11 Ağustos 2018 Cumartesi

PEYGAMBERİMİZİN EN BÜYÜK MUCİZESİ

PEYGAMBERİMİZİN EN BÜYÜK MUCİZESİ


 0

Cahiliye karanlığından Asr-ı Saadet aydınlığına çıkaran, bataklıktan gülleri yetiştiren ve bataklığı gül bahçesine çeviren mucize ne idi? Cahiliye devrinden Asrı Saadete…
Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Sen katı bir taş olsan, mermer kesilsen bile; bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.”
Nasıl ki “simya” ilmi, değersiz maddelerden değerli cevherler îmâl etmeyi hedeflerse, peygamberler ve onların vârisi durumundaki takvâ ehli âlim ve ârif zâtlar da -tâbiri câizse- gönül simyâsına vâkıftırlar. Onların gönül dergâhına muhabbet ve teslîmiyetle yüz süren nice ham ruhlar, mânevî terbiye ve irşad bereketiyle, birer insan-ı kâmil olmuşlardır.
DÜNÜN CAHİLİYESİ İLE BUGÜNKÜ CAHİLİYE ARASINDA Kİ FARK
Şunu aslâ unutmayalım ki; Peygamber Efendimiz’in gönderildiği zamanın câhiliyesi ile bugünkü câhiliye arasında, ilâhî imtihanların özü bakımından hiçbir fark yok. Nasıl ki o zamanlar kuvvetliler zayıfları acımasızca eziyor, haksızlık yapan güçlüler dâimâ haklı sayılıyor ve daha nice cürümler pervâsızca işleniyorsa, bunların emsalleri -maalesef- günümüz dünyasında da yaşanıyor.
O asırda mâsum kız çocukları, namusuna halel gelir de ailesinin şerefine leke sürer düşüncesiyle, yahut rızık endişesiyle, analarının yüreklerinden sökülüp diri diri toprağa gömülüyordu. Bugünkü modern câhiliye insanı ise, kürtaj kasaplarına, henüz gün yüzü görmemiş bebekleri ana karnında parçalatarak, bu cürmün daha beterini irtikâb ediyor.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede, âhiretteki mahkeme-i kübrâdan bir manzarayı bildirerek:
“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda!”(et-Tekvîr, 8-9) buyuruyor.
Günümüzdeki kürtaj kasaplarını da bu ilâhî tehdit önünde çok çetin bir hesap ve elîm bir azap bekliyor.
Hiçbir meşrû gerekçesi olmadan, sırf nefsânî bahanelerle yavrusunu istemeyip kürtaj kasabına teslim eden vicdan mahrumlarına sormak gerek:
Allâh’ın verdiği canı almaya senin ne hakkın var! Hem gaybı biliyor musun?! İstikbâlin ne getireceğinden haberin var mı?! O canına kıydığın yavru, belki yarın sana sığınak, barınak, dayanak olacak. Kimsesiz ve bakıma muhtaç kaldığında sana sahip çıkacak, seni koruyup kollayacak…
Velhâsıl, hangi asırda olursa olsun, ilâhî ölçülerle terbiye olmamış bir insan, âyet-i kerîmedeki ifâdesiyle “zalûm ve cehûl” yani çok zâlim ve çok câhildir.[3] Allah ve Rasûlü’nden uzak yaşanan her asır, esâsen bir câhiliye asrıdır. İlâhî ve nebevî beyanlarla ıslah olmamış her asrın vahşetleri, birbirine denktir…
Zira zamanın, mekânın, hayat şartlarının ve dekorların değişmiş olması, insan tabiatını değiştirmiyor. Bugün haz ve hız odaklı yaşayan modern câhiliye insanıyla, 14 asır önceki bedevî câhiliye insanı arasında bir gardırop farkından başka ne var?
Bütün bu hakîkatler çerçevesinde diyebiliriz ki:
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nasıl ki geçmişte azgın bir câhiliye toplumunun ıslâhına vesîle oldu ve onu asr-ı saâdet toplumuna dönüştürdü ise, bugün de insanlığı huzura erdirip kurtaracak olan, yine O’nun rahmet nefesidir.
KARANLIKLARDAN ZİRVELERE TIRMANAN ŞAHSİYETLER
Bunun en bâriz misâli, asr-ı saâdettir. Câhiliye devrinin, insanlığa vedâ etmiş o yarı vahşî toplumu, Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in nebevî terbiyesine mazhar olunca, zirve şahsiyetler hâline gelmiştir.
Nasıl ki mâhir bir bahçıvanın bakıp emek verdiği nice dikenlik yer, bir müddet sonra, ruhlara ferahlık veren hoş bir gülistan olursa; Peygamber Efendimiz’in teşrîfiyle de, kan gölü hâlindeki çöller birer huzur vâhasına döndü. O’nun gül yüzünün tebessümü, nice çorak gönülleri yeşertti, rahmet çiçekleriyle bezedi. Şirk ve küfrün karanlığında âdeta kömürleşmiş kalpler, O’nun tebliğ ve irşâdı bereketiyle, mücellâ pırlantalar hâline geldi. Kıyâmete kadar fazîlet semâsında parıldayıp insanlığa yol gösterecek yıldız şahsiyetler yetişti.
Cehâlet ve zulümleri sebebiyle insanlıkta âdeta Hint Okyanusu’nun dibine düşmüş bir toplum, Allah Rasûlü’nün kalbî dokusundan hisseler alınca; merhamet, cömertlik, fedakârlık ve Hâlık’ın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakışta, âdeta Everest Tepesi’nin zirvesine tırmandı.
Annesinin yüreğinden kopararak kız çocuğunu diri diri gömmeye götüren vahşî ve merhametsiz insan tipi eriyip kayboldu, yerine; gözü yaşlı, duygulu, diğergâm, fedâkar, ince ruhlu ve hassas gönüllü bir şefkat meleği geldi.
İslâm’dan önceki katı yürekli Ömer, İslâm’dan sonra rakik kalpli Hazret-i Ömer –radıyallâhu anh– oldu. “Fırat’ın kenarında bir kuzu zâyî olsa, bu sebeple Allâh’ın beni hesâba çekmesinden korkarım.”[1] diyecek kadar ulvî bir mes’ûliyet duygusuna ve diğergâmlık ufkuna ulaştı.
Hidâyetinden evvel, âdeta kan içen, canavar ruhlu bir vahşet adamı olan Habeşli Vahşî, hidâyetle şereflenip Peygamber Efendimiz’in tebliğ ve irşâdına teslim olunca; gözü yaşlı, yufka yürekli, derin düşünceli bir sahâbî oldu.
Onlar gibi daha niceleri, hidâyetlerinden önce pek çok kötü vasfın pençesinde, mânen ölü hâlde idiler. Fakat onlar da aynı hidâyet menbaının âb-ı hayatını yudumlamak sûretiyle, ebedî bir diriliğe kavuştular. Gönüller; yorgun sînelerin huzur ve tesellî bulduğu bir rahmet dergâhı oldu. Kalpler; dul, yetim ve kimsesizler için şefkat ve merhamet dolu bir sığınak ve barınak oldu.
PEYGAMBERİMİZİN EN BÜYÜK MUCİZESİ
Gönüllerde meydana gelen bu muhteşem ıslahat ve inkişaf sebebiyle, İslâm fıkhının en mühim sîmâlarından biri olan Karâfî şu tespitte bulunmuştur:
“Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in hiçbir mûcizesi olmasaydı, (yetiştirmiş olduğu) ashâb-ı kirâm, O’nun nübüvvetine delil olarak kâfî gelirdi.”[2]
Nitekim Cenâb-ı Hak da, sahâbe-i kirâmı bizlere “örnek nesil” olarak takdim ediyor. Âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:
“(İslâm dînine girme hususunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır…” (et-Tevbe, 100)
Bizler, Peygamber Efendimiz’in 1400 sene sonra gelen ümmetiyiz. Bugün artık “sahâbî” olma imkânımız bulunmuyor. Fakat âyette zikredilen, “Muhâcirler ve Ensâr’a güzelce tâbî olan ihsan sahipleri”nden olma imkânı, bütün ümmet-i Muhammed için kıyâmete kadar bâkīdir.

