25 Aralık 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Peygamberimiz'in Âli

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Peygamberimiz'in Âli

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...

(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA; ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORUM. Ankara Akra FM: 107.4 )

Bismillâhir-rahmânir-rahîm

Peygamberimiz'in Âli

Şimdi bir tanecik daha okuyayım:
RE. 4/8 (Âlül-kur'ân, âlüllàh.) "Kur'an'a sahib olan Allah'ın ehli oluyor, yâni velîsi oluyor." Kur'an ehli kimlerdir, evliyâullah kimlerdir?..
......
Onun için:

RE. 4/9 (Âlü muhammed) "Peygamber SAS'in âli, çoluğu, çocuğu, akraba ü taallûkàtı kimlerdir?.. İşte Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin, Hazret-i Ukayl âlidir. Yok yok, o kadarcık olmaz! (Âlü muhammed küllü takıyyün) "Kıyamete kadar gelecek ne kadar müttakî varsa, onların hepsi benim âlimdir, ehlimdir." diyor.

Selmân-ı Fârisî Acemistanlı, Acem. İman etmiş, Rasûlüllah'a hizmet ediyor. Onun hakkında Rasûlüllah Efendimiz:

(Selmânü fârisî minnî, min ehlî) "Selman bendendir, âlimdir." dedi. Çünkü, Rasûlüllahın dinine, getirdiği İslâm'a sahip çıktı. Onu ciğerine bastı, İslâm'ın âmili oldu.

Acemistan İslâmların eline geçti. Bu zat, SAS'den sonra Bağdat'a vali oldu, vâli-yi umûmî nasbolundu. Vâli-yi umûmî olunca, Bağdat'ta ona güzel bir köşk hazırladılar.

"--Buyurun vâli bey bu köşke..." dediler.
"--Ben öyle köşklerde durmam!" dedi. "Benim Rasûlüm nasıl yaşadıysa, ben de öyle yaşayacağım." dedi.

Abası var bir tane, sokakta gezerken uykusu geldiği vakitte, bir kenara bükülüyor, yarısı altında, yarısı üstünde... Vâli-yi umûmî yatıp uyuyor. Bir kocakarının boş bir odasını tutmuş, orada da istirahatini yapıyor.

Niçin?.. "Rasûlüllah böyle mutantan, müdebdeb müzeyyen binalarda oturmadı; ben nasıl otururum?" diyor.

Biz de bugün bütün servetimizi, adetâ taş devrinin devri gibi binalara sarfetmekten hiç de çekinmiyoruz. Tayyaremiz yok, topumuz yok, tankımız yok, motorumuz yok... Hep bunlar dışarıdan para ile alınacak; bizim paralarımız da demirlerle, çivilerle, göklere kadar çıkan binalara harcanacak.
Zâtın birisi bizim minarelere de kızmış da:

"--Siz göklerdeki meleklere mi ezan okuyacaksınız? Nedir, bu minarelerinizi bu kadar yükseltmişsiniz?" diyerekten büyük bir kitap yazmış. Bir çok şeylerimize de çatmış.

Bugün orda hiç olmazsa, "Allahu ekber!" deniyor. Ya bu binalarda neler oluyor?.. Allah kusurlarımızı affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyesine mazhar etsin...

Onun için, sabırla beraber kanaat de şarttır. Kanaat, sabırla beraber yürür. Kanaat da deyince, bak bu ay Receb ayıdır. Bu ayda çok oruç tutmak lâzım gelir. Bu ayda oruç tutmak, tohumu ekmek gibidir.

Tohumu ekersin tarlaya; Şa'ban ayı gelir, sularsın. Ramazanda da gelir, biçer, anbarına korsun. Ama bu ayda ekmedikçe, Şa'banda neyi sulayacaksın, Ramazanda da neyi anbarına koyacaksın?..

Bugün oruç çok zor olur, uzun günler... Ama alışınca hiç de zor olmaz. Affedersiniz, "Receb'in birinci günü bir oruç tutayım!" dedim, çoktandır da tutmadığım için bir zorladı ki beni, perişan oldum, yatmaktan başka çarem kalmadı. İkinci günü hafifledi. Üçüncü günü daha hafifledi. Bugün oruçlu muyum, değil miyim, hiç hatırımda bile değil...

