddî hastalık ve musibetlerden kıyas kabul etmeyecek ölçüde çok daha büyük ve daha tehlikelidir. Bedenî hastalıklar insana biraz çektirir ve en fazla onun fani hayatına mal olur. Hasedin oluşmaması adına, kafasında şöyle böyle malumatı bulunan ve dili dönen herkes seferber olmalı, dersten derse koşmalı ve meseleleri hep sohbet-i canan etrafında ele almalı.”
 
 
‘Eyvah haset ediyorum!’
 
İnsan birdenbire bu karanlık tablonun ortasına düşmüyor. Her hastalık gibi haset de belirtiler gösteriyor. Mesela kalpte beliren küçük bir olumsuz duygu, ‘haset’in ilk sinyali olabiliyor. Psikolog Sümeyra Akkor, burada, kıskançlıkla hasedin farkına odaklanmamızı sağlıyor. Kıskançlık duymamız belli ölçülere kadar normal. Ancak başkalarının başarı, itibar, sağlık ya da ekonomik durumunu çekemez hale geldiysek durum tehlikeli.
 
Akkor’un hasta tahlili, İmam Şafii Hazretleri’nin, “Hasid kişinin içinde sürekli bir ateş yanar.” sözünü hatırlatıyor bize: “Kişi ilk kıskançlık atağından itibaren önlemler alıp o düşünceden uzaklaşmaya çalışmalı. Aksi halde her kıskançlık atağında karşısındakine karşı duyduğu öfke artar. Duygu durum bozuklukları, depresyon ve zarar verme eğilimleri yükselebilir.”

“Çekememezlik, kişiden kişiye farklılık gösteriyor mu?” diye merak ediyoruz. “Haset eden herkes, karşısındakini bitirmeye yemin ediyorsa?” korkusunu yaşamamızı mazur görüyor neyse ki psikolog Akkor. Ardından bazılarının kendi çabasıyla kötü düşüncelerden kurtulabileceği kanaatini paylaşıyor bizimle. Derin bir düşünce egzersizi, manevî beslenme kişiyi arındırabiliyor. Bazılarında ise patolojik kıskançlık olduğundan uzman desteği şart.


Haset sadece psikolojik problem değil

Haset sadece psikolojik bir problem değil ne yazık ki. Meselenin sosyolojik boyutları da var. Başkalarının kötülüğünü isteyecek hale gelen kişi, enerjisinin büyük kısmını başkalarının hayatlarıyla uğraşmaya harcar. Nitekim Yrd. Doç. Dr. Musa Kazım Gülçür, gereksiz mukayesenin kişinin toplumsal hayatını etkilediği görüşünde:

“Haset, insanın kendi hayatı ile ilgili yüksek perspektifler geliştirmesine ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirmesine mani olur. Ayrıca, insanı lüzumlu işlerinde ve öncelikli sorumluluklarında hareketsiz ve tutuk bir halde bırakır.” İletişimsizliğin sebep değil sonuç olduğu bir sorundan söz ediyor Gülçür.

Çekemediği topluluk ya da şahıstan kopan kişi, içindeki yangına başkalarını da ortak edebiliyor. Yani etrafındakileri kendisi gibi düşünmeye ikna edebiliyor. Tıpkı patolojik kıskançlığa isim veren Shakespeare kahramanı Othello gibi.

Bilindiğiniz üzere Othello, kendi içinde büyüyen öfkeye başkalarını da ortak eder. Üstelik ölüm bile içindeki azabı dindirmeye yetmez. Ve ‘Othello sendromu’ tanısını, miras bırakır geride kalanlara.
Muhatabının kötülüğünü isteme dozuna göre kişideki ahlakî bozukluk da büyüyor. ‘Karşısındakini tüketme duygusu’ olarak özetleyebileceğimiz davranış, muhakkak menfi plana dönüşüyor çünkü.