Şayet bizler de Muhâcir Efendilerimiz gibi bâtıldan hakka, şerden hayra, günahtan sevâba, hodgâmlıktan diğergâmlığa, bencillikten fedakârlığa hicret edebilirsek;
Ensâr Efendilerimiz gibi Allâh’ın dînine hizmet için bütün gücümüzü seferber edip mazlum ve mağdur din kardeşlerimizle her türlü imkânımızı cömertçe paylaşabilirsek;
İşte o zaman bizler de ashâb-ı kirâmın izini güzelce takip eden ve onların açtığı o güzel yolu devam ettiren, ihsân ehli mü’minlerden oluruz -inşâallah-.
Unutmayalım ki ashâb-ı kirâm, nasıl Peygamber Efendimiz’in rahle-i tedrisi önünde diz çökmüş talebeleriyse, bizler de ashâbın muhâtap olduğu aynı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere 14 asır sonra muhâtap olan, Allah Rasûlü’nün âhir zamandaki ümmeti ve talebeleriyiz.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 373

http://www.islamveihsan.com/peygamberimizin-en-buyuk-mucizesi.html



10 Ağustos 2018 Cuma

KURBAN, ALLAH’A YAKINLAŞMA VESİLESİDİR Diyanet Cuma Hutbesi


TARİH : 10.08.2018 Diyanet Cuma Hutbesi

KURBAN, ALLAH’A YAKINLAŞMA VESİLESİDİR Diyanet Cuma Hutbesi



Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim!

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz kurbanlarımız hakkında şöyle buyuruyor: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır…”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Âdemoğlu kurban bayramı günü Allah’a kurban kesmekten daha sevimli gelen bir amel işleyemez…”2


Kıymetli Müslümanlar!

Hz. Âdem’den bu yana devam eden kurban uygulaması, bizi Allah’a yakınlaştıran ibadetlerden biridir. Kurbanın anlamı sadece bayram günlerinde hayvan kesmek değildir. Aksine kurban; sadakatin, Allah’a itaat ve teslimiyetin göstergesidir. Gerektiğinde malımızı, canımızı ve bütün varlığımızı Allah yolunda feda etmenin sembolik bir ifadesidir. Bizler, her kurban bayramında, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Cenâb-ı Hakk’a mutlak teslimiyetlerinin hâtırasını tazeleriz. Hayatımızın böyle bir iman, teslimiyet ve samimiyet üzerine inşa edilmesi gerektiğini yeniden hatırlarız.


Kardeşlerim!

Kurban, her şeyden önce Rabbimizin rızasını kazanmak ümidiyle eda ettiğimiz bir ibadettir. Meşruiyeti Kur’an ve sünnetle sabittir. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık...”3 Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de hicri ikinci yıldan itibaren vefat edinceye kadar her yıl kurban kesmiştir.4


Muhterem Müslümanlar!

Kurban; Mümine Allah rızası uğrunda paylaşma, ihtiyaç sahibine el uzatma alışkanlığı kazandırır. Onu cimrilikten, dünya malının esiri olmaktan kurtarır. Komşuları, akrabaları, dostları hâsılı bütün müminleri birbirine bağlar ve kaynaştırır. Bizi, binlerce kilometre uzaktaki kardeşlerimizle yakınlaştırır, bütünleştirir, ümmet olmanın şuuruna erdirir.

Kurban; tokluğa hasret kalmış insanların sofrasına bir nebze de olsa katkı sunabilmektir. İnancı ne olursa olsun, muhtaç olan herkesin imdadına koşmaktır. Mazlumların sevincine, bayram neşesine vesile olmaktır. Dünyanın en ücra köşelerinde, adını dahî duymadığımız diyarlarda yaşayan, hiç görmediğimiz, tanımadığımız din kardeşlerimize uzattığımız bir iyilik elidir. Onlara bir kurban etinden ziyade ümit, güven ve muhabbet takdim edebilmenin adıdır.


Kardeşlerim!