Alışıyor insan. Allah-u Teàlâ bu vücudu öyle yaratmış, nereye sürüklersen oraya gidiyor. Her gün yesen her güne alışıyor, vakit geçti miydi seni zorluyor: "Haydi vakit geçiyor, ye yemeğini!" diyor. Ama alıştırdın mı vücudunu, hiç aklına bile gelmiyor.

Allah hepimizi affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyyesine mazhar etsin... O güzel Peygamberimiz'in güzel ahlâklarıyla ahlâklanmak, onun gittiği yolda gidebilmek devlet ve şerefini bizlere de nasîb ü müyesser eylesin...

Bir salât ü selâm okuyalım da öyle ayrılalım:

"Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ... Âlihî ve sahbihî ve sellim..." (3 defa)

Bir şey daha hatırıma geldi: Orda konuşurken bir meb'us efendi konuşmaya başladı. Hepimizin bildiği bir zât. Bizim Yusuf Bey de oradaydı, dedi ki:

"--Biraz şişmanlamış, gàlibâ paralarını arttırdıkları için..."

Bugün bütün bilgilerin altından mide çıkıyor. Bütün bilgilerin altında evvelâ mide yatıyor. Mide olmasa, hiçbir bilgiye kimse gitmeyecek. Mide nerede daha çok istifade edecek, oraya daha çok rağbet oluyor. Niçin?.. Mide orada daha rahat...

Cenâb-ı Peygamber'in ashabının bundan çok uzak olduğunu biliyoruz. Binâen aleyh, bu uzaklık bizde olmadıkça, kemâle ulaşmak imkânı yok!.. Mideyi atmak lâzım!

Ne gelirse kâfî, iki günde bir, üç günde bir yemek kâfî insana... Günde bir kere gene kâfî... Ekmek kâfî... O bir hurma ile idare oluyormuş da, biz niçin olmayalım canım?.. Bizde de olur ama, biz çok güzel yemekler istiyoruz... Güzel, müreffeh evler istiyoruz... Rahatlıkların en üstününü istiyoruz...

"Gâvur yaşasın da, biz niçin yaşamayalım?" diyoruz. Bu bizim içimizde iken, kemâle ulaşmak çok zor!..

Onun için, iki şey bu ümmetin belâsıdır: Birisi sarı altın, birisi de kadın... Kadınla sarı altına medyun olan insanlarda kemâl olmaz. Bu iki felâket onlar için kâfîdir.

Allah cümlemizi affetsin, bu iki felâketten bizleri de muhafaza buyursun...

El-fâtihah!..

13. 07. 1975 - İskenderpaşa

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************



Bana da bunu çok diyorlar...

Bana da bunu çok diyorlar...

Sayfamızı ziyaret eden görme engelli kardeşlerim için resimdeki yazı:

Babamı namaz kılmış, dua ederken görünce..
"Benim için de dua et"
deyiveriyorum ve babamın cevabıyla dumur oluyorum:
"Kendisi nerede derse ne diyeyim?"





 

FIRTINA ÇIKTIĞINDA UYUYABİLMELİSİNİZ...

FIRTINA ÇIKTIĞINDA UYUYABİLMELİSİNİZ...


Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu. Gel gelelim ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, "Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur." diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp:

 "Çiftlik işlerinden anlar mısın?" diye sormadan edemedi çiflik sahibi.

 "Sayılır." dedi adam, "Fırtına çıktığında uyuyabilirim." Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Taa ki o fırtınaya kadar... Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu:

 "Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım." Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: "Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim."


Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu. Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu.

Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı:

"Fırtına çıktığında uyuyabilirim."

Sıkıntılara, zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız; fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz.

Hayatınız boyunca... Kızgınlıkla karar almayın, mutluluktan uçtuğunuzda söz vermeyin. İkisi de sarhoşluk ânıdır; akıl başta değildir.



Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Şafi

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Şafi



Ya Şafi, hasta kullarına şifa veren anlamına gelmektedir. Allah (cc) Şafii ismiyle maddi ve manevi hastalıklara şifa verir.