Planı hayata geçirmeden önceki evre ise malum: Tecessüs, gıybet, iftira. Çevresini de kendine benzetiyor fitneye bulaşan her kimse. Kıskançlık sebebiyle birbirinin kuyusunu kazmaya azmetmiş toplulukların akıbetini tarihten haber alıyoruz. Bu topluluklar Cenab-ı Hakk’ın adaletine karşı çıktıklarından habersizdir.

Salih Aleyhisselam’ın kavmi mesela. Kendilerine lütuf olarak gönderilen bir deveye bile haset etmişlerdir. Onun rızkını, içtiği suyu kıskanıp katleden kavim, azapla cezalandırılır. Allah’ın elçisini üzen azgın topluluğun gözünü döndüren kıskançlık, bugünün insanının da başının belası.

“Bana uymayan yaşamasın.” anlayışının temelinde haset var ne yazık ki. Al-i İmran Sûresi 120. ayet, çekememezliğin sosyolojik boyutunu anlamamızı kolaylaştırıyor: “Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları tasalandırır. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır.” s.sancar@zaman.com.tr


‘Haset din kazıyıcıdır’

Alemlere Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), hasedi, kendisinden önceki kavimlerin hastalığı olarak tarif eder. Onlardan bazıları, kardeşlerinin iyiliğini çekememiştir. Efendimiz, bu illetin tehlikesini, “Haset din kazıyıcıdır (yok edicidir).” sözüyle anlatır. İmam Gazali Hazretleri bu hadis-i şeriften mülhem şu izahı yapar:

“İnsan, haset ettiği kişide bulunan nimetin yok olmasını ister. Bu nimet kendi eline geçsin veya geçmesin önemsemez, yeter ki kıskanılan kişi o nimeti kaybetsin, zarara uğrasın. Kıskançlığın ve hasedin en tehlikelisi budur.

Kişi, haset ettiği kişinin sahip olduğu nimetin kendisine geçmesini ister. Amaç, o nimete sahip olmaktır.

Kişi, başka bir kişideki nimetin aynısını veya benzerinin kendisinde olmasını ister. Kendisi de sahip olamayacaksa, karşısındaki kişinin de sahip olmasını istemez.Kişi, başka birinin sahip olduğu nimetin benzerinin kendisinde de olmasını ister. Ancak kıskandığı kişinin nimetinin yok olmasını istemez. Bunlardan sadece sonuncusu zararsızdır.”



 

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Üç aylar, kendimize gelme zamanıdır!

Hekimoğlu İsmail - Üç aylar, kendimize gelme zamanıdır!



Hekimoğlu İsmail
 

Üç aylar, kendimize gelme zamanıdır!

 
 
Dünya, cennetin bekleme salonudur. İslamiyet’in yaşanacağı mekândır. Üç aylar, sırat-ı müstakimde yürüyenler için hızlanacakları zamandır.
 
 
Bediüzzaman Hazretleri, “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur.” buyuruyor. Anlıyoruz ki, aslında her saat her an çok kıymetlidir. En önemli işimiz Allah’ın rızasını kazanıp saadet-i ebediyeye liyakat kesbetmektir. Belki diğer aylarda gaflete düşmüşüzdür. Üç aylarda bir uyanış başlar. “Ben neyim, ne için varım, ne uğruna yaşıyorum, nereye gidiyorum?” sorularına cevap ararız.
 
 
1954 senesinde ilk defa Erzurum’a gitmiştim. Daha 22 yaşımdaydım. “Alvarlı Hoca namıyla maruf, Hacı Mehmed Efendi isminde bir şeyh var, ziyaret edelim.” dediler, vardık. Yüzü kıbleye dönük, oldukça yaşlı ve önünde bir rahle, rahlenin üzerinde minder... Tahminime göre, yorulduğunda başını bu mindere koyuyor. Bazılarının iddiasına göre, onun gecesi gündüzü, bu rahlenin başında geçermiş; yani yatak yüzü görmezmiş... Dedi ki: “Hep bana geliyorsunuz; bir gün de kendinize gelsenize!..” Bu söz beni kendime getirmişti.
 
