10 Kasım 2013 Pazar

HİKAYE ALEV YOLLARIN İFFET SÜVARİLERİ


HİKAYE   ALEV YOLLARIN İFFET SÜVARİLERİ

 

    Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı.

 

   İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu.

Dalgındı...

Asya her şeyini almış götürmüştü.

“ Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.

  ****** Harun Tokak

 

    İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya'nın (Rusyaya bağlı özerk devlet)  yolunu tutar.

   Annesi yalnızdır.

   Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı onbir'dir.

   Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.

   Annesi, İsmet'ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.

   İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.

   Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.

   Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.

    Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.

 

     Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.

    Adı Asya'dır.

   İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.

   Babası Bakan'dır.

 

   İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.

   Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.

   Bunu farkeden İsmet Öğretmen;

 

 -- “Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.“ diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.

 

    Asya, ateşten bir gömlektir.

Ve bir gün…

Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.

Okulda kimsecikler kalmaz.

İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya'dır.

Kapıyı kapatır.

Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.

Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.

Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;

 

 -- “Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !

 

    Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”

İsmet Öğretmen çaresizdir.

Alev vurur yüzüne.

Kıpkırmızı kesilir.

 

      “Hazreti Yusuf'un “Allah'ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.“ sözü aklına gelir.



     Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.

 

Gelen Asya'nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.

İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.

Kitaplarını toplar ve çıkar.

Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım“ der. Belki Hz. Ömer'in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.

 

    Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.

    Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”

    Öğrencilik yıllarında iken Konya'da dinlediği Ali Ulvi Kurucu'nun sözlerini hatırlar:

 

 -- “Sevgili gençler! Ben Medine'de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah'ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”

 

      İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.

Asya'nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.

Güller Asya Stepleri'nde solmamalıydı.

Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.

Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.

 

   Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.

   Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.

   Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya'nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.

 

     Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah'ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah'ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.

 

   Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah'tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.

 

    Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.

O'nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.

O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet'imizsin ” demişti.

O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..

İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.

Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.

 

    Odaya girdiğinde Müdür Bey'in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey;

 

 -- “Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”

      Olan olmuştur...

Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.

İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya'dan böyle bir iftirayı beklemez.

 

     Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.

Akasya'dan ayrılmaya karar verir.

Onun ayrılma kararı Asya'yı yıkar.

Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.

Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.

 

      Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.

Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…

İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.

      Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”

 

      İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.

     Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.

 

 -- “Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”

 

    Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.

 

Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.

İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.

Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.

 

   “Sevgili İsmet Öğretmen!

Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini.

Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.

Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz.

Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak!

Güller yanmayacak!

 

Ya Rabbi!”dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”

Kur'an

 

Hakk’a Kurban Olan Genç

​​

Hakk’a Kurban Olan Genç

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Rasûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.” (Kevser, 1,2,3)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Âdemoğlunun, Kurban Bayramı’nın birinci günü yaptığı işlerin Allah’a en sevimli olanı, (kurban) kanı akıtmaktır. Kıyamet günü o kurban, boynuzları, tırnakları ve kıllarıyla gelir. Kurbanın kanı da, henüz yere düşmeden Allah’ın rızasına nail olur ve kabul edilir. O halde, kurbanlarınızı gönül hoşnutluğu ile kesin!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 3; Tirmizî, Edâhî, 1/1493)

Kurban denince aklımıza ilk gelen hiç şüphesiz Hazreti İbrahim ve İsmail’in hayat hikâyesidir. İbrahim’i İbrahim yapan önce candan geçmesi, ateşe atılırken hiç tereddüt etmeyip tam bir teslimiyetle “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” diyebilmesi, sonra da ciğerparesi oğlu İsmail’den geçebilmesiydi.

Hazreti İbrahim; birçok mücadeleden, imtihandan başarıyla çıkmış, Allah yolunda babasından ayrılmayı, kavmiyle ters düşmeyi, canını kurban etmeyi göze almış örnek peygamber.

Hazreti İsmail ise; İbrahim’in yıllar sonra doğmuş, kendisiyle aynı dini paylaşan itaatkâr oğlu. Yani her ana-babanın “gözümün nûru, sana kurban olurum” diyeceği bir evlattı.

O biliyordu ki, kurban olacaksa sadece Allah’a olmalıydı. Evlada, eşe, ana-babaya, paraya, makama kısacası dünyaya kurban olmak ateş demekti.
Onun için emreden Allah ise  “ babacığım emr olunduğun şeyi yap” demeyi vazife bilen bir evlattı.