Cenabı Allah biz kullarına yeryüzünü bir eczane gibi yaratmış. Üzerimize takdir buyurduğu hastalıklar, dertler ve illetler için şifayı ve dermanı yine kendisi ihsan eder. Üstad Said Nursi hazretleri de tıp ilminin Allahın Şafi ismine dayandığını savunmaktadır. Bunun yanında Hz. Adem'e (as) isimlerin öğretilmesini, talim edilmesini, yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun ilim, irfan, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratılmasını Cenabı Hakk'ın bir ismine dayandığını ifade etmektedir.

Biz kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılarımızı yok eder. İnsanlar acizliğimizi ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu hasta olduğumuzda anlarız. Hastalıkların insanlar üzerindeki bıraktığı bedensel ve ruhsal çöküntü insandan insana değişiklik göstermektedir. Küçücük, gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı ne hale soktuğunu ve bazı virüslerin kimi zaman teşhis dahi edilememesi şüphesiz Cenabı Hakk'ın gücünün en açık ve güçlü delilidir. Tıp dünyasının ve bilim adamlarının meydana çıkan bir virüsü yok etmek için aylarca süren deneyleri, Allahın yaratma sanatındaki üstünlüğünün bir delilidir.
 

Ya Şafi
 
Allahü Teala biz insanları her türlü sınava tabii tutar. Hastalıkları veren Allah olduğu için, hastalıklarımızdan kurtulmak ancak Allahın dilemesi ile gerçekleşir. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği tüm hastalıkları ortadan kaldırabilir. Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, Allah istemediği sürece dünyanın en iyi doktorları, en gelişmiş teknolojileri ve en iyi ilaçları bir araya gelse, bir hastalığın iyileşmesi imkansızdır. Bu gün günümüzde kullandığımız ilaçların tümü Allah'ın Şafi sıfatının bir vesilesidir. İlaçların tümü Allah'ın yarattığı canlı ve cansız varlıklardan yapılmaktadır. Eğer Allahü Teala dilerse ilaçlar hastalığın iyileşmesine vesile olur. Ancak Allah dilemedikçe basit bir hastalık kişinin hayatını kaybetmesine neden olabilmektedir.

İnsanoğlu Rabbinden uzak kaldığı sürece acizdir, yalnızdır ve çaresizdir. İnsanoğlu bunun farkında olup, el attığı tüm işlerde Allah'tan yardım dilemelidir. Hastalandığında da Allah'tan şifa dilemelidir. Kullandığı ilaçların kendisine fayda vermesi için Allah'a yalvarmalıdır. Biz Rabbimizin her konuda sonsuz gücünün farkında olup, içine düştüğümüz her sıkıntına ilk ona sığınmalıyız ve ondan yardım dilemeliyiz. Hz. Eyüb'ün (as) hastalığı karşısında verdiği sabır, ahlak ve tevekkül, biz inananlara örnek olmalıdır. Hz Eyüp (as) hiçbir zaman hastalığının nedenini sorgulamamış ve sabrederek ancak O'ndan şifa dilemiştir. Cenabı Hak onun sabrının karşılığı olarak ecrini vermiştir.

Biz kulların maddi hastalıklarımızın yanında manevi rahatsızlıklarımızda bulunmaktadır. Yaşantımız boyunca bizi zorlayan, bunaltan, yardım almamızı  gerektiren birçok olayla karşılaşırız. Allahü Telala bu sıkıntılardan da kurtulmamızın yolu olarak Kur'anı Kerim'i göstermektedir.
"Kuran iman edenler için hidayet rehberi ve şifadır." Fussilet 41/44

"Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olana şifa, iman edenlere hidayet rehberi ve rahmet gelmiştir." Yunus suresi 10/57

İnsanoğlu karşılaştığı tüm olumsuz durumlara karşı Allah'a dua etmelidir. Hastalıkların ve sıkıntıların Allahın bize sunduğu bir sınav olduğunun bilincinde olması gerekmektedir. Bulduğu şifa sonrasında da şükretmelidir.  Tüm dualarımızı Allah'ın duyduğunu ve bizim dua etmemizi istediğini bilmemiz gerekmektedir.



Evde Reis Kim ?

Evde Reis Kim ?

Sema Maraşlı

Din hayattır. Din Allah'a gönüllü köleliktir. Aşk gibi, mantığın bazı şeylere anlam veremese de gönlün seve seve itaat etmesidir. İslam'ın kelime anlamı "teslim olmak" demektir. Müslüman olmayı kabul ederek Allah'a teslim olmayı kabul ettik.