 
Üç aylar, kendimize gelme zamanıdır. Mesela Peygamber Efendimiz’in hayatını okuyalım. Okuyunca yaşadığımız hayatı beğenmeyeceğiz. O zaman diyeceğiz ki, “Mademki hayatım deforme olmuş, öyleyse şahsî hayatımda reform yapacağım, hayatımın her noktasını yenileyeceğim. Zaaflarım, alışkanlıklarım, işim, eşim, çocuğumla ilişkilerim vs… Bunlar ne durumda? Neler yapabilirim?” 
 
 
Bence bu mübarek günlerde her Müslüman, hayatının bilançosunu çıkarmalıdır. Böylece “Ölmeden evvel ölünüz.” hadisine ittiba edilmiş olur. Mesela doktorum bana diyor ki: “Ağabey yılda bir kere check-up yaptır ki, bazı hastalıkları erken teşhis edebilelim. Böylece tedavi kolaylaşsın.” Üç aylar da manevî dünyamıza check-up yapacağımız günlerdir.
 
 
Bu mübarek ayların önemi, af zamanı olmasıdır. Mutlaka en azından bir günaha tövbe edilecek. En büyük günah, günahı bilmemektir. Şeytanın en büyük hilesi kendisini unutturmaktır. Bakıyoruz; üç aylar, kandiller geçti gitti. Değişen bir şey yok. Havanın bulutlanıp yağmurun yağmaması gibi, rahmet yağmadı herhalde… Yahut bize uğramadı. Eski tas eski hamam. Bu halden Allah’a sığınırız. Tövbe edilmezse, ibadete hız verilemezse ayların mübarekliği insana fayda vermez.
 
 
“Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!”
 
 Necip Fazıl bu şiiri okurken, “Suçlu sensin!” diye aynadaki görüntüsüne hitap ediyor.
 
 
Üç aylar, “aynada kendimize bakma” zamanıdır.
 
 
 
 

2 Mayıs 2014 Cuma

Zararını Ben Ödeyeceğim

Zararını Ben Ödeyeceğim


 
 
 
 
Şeyhülislam Molla Fenari, Bursa kadısı iken olan bir olay... 
Bir adam pazardan bir at satın almıştı. Fakat alış-verişten döndüğü zaman atın hasta olduğunu fark etti. Atı alıp sahibine iade etmek için geri götürmeye karar verdi. Tam yola çıkmıştı ki, bu atı hasta olduğunu bile bile satan adamın onu geri almak istemeyeceği, parasını iade etmekte zorluk çıkarabileceği aklına geldi.

- En iyisi önce kadı efendiye gidip durumu izah edeyim. Atın hasta olduğunu bilirkişiye tespit ettireyim, ondan sonra adamın kapısına gideyim. Böyle yolu yordamıyla gidersem itiraz edemez, diye düşündü. Yolunu değiştirip önce mahkemeye gitti.
Fakat mahkemeye gittiğinde görevliler ona:

-Molla Fenari bugün mahkemeye gelmeyecek. Yarın gelirsen onunla görüşürsün, dedi. Adam ertesi gün tekrar gelmek üzere evine döndü. Fakat hasta at o gece öldü.

Adam bu duruma çok üzüldü. Çünkü artık ölü bir atı iade etmenin imkanı yoktu. Parası da yanmıştı. Yine de “Kadıya durumumu anlatsam bana bir yol gösterir mi?” diye ümit ederek ertesi gün olanları Molla Fenari’ye anlattı.

Mola Fenari, mağdur adama:

- Senin zararını ben ödeyeceğim, dedi.

Adam bu işe şaşırmıştı.