Hz. İbrahim’in şahsında şekillenen ve Muhammed Ümmetine görev ve hatırlatma olan bu hadise hepimizin hayatında her an yenilenmektedir. Kurban oluyorsak ne için oluyoruz, kurban ediyorsak neyi kurban ediyoruz? Bizim İsmail’imiz ne? Allah’a teslimiyet ve yakınlaşma imtihanını verebiliyor muyuz? İşte ilahi uyarı:

“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe, 24)

Kurbanlarımız aşkımız, sevgimiz, bağlığımız ve teslimiyetimizin simgesidir. Böylece Sevgiliye yaklaşır, aradaki bağları kuvvetlendiririz. Seven sevilene kurban olurmuş. Kurban olmakta aşkın ilk adımı sayılır. Âşık, işin başında kendini feda etmeli, nefsini kurban edebilmeli ve kendinden vazgeçebilmeli ki âşıklık iddiasında bulunsun. Aşk yolunda ilerleyebilsin. (Medet Bala, Altınoluk Dergisi, 2009-Kasım)
 

--

9 Kasım 2013 Cumartesi

Hak ve Adalet Dini


​​
 
Hak ve Adalet Dini

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey îman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, anne babanız ve akrabanızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kişiler olun! (Haklarında şahitlik yaptığınız kişilerin)zengin veya fakir olmasına bakmayın, zira Allah onlara (sizden) daha yakındır. Nefsin arzularına tâbî olmayın ki haktan dönmeyesiniz ve adâlet üzere hareket edebilesiniz!(Şahitliği) eğip büker yahut ondan tamamen yüz çevirirseniz, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdârdır.” (Nisâ, 135)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Her kim insanlarla muâmelede bulunur haksızlık etmez, onlarla konuşur yalan söylemez, onlara vaatte bulunur sözünden dönmezse işte o, insanlığı kemâle ermiş, âdaleti ortaya çıkmış ve kendisiyle kardeş olunması vâcip olmuş kişidir.” (Deylemî, Hadis No: 5546)

Rasûlullah (sav) bir gün:
“–Kıyâmet günü gölgeye koşan sâbikûn kimdir biliyor musunuz?” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:
“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Efendimiz (sav):

“–Onlar, kendilerine hak verildiğinde onu kabul edenler, kendilerinden hak istendiğinde bunu cömertçe veren­ler ve insanlar hakkında hükmederken kendilerine hükmediyormuş gibi davranan kişilerdir” buyurdu. (Ahmed, VI, 67, 69)

--

Öncelikle kendi vücudumuza baş olmalıyız


Hekimoğlu İsmail
 

Öncelikle kendi vücudumuza baş olmalıyız

 
 
Bir topluluğun liderliğine talip olan şahsın asıl isteği hizmet etmek olmalı. Lider olduktan sonra niye oraya geldiğini unutmamalı. Mala, mevkie, şöhrete kapılmamalı. Halkın ekserisi gibi yaşamalı.
 
 
Baş olma isteğini insanın içine veren Allah’tır. Bu his olmasa topluluklar lidersiz kalırdı. Kumandanı olmayan bir ordu, valisi olmayan bir şehir düşünülemez. Biz, baş olma sevdası derken, hak edilmeyen makamın sevdasından bahsedeceğiz.
 
 
Hubb-u riyaset, reis olmayı sevmektir, baş olma sevdasıdır. Baş olma sevdası gururdan gelir. Böyle bir hırsı olan insan başa gelmemeli. Çünkü onun meziyeti yoktur. Meziyeti olsa gururu olmazdı.
Gururlu insanların hepsi kendilerini üstün bilip beğenirler. ‘Cahiller cesur olur’ gerçeğiyle, her yerde öne atılırlar. Kendi fikirlerinin her zaman doğru olduğuna inanırlar.  Bu zan ile hayallerindeki dünyayı yaşamaya başlarlar. Yanlarındaki bazı adamlar da bu dünyaya inanır.
 
 
İnsanın hissiyatında baş olmak, emir verip üstün olmak vardır. Eskiden umumi tuvaletlerde su tesisatı yokken tuvaletlerin önünde ibrikler olurdu. Her tuvalette bir de ibrikçi başı vardı. Tuvalete gelen şahıs ibriklerden birini alır, içeri girerdi. Bir gün ibrikçibaşı adamın birine itiraz etmiş. Hayır, demiş, o ibriği alamazsın, bu ibriği alacaksın. Bir olmuş, iki olmuş. En sonunda adam da itiraz etmiş. İbrikçibaşı kızmış; “Yahu emir vermesek ibrikçibaşı olduğumuz nerden belli olacak!” Böyledir. Adam oranın yöneticisi. Emir veriyor ki üstünlüğünü korusun.
 
 
Kabiliyeti olmayan bir insanın makam istemesi felakettir. İstediği makama getirilirse kendisi de perişan olur, ona tâbi olanlar da. Şoför, otobüsü uçurumdan yuvarlarsa yolcular dışarıda kalacak değil, yolcular da uçuruma düşecek.
 