Oysa bizim toplumumuzda din deyince maalesef çoğu zaman sadece namaz, abdest, oruç, tesettür gibi dinin ibadetle ilgili bölümleri akla geliyor. Dinin muamele ile ilgili bölümleri ise sanki bizim keyfi seçimimize bırakılmış gibi bir algı var çoğumuzda.

İbadetlere mecbursun; fakat muameleleri canın isterse yap, onlardan mesul değilsin, demiş sanki Yaradan.

İbadetleri yapınca kendimizi pek bir dindar zannediyoruz, kimseleri beğenmiyoruz; hayatımızı dine göre yaşamaya gelince çuvallıyoruz.

Mesela, aile konusunda dinimizin bize çizdiği bir çerçeve var. Fakat biz yaşantımızla ne kadar o çerçevenin içindeyiz? Erkek, ailenin reisi olarak Allah (c.c)' ın kendine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor mu? Kadın, evin hanımı olarak Allah (c.c)'ın kendine verdiği sorumlulukları yerine getiriyor mu?

Eğer kadın ve erkek, dinin aile ile ilgili hükümlerine dikkat ediyor olsak, dindar ailelerde evlilik problemlerinin çok az olması lazım. Fakat maalesef dindar ailelerde de çok fazla problem var. Çünkü bir ayağımızla İslam'ın çizdiği çerçevenin içinde bir ayağımızla da dışında duruyorsak bir o yana bir bu yana dönüp dururuz.

Dindar ailelerin çoğunda en temel problem erkeklerin evde reis olmaması, Allah'ın verdiği görevi yerine getirmemesi ya da getirememesi. Kimi reisliği hanıma devretmiş, yan gelip yatıyor (fakat huzursuz) kimi de gücünü kötüye kullanıyor ailesine zulmediyor. Kimi de nasıl reislik yapacağını bilmiyor, bocalayıp duruyor. Oysa aileden erkek sorumlu. Erkeğin bu görevi acilen üstlenmesi ve idarecilik konusunda çaba göstermesi ve kendini geliştirmesi gerekli.

Kadınlar ise pek çoğu Allah (c.c)'ın onlardan istediği kocalarına karşı saygılı ve itaatkâr olma halleri içinde değiller. Kadın hakları yaygaraları sebebi ile Müslüman hanımlar İslam'ın kadına verdiği haklardan razı değiller. Batı toplumlarındaki kadınların içine düştüğü erkekleşme hallerini Müslüman hanımlar da kuşanıverdiler.

Çoğu kadın evde otorite olmak istiyor. Kocaya saygı ve itaat bir eziklikmiş gibi algılanıyor, hanımlar tarafından. Kadınlar güç ve otoriteyi sevdiler. Oysa otorite kadın için tadı güzel, zehirli bir meyve gibidir. Yavaş yavaş öldürür; kadına Allah'ın bahşettiği özel ve güzel pek çok kadın olma halini.

Müslüman ailelerin geldiği duruma bakarak acilen kadın ve erkek olarak yaratılışımıza uygun rollere bürünmemiz gerekiyor. Ah, içimizde sıkıntı duymadan dinimizin emirlerine teslim olabilsek, imanın tadını ne güzel duyarız.

Hepimiz Allah'ın bizden razı olmasını bekliyoruz fakat biz Allah'tan razı mıyız, Allah'ın gönderdiği dinden razı mıyız? Önce kendimize bu soruyu bir soralım.
 
http://www.gazetevahdet.com/evde-reis-kim-197yy.htm
 


 

24 Aralık 2014 Çarşamba

Nedir sizi ateşe sokan?

Nedir sizi ateşe sokan?


“Her nefis kendi kazandığından dolayı rehindir.

 Ancak amel defterleri sağından verilenler müstesna.

 Onlar cennettedirler.

 Günahkârlara sorarlar: ‘Nedir sizi cehenneme sokan?’

 Onlar der ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. ...

 Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik...

 Ceza gününü de yalanlardık. Nihayet bize ölüm gelip çattı.' ”

(Müddessir suresi, 38-47)






Biyolojik ritme saygı !