- Niçin siz ödeyeceksiniz? Atın alım satımıyla hiçbir ilginiz yok ki? dedi.

Molla Fenari ise:

- Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, o zaman duruma müdahale eder, atı geri verir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Ama yerimde olmadığım için at senin evindeyken öldü. Şimdi adama ölü atı iade etsem, adil olmadığımı iddia eder. Madem benim yerimde olmamam senin zararına sebep oldu, öyleyse benim bu zararı ödemem en uygunudur, dedi ve adama atın parasını ödedi.
 
 


 

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-15

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-15

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam... Bazen diyorum bunları ben mi yazmışım.

Bu yazılar bana Rabbimin ikramıdır.
Bendenizi kalem gibi kullanmakla şereflendiren Allah'a binlerce hamdolsun.


http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-15/Blog/?BlogNo=459250


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-15


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-15
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  sunmaya devam ediyorum.

Yaşamayı anlamlandırma

   Çoğumuz için hayat şöyledir: Sabah kalkmak işe gitmek, akşam eve dönüp yemek yiyip, televizyon karşısına ya da bilgisayar karşısına geçmektir; genelde böyledir, yanılıyor muyum?

   Şu kısacık dünya hayatında ne zaman öleceğimizi bilmemekle beraber,ortalama 60-70 yıl yaşıyoruz... Sonrası.... Ya sonsuz cennet.. ya da sonsuz azap (Allah korusun)

   Dünyada, tekerlekli sandalyede olmama rağmen çok mutluyum ama sıkılıyorum, sanki bişeyler eksik... Televizyonda filmler, maçlar, diziler, yeni indirdiğim mp3ler.. arabam, evim, bilgisayarım, internetim, yiyecekler… vs. sanki yine de bişeyler eksik...  İçimdeki özlem gitmiyor.

   Ben tam bir huzurla namaz da kılıyorum. Ama yine de sıkılıyorum. Tatiller, gezmeler, alışveriş merkezleri, sinemalar, çay bahçeleri.... Bir süre sonra alışıyorum ve tat almıyorum.

   Benim aklıma gelen sizin de aklınıza geliyor mu? Ya cennetteki nimetlerde alışkanlık yaparsa... Ya sıkıntı başlarsa.. (Elbette cennette bıkma olmayacağını Rabbimiz ayetle bildirmiş. Benimki sadece bir benzetme.)

    Geçenlerde Yunus Emre'den bir dörtlük okudum, şöyle başlıyordu :

“Cennet, cennet dediğin üç beş köşk, üç beş huri / İsteyene ver onları, Bana seni gerek seni...“

  Televizyonda bir deyim duydum, Asr-ı saadet.. yani saadet (mutluluk) yüzyılı... (Peygamber Efendi'mizin (s.a.v.) yaşadığı dönem) Peki dedim kendime, ne demek bu?.. Araştırdım. O zaman da bugünkünden de daha fazla içki, fuhuş, zulüm, haksızlık, eğlence, cehalet, amaçsız insanlar.... vs.

Peki neden saadet asrı?  Çünkü, O zaman diliminde Allah'ın sevgilisi, Kainatı O'nun için yarattığı iki cihan sultanı, Ahmedi Mahmudu Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem dünyayı şereflendirmişti...

O zaman diliminde yaşayan insanlar mutluydu. Çünkü sonsuz güç sahibi Yüce Allah'ın dünyadaki elçisini görüyorlar, konuşuyorlar, O'nunla aynı havayı paylaşıyorlardı...

O'nun doyumsuz sohbetini dinliyorlardı. Çünkü Allah'ın sevgilisi Efendimiz sav çok mütevaziydi. Çölden gelen bir kaba-saba, bağırarak konuşan bir bedeviyle bile sohbet ederek, cevaplayarak müslüman olmasına zemin hazırlıyordu.