 
Makam büyük olunca o makama alışan, istifade eden, koltuğu beğenen insan bu imkânları kaçırmamak için inandığı bir kısım hakikatleri söyleyemez hale gelir. Doğru tarafları olan biriyse, onları da yaşayamaz hale gelir. Dolayısıyla makamı ona zarar verir. Yaşlanır, yıpranır, dökülür gider.
Politika, çok yönlü olmak demektir. Mesela bir şahıs muhtar olmak istese herkesin yüzüne güler, kendini sevdirmenin yollarını arar. Bu da ikiyüzlülüktür. Aslında o şahıs muhtar olmanın maddi hesaplarını yapıyor, onları elde etmek için ikiyüzlü değil belki altı yüzlü hareket ediyor.
 
 
Bazıları koltuğa kurulur, onun hakkını veremez, rezil olur. Bir şehre, şirkete yahut devlete baş olma sevdasına kapılmaktansa kendi vücudumuza baş olmalıyız. Dönüp kendi vücudumuza bakalım. İnsan vücudu da bir devlettir. Her Müslüman şeriatı kendi âleminde ilan etmelidir. Her organ İslamî ölçülerde çalıştırılmalıdır. Aksi halde, gözün kulağın şikâyet hakkı vardır.
 
 
Tabii şunu da unutmamalı. Bir mevkide bulanabileceği halde bu işlerin dışında kalanlar da var. O mevkie başkası gelirse, iş berbat olur. O iş, yapabilecek kişiye emanettir. Emaneti ortaya atıp gitmek felakettir. Hâlbuki hak ettiği mevkie gelip yararlı olmaya uğraşan insana Allah yardım eder.
 
 
Vücut gemisinin kaptanı akıldır. Rotası saadet-i ebediyyedir. Enerjisi imandır. Böylece her insan kendi vücudunun, kendi hayatının kaptanıdır. Baş olmak istiyorsan, işte başsın. Haydi, saadet-i ebediyyeye git. Baş olmakla gidilecek daha iyi bir yer yoktur.
 
 

8 Kasım 2013 Cuma

Diyanet TV'de Cuma Namazı

 
Biliyorsunuz cuma günleri babam beni tekerlekli sandalyem ile
mahallemizdeki girişi düz camiye cuma namazlarına götürüyor.
 
Bu hafta bir rahatsızlık dolayısıyla cumaya gidemedim, üzülüyordum.
Sonra aklıma acaba cuma namazını canlı veren televizyon var mı diye araştırırken
TRT Diyanet TV nin cuma namazını canlı yayınladığını öğrendim.
Odamda uydu alıcısı yok.
Ben de internetten açtım.
Kocatepe camisinden canlı vaazı dinledim.
İsmail Coşar hocanın okuduğu ezanla gözyaşına boğuldum.
Cuma Hutbesini dinledim.
Teyemmümle oturduğum yerde internet Tv laptop'tan
imama uyarak cuma namazını kıldım
Çok güzel Kuran okudu namazda... 
Allah devletimi payidar kılsın.
 
Aslında sadece camiye gidemeyen biz engelliler değil
Kadınlarımız da bundan istifade edebilirler:
 

 
HAYIRLI CUMALAR
 
Allah'a emanet olun.

         C. Çelik    /    Ankara  ( Konya-Ereğli )
 
****************************************
 

Muharrem'in acılı yanı Kerbela

 
NİHAT HATİPOĞLU
 
Muharrem'in acılı yanı Kerbela
                
Muharrem ayı ve bu ayın onuncu günü olan aşure günü, birçok peygamberin zafer veya zulümden kurtuluş gününe denk geliyor.
 
Diğer açıdan ise Muharrem ayı Müslümanlar için acılı bir tarihi olayı barındırıyor. Gönüllerimizi derinden yaralayan bu olay Kerbela olayıdır.
 
680 tarihinde Muharrem ayının 10. gününde (10 Ekim 680) Hz. Ali'nin oğlu ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "gülü" olarak nitelediği torunu Hz. Hüseyin yanındaki kırkı aşkın akrabasıyla Kerbela'da şehit edilmiştir.
 
İnsanlık tarihinin en feci olaylarından biridir. Onur yaralayan bir faciadır. Ömer bin Abdülaziz gibi şerefli insanları da barındıran Emevi iktidarının en büyük günahlarından birisidir Kerbela. Öylesine büyük bir faciadır ki, asırlar geçmesine rağmen o kahredici cinayetin fitilini ateşleyenler, emrini verenler hep nefretle anılmışlardır. Öyle de anılacaklardır.
 
İktidarda olan 'Yezid' bu nedenle İslam âleminin evlatları tarafından nefret merkezine konulmuştur. İslam âlemi bu nedenle 'Yezid' ismini kimliklerinden, alfabelerinden ebediyen kaldırmışlardır. Bugün İslam beldelerinde 'Yezid' adını bulamazsınız.
 
Kerbela olayından, düşmanlık kin, nefret, ayrılık değil kardeşliğin gerekliliği mesajı çıkartılmalıdır.
Bu olayda safımız bellidir. Safımız Hz. Hüseyin'in ve ehli beyt'in yanıdır. Yezid ve benzeri kişilerden ise hiç hazzetmedik, etmeyiz de.
 