Kurbanımızı paylaşmak bizim için ebedi mutluluğu ve huzuru elde etmenin kapısını aralar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de, kurbanlarımızı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmanın bizi gerçek anlamda kazançlı kılacağını haber vermiştir. Bir defasında, kestiği koyundan geriye ne kadar et kaldığını sormuş, Hz. Âişe validemizin kendilerine sadece bir kürek kemiği kaldığını söylemesi üzerine “Ey Âişe! Desene bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu”5 buyurmuştur.                                              


Aziz Müminler!

Diyanet İşleri Başkanlığımız, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte çeyrek asırdır yurtiçi ve yurtdışında vekâlet yoluyla kurban kesim organizasyonu düzenlemektedir. Fedakâr ve cömert milletimizin emaneti olan kurbanlar, İslami usullere uygun şekilde kesilerek ülkemizdeki ve dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimize ulaştırılmaktadır. “Kurbanını Paylaş, Kardeşinle Yakınlaş” şiarıyla başlattığımız bu yılki vekâletle kurban organizasyonuna bağışlar Arefe günü akşamına kadar devam edecektir.


Kardeşlerim!

Biz inanıyoruz ki, verdiğimiz bir hisse kurban, binlerce belki milyonlarca dua olarak aziz milletimize geri dönmektedir. Yetimlere, gariplere, şehrin en ücra köşesindeki kimsesizlere, kamplardaki mültecilere gönül sofraları kurmak için biz de bu hayır kervanına katılalım. Bizden yardım bekleyen ümmeti yalnız bırakmamak için bu muhabbet yolculuğuna destek olalım.

Hutbemi Allah Resulü (s.a.s.)’in şu hadis-i şerifiyle bitiriyorum. “Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve ahirette onun işlerini kolaylaştırır…”6                                                          
1 Hac, 22/37.
2 Tirmizî, Edâhî, 1.
3 Hac, 22/34.
4 Tirmizî, Edâhî, 11.
5 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 33.
6 Ebû Dâvûd, Edeb, 60.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



AYETTE GEÇEN MÜ’MİNLERİN 10 SIFATI

AYETTE GEÇEN MÜ’MİNLERİN 10 SIFATI


 0

Mü’minlerin sıfatları Kur’an-ı Kerim’de açıklanıyor. İşte ayette geçen mü’minlerin 10 sıfatı…
Allahü Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, mü’minlerin, aşağıdaki ayeti kerimede sıfatlarını bildirmiştir:
1. Gerçekden Allah’ın emrine boyun eğen bütün erkekler ve kadınlar,
2. (Gereği üzere Allah’ı ve peygamberini tasdik eden) mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
3. İbadete devam eden erkekler ve kadınlar,
4. (İş ve sözlerinde) sâdık erkekler ve sâdık kadınlar,
5. Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
6. Mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar,
7. Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
8. Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
9. Irzlarını koruyan erkekler ve kadınlar,
10. Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar (var ya) Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamışdır. (Ahzab 35)
HİZMET ETMENİN ÖNEMİ
Her şeyde bilgi ve irfan sahibi olmak icab ettiği gibi gâfilâne ve sağlam niyetle yapılamıyan hizmetlerden de layıkı vechile kemalli bir netice alınamaz.
Hizmet sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Niyet halis olmazsa sabun köpüğü üzerine yapılan binaya benzer. Bir türlü temel tutmaz.
Hizmet edilen şahıs (şayed hizmete layıksa) hizmetkârın, Allah’a karşı olan kulluğundaki, ihlâs, niyet ve samimiyetine nazar eder. Bunda noksanlığını görürse himmetini keser.
İhlâssız bir hizmete karşı, mürşid ne yapabilir. İsterse hizmet eden kişi, bütün malını, canını feda etse, gene bir netice alamaz.
Hizmet eden, ne kadar ihlâslı olursa olsun, yukarıdaki ayeti kerimedeki güzel sıfatlarla kendini tezyin etmelidir. Yok, ben hizmet ediyorum, deyerek, kendisini hiç bir şeyle vazifeli mükellef görmezse, bu da noksanlık olur.
Aklı selim sahibi olan hem hizmetine devam eder, hem de bahsi geçen bu on güzel sıfatla süslenmeğe gayretli olur. Bununla beraber gene de hizmet sevabını alır.
İmam Şafiî kuddise sirruh buyurur:
– Hizmet edene hizmet edilir. (Tabâkatu’l-Kübrâ)
Hizmet eden kişi, hizmetine devam ettiği müddetçe mânen de terakki etmelidir. Gönlünü Rabbına layıkı veçhile verib, ihlâs, edeb, ve tevazu üzere kulluk vazifesini kemaliyle yapmağa gayretli olmalıdır.
Yoksa, maneviyata ve usûle uymayan, hizmet ehli, rûhen inkişaf ve terakki edemezse yapdığı, hizmetler hep tersine tahakkuk eder. Böyle olunca yapılması icab edeni yapmaz, yapılmaması icab edeni yapar, çünkü firâset sahibi olamamışdır. İş böyle cereyan edince de, böyle bir hizmetden semere alınmaz ve huyu da güzelleşemez, her yapdığı iş tersine olur. Çünkü niyeti zayıf olduğu için (her ne kadar kendisini kusursuz görse de) Cenâb-ı Hakk celle ve alâ hazretlerinin nusretinden mahrum kalır.
Hoca Ubeydullah Ahrâr hazretlerinin hizmet hakkında pek kıymetli nasihatları şöyle ki:
– Hacegân tarikatında vaktin icabı ne ise ona göre davranılır. Zikir ve murakabe, ancak müslümanlara hizmet edecek bir mevzu olmadığı zaman tatbik edilebilir. Gönül almağa vesile olacak bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bazıları zanneder ki, nafile ibadetlerle uğraşmak hizmetten üsdündür. Halbuki gönül feyzi, hizmet mahsulüdür. Hoca Bahâeddin Nakşibend ve bağlıları, eğer kimsenin hizmetini kabul etmemişlerse bu, hizmet ve tevazuu tercih etmelerindendir. İhsan ediciyi sevmek zaruridir ve muhabbet mikdarınca alâka dahi tabiidir. Bu yolun sâlikleri kendilerini halkın menfaatine vermişler ve mukabilinde hiç bir şey beklememeği şiâr edinmişlerdir.
Devam ediyorlar:
– Ben bu yolu tasavvuf kitablarından değil, halka hizmetle elde ettim. Herkesi bir yoldan götürdüler hayır umduğum herkese hizmet ederim.
Ali Seyyidî kuddise sirruh buyurur:
– “Her kim dilerse ki: Alemlerin Rabbı olan Allahü Teâlâ onu koruya. Her türlü âfetten kendisini esirgeye. Onun veli kullarına hizmette bulunsun… ama sâdakatle”
(Altınoluk Sohbetleri 2, s. 235)
Kaynak: Sâdık Dânâ, Altınoluk Dergisi, Sayı: 188