   Dünyada en sevdiğiniz sanatçı veya beğendiğiniz ünlü biri yaşadığınız mahalleye gelecek deseler ne yapardınız? Üstelik herkesle tektek sohbet edecek deseler... (konser, imza günü, konferans,...)

Mesela başbakan veya mesela Tarkan bizim mahalleye konsere gelse üstelik bizim evede uğrayacağını bildirse, benimle de özel sohbet yapacak olsa... Bir ay önceden hazırlanmaya başlardım, bütün arkadaşlarıma haber ederdim.

Artan bir heyecanla beklerdim. İzlediğim filmlerden, yediğim yemekten zevk alırdım. Bir hafta önceden alışveriş yaparak, temiz ve güzel kıyafetler alırdım.

   Heyecanlı gün geldiğinde, güzel bir sohbet ve bana özel yeni besteler dinletisi, bir de üstüne beni öven sözler söyledi mi… üfff dünyayı verseler bu kadar sevinir misiniz? (Tarkan aklıma gelen sadece bir isim, çok ünlü ve beğenilen biri diye örnek verdim.)

   Cennette, Peygamber Efendimizin (S.a.v.) sohbetinde bulunacağız inşallah. Sıradan biri değil, Kainatı ve herşeyi yaratan Yüce Allah'ın sevgilisi...

Çünkü Allah O'na “Habibim” diye hitap ediyor. Yani sevgilim diyor. O'nun sohbetinde bulunmak, cennetteki bütün nimetleri anlamlandırmaz mı?

   Allah, bizlerin günahlarını affetsin ve cennetteki nimetlere ve Peygamber Efendimizin SAV sohbetine katılmayı nasip etsin inşallah.
Allah size dünyada da, ahirette de güzellik versin.

Efkan Vural

                                   
(Devamı 05/05/2014 Pazartesi)


 

Efkan Vural'ın çok güzel bir yazısı:

Efkan Vural'ın çok güzel bir yazısı:

Sevgili arkadaşlar, Efkan hocam gerçekten çok  değerli bir alimdir bence...
Bu yazısını bu sabah gördüm. Bence burada yazılanları sadece Regaip gecesi değil, üç aylar boyunca hatta her gece düşünmeliyiz...

Efkan hocamın bana dediği 'ilim taşıyıcısı' sıfatıyla kıymetli bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.


http://blog.milliyet.com.tr/bu-gece-regaib-kandili/Blog/?BlogNo=459184

 

Bu gece Regaib Kandili


Bu gece Regaib Kandili
 

Dinimizde “üç aylar” diye adlandırdığımız Recep, Şaban ve Ramazan aylarının habercisi olan Regaib Kandili Receb ayının ilk Cuma gecesidir.

Regaib Gecesi denilince “Çok lütuf ve ihsanla dolu; rahmeti, nimeti, bereketi, bol iyiliği çok, kıymeti değeri büyük bir gece akla gelir.

Peygamberimiz bu gecede Allah’ın bir çok lütfuna eriştiği için şükür ve hamd etmiş, namaz kılmış ve dua etmiştir.

Bu gece Allah’ın kullarına bol bol ikram ve ihsanda bulunduğu, duaların ve tövbelerin kabul edildiği çok önemli bir gecedir.

Bu geceyi en güzel biçimde değerlendirmek gerekir. Bu gece sebebiyle kendimizi hesaba çekerek, Allah’ın verdiği bunca nimet karşısında ne kadar şükrettiğimizi düşünelim. Yaratılış gayemizin yalnızca Allah’ı tanımak olduğunu hatırlayalım. Allah’a karşı görevlerimizi ne ölçüde yerine getirebildiğimizi düşünelim. Komşularla ilişkilerimizi gözden geçirelim. İnsanlara karşı davranışlarımızı değerlendirelim. Yetim ve yoksullar için neler yapıp neler yapamadığımızı düşünelim. Çevremizdeki engelli kişilerin yaşam mücadelelerini nasıl devam ettirdiklerini ve engellilere ne derece önem verebildiğimizi aklımıza getirelim.