Kerbela şehitlerini rahmet ve minnetle anıyoruz. Fatihalarımız, dualarımız baş tacı olan ehli beyt şehitleri üzerine olsun.
 
Siyasetin, politikanın böyle asil insanların canına kastedecek bir hale gelmemesini temenni ederiz. Çünkü böyle bir cinayeti haklı kılacak hiçbir gerekçe olamaz. Tarih ehli beyt şehitleri hakkında hükmünü vermiştir. İnanıyorum ki ahiretin hükmü de aynen böyle olacaktır.

***
 
 
Muharrem ayında oruç
 
"Haram aylar" olarak adlandırılan aylar dört aydır. İslam'dan önce de Araplar bu dört ayı kutsal bilir ve bu aylarda savaşmazlardı. Bu ayları kutsal sayarlardı.
 
Bu aylar Zilkade, Zilhicce (hac ayı), Recep ve Muharrem aylarıdır.
 
İçinde bulunduğumuz bu ayda -Muharrem'de- oruç tutmak Peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir.
 
Efendimiz şöyle buyuruyor:
 
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç Muharrem ayında tutulan oruçtur. Muharrem Şehrullahtır (Allah'ın ayıdır). Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır (Müslim, Siyam, 202).
 
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde, Ramazan orucu farz kılınmadan önce arkadaşlarına Muharrem orucunu tutmalarını tavsiye etmiştir. Ramazan orucunu emreden ayetler geldikten sonra ise şöyle buyurmuştur:
 
"Muharrem ayının onuncu günü (aşure günü) Allah'ın günlerinden bir gündür. Artık isteyen o günde oruç tutar, dileyen de tutmaz." (Müslim, Siyam, 117) Böylece Muharrem ayının onuncu günü oruç tutmayı isteğe bırakmıştır.
 
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) 'aşure' günü orucu ile ilgili talimatı ise şöyledir: "Aşureden önceki gün, aşure günü ve aşureden sonraki gün oruç tutunuz." Bu sözüyle de sadece aşure günü -Muharremin onuncu günü- oruç tutmayı mekruh gördüğünü belirtmiş oluyor. O halde Muharrem'in 9, 10 ve 11. günleri oruç tutmak isabetli olur.
 
 
***

 
 
20 yıllık namazı kaza etti
 
 
Büyüklerden bir büyük takva sahibi, Allah'ı iyi bilen temiz yaşayan ihlaslı bir mümin o düştüğü bir anlık gafletini şöyle anlatıyor:
 
Ben 20 yıl boyunca camide namazlarımı cemaatle kılmaya gayret ettim; cemaati hiç kaçırmazdım. 20 yıl boyunca da hep namazımı ilk safta kıldım, imamın hemen arkasında bir gün camiye geç kalmıştım. Ezan okunmuştu. Cemaat hocanın arkasında saf olmuşlardı. Ancak kendime ikinci safta yer bulabildim. Namazdayken bir an aklıma şöyle bir duygu geldi. İnsanların önünde mahcup duruma düşeceğim. Bugün ikinci safa düştüm. İnsanlar beni ikinci safta görünce şöyle diyeceklerdir: Bugüne kadar hep birinci safta namaz kıldı. Bugün namaza geç kaldı. Birinci safta yer bulamadı. Yerini kaptırdı. Selam verdikten sonra müthiş bir pişmanlık duydum, kendi kendimden utandım şöyle dedim kendime: Demek ki; bugüne kadar gösteriş ve riya için namaz kılmışım. İnsanların ne diyeceğine bakmışım. Yazıklar olsun bana. İşte bundan dolayı tam 20 yıllık bütün namazlarımı kaza ettim.
 
 
***

 
 
İbadetlerinizi, niyetlerinizi ve yönelişlerinizi bu Allah dostu gibi teraziye koyabiliyor musunuz? Riya hissettiğinizde tövbe ediyor musunuz? İbadetlerinizin bir gün yüzünüze çarpılacağı endişesi taşıyor musunuz? Şeytan sizi tutsak mı aldı da hatalarınızı hiç görmüyorsunuz. Karar sizin.
 
Ben bu büyük alimin ruh muhasebesinden kendimce çok ders çıkardım. Aslında tövbelerimizin bile tövbeye muhtaç olduğunu gördüm.


***
 
 
Şeytan günahı lezzetli gösterir
 
İBN Mesud diyor ki; Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında oturuyorduk. Adamın birisi kalkıp gitti. Oturanlardan birisi ise giden kişi hakkında kötü söz söyledi.
 
Hz. Peygamber (s.a.v.) arkadan konuşan o adama "Git, dişinin arasındaki et parçalarını temizle" buyurdu.
 
