24 Temmuz 2017 Pazartesi

Yalan ve Yalan Yere Şahitlik-2

Yalan ve Yalan Yere Şahitlik-2

Yalan yere şahitlik, adaleti yanıltmakla birlikte vicdanları da yaralamaktadır. Bu sebeple yalan yere şahitlik yapanlar sadece hakkını yedikleri insanın değil tüm toplumun hakkını ihlal etmiş olurlar. Ayrıca insan, yalan söylediğinde veya yalan yere şahitlik yaptığında kimsenin bunu fark etmediğini zanneder. Oysaki Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir uyarı yapılmaktadır.

إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ

“Hiç şüphesiz Rabbin sürekli görüp, gözetlemektedir”(Fecr, 89/14),

Elbette Yaratan yarattıkları varlıkları her daim görmektedir. İnsanlar O’nu göreese bile O yarattıklarını her daim görücüdür. Bununla beraber bir başka gerçek şudur ki; her birimizin yanında yaptıklarımızı yazan melekler bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerimde bu husus bizlere şöyle aktarılıyor.

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

"İnsan hiçbir söz söylemez ki, onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen ve (kaydeden) hazır bir melek bulunmasın." (Kaf, 50/18)

Yalan yere şahitlikte bulunmamak ise imanın tezahürüdür. Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle yalan yere şahitlik etmemenin, doğru sözleü olmanın müminlik alameti olduğunu beraberce öğrenelim. Furkan süresi 72. Ayette şöyle buyrulmaktadır.

وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا

“Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkan, 25/72)

Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde konumuzla ilgili bizlere şu tavsiyelere uymamızı bildirmektedir.

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌإِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

 “Hakkında bilgi sahibi olmadığı şeylerin ardına düşme. Gerçekten kulak, göz, ve gönül hepsi (bu durumdan) sorumludur. ”(İsra, 17/36)

فَاجْتَنِبُواالرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ

“O halde pis putlardan sakının; yalan sözden kaçının.”(Hac,22/30)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَالصَّادِقِينَ

“Ey İman edenler! Allah’tan sakının ve doğru sözlülerle beraber olun.”(Tevbe, 9/119)

Hz. Fahr-i Kainat (s.a.s) Efendimiz ise bizlere şu uyarıyı yapmaktadır.

« إنًَّ الصِّدْقَ يهْدِي إلى الْبِرِّ وَإنَّ البرِّ يهْدِي إلى الجنَّةِ ، وإنَّ الرَّجُل ليَصْدُقُ حتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدّيقاً، وإنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلى الفُجُورِ وإنَّ الفُجُورًَ يهْدِي إلى النارِ ، وإن الرجلَ ليكذبَ حَتى يُكْتبَ عنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً »

 “Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, Fücura (yani yoldan çıkmaya) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” (Buhari, Edep, 69)

Yalandan sakınıp doğru sözlü olmak dünyamızı da hayra ulaştıracaktır. Bir ayette yalandan kaçınıp doğru sözlü olanlara şöyle müjde verilmektedir.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًيُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab, 33/70-71)

Yalan ve yalancılık çok çirkin bir huydur. Yalan ve yalan yere şahitlik müminin vasfı asla olamaz. Allah (c.c.)’un kendisini gördüğünü ve konuştuklarını kayıt altına aldırdığını bilen ve buna bütün içtenliğiyle iman eden bir kimsenin ağzından yalan çıkması ve hele hele adaleti yanıltmak adına, insanları aldatmak adına yalan yere şahitlikte bulunması düşünülemez.
http://www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Uzman Vaiz

 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/ahlaki-ilkelerle-ilgili-vaazlar/588-yalan-ve-yalan-yere-%C5%9Fahitlik.html

--

HER HAYRIN VE HİKMETİN BAŞI

HER HAYRIN VE HİKMETİN BAŞI   
     
Dünyâ ve âhirette huzur ve saâdete kavuşabilmek için, bu fânî âlemde Allâh’tan lâyıkıyla korkarak, rükû ve secdelerimizi, duâ ve niyazlarımızı, gözyaşlarımızla yoğurmalı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâiliyet ümîdiyle O’na ilticâ etmeliyiz.

HAYIR İŞLERİNDE YARIŞIN




Hadis-i şeriflerde buyrulur:

“Her hayrın başı Allâh sevgisi, hikmetin başı da Allâh korkusudur.”

Allâh’ı seven ve tanıyan bir kimse O’nun muhabbetine lâyık olamama ve azâbına dûçâr olma korkusuyla dâimâ dikkatli davranır, hayâtını ihsan kıvâmında yaşar.

Kul, Allâh’tan hakkıyla korkarsa hayâtına İslâm muhtevâsında bir istikâmet verir ve bütün dünyâ ve âhiret korkularından emîn olur. Nitekim Âlemlerin Efendisi şöyle buyurur:

“Üç şey vardır ki münciyâttandır, insanı kurtarır: Gizli ve açıkta Allâh’tan haşyet duymak, yâni korkmak, rızâ ve gazap hâlinde adâleti sağlamak, fakirlik ve zenginlik ânında iktisatlı olmak. Şu üç şey de mühlikâttan, helâk edici şeylerdendir: Kendisine tâbî olunan hevâ, cimrilik ve kişinin kendisini beğenmesi.” (Münâvî, III, 404/3471)

Dünyâ ve âhirette huzur ve saâdete kavuşabilmek için, bu fânî âlemde Allâh’tan lâyıkıyla korkarak, rükû ve secdelerimizi, duâ ve niyazlarımızı, gözyaşlarımızla yoğurmalı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâiliyet ümîdiyle O’na ilticâ etmeliyiz.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/her-hayrin-ve-hikmetin-basi.html