http://www.islamveihsan.com/ayette-gecen-muminlerin-10-sifati.html



YETİMLERİ VE KİMSESİZLERİ KORUMAK

 
YETİMLERİ VE KİMSESİZLERİ KORUMAK
 
Âyetler
قال اللَّه تعالى:  { وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ } .
1. “Mü’minlere kol kanat ger.”  Hicr sûresi (15), 88
Allah Teâlâ mü’min kullarını Resûlullah Efendimiz’e emanet ederek onlara karşı mütevazi davranmasını, yardıma ve himâyeye muhtaç olanlarını himaye etmesini tavsiye buyuruyor. Bu sadece Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz’e değil, onun şahsında bütün mü’minlere yapılmış bir tavsiyedir. Zira Yüce Rabbimiz mü’minleri birbirine kardeş yapmış, birbirinin derdiyle ilgilenmelerini, birbirinin yarasına merhem olmalarını ve kardeşlerinin sıkıntılarını gidermelerini emretmiştir.
Şu hâlde mü’minler kardeş olduklarını asla unutmayacak, birbirlerine kaba davranmayacak, kendilerini diğer kardeşlerinden üstün görmeyecek, onları küçümsemeyecek, onlara kardeşim diye bakacak, onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyecek, herkesin mükemmel olmayacağını düşünerek anlayışlı davranmaya gayret edeceklerdir.
وقال تعالى:  { وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا } .
2. “Sabah akşam Rablerine dua ederek onun rızasını kazanmaya çalışanlarla beraber sıkıntılara karşı dayan. Dünya hayatının süslerine kapılıp da gözlerini onlardan ayırma.” Kehf sûresi (18), 28
Peygamber Efendimiz’in fakir ve kimsesiz müslümanlarla beraber oturup kalkması, Mekke’nin kendini beğenmiş zenginlerinin canını sıkıyordu. Onlara göre fakirler ayrı bir sınıftı ve ancak kendilerine denk olanlarla beraber oturup kalkabilirlerdi. Bazı konuları görüşmek üzere Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldiklerinde bazı kölelerin ve fakir müslümanların, en azından kendileri gidene kadar dışarı çıkmalarını istediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem’ine hitâben sen o adamların dediklerine bakma. Sabah akşam sadece Rablerinin rızâsını kazanmak için ibadet edip duran o yoksul ama samimi müslümanları, kâfirlerin sözüne bakarak yanından kovma. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu insanlar bu yoksul ve kimsesiz mü’minlerdir. Sen hep onlarla birlikte olmaya bak. Malına, mülküne güvenip şımaran o adamları kazanmak pahasına da olsa, fakir müslümanları gücendirme, buyurdu.
Demekki Allah katında önemli olan, iman dolu bir gönüldür. İman dolu bir gönülden daha değerli bir şey yoktur. Yoksul bir mü’min, dünyaya sahip bir kâfirden ölçülemeyecek kadar değerlidir.
وقال تعالى:  { فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ } .
 
3. “Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azarlama!”  Duhâ sûresi (93), 9-10
Bu iki âyet-i kerîmede, yine Peygamber Efendimiz’in şahsında mü’minlere iki görev verilmektedir.
Birincisi yetime iyi davranmaktır. Allah Teâlâ Resûlullah Efendimiz’e, sen de bir zamanlar yetimdin. Ben seni koruyup gözettim. Ben seni nasıl himâye etmişsem, sen de diğer yetim kullarıma sahip çık; onların derdiyle ilgilen; sıkıntılarını hallet buyurmaktadır. Demekki yetimler bize Allah emânetidir. Onları dertleriyle, üzüntüleriyle başbaşa bırakmayacağız. Koruyup gözeteceğiz. Kendilerine yetimliğin acısını duyurmamaya çalışacağız. Toplum çarkının içinde ezilmelerine göz yummayacağız.
İkinci görevimiz ise bizden bir şey isteyeni kovmamak, gururunu incitip azarlamamaktır. Bizden bir şey isteyen, istediği şeyin bizde bulunduğundan emin olduğu için ister. Bu, para olabilir, bedenî destek olabilir, ilim ve mahâret olabilir. Şayet istenen şey bizde varsa, demekki Yüce Rabbimiz herkese vermediği o imkânı bize lutfetmiştir. Bu ilâhî lutfu Allah’ın kullarından esirgemek, onu bize verene karşı nankörlük etmek olur. Şu hâlde insan, elindeki imkânları ve ilâhî lutufları, onları isteyeni kırıp incitmeden vermelidir. Veremeyecek durumdaysa, bu isteği tatlı bir dille geri çevirmelidir.
وقال تعالى : { أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُبِالدِّينِ  فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ   وَلَا يَحُضُّ عَلَىطَعَامِ الْمِسْكِينِ  } .
4. “Dini yalan sayan kimseyi gördün mü? İşte o, öksüzü incitir, yoksulu doyurmak için ön ayak olmaz.” Mâûn sûresi (107), 1-3
Din insanı hem dünyada hem de âhirette mutlu edecek görevleri belirleyen ilâhî buyruktur. İnsanın başlıca görevinin Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçmak olduğunu, bütün yaratılmışlara sevgi ve şefkat göstermek gerektiğini ortaya koyar.
İnsan Allah’ın buyruklarını yaptığı ölçüde mutlu olur. Yasaklarından kaçındığı ölçüde ona bağlı olmanın mânevî zevkine erer. İnsanlara iyi davrandıkça, onları kendisinden memnun ettikçe, kederli gönülleri sevindirdikçe yaşamanın güzelliğini farkeder.
Dini yalanlayan yâni İslâm’ı tanımayan kimse, gönlünde Allah’a saygı, insanlara sevgi taşımayan kimsedir. Böyleleri öksüzleri kucaklayıp bağrına basmaz. Aksine onları iter, kakar, hor görür. Yetimleri kırmaktan, ezmekten geri durmaz. Fakirleri ve yoksulları doyurmak, onların ihtiyaçlarını gidermek için gayret göstermediği gibi, başkalarının yardım etmesine de ön ayak olmaz.
Demekki dindar olmayan kimsede şefkat ve merhamet duyguları körelmiştir. Onların insanî yönleri büyük ölçüde ölmüştür.
 