Biyolojik ritme saygı !


Çocuğu birinci sınıfa başlamış bir anne-baba çaresizlik içinde yanıma gelmişti.

 Çaresizliklerinin sebebi; 19 kişilik sınıfta 18 kişi okuma yazmayı öğrenmiş, bir tek kendi kızları kalmış okumaya geçemeyen. Çalmadıkları kapı kalmamış, kimi “Disleksi var galiba çocuğunuzda” demiş. Kimi “Beyindeki kimyasal denge bozukluğundan” bahsetmiş.

Bütün bunlarla yetinmeyen anne, gittiği yerlerden birinde “Kızınıza kötü cinler musallat olmuş” diye duyunca film kopmuş…


Kocaman değil, henüz 6 yaşında bir kız çocuğunun okul hayatında başına gelenlerden bahsediyorum… Göz ucu ile şöyle bir baktım; utangaçtı… Bilirim ki kız çocukları bu yaşta böylesi utangaç olurlardı, sorun yoktu benim için. Adını sormak istedim, annesinin arkasına saklandı. Babası kolundan tutup saklandığı yerden çıkartırken “Amca adını soruyor, söylesene adını hadi…” demesi çocuğun içinde bulunduğu durumu özetlemeye yetti.

“Üzgünüm çocuklar sizler adına” demek geldi içimden, söyleyemedim…

 “Siz dışarıda bekleyin isterseniz?” diye anne-babayı dışarıya davet ettim.

Çocuk öylece kalakaldı oturduğu koltukta… Kaygılı idi. Başına ne geleceğini bilememenin, ama kendinden büyük birisine de itaat etmesi gerektiğinin çelişkisi okunuyordu vücut dilinden.

 Kendimi tanıttım. Güzel resim yapabildiğimden bahsettim. İsterse birlikte resim yapabileceğimizi söyledim. “Hı hı” diye başını salladı ürkekçe… Diz çökerek oturduk yere, sehpanın üzerine koyduğum kâğıda boya kalemleri ile ev yapmaya başladık…

Ben, yazı da yazabildiğimi söyledim. Çocuk, “Ben de yazıyorum ama biraz yavaş” dedi. “Olsun” dedim, “Ben de önceden yavaş yazıyordum. Hem yavaş yazınca bazen daha güzel oluyor” deyince gözlerime baktı, rahatladı. Sonra kaşlarını çatıp “Ama öğretmenim dedi ki hızlı yazmalıymışım. Hem ödevimi yavaş yapınca annem kızıyor.” derken, ülkemiz çocuklarının eğitim dramını anlatıyordu aslında…

İkimiz de önümüze yeni bir kâğıt aldık… Oturduğumuz yerde, benim söylediğim harfleri birlikte yazmaya başladık. Küçücük parmakları ile nasıl da samimi çabalıyordu, içim burkuldu…

Üç-beş harfi yazdıktan sonra “Ben yazı da okuyabiliyorum” dedim.

 Çocuk beni duymazdan geldi. Kalemle çizgi çizmeye devam etti. İncinmişliği vardı belli ki…

 “Hatta ben, bu harfin hangi harf olduğunu bilebilirim” deyince başını kaldırdı, “Ben de bilirim, o A” dedi. Cesaret kazanmıştı. Çünkü kendini zorlamayan, ona uyum sağlayan bir yetişkin vardı yanında.

“Peki, bu hangi harf?” diye sordum, onu da bildi, diğerini de… “Hadi bu harfleri yan yana okuyalım dedim”, yavaş yavaş da olsa okudu.

“Ne güzel okuyorsun” dedim. Çocuk: “Ama annem sıkılıyor ben okurken. Babama diyor ki gel şu çocuğu sen okut, yoksa ben çıldıracağım.”

Dakikalarca gözlemledim, ne “disleksi” idi problemin adı, ne de “cin çarpması”. Aklı başında, narin bir kız çocuğu ve ona hitap edemeyen yetişkinlerin çatışması vardı ortada; “beklenti çatışması”…

Çocuk, kendi biyolojik ritmi ile “edinerek öğrenmeye” çabalarken, anne-babanın bu hızı yavaş bulup hızlandırma gayreti, çocuğu sersemleştirmişti.