Bu gece sayesinde Allah’ı ne kadar anıyoruz. Allah’ın bize gönderdiği kutsal kitabı ne kadar okuyor, anlamını ne kadar düşünüyor, okuduklarımızı ve bildiklerimizi ne kadar uygulaya biliyoruz. Ailemizle ve çocuklarımızla ne kadar ilgileniyoruz.

Bu ve buna benzer bir çok şeyi düşünüp neler yapabileceğimizi planlamalıyız.

Bu gecede bol bol ibadet edelim, başkalarına iyilik yapmayı niyetimize alalım. Bu geceyi iyi bir şekilde değerlendirelim. Allah’ın rızasını kazanarak cennete girmeyi arzulayalım.

Yüce Allah Kutsal Kitabımız Kur’an’da şöyle buyurmaktadır.

“İman edip salih amel işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele…” (Bakara, 2/25)

“…Şüphesiz Allah mutlaka iyilik yapanlarla beraberdir.” (Ankebut, 29/69)

Yaptığımız günahlar için pişman olalım, Allah’a tövbe edelim. Zira Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.

Yüce Allah Kur’an da şöyle buyurmaktadır:

“Kim tövbe eder de Salih amel işlerse, muhakkak ki o, Allah’a tövbesi kabul edilmiş olarak döner” (Furkan, 25/71)

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır.

“Vallahi ben, Allah’a günde yetmiş defadan fazla bağışlanma diliyor, tövbe ediyorum.” (Buhari, deavat,3 )

Yaşadığımız dünya hayatında doğruluktan ayrılmadan Allah ve Rasulünün istediği şekilde hareket ederek hem bu hayatta ve hem de sonsuz olan ahiret hayatında mutluluğa erişelim.

Efkan Vural



 

1 Mayıs 2014 Perşembe

En güzel cuma mesajı

En güzel cuma mesajı

HAYIRLI CUMALAR






(Bana yıllardır Cuma günleri mesajlar gelir, en beğendiğim Cuma mesajı bugün geldi cep telefonuma, paylaşmak istedim...)


Dil, ne bilir şekeri şerbeti,
Aldığın lezzeti baldan mı sandın?
Ne arı ne de ağaç verir nimeti,...

Elmayı, narı daldan mı sandın?


Onun sanatı varlığın nakışında
Onun şefkati ananın bakışında
Onun rahmeti suyun akışında
Suyu, pınardan gölden mi sandın?


O dilerse azlar çok olur
O dilerse varlar yok olur
O dilerse açlar tok olur
Tokluğu paradan puldan mı sandın?



 

İSTEMEZ MİSİN EY ÖMER?


İSTEMEZ MİSİN EY ÖMER?




Hz. Ömer (ra), sessizce, Efendimizin SAV dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer... köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti.

Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (ra)'in hıçkırıkları O'nu (asm) uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer (ra) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Hz. Muhammed (asv) hayretle sorar:

“Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”

“Ey Allah'ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah'ın Elçisisin... İzin versen de, biz de seni...”

Maksat anlaşılmıştır, Allah'ın Elçisi (asm), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve

"Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı "(Ankebut, 29/64)

ayetini okuduktan sonra ekler:

“İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim!..”



 

İhtiyarlık Kaç Yaşında Başlar?

İhtiyarlık Kaç Yaşında Başlar?



Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı...
 
Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı...
 
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu...
 
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı...
 
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı...
 
Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti
 
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
 
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
 
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
 
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
 
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır.
 
Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.
 
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.
 
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
 
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
 
Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.
 
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
 
 
 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Kuddüs

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Kuddüs  

Sevgili dostlarımız,

Allah'ın güzel isimlerinin önemi hakkında çeşitli yazılar ve haberler okuduk...
Aslında biz de namazlarımızdan sonra bu isimleri zikrederek dua ediyoruz...
Düşündük, önemine binaen her hafta perşembe, Allah'ın  bir ismini hepberaber öğreneceğiz inşallah...