Hadis:
 Sa`d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi:
Biz altı kişi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyorduk. Bu hâli gören müşrikler Peygamber aleyhisselâm’a:
- Şunları yanından def’et! Bize karşı saygısızlık etmeye kalkmasınlar, dediler.
Orada benden başka Abdullah İbni Mes`ûd, Hüzeyl kabilesinden biri, Bilâl ve adlarını vermek istemediğim iki kişi daha vardı.
Müşriklerin bu teklifi üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbinden (kendisine kırılmayacağımızdan emin olduğu için) bizleri oradan uzaklaştırma düşüncesi geçti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:
“Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek ona yalvaranları huzurundan kovma!” [En`âm sûresi (6), 52]. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 46
Açıklamalar
Fakirleri küçümsemek ve kendisini onlardan üstün görmek, görünüşe değer veren basit ve seviyesiz insanların ölçüsüdür. Mekkeli müşrikler, Peygamber Efendimiz’in etrafında toplanan ve ona gönülden imân eden fakir müslümanlara hep bu gözle bakmışlardır. Onlarla aynı mecliste bulunmayı bir gurur meselesi yapmışlardır. Karşılarına aldıkları bu çoğu kendi köleleri olan yoksul müslümanları, dinlerinden döndürmek için dövüp sövmüşler, ölümle tehdit etmişler, hatta bir kısmını şehit etmişlerdir. Gönüllerini İslâm aşkı ve Resûlullah sevgisi dolduran bu bahtiyar insanlar, onların tehdidine pabuç bırakmamışlar, her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzuruna gelerek onu derin bir zevk ve heyecanla dinlemişlerdir. Peygamber Efendimiz bütün insanlara İslâmiyet’in güzelliğini anlatmak ve müslüman olmadan bahtiyarlığın tadılmayacağını söylemek istiyordu. Bunun için halkın ayağına gidiyor, saatlerce konuşuyordu. Müslüman olmalarını çok istediği bazı hatırlı müşrikler vardı. Onların kendisiyle görüşmek istemeleri Resûlullah Efendimiz’in hoşuna gitti. Onlar gelip de:
- Seninle konuşmamızı ve sonra da dinine girmemizi istiyorsan, biz yanına geldiğimizde bu değersiz adamları kov, deyince, Resûlullah bu teklifi hiç düşünmeden reddetti.
Rivayete göre o zaman müşrikler daha yumuşak bir teklifle geldiler:
- Bâri biz yanına gelince, bunlar kalkıp gitsin, dediler.
Bu adamları kazanması hâlinde dinin daha çok güçleneceğini hesap eden Peygamber aleyhisselâm şöyle düşündü: Etrafımdaki fakir müslümanlar, İslâm’a bütün benlikleriyle bağlanmış kimselerdir. Üstelik benim kendilerini ne kadar sevdiğimi, bu müşrikleri kazanmayı ne kadar istediğimi iyi bilirler. Müşriklerin bu yumuşak tekliflerini kabul edersem, müslüman kardeşlerim bana gücenmezler.
Yüz bulunca astarını da isteyen müşrikler, tekliflerini Resûlullah Efendimiz’in kabul ettiğini görünce:
- Öyleyse bu anlaşmayı yazalım ve her zaman buna uyalım, dediler.
İşte bu olmayacak teklif üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Nebiyy-i Muhterem’ine şöyle hitâb ediyordu:
“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranları huzurundan kovma!” [En’âm sûresi (6), 52].
Demekki Allah Teâlâ o bütün benlikleriyle Rablerine bağlanmış olan fakir, yoksul ve köle kullarının gücendirilmesine izin vermiyordu. Kalblerindeki sarsılmaz iman sebebiyle her biri cihâna bedel bu fakir müslümanları gördükçe Resûlullah Efendimiz gülümser ve:
- Merhabâ, kendileri yüzünden Rabbimin beni azarladığı insanlar, diye gönüllerini alırdı. Allah Resûlü onlarla oturmayı sever, onlardan biri kalkıp gitmedikçe yerinden ayrılmazdı.
İnsanlar ne kadar medeniyiz deseler de, asırlar boyu süregelen cins, ırk, renk, soy ve sınıf ayırımı bitmiyor. İslâm’ın on beş asır önce ortaya koyduğu, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmama, görünüşe değil gönle bakma ölçüsü ne kadar insânî, ve ne kadar asîl değil mi?
 
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İslâmiyet’e ilk gönül verenler, köleler ve fakir kimselerdir.
2. İyi insanların gönlünü hoş tutmak ve onları asla gücendirmemek gerekir. Zira onları üzen, Allah Teâlâ’yı gücendirmiş olur.
3. İnsanlara malları ve makamları sebebiyle değil, Allah’a yakınlık ölçüsü olan dindarlıkları sebebiyle saygı gösterilmelidir.
4. İslâmiyet insanları Allah huzurunda eşit saymıştır. Din öğretiminde, ibadet esnasında ayırıma gitmemiştir.
 