Çocuğu dışarı alıp anne-babayı yeniden davet ettim. Dikkat ettim ki anne babanın da biyolojik ritmi oldukça bozuk. Baba beni dinler iken ayaklarını sallayıp duruyor, anne konuşurken hızlı hızlı ve yutarak konuşuyordu…

Hâlbuki edinerek öğrenmenin en temel ilkesi; eğiticinin “sekine” halinde bir biyolojik ritme sahip olmasıdır.

“Aktif bir pasiflik”, eğiticinin en üstün özelliğidir.

 Konuşurken, inci tanesi gibi kelimeleri tek tek çıkarmak... Yürürken, yavaş ve sükunet içinde yürümek… Göz göze gelindiğinde, gözlerle çocuğun gözlerine dokunacak kadar sakin bakmak, edinerek öğrenmenin olmazsa olmaz prensipleridir.

 Kalıcı öğrenmenin önündeki en büyük engel; çocuğu hızlandırmaktır; “Hadi, hadi… Çabuk, çabuk… Herkes yaptı bir sen kaldın” gibi baskılar çocuğu psikolojik olarak gerdiği gibi, bilginin içselleşmesinin önünü de kapatır.

 Çocuğa iyilik yapmak isteyen eğiticiler, onun biyolojik ritmine saygı duymalı. Belki kendilerinin bozulmuş olan biyolojik ritimlerini de “sekine” haline çevirerek çocuğun karşısına çıkmalıdır. Bu bir lüks değil, çocuk hakkıdır.

Psikolog Yazar__Adem Güneş



Sevmek mi?

Sevmek mi?



Muhabbet, kainatın devamına en büyük bir sebeptir. Bundan dolayıdır ki bütün varlıklar birbirleriyle ilişki içinde bir bütünlük arzeder.

Bakınız deniz ile bulut, bulut ile bitki, gül iIe bülbüI arasındaki ilişkiye muhabbetin dışında ne ile açıklanabilir ki. Evet her varlık muhabbetle donatılmıştır.

En kapsamlısı da biz insanlardaki muhabbettir.
Bütün kainatı ihata edecek bir sevgiyle donatılmamış mıyız?
Bunun sonucu olarak da en yoğun muhabbet insanda olması gerekmez mi?

Öyle ise ne oluyor biz insanlara?
Muhabbete sınırsız vesileler varken bazen basit bir noktaya takılır eş, dost, arkadaş sevdiklerimize özellikle de varlık sebebimiz Rabbimize karşı muhabbette kusur eder, huzurlu geçirebileceğimiz vakitlerimizi huzursuzluğa dönüştürüverir mutlu olacakken mutsuzluğu tercih ederiz.

Sizce sayılı nefeslerle sınırlı sunulan bir ömrü sevdiklerimize yakınken onlarla uzak yaşamaya değer mi?

Elbetteki hayır. Öyle ise ne oluyor bizlere?

  Bülent Yolcu 



Ahmed Şahin - Her sabah sorulan 8 sorunun farkında mıyız?

Ahmed Şahin - Her sabah sorulan 8 sorunun farkında mıyız?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

Her sabah sorulan 8 sorunun farkında mıyız?


İmam-ı Şafii Hazretleri, henüz on beş yaşlarında iken fetva verme makamına çıkaran bu ilmi nasıl bir aşk ve azimle kazandığını soranlara verdiği cevabında der ki:

Bir adam para kazanmak için nasıl bir azim ve arzu içinde olursa, ben de ilim elde etmek için öyle bir azim ve aşk içinde olurum. Yavrusunu kaybeden anne oğlunu bulunca nasıl sevinirse, ben de bilmediğim bir meselenin cevabını bulunca öyle sevinirim!

İlim sahibi olmak için böylesine derin bir azim ve çaba içinde olan büyük müctehid, ilimden ne anladığını da şu unutulmayan cümleleriyle açıklar:

- İlim, öğrenilen değil yaşanandır! Yaşanmayan ilim, geçmeyen para gibidir, sahibine hiç faydası olmaz. Sadece bilgim var diye gururlanmasına kuvvet vermiş olur.