Adam: Neden ötürü dişimi temizleyeyim. Ben et yemedim deyince Hz. Peygamber (s.a.v.) cevap verdi: Sen demin çıkıp giden kardeşinin etini yedin (Taberani, Kebir, 92-100).
 
***

 
Bu hadis, çokça içine düştüğümüz bir kusurumuzu anlatıyor. Gıybeti. İmamı Gazali, gıybeti şöyle tanımlıyor: Bir kişinin arkasından, duyduğunda kendisini rahatsız edecek özelliklerini söylemenizdir. Bu ise, kişinin fiziki yapısı, huyu, sözleri veya herhangi bir kusuru ile ilgili olabilir. Fark etmez.
 
 
***

 
 
İslam alimleri kişinin gıyabında konuşulmasını üç şekilde maddeleştirmiştir.
 
 
Gıybet: Kişinin bir ayıbını arkasından söylemendir.
 
 
Buhtan (iftira): Kişide olmayan bir hali söylemendir.
 
İfk (yalanı yayma): Bir kişi hakkında sana ulaşan her sözü yaymandır.
 
 
***

 
Ebu Hureyre (r.a.) der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) bir ara sordu. Gıybet nedir biliyor musunuz? Sahabe dediler ki: Allah ve Peygamberi daha iyi bilir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevap verdi: Kardeşinin arkasından hoşlanmayacağı şekilde anmandır.
 
 
Dediler ki: Ama söylediğimiz o ayıp hali zaten o kişide varsa yine de gıybet olur mu?
Şöyle cevap verdiler: Zaten gıybet onda olan bir özelliğini (ayıbını, kusurunu) söylemenizdir.
Aksi takdirde siz ona iftira atmış olursunuz.
 
 
***

 
Gıybeti seviyoruz. Çünkü şeytan gıybeti tatlı gösteriyor. Şeytan günahı lezzetli gösterir. Lezzetli olmasa günaha meyletmeyiz ve işlemeyiz. Bunun için de şeytan günahı süsler. Parlatır. Ulaşılmaz gibi gösterir. İnsanı düşürünce de karşıdan alay etmeye başlar. Günaha giren kişi ise günahı işledikten sonra pişman olur. Dönüş yapmak ister. Tövbe eder. Belki tövbesi de kabul olur ama hayatı boyunca bu günahın manevi pişmanlığıyla yaşar.
 

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hatipoglu/2013/11/08/muharremin-acili-yani-kerbela


7 Kasım 2013 Perşembe

Hayırlı cumalar

Biz EMİR kuluyuz.
Namaz kıl, oruç tut, içki içme, ...
giybet etme, harama bakma, zekat ver...
 
Peki bağşüstüne ALLAH'ım Emredersin !!!
 
Dünya hayatı askerlik gibidir.
Ölüm ise itaatli Müslüman için tezkere vaktidir.
Cennet bahçesine giriş kapısıdır ölüm...
 
Askerde komutanın emrine itaat etmeyen asker çok dayak yer, hapis yatar.
Dünya hayatında Allah'a itaat etmeyene ceza yok gibi görünüyor
ama ya ölüm sonrası Allah korusun ...
HAYIRLI CUMALAR
 
 
C. Çelik    /    Ankara  ( Konya-Ereğli )
 
*****************************
 

Ümidinizi Kesmeyin!

Ümidinizi Kesmeyin!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 53)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar ve hiç aldırmaz. Çünkü O, çok bağışlayan çok esirgeyendir.” (Tirmizî, Tefsir (39), 2.)

İbn Mes’ûd (ra) mescide girdi; vâiz, cehennem ateşi, zincirler ve prangalardan bahsediyordu. İbn Mes’ûd (ra) ona: “Niçin insanları ümitsizliğe sevkediyorsun? Yoksa “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” âyetini okumadın mı? diye sordu.

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Hak ile kul arasındaki vuslatın/bağın kopması sûretiyle kulun istîdâdının yok olduğunu ve fıtrattan uzaklaştığını gösterir. Çünkü kulda, aslî nurundan bir şey bile kalmış olsa, Allah’ın geniş, o gazabından önce gelen rahmetinin izi ona yetişir. İşte haddi aşıp Allah’a karşı aşırı gitmiş olsa da, bu ‘iz’in kendisine ulaşmasını ümid etmesi, söz konusu nur artığı sâyesinde nur âlemiyle bağlantılı olmasından kaynaklanmaktadır.

Ümitsizlik ise kişinin tamamen perdelenmiş, yüzünü tamamen kararmış olduğunu gösterir. İşte tevhîd nurunun kalpte kalması şartıyla Allah Teâlâ bütün günahları bağışlar. Bu nur kalmayınca “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz!” (Nisâ, 48) âyetinin hükmüne dâhil olur. Şu halde ümitsizlik en büyük musibetlerden biridir. Allah fazl u kereminden olarak kullarına son nefeslerine kadar mühlet vermiştir. (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17.Cilt, Erkam Yay.)
 