KAYNAK:
 (Riyâzü’s-sâlihîn.(Hadis Kitabı)  İmam-ı Nevevi)
 
 
 
 

9 Ağustos 2018 Perşembe

ALLAH DOSTLUĞUNA ERMENİN YOLU

ALLAH DOSTLUĞUNA ERMENİN YOLU   
     
Hak dostluğuna ermenin yolu nedir? Hak dostlarının özellikleri nelerdir? 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır. Resûlüdür, iman edenlerdir; onlar ki; Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.” (Mâide, 55)

Resûlullah buyurdular:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile!…” (Tirmizî, Kıyâmet 59)
 
Bir hadis-i kudsi de Allah Resulü, Rabbinden naklen şöyle buyurmaktadır: “Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse Ben ona harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, duyması, tutması, yürümesi benimle olur. Benden bir şey isteyince dileği kabul edilir. Bana sığındığında onu korurum.” (Buharî, Rîkak, 38)

ALLAH DOSTLARININ ÖZELLİKLERİ

Bu kudsî hadisin ışığında Allah dostluğuna ermenin yolu sağlam bir imandan sonra, farzların edâsından ve nâfilelere devamdan geçmektedir. Nitekim tarih boyunca Allah dostlarının düzgün bir ibâdet hayatının mevcudiyeti bunu teyid etmektedir. Allah dostluğuna ermek bir müminin nihâî hedefidir. Bir Allah dostunun özellikleri ise şöyle özetlenebilir:

1- İlâhî dâvete icâbetle imânı seçmiş,
2- Allah’tan her durumda râzı olmuş,
3- Farzları yerine getirip yasaklardan kaçınan,

4- Dünyada üstünlük ve riyâset sevdâsı gibi bir dâvâsı olmayan,

5- Dünya kaygısıyla mal toplamaya ve biriktirmeye yönelmeyen,

6- Dünyanın azlığına kanâatle sabreden, çokluğuna tasadduk ve infakla şükreden,

7- Övülmekle yerilmeyi müsâvî gören,

8- Allah’ın verdiği güzel hasletlerle ucbe kapılmayan,

9- Güzel ahlak sahibi,

10- Arkadaşlık ve dostluğunda kerem sahibi,

11- İnsanî ilişkilerinde hilm sahibi ve yük kaldıran,

12- Allah’ın teşvik ettiği güzel amellerle meşgul.


ALLAH DOSTU KİMDİR?

Bu sıfatlarla muttasıf; yâni Allah ile ilişkilerinde müstakim, insanlarla ilişkilerinde sağlam, dünyaya karşı zâhid kimseler gerçek Allah dostu denilmeye lâyıktır.

Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altınoluk Dergisi, Şubat-2004

http://www.islamveihsan.com/allah-dostluguna-ermenin-yolu.html



 