Kuvvetli bir tefekkür derinliği yanında muhrik bir sese de sahip olan Hazret-i İmam, Kur’an okurken hem kendi ağlar hem de dinleyenleri ağlatırdı. Bu yüzden ağlayarak manevî kirlerden temizlenmek isteyenler okuyuşunu dinlemeye giderlerdi mescidine.

Onun mescide gidiş gelişi de ayrı bir tefekkür derinliği içinde geçerdi. Nitekim ‘Et-Terbiyetü’l-İslam’da Hazreti İmam, bu sabah yürüyüşü sırasında kendine sorulan sekiz soruyu anlatır. Hepimizi de yakından ilgilendiren bu sekiz soruyu bugün sizinle paylaşmak istiyorum.

Bir sabah namazı dönüşünde derin bir tefekkür içinde yürürken yaklaşan biri:

- Efendi Hazretleri, derin düşünce içinde görüyorum sizi, der. Bir sıkıntınız mı var yoksa?

Şafii Hazretleri bu soruya şöyle karşılık verir.

- Her sabah namaz dönüşünde benden istenenleri düşünüyorum da onun için dalgın yürüyorum.

Adam merak eder:

- Her sabah sizden istenenler mi var? Kimler neleri istiyor sizden?.

- Her sabah benden sekiz şeyin istendiğini düşünüyorum, diyerek o sekiz şeyi şöyle sıralar:

1- Rabb’im, benden farzlarını istiyor.

2- Resulullah (sas) Efendimiz benden sünnetlerini istiyor.

3- Ailem benden helal nafakalarını istiyor.

4- İmanım ve aklım kendilerine uymamı istiyor.

5- Nefsim ve şeytanım da kendilerine tabi olmamı istiyor.

6- Amellerimi yazan Kiramen Kâtibîn melekleri de benden hep sevap yazdırmamı istiyor.

7- Her doğan güneş ise bir gün daha yaşlandığımı düşünmemi istiyor...

8- Hazreti Azrail de kendisine bir gün daha yaklaştığımı hatırlamamı istiyor.

Bunları sırasıyla sayan Hazreti İmam:

- İşte, ben günlük hayatıma bu isteklerin muhatabı olarak başlıyorum. Dalgın yürüyüşümün sebebi bu sorumluluklarımı düşünerek gitmemdir, der.

Bu defa da soruyu soran düşünmeye başlar:

- Ya İmam der, bunlar sadece sana mahsus sorular mı, yoksa bana da soruluyor mu bu sorular? Hazreti İmam tebessüm ederek cevap verir:

- Onu senin irfanın bilir. Ben kendime her sabah böyle soruların sorulduğunu tespit ettim, istersen sen de şöyle bir tefekkür et, bu sorular sana da soruluyor olabilir.

Adam bir an şöyle bir dalar, hemen arkasından da başını sallayarak cevap verir:

- Evet ya İmam, bu sorular sadece sana değil bana da, hatta her sabah günlük hayatına başlayan herkese de sorulan sorulardır. Ama biz bunları düşünmüyorsak, bize de sorulmayışından değil bizim gafletimizdendir, der.

Ne dersiniz, Hazreti İmam’a sorulan bu sekiz soru bizlere de soruluyor mu her sabah? Var mı günlük hayata başlarken bizden istenenleri düşünerek yürüme hassasiyetimiz, bunları hatırlayarak güne başlama dikkat ve tefekkür derinliğimiz? Düşünmeye değer mi Hazreti İmam’ın bu uyarılarını?

a.sahin@za­man.com.tr



 

23 Aralık 2014 Salı

Haftanın Hikayesi: Bir kıza âşık olmuştu

Haftanın Hikayesi: Bir kıza âşık olmuştu



 

Ebu Hafs-ı Haddad hazretleri “rahmetullahi aleyh”, İslam âlimlerindendir.
Bir kıza âşık olmuştu gençliğinde.

Bu aşkla yanıyor, ona kavuşmak için, çareler arıyordu.
Dostları, kendisine;
- Filan yerde bir yahudi büyücü var. Senin derdine, ancak o çare bulur, dediler.

- Pekâlâ, deyip gitti o yahudiye.

Durumu anlatıp;
- Derdimin çaresini bul, diye rica etti.

Büyücü:
- Yaparım, ama bir şartla, dedi. Kırk gün, hiç iyi bir amel yapmayacaksın. Sihrimin tesir etmesi için bu şart.