--

 

5 Kasım 2013 Salı

Akrabalarıyla ilgisini kesenin İlahi rahmetten de ilgisi kesilir mi?


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

 

Akrabalarıyla ilgisini kesenin İlahi rahmetten de ilgisi kesilir mi?

 
 
Okuyucum sorusunu böyle sormuş. Herhalde cevabını da buna göre beklemektedir.Bu önemli soru sebebiyle hemen ifade etmeliyim ki, ayet ve hadislerde, akraba ve dostlarımızla ilgili mükellefiyetlerimize dikkatler çekilirken, mühim ikazlarda bulunulmakta, akrabaya ilginin önemi çarpıcı şekilde dikkatimize sunulmaktadır.
 
 
Nitekim Rabb’imiz, Müslüman’ın yakınlarına karşı görevlerini sıralarken akrabalarına göstermesi gereken ilgiyi üçüncü sıraya alarak buyuruyor ki:
 
 
- Önce Allah’a ibadet edin, sonra anne-babaya itaat edin, üçüncü olarak da akrabaya olan ilginizi kesmeyin, yetimleri ve yoksulları da unutmayın!..
 
 
Efendimiz (sas) Hazretleri ise akraba ile ilgisini kesenlere unutamayacakları ağırlıkta uyarıda bulunurken şu ikazı yapmaktadır:
 
 
- Akrabalarıyla ilgisini kesenler meclisimizde oturmasınlar!.
 
 
İşte bu ikazdan sonra ibretli bir olay cereyan eder. Dinleyenlerden bir kişi sessizce kalkıp dışarı çıkarak ihmal ettiği akrabasına koşar. Neden sonra geri gelip yerine sessizce oturunca Efendimiz sorar:
 
 
- Bir akraba ihmali mi söz konusu idi? Cevap şöyle gelir:
 
 
- Beni kendisinden uzaklaştıran bir teyzem vardı, ikazınız üzerine onu ziyarete gittim, kapısında beni görünce hem şaşırdı hem de sevinerek, sen kolay gelmezdin nasıl oldu da geldin, diye sordu?. Ben de akrabayı ihmal edenlerle ilgili ikazınızı anlatınca ellerini açıp dua etti, ben de ona dua ettim, böylece akrabamla ilgimi tekrar başlatıp helalleşerek geldim ki, meclisinizde oturacak duruma gelmiş olayım!.
 
 
Bunun üzerine Efendimiz’in (sas) tarihî cevabı şöyle olur:
 
 
- Şunu unutmayın ki, akrabalarıyla ilgisini kesmiş olan kimsenin bulunduğu meclise Rabb’imizin rahmeti inmez! Sen bu ziyaretinle hem meclise gelecek olan rahmete engel olmaktan kendini kurtarmış, hem de bir vefa örneği vermiş, sıla-i rahimde bulunmuş oldun!..
 
 
Demek akrabalarıyla ilgisini kesenler rahmetten hem kendileri mahrum kalır, hem de içinde bulundukları meclisi mahrum ederler. Bu önemli nokta unutulmamalıdır.
 
 
Bundan sonra bir akraba sorusu da şöyle gelir:
 
 
- Ben akrabama gidiyorum, ama o gelmiyor; ben affediyorum o affetmiyor. Ben de onlara aynı şekilde karşılık vermek istiyorum!. Buyrulur ki:
 
 
- Akrabanın sana yaptıkları yanlışı sen de onlara yaparsan, yanlışa yanlışla karşılık vererek eşit duruma düşmüş olursun, fark kalmaz aranızda. Sen yanlışa, doğru ile karşılık ver ki, hataya ortak olmayasın. Şunu unutma ki, senin akraba ve dostlarına vefalı tavrın seni cennete, onların vefasız tavrı da onları layık oldukları yere yönlendirecektir..
 
 
Bu gibi ağır ikazlardan anlaşılan odur ki, akraba ve dostlarla sevgi bağlarını koparmanın vebali göze alınamayacak kadar ağırdır. Nitekim  “İnsanı cehennemden uzaklaştırıp cennete yakınlaştıran ameller hangisidir?” diye soran bir sahabeye, Efendimiz’in (sas) cevabı da bu mealde olmuştur:
 
 
- Namazını kılan, orucunu tutan, haramlardan kendini koruyan, bir de akrabalarıyla ilgisini kesmeyip sürdüren kimse, cennete doğru götüren amellerle ilerleyen kimse demektir.
 
 
Anlaşılan odur ki, namaz, oruç gibi önemli dinî görevlerimizin hemen yanında akraba ve dost ziyaretleri de yer almaktadır. Meşhur irşat kitabı Tenbihü’l-Gafilin’de ise bu konu şöyle dikkate verilmiştir:
 
 
- Akraba ve dostlarını yürüyerek ziyarete gidenler, adım başına kazanacakları sevabı düşünerek yaya gitmeyi dahi severek göze almalılar. Bu mümkün değilse vasıtaya binerek de olsa gitmeli, mütevazı hediyelerle de olsa akrabalık ve dostluk duygularını canlı tutmaya gayret göstermeli, bulundukları meclise rahmetin inmeyeceği vefasız akraba ve dostlardan olmadığını da böylece göstermiş olmalıdır. 
 