İYİLİK VE HAYIR YAPMANIN FAZİLETİ

İYİLİK VE HAYIR YAPMANIN FAZİLETİ


 0

Allah’a nasıl şükredilmelidir? İyilik ve hayır yapmanın faziletleri nelerdir? İyilik ve hayır yapmak ile ilgili hadisler…
Hayır yapmanın kolaylığı ile ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması…
1- Ebû Hüreyre (r.a) der ki: Resûlullah şöyle buyurdu:
“İman yetmiş veya altmış küsur şûbeden ibarettir. Bunların en üstünü «Lâ ilâhe illallâh» demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ/utanmak da imandan bir şûbedir.” (Müslim, Îmân 58. Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 3; Ebû Dâvûd, Sünnet, 14; Nesâî, Îmân, 16; Tirmizî, Birr, 80; Îmân, 16; İbn-i Mâce, Mukaddime, 9)
2- Ebû Hüreyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Ey Müslüman hanımlar! Hiçbir hanım, komşusuna bir şeyler vermeyi küçük gör(üp vermemezlik et)mesin. Bu bir koyun paçası bile olsa!..” (Buhârî, Hibe, 1; Edeb, 30; Müslim, Zekât, 90. Ayrıca bkz. Tirmizî, Velâ, 6)
3- Ebû Hüreyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. Bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmek veya yükünü bineğine yükleyivermek sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken atılan her adım bir sadakadır. Yol gösterivermek de bir sadakadır.” (Buhârî, Cihâd, 72. Ayrıca bkz. Müslim, Zekât, 56; Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 12; Edeb, 160)
4- Ebû Zer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Her gün her bir eklem ve kemiğiniz için bir sadaka gerekir. Her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil (Lâ ilâhe illallâh demek) sadakadır, her tekbir sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rekât (Duhâ) namazı, bütün bunları karşılar.” (Müslim, Müsâfirîn, 84; Zekât, 56. Ayrıca bkz. Buhârî, Sulh, 11; Cihâd, 72; 128; Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 12; Edeb, 160)
5- Câbir (r.a) der ki: Resûlullah şöyle buyurdu:
“Bir Müslüman herhangi bir ağaç veya bitki dikerse, ondan yenilen şey kendisi için sadakadır, ondan çalınan şey kendisi için sadakadır, yabânî hayvanların yediği şeyler sadakadır, kuşların yedikleri sadakadır, bir kişinin ondan alıp eksilttiği şey de kendisi için sadakadır.” (Müslim, Müsâkât, 7)
6- Ebû Hüreyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:
“Bir adam yolda yürürken, yol üzerinde bir diken dalı gördü ve onu kenara aldı. Bu sebeple Allah ondan râzı olarak karşılığını verdi ve günahlarını affetti.” (Buhârî, Ezân, 32; Mezâlim, 28; Müslim, Birr, 127; İmâre, 164)
7- Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlullah:
“–Her Müslümanın sadaka verip iyilikte bulunması gerekir” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm:
“–Yâ Nebiyyallah! Sadaka verecek bir şey bulamayan kişinin ne yapması lâzımdır?” diye sordular. Resûlullah:
“–Çalışıp elinin emeğiyle kazanır, hem kendisine faydalı olur, hem de ta-sadduk eder” buyurdu.
“–Buna gücü yetmeyen ne yapmalı?” dediler.
“–Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder” buyurdu.
“–Buna da gücü yetmezse?” dediler.
“–İyilik yapar ve kötülükten uzak durur. Bu da onun için sadakadır!” buyurdu. (Buhârî, Zekât, 30; Edeb, 33; Müslim, Zekât, 55)
8- Ebû Zer (r.a) der ki: Nebiyy-i Ekrem bana şöyle buyurdu:
“Din kardeşini güler yüzle karşılamak şeklinde bile olsa, sakın hiçbir iyiliği küçük görme!”(Müslim, Birr, 144. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 24; Tirmizî, Et’ime, 30)
HADİSLERİN AÇIKLAMASI
Ebedî saâdete nâil olmaları için, kullarına küçük büyük demeden devamlı hayır yapmalarını emreden Cenâb-ı Hak, nihâyetsiz lûtfunun bir eseri olarak, onlara hayır yapma ve sevap kazanma yollarını son derece kolaylaştırmıştır. Birinci hadisimizde görüldüğü üzere, en büyükten en küçüğüne kadar pek çok hayır çeşidi mevcuttur. Her seviyeden insanın yapabileceği bir iyilik, muhakkak vardır. Yol üzerinde gelip geçenlere eziyet veren bir taşı kenara almak gibi insanların dikkate almadığı basit davranışlar bile, iyilik olarak kabul edilmekte ve mü’minlere sevap kazandırmaktadır.
Diğer taraftan az veya çok bütün iyilikler imanla alâkalıdır. Allah’a iman ve O’nun rızâsını kazanma düşüncesi olmaksızın, sıhhatli ve esaslı bir iyilik yapmak mümkün değildir. Bu niyetle hareket edildiğinde ise, kişinin ibadetle hiç alâkası yokmuş gibi görülen duyguları, sözleri ve fiilleri bile hayır ve iyilik dâiresine girer. İyilik duygularının devamlılığı, Allah’a ve âhirete iman etmeye bağlıdır. Zira Allah’a ve âhiret gününe iman, kişiye yaptığı iyilik ve hayırlardan mânevî bir lezzet almasını sağlayarak onu devamlı hayır işlemeye sevkeder.
İMAN NEDİR?
Nitekim Resûlullah, “İman nedir?” diye soran sahâbîsine:
“–Yaptığın iyilik seni sevindiriyor, kötülük de üzüyorsa sen mü’minsin!” buyurmuştur. (Ahmed, V, 252, 255; Heysemî, I, 86)
Peygamber Efendimiz’in bu sözü, İslâm’daki iyilik ve hayır idealinin ne kadar köklü ve ihâta edici olduğunu göstermeye kâfîdir.
HİÇBİR İYİLİĞİ KÜÇÜMSEME
İkinci hadisimizde Resûlullah, hiçbir iyiliği küçümsemeden yapmaya gayret etmek gerektiğini söylemiş ve bu esâsın iyice anlaşılması için bir misâl vermiştir: Müslümanlar, bir koyun paçası ikrâm etmek şeklinde bile olsa iyilikten geri durmamalıdır. Başta kadınlar olmak üzere, bütün Müslümanlar, tembelliği, cimriliği ve gösterişi bir tarafa bırakarak, ellerinden geldiğince hayır işleme gayreti içinde bulunmalıdırlar. Zira, Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır:
“Biriniz, yapacağı en küçük iyiliği dahî asla hakir görmesin! Yapacak hiçbir şey bulamazsa kardeşini güler yüzle karşılasın! Eğer et satın alır ya da bir tencere yemek pişirirsen, suyunu biraz fazla koyup, ondan komşuna da bir miktar ikram et!” (Tirmizî, Et’ıme, 30/1833)
HER NİMET ŞÜKRÜ GEREKTİRİR
Üçüncü hadisimizde, hayır yapmanın insan için lüzumlu olduğuna, kişinin Allah’ın lûtfettiği her bir nimetin şükrünü, iyilik ve hayır yapmak sûretiyle ödemesi gerektiğine işaret edilmiştir. İnsan, vücudundaki her bir eklem ve kemiğe sıhhat bahşettiği için hergün Allah’a şükretmek, bunu da sadaka, iyilik ve hayır sûretinde göstermek mecbûriyetindedir. Çünkü, her nimetin bir külfeti vardır ve her nimet şükrü gerektirir. Sağlık ise, her şeyin başıdır ve büyük bir devlettir. Bunun şükrünü edâ etmek ise hiç de zor değildir. Cenâb-ı Hak, bineğine binmek isteyene yardım etmeyi, yükünü bineğine yükleyivermeyi, güzel bir söz söylemeyi, namaz için mescide giderken atılan her bir adımı, yabancı bir insana yol gösterivermeyi, iyilik ve sadaka kabul etmiştir.
Diğer rivâyette bunlara, “iki kişi arasında adâletle hükmetmek” ve “gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermek” de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Sulh, 11; Cihâd, 72, 128; Müslim, Zekât, 56)