***************************

Bu haftanın Esma'ül Hüsnası: Kuddüs



Allah Kuddüs’tür;  bütün kusur ve noksanlıklardan uzaktır. Âcizlikten, fakirlikten, zaaftan ve bütün eksikliklerden münezzehtir. Bu ismin diğer bir manası ise, bütün yarattıklarını maddi ve manevi kirlerden temizleyendir.

Evet, güzellik güzelden gelir, mükemmellik kemalden gelir, ihsan cömertlikten ve servet zenginlikten gelir.

Bu âlem bütün güzelliğiyle Cenab-ı Hakk’ın güzelliğine, kusursuzluğuyla O’nun sonsuz ilmine, icadı ve intizamlı hareketleriyle O’nun eşsiz kudretine, hazineleriyle nihayetsiz servetine, ihsanlarıyla O’nun sınırsız cömertliğine işaret eder. Yani sözün özü; kâinat bütün güzelliğiyle ve mükemmelliğiyle O’nun kemaline ve Kuddüs ismine bir aynadır.

Şimdi de Kuddüs isminin diğer bir cilvesi olan, “Yarattıklarını maddi ve manevi kirlerden temizleyen” manasına bakacağız!

Bir sokak görseniz, bir süpürge tarafından temizleniyor ve sizler süpürgeyi tutan eli görmeseniz; acaba bütün dünya toplansa, bu sokağı bizzat süpürgenin kendisinin temizlediğini iddia etse, inanır mısınız? Elbette hayır! Hatta bu iddiaya gülersiniz. Çünkü:

• Sokağı süpürmek için hayat sahibi olmak lazım. Hayatı olmayan süpüremez. Hâlbuki süpürgenin hayatı yok.

• Hem süpürenin kuvveti olmalı. Hâlbuki süpürgenin kuvveti de yok.

• Hem süpürenin iradesi olmalı. Temizlemeyi temizlememeye tercih etmeli. Hâlbuki süpürgenin iradesi de yok.

•  Ve bu sıfatlarla birlikte ilmi olmalı, süpürmeyi bilmeli.

• Merhameti olmalı. Sokak sakinlerine acımalı.

• Hikmeti olmalı, faydayı anlayabilmeli. Ve daha birçok sıfatı olmalı...

Hâlbuki bu sıfatların hiçbiri süpürgede yok. İşte bundan dolayı, süpürgeyi tutan eli görmesek de bu hikmetli faaliyeti, bu sıfatları taşıyan bir faile veririz. O eli görmememiz yokluğuna delalet etmez, bilakis bu hikmetli faaliyet onun varlığına delalet eder.

Acaba küçücük bir sokağı temizlemek bile süpürgeye isnat edilemezse, bu koca kâinatı ve kâinatın sokaklarından biri olan Dünya’yı temizlemek, nasıl olur da süpürge hükmündeki sebeplere havale edilebilir.

Evet, bu kâinat ve bu Dünya, daima işler büyük bir fabrika ve her vakit dolar-boşalır bir han ve bir misafirhanedir. Hâlbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler enkazlarla ve süprüntülerle çok kirleniyor. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve temizlenmezse içinde durulmaz, insan onda boğulur. Hâlbuki bu kâinat fabrikası ve dünya misafirhanesi o derece pak, temiz ve kirsizdir ki lüzumsuz bir şey, menfaatsiz bir madde, tesadüfî bir kir bulunmaz. Bulunsa da çabuk bir şekilde temizlenir. Demek, bu fabrikaya bakan zat çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle bir sahibi var ki, o koca fabrikayı ve bu büyük sarayı, küçük bir oda gibi süpürtür, temizler.