 
Bütün bunlardan sonra şimdi düşünme sırası bize gelmektedir. Acaba biz de, bulunduğu meclise rahmet indirenlerden mi, yoksa inecek rahmete mani olanlardan mı oluyoruz yakınlarımıza karşı tutum ve tavrımızla. Bunu bir düşünsek mi, ne dersiniz?
 
 

4 Kasım 2013 Pazartesi

HİCRET ve Musab bin Umeyr (r.a.)

HİCRET  ve Musab bin Umeyr (r.a.)
 
Biliyorsunuz, biz miladi takvimi kullanıyoruz. 2013 yılındayız.
Birde hicri takvim var.
Peygamberimizin SAV Mekke'den Medine'ye hicreti bu takvimin başlangıcıdır.
Biliyorsunuz dini ibadetlerimizi hicri takvime göre ayarlıyoruz.
Hicri yıl 354 gün miladi yıl 365 gündür. 10-11 gün fark vardır.
Her sene ramazan 10 gün erken oluyor.
İşte biz bugün (4 kasım 2013) yeni hicri yılın ilk günündeyiz.
 
Bugün 1 Muharrem 1435
 
Aşağıda kitabımda yer alan Musab bin Umeyr isimli genç sahabe hakkındaki yazımı kopyalıyorum.
Yazıyı okuyunca hicretle ilgisini anlarsınız...
Allah'tan yeni hicri yılınızın hayırlı bereketli olmasını dilerim...
 
         C. Çelik   
 
*****************************************
 
Musab bin Umeyr (r.a.)
 

   Yukarıda Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'in ashabından bahsederken aklıma geldi. Bütün sahabelere ruhum feda olsun. Hangi birini sayayım. Fakat ilk dinlediğimde Musab bin Umeyr'in  (Allah ondan razı olsun) hayatından çok etkilenmiştim. Efendim sahabelerin hayatını değerli hocalarım çok güzel anlatmışlar. Haddime düşmez. Ama Hz. Musab'ı (r.a.) kısaca tanıtmak istiyorum bilmeyenlere. Allah'ım hata yaparsam affına sığınıyorum.

 

   Musab bin Umeyr Mekke'de çok zengin bir ailenin tek evladıdır. Üstelik bütün Mekkeli kızların pencere kenarlarından geçisini beklediği çok yakışıklı bir gençtir. İçindeki boşluğu islama teşrifiyle doldurur. Adeta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'e aşık olur. Allah müthiş bir iman aşkı verir. Medine'den bir grup tüccar Mekke'ye gelir. İslamı tanırlar ve müslüman olurlar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'e Mekke'de yaşama imkanı vermedikleri için Medine'ye davet ederler. Ve Medine'de halka islamı öğretecek bir yardımcı isterler.

 

   Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'in gönderdiği kişi genç Musab bin Umeyr'dir. Bir yıl sonra Medine'den yetmişbeş kişilik bir heyet Mekke'ye gelir. Başlarında Musab bin Umeyr vardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'e gelerek der ki : “ Ya Rasullallah Medine'de islamın girmediği ev kalmamıştır. ” Gelen heyet Akabe denilen yerde tekrar biat ederler : “ Ya Resulallah Seni canımız pahasına koruyacağız.” derler. Bir müddet sonra Allah'tan hicret izni çıkar ve 622 yılında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)  Medine'yi şereflendirir.

 

   Hep duyduğumuz bir ilahi vardır. Medineliler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)  'i karşıladıkları zaman söylemişler. 1430 yıldır söyleniyor. “Taleal bedru aleyna...” Türkçe söylenen şekliyle :

 

Ay doğdu üzerimize
Veda tepesinden
Şükür gerekti bizlere
Allah'a davetinden

Sen güneşsin sen aysın
Sen nur üstüne nursun
Sen süreyya ışığısın
Ey sevgili Ey Rasul

Ey bizden seçilen elçi
Yüce bir davetle geldin
Sen bu şehre şeref verdin
Ey sevgili hoş geldin

Ey Rasul sana söz verdik
Doğruluktan ayrılmayız
Sen ey esenlik yıldızı
Senin sevginle doluyuz
 
Ay Doğdu Üzerimize-Taleal Bedru

   Ben çok düşünmüştüm. İslam Mekke'de ortaya çıktı. O devirde televizyonda yoktu. Medine'liler islamı nereden biliyordu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'i böyle coşkuyla karşılamışlardı. Musab bin Umeyr (r.a) 'in hayatını okuyunca bu merakım cevabını buldu. Muhteşem zenginliği elinin tersiyle itti. Anasız, babasız gurbette fakat kalbinde Allah ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 'in aşkıyla fakir ve bekar bir halde Uhud harbinde şehit olarak ahirete göçtü. Allah ondan razı olsun. Şefaatine nail etsin.