Ama sihir tesir etmedi

Ebu Hafs;
- Peki yapmam, dedi.

Kırkıncı gün, büyücü sihrini yaptı ona.
Lakin Ebu Hafs muradına kavuşamadı.

Yahudi büyücü de, çok hayret etmişti.
Kendisine;
- Sen mutlaka iyi bir iş yapmışsın, dedi. Yoksa benim sihrim muhakkak tutardı.

Ebu Hafs;
- Hatırlamıyorum, dedi. Kırk gündür, iyi bir iş yapmadım.
- Hiç mi yapmadın?

Yoldan bir taş kaldırdım

Ebu Hafs düşünüp;
- Sadece yol üstünde, bir taş gördüm. Kimse düşmesin diye, alıp bir kenara koydum, dedi. Bu olabilir mi?

Büyücü;
- Olabilir, dedi. Sen kırk gün, sadece bir tek iyi iş yaptın. Yine de Rabbin seni terk etmediyse, korkma, dedi. O, muradının hepsini ihsan eder.

Ve izah etti:
- Zira senin, halis niyetle işlediğin tek bir amel, benim, kırk yıl yaptığım sihrime engel oldu.

Bu sözden, Ebu Hafsın kalbine ateş düştü.
O gün tövbe etti Rabbine.

Yahudi de, duygulanıp, imanla şereflendi.
 
 

100. yıldönümünde Sarıkamış Harekâtı

100. yıldönümünde Sarıkamış Harekâtı





Bugün, Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı tarihi açısından en dramatik sayfalarından biri olan Sarıkamış Harekâtı'nın başlamasının 100. yıldönümü. Felakate dönüşen harekâtta binlerce Osmanlı askeri yaşamını yitirmişti.
 
22 Aralık 1914'te başlayan harekatta amaç Rusları kuşatmaktı ama 9 Ocak'a kadar süren bu savaşta Osmanlı ordusu binlerce askerini soğuktan donarak ya da hastalıktan kaybetti. Savaşın bitiş tarihi konusunda farklı görüşler var ama yaygın eğilim, Enver Paşa’nın cepheden ayrıldığı 9 Ocak’ı harekatın sonu olarak kabul ediyor.


Sarıkamış Harekâtı


Osmanlı makineli tüfek birliği (1915)

Tarih 22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915[1]
Bölge Sarıkamış
Sonuç Rusya İmparatorluğu'nun zaferi. Rusya'nın Doğu Anadolu'yu işgali

Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914), I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya İmparatorluğu arasında Sarıkamış'ta gerçekleşen kara çatışmaları. Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir başarısızlıkla sonuçlanan bir askerî girişimdir.

1877-1878'deki 93 Harbi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisi ile sonuçlanınca Batum savaş tazminatı olarak Rusya'ya verilmişti. Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya'ya bırakılmıştı. 1914 yılında dönemin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, daha önce yitirilen bu yurt topraklarını geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde "Sarıkamış Harekatı" planlarını kurmaylarına sundu.




Enver Paşa ve Otto von Feldmann cephe birliklerini izliyorlar.

10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Enver Paşa Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.


Ruslar Sarıkamış yollarında donmuş askerleri toplarken.

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına göre Osmanlı zayiatları 60.000 ve Rus zayiatları 30.000'dir.[1] Savaşın en hazin kısmı ise Osmanlı kayıplarının bir çoğunun Rus'lar ile yapılan çarpışmalarda değil de ağır soğuk hava koşulları yüzünden ölmesidir. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. 5000 kişi civarında esir alınmıştır. Bunlar tahmine göre Kırımda domuz çifliğinde çalıştırılarak ve aç bırakılarak ölmüşlerdir.[4] Tarihçi-yazar Mehmet Niyazi Sarıkamış harekatındaki şehit sayısının tüm belgelerde toplamda 23.000 olduğunu, 90.000 rakamının 60.000 kayıp veren Rusların yalanı olduğunu kaydeder.[5]


1918 Mart ayında Brest-Litovsk Antlaşması ile Sarıkamış ve Kars geri alınmış, ama aynı yılın Ekim ayında Mondros Mütarekesi uyarınca eski sınırlara dönülmüş ve topraklar elden çıkmıştı.