Bütün bunlar, hemen herkesin yapabileceği kolay işlerdendir. Ancak samîmî bir niyetle yapıldıklarında insana Allah’ın rızâsını kazandırırlar.
İYİLİK VE HAYIR İŞLEMENİN KOLAY YOLLARI
Dördüncü hadisimiz, Allah’ı hoşnut edecek iyilik ve hayırları işlemenin daha kolay yollarını göstermektedir. Resûlullah, “Sübhânellâh”, “Elhamdülillâh”, “Lâ ilâhe illallâh” ve “Allâhu ekber”diye yapılan her bir zikrin sadaka ol-duğunu haber vermektedir. Yani, sadaka ve hayır için mutlaka bir mal vermek gerekmez. Malı olmayan fakir kimseler, elleri, dilleri ve tebessümleriyle pek çok hayır işleyebilirler. Ancak malı ve imkânı olan kimseler, sadece bunlarla mesûliyetten kurtulamaz. Zira herkes, kendisine verilen nimetler nisbetinde mes’ûl tutulacaktır.
Bunların yanında iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak da sadaka olarak kabul edilmiştir. İnsanın yaptığı farz ve nâfile ibadetler, Cuma namazı, hutbeyi dinlemek, Ramazan-ı Şerif’i değerlendirmek… hep iyilik ve hayır cümlesindendir. Bütün bu iyilik ve hayırlar, hem mü’minlerin derecelerini artırmakta, hem de işledikleri küçük günahlara keffâret olmaktadır.
İHLASLA YAPILAN HAYRIN SEVABI
Beşinci hadisimizde, ihlâsla yapılan ufacık bir hayrın bile ne kadar bereketli bir sevap kapısı olduğu haber verilmektedir. Bir Müslümanın diktiği ağaç veya ektiği ekinden insanların ve kurdun-kuşun yediği, çoluk çocuğun aldığı ve kesilip kırılmak sûretiyle eksiltilen her şey, mahsulden istifâde edildiği sürece, o Müslüman için ayrı ayrı sadaka sayılmaktadır. O ağaç ve ekinden tohum yapılarak yeni mahsuller üretildikçe, bunlar da aynı hükme dahil olmakta ve sadaka hükmü böylece devam edip gitmektedir.
Yani, hayır sahibi bir mü’minin üzülmesi için hiçbir sebep yoktur. Allah malına bereket verir artırırsa onlardan infak eder ve sevap kazanır; malını herhangi bir zarara uğratıp telef ederse bu da onun için sadaka sayılır, yine ecir kazanır. O hâlde mü’min, elinden geldiğince hayır yapmalıdır. İyilik yapıp denize atmalı ve onun hiçbir zaman zâyî olmayacağına gönülden inanmalıdır.
Resûlullah beyan etmeden evvel, insanlar, hayvanlara iyilik yapılabileceğini dahî bilmiyorlardı. Allah Resûlü, insanlığa bütün güzellikleri öğrettiği gibi, diğer canlılara, bitkilere ve hattâ cemâdâta iyilik yapmayı da öğretmiştir.
Bir gün Resûlullah şöyle buyurmuştu:
“Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıp dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu. Adam kendi kendine; «Bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış!» deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve ağzına alarak yukarı çıkıp köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ râzı oldu ve adamın günahlarını affetti.”
Ashâb-ı Kirâm hayretle:
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevap var mı?” diye sordular. Resûlullah:
“–Her canlı sebebiyle sevap vardır!” buyurdu. (Buhârî, Müsâkât, 9; Mezâlim, 23; Edeb, 27; Müslim, Selâm, 153; Ebû Dâvûd, Cihâd, 44; İbn-i Mâce, Edeb, 8)
Altıncı hadisimizde, yoldaki bir diken dalını kenara çekivermek gibi küçük görülen hayırların bile nasıl büyük mükâfâtlar kazandırdığı ifade edilmektedir. En büyük mükâfât, Allah’ın rızâsına nâil olabilmektir. Cenâb-ı Hak da kullarına zarar verecek bir şeyin yolun kenârına çekilmesinden son derece memnûn kalmaktadır. Bunu, şu rivâyette de görmek mümkündür:
Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:
“Adamın biri, yol üzerinde bir ağaç dalı gördü ve «Allah’a yemin ederim ki, bunu Müslümanları rahatsız etmemesi için buradan kaldıracağım» dedi (kaldırdı ve) bu yüzden cennete konuldu.” (Müslim, Birr, 128)
CENNETE GİRMEYE VESİLE OLACAK AMEL
Yedinci hadisimizde, iyilik ve hayırdan uzak kalmak için hiçbir mâzeretin olmadığı görülmektedir. Sadaka verecek bir şey bulamayan kimse, Ashâb-ı Kiram gibi sırtında yük taşır, iki avuç yiyecek kazanarak birisini âilesine bırakır, diğerini de tasadduk eder. Bunu yapamazsa akıl, söz ve bilek kuvvetini kullanarak darda kalan birine yardım eder. Onu da yapamazsa, insanlara güzel muâmele eder ve kötülük yapmaktan geri durur. Mü’minin kimseyi incitmeme gayreti içinde bulunması da kendisi için bir hayır ve iyiliktir.
Berâ bin Âzib (r.a) şöyle anlatır:
“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bir bedevî gelerek:
«–Ey Allah’ın Resûlü, bana, cennete girmeme vesile olacak bir amel öğretiver» dedi. Allah Resûlü:
«–Sözü kısa söyledin ama çok mühim ve büyük bir şey istedin. Bir canı âzâd et ve köleyi hürriyetine kavuştur» buyurdu. Sahâbî:
«–Yâ Resûlullah, ikisi de aynı şey değil mi?» diye sordu. Allah Resûlü:
«–Hayır. Bir canı âzâd etmek (ıtku’n-neseme), tek başına senin bir köleyi âzâd etmendir. Köleyi hürriyetine kavuşturmak (fekkü rakabe) ise onun kölelikten kurtulması için çalışıp gayret göstermen ve anlaşmalı köle ücretini ödeyebilsin diye ona maddî yardımda bulunmandır» diye cevap verdikten sonra mübarek sözlerine şöyle devam etti:
«Sonra sütlü bir hayvanı istifade etmeleri için fakir bir âileye ödünç ver ve seninle bağını koparan akrabaya iyilik edip sıla-i rahimde bulun. Bunlara gücün yetmezse açı doyur, susuz olana su ver, mârufu emret ve münkerden nehyet. Bunlara da gücün yetmezse dilini tut, sadece hayır konuş!».” (Ahmed, IV, 299; İbn Hibbân, Sahîh, II, 97/374; Hâkim, II, 236/2861)
Resûlullah, hiçbir iyilik yapamayan insanlara, Müslüman kardeşlerine güler yüz göstermek sûretiyle de olsa hayır işlemelerini tavsiye etmektedir. Yani iyilikten geri kalmak için hiçbir mâzeret söz konusu değildir. Can bedenden çıkmadığı müddetçe, her insan güler yüz gösterebilir. Bunu yapamayacak insan yoktur. Dolayısıyla Müslümanlar, hiçbir imkân bulamasalar bile, din kardeşlerine güler yüz göstermek sûretiyle hayır yapabilirler.
Allah Resûlü diğer bir rivâyette şöyle buyurur:
“Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kovandan kardeşinin kabına su boşaltman bile iyilikten sayılır.” (Tirmizî, Birr, 45/1970)
Demek ki, iyi niyet ve ihlâs olduğu sürece, mü’minin her sözü ve her hareketi sadaka ve hayırdır. Bu durum, Allah’ın çok büyük bir lûtfudur.
O hâlde, bir Müslüman hiçbir günahı küçük görmediği gibi, hiçbir iyiliği de küçük görmemelidir. Zira, küçümsenerek ihmal edilen iyilik ve hayırlar, sonuçta büyük kayıplara sebep olmaktadır. Müslüman, samîmî bir niyetle hareket ederek bütün söz ve davranışlarını iyilik ve hayra çevirmelidir.
Kaynak: Dr. Murat Kaya, Efendimiz’den Hayat Ölçüleri, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/kategori/dualar-ve-zikirler