 
 
 

'Yetim ağladığında gökler titrer'

'Yetim ağladığında gökler titrer'

 
4 Kasım 2013
 
- HABERLER Magazin İSTANBUL
 
Afrika’da açlık, iç savaş ve çatışmalar sonucu yetim ve öksüz kalan binlerce çocuk var. Yağmur Dergisi ve Kimse Yok mu Derneği, o yetimlerin yüzünü güldürecek bir projeye imza attı. Ünlü isimlerin seslendirdiği şiirlerin yer aldığı ‘Göklerin Titreyişi’ adlı albümün geliri Afrikalı çocuklara gönderilecek.
 
 
Afrikalı yetimlerin yüzünü güldürecek ‘1 Şiir 1 Yetim’ projesi, dün görücüye çıktı. Yağmur Dergisi’nde yayımlanan şiirleri, tanınmış yorumcuların okuduğu ‘Göklerin Titreyişi’ adlı albümün galası dün Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezi’nde yapıldı. Albümde şiir okuyan sanatçıların yanı sıra çok sayıda davetlinin katıldığı programın sunuculuğunu Ahmet Bozkuş üstlendi. Proje hakkında bilgi veren Yağmur Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Ahmet Gökçe de,
 
“Yetimlere el uzatmak sorumluluk sahibi her insanın en önemli vazifelerindendir. Yağmur Dergisi olarak biz de üzerimize düşeni yapma adına bir adım attık.” dedi.  Sanatçıların projeye destek vermelerinin kendilerini ayrıca sevindirdiğini belirten Gökçe,
 
“Bu sevincimiz yetimlerin de sevinci olsun temennisindeyiz.” yorumunu yaptı. Kimse Yok mu Genel Başkanı İsmail Cingöz de,
 
“1 Şiir 1 Yetim projesini yapımcılar bana izin verse ‘Bir Şiir Bin Yetim’ olarak söylemek istiyorum. Çok değerli bir sanatçı duyarlılığıyla karşı karşıyayız.  Bir şeyi duymak çok önemlidir ama duyduğunu duyurabilmek çok daha önemlidir.” diye konuştu. Albümün gelirleri Kimse Yok mu Derneği aracılığıyla Afrikalı yetimlere ulaşacak.
 
 
    Albümün isminin hadis-i şeriften yola çıkılarak konduğunu söyleyen Ahmet Bozkuş,
 
“Bir yetim ağladığında gökler titrer. Bir yetimin başını okşamanın şiirden daha naif, daha zarif bir yolu olamaz. Normalde şiir hüzünlendirir ağlatır belki ama burada bu albüm yetimlerin yüzünü güldürecek, bununla beraber bizlerin de yüzü gülecek diye inanıyorum. Böyle bir projenin içerisinde bulunmak çok güzel.” yorumunu yaptı. Yetimlerle ilgili tüm projelerde yer alabileceğini, bu yüzden proje daveti kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını belirten Talha Bora Öge ise,
 
“Bu bir nasip meselesi. Bu projenin herhangi bir yerinde olmayı isterdim. Allah bana sesimle burada olmayı nasip etti.” dedi. İkbal Gürpınar ise, 
 
“Kimse Yok mu Derneği’nin adının geçtiği her yere koşa koşa giderim. Şimdi bir yetimhane yaptırma sözünü de veriyorum.” dedi.  Projeye şiirleri ve sesleriyle destek veren çok sayıda sanatçı ve davetlinin katıldığı galada Proje Koordinatörü Ziya Paşa Akyürek de vardı.
 
Umut Mürare, Bedirhan Gökçe, Serdar Tuncer, İbrahim Sadri, Dursun Ali Erzincanlı, İkbal Gürpınar, Gökmen, Emrah Yardımcı, Reha Yeprem, Asım Yıldırım, Ahmet Bozkuş, Talha Bora Öge, Mesut Baran, İnanç Ömer Benlioğlu, Minik Dualar Grubu ve Saniye Öztürk, albümde şiirleriyle yer alan isimler.
 
Fethullah Gülen Hocaefendi, Yavuz Bülent Bakiler, Yaşar Beçene, Hasan Çağlayan, Ziya Paşa Akyürek,  Kalender Yıldız, Ali Osman Dönmez gibi isimlerin şiirlerinin  yer aldığı albüm elli bin adet sattı.
 
Albümün aranjörlüğünü Murat Göğebakan, Eşref Ziya, Dursun Ali Erzincanlı ve Engin Noyan yaptı. Albümün yönetmenliğini ise Umut Mürare üstlendi.

http://www.zaman.com.tr/magazin_yetim-agladiginda-gokler-titrer_2161524.html