Bir insan bir ay yıkanmazsa, küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu âlem sarayındaki paklık ve temizlik, hikmetli ve dikkatli bir temizlikten ileri geliyor. Eğer o daimî temizlik ve dikkatle bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri yeryüzünde boğulacaklardı. Ve uzaydaki yıldızların enkazları ölüme sebebiyet verecek, dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı…

Hâlbuki bu âlem Kuddûs isminin tecellisiyle yıkanmış ve temizliğiyle O’nun Kuddüs ismine ayna olmuştur.

İşte denizler; her gün binlerce balık ölür, ama hiçbir cenaze göremezsiniz.

İşte ormanlar; içlerinde yüz binlerce hayvan yaşar, her gün binlercesi doğar ve binlercesi ölür, ama kirlilik eseri yok.

Ve mahlukların kendilerini nasıl temizlediklerine bak;  Kuddüs isminin bir cilvesini gör!

Ve şimdi de Kuddüs isminin askerleri ve memurları olan hayvanata bak! Kim onlara temizlik yapmayı öğretti? Ve kimin emriyle çalışıyorlar?

Acaba yaratılış gayemiz ve vazifemiz Allah’ı tanımak ve O’nu isim ve sıfatlarıyla bilmek olmasına rağmen, hiç bulutlardan indirilen yağmur damlalarıyla yeryüzünün yıkandığını gördüğümüzde Allah’ı Kuddus ismiyle yâd ettik mi?

Yağmurların yağması Kuddüs isminin bir cilvesi olduğu gibi, rüzgârların esmesi de bu ismin bir tecellisidir. Bu sayede havadaki pis kokular ve zemin yüzü temizlenir.

Ve göz kapakları gözleri temizlemekle bu isme aynadır. Ve biz her nefes alıp vermekte kanımızın temizlenmesiyle Kuddüs isminin cilvesine her an mazhar oluruz.

Ve bu ismin tecellisi sayesinde simsiyah topraktan ve kupkuru dallardan çıkartılan tertemiz sebze, meyve ve çiçeklere bak! Ve sonra, "Ya Kuddüs! Ya Kuddüs! Ya Kuddüs!" diyerek, yaratanını tesbih et!


http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-kudd%C3%BCs


Leyle-i Regâib


Leyle-i Regâib
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fatiha, 5)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
​​
“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez: Bunlar: Recebin ilk Cuma gecesi, Şabanın on beşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi.” (Camiu’s-Sagîr, c. III, s. 454.)

Regaib kandili, dini literatürümüzde “üç aylar” olarak bilinen rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevîyât mevsimine girdiğimizin habercisidir. Regaib, elde edilmesi arzu edilen değerler, ihsanı bol, arzu edilen büyük sevap anlamlarına gelir.

Receb ayının ilk Cuma gecesine “Leyle-i Regâib” denir. bu gece, Allah’ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği bir mübarek gecedir. Peygamber Efendimiz, bazı gecelerde duaların reddedilmeyeceğine dair şöyle buyurmuştur: ““Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez: Bunlar: Recebin ilk Cuma gecesi, Şabanın on beşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi.” (Camiu’s-Sagîr, c. III, s. 454.)

Peygamber Efendimiz (sav)’in anne rahmine regaib gecesinde düştüğüne (şeref vermiş olduğuna) dair yapılan bir rivayet, pek uygun görülmemektedir. Çünkü bu gece ile Peygamber (sav)’in doğumu arasında geçen zaman, bunun aksini göstermektedir. Ancak Hz. Âmine’nin, Fahri Âlem Efendimiz’e hamile olduğunu bu geceden itibaren anlamış olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte Regaib gecesi, mübarek bir gecedir. Zaten Regaib, nefis, arzu edilen, bahası ağır, ihsan ve lütfu bol anlamına gelen “Râgibi’nin” çoğuludur. Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur. (Altınoluk Dergisi, Dr. Kerim Buladı, Temmuz-2008)

--