 

23 Temmuz 2017 Pazar

Cemalnur Sargut - HOŞGÖRÜYÜ HAL EDİNELİM

Cemalnur Sargut - HOŞGÖRÜYÜ HAL EDİNELİM

İslam dini bize karşımızda gördüğümüz hataların da, güzelliklerin de, kendi hakikatimize ait olduğunu öğretir. Başka diye gördüğümüz her şey, aslında kendimizin aynadaki aksidirler. Onun için dilimizde bazı terimler hakikati yansıtmıyor. Mesela, öteki kelimesi ya da ötekileştirmek kelimesi aslında, ötede gördüğünde kendini bilmek ve tanımak manasında, ötedeki teki, gibi anlaşılmalıdır. Farklılıklar, Allah’ın kula lütfudur. Zira sanatçının sanatı farklılıklarda yatar. Allah kuluna kendini tanıtmak için onu kendi huylarından, meşrebinde, anane ve geleneklerinden farklı gibi gözüken ama öz olarak kendi hakikatimizi gördüğümüz değişik aynalarla çevirir. İşte insan, Yaradanın büyüklüğünü hissettiği ve kendini bilip tanıdığı topluluğun içinde Allah'ına şükretmekle yükümlüdür. Çünkü çevresindeki herkes, aslında var olmayan hayallerden ibaret olup, tekamül etmemiz için bize lutfedilen birer hediyedir.

Görüyoruz ki; İslam’ın selam, selamet, anlamına gelen manaları teslim olan herkese yüce Rabbimizin bu hakikati göstermesi ve adeta başkalarıyla bize selam vermesidir. Bu yüzden Yasin suresinde Allah, “Selamün kavlen min rabbin rahim” ayetiyle bütün bu hakikatleri öğreten Peygamberin Rab ve Rahim ismiyle tecelli ederek, aslında kendisinden kullarına bir selam olduğunu anlatır.

Biliyoruz ki, İslam’ın diğer dinlerden farklı özelliklerinden biri de budur. Dinimiz, Gafur ismiyle tecelli eden Allah’ın kulunu her vesileyle affetmeye hazır olduğunu, hatta bu sebeple ne çok vesile oluşturduğunu göstererek bizi utandırır ve hayretler içinde bırakır. Yüce Rabbimiz, daha yaradılıştan bir’i iki gören, kusurlu bizlerle her an, bir ve beraber olduğunu bize gösterirken, biz O’nun kullarını affedemeyip suçlarsak, bu adeta Rabbimize “Sen de beni affetme Allah’ım!” der gibi bir istekte bulunmak olmaz mı?.. Bilmeliyiz ki; O her an bizle meşguldür ve her an sevgisini göstermeye hazırdır. Zira Onu sevebilmek, hatta O’nun lütfuyla Peygamberi sevebilmek, Allah’tan gelen bir kabiliyettir. Buradan anlaşılıyor ki; O tövbe ismiyle bize dönmese biz tövbe bile edemeyiz, o şekur ismiyle bize nimet yağdırmasa biz şükredemeyiz. Bütün bu güzelliklere muhatap olabilmenin tek yolu, O’nun sayarak yarattığı her şeyi sevmek, sevemesek bile saygı duymak olabilir. Zaten bu, zorlama bir şey olmayıp, ayette buyrulduğu gibi, her şey O’nu tesbih ettiğine göre, sevdiğinin tesbih eden her varlığa karşı yakınlık duyarak, idrak eden kulun mecburiyetidir. İşte dinimizin “Yaratılanı yaradandan ötürü sevme" hakikati, Batının sadece aydın olduğu için zorla tolere ettiği, yani kendini kabullenmek zorunda hissettiği halin farkını bize öğretir. Toleransla hoşgörünün benzemediğini görürüz ve dinimize bir kere daha şükrederiz.

Bütün bu güzellikler kulu halinden memnun olma, hadiseleri kabul edebilme ve aradakini görmeyip yapanın yaptıranın Allah olduğunu idrak etme seviyesine ulaştırır. Bu seviyeye gelen kul, Bakara Suresinde geçen ayetteki “Onlar için korku ve hüzün yoktur” hükmünün muhatabı olur ve daima cennette olur. Dikkat etmemiz gereken nokta, bu idrake varsak da toplumun düzenini bozmaya çalışan, yahut Allah’a ve Peygamberine hürmetsizlik eden kişilere karşı mücadeleyi devam ettirmektir. Kalben herkesin vazifeli olduğunu idrak edip, o vazifeye hürmet etse de, şeklen Peygamberin “Haksızlık karşısınad susan dilsiz şeytandır” hadisine uyarak, hareket etmeyi kendine vazife bilir.

İşte bu denge, kula edep kavramını öğretir ki, dinin özü, tasavvufun hakikati edeptir. Ancak edeple Allah'ın rızası kazanılır. Velhasıl, yüce Peygamber’in de buyurduğu gibi, hoşgörüyü hal edinelim ki bize de öyle davranılsın.

Amin.


http://gazetebirlik.com/yazarlar/hosgoruyu-hal-edinelim/


22 Temmuz 2017 Cumartesi

DEPREMİN 3 MÜHİM HİKMETİ

DEPREMİN 3 MÜHİM HİKMETİ   
 
Son yıllarda dünyanın her yerinde, görülmemiş bir sıklıkta tabiî âfetlere şâhit oluyoruz. İnsanoğlu bu hâdiseleri nasıl okumalı? Bu âfetlerin “özel” bir mânâsı var mı; yoksa bunlar, sıradan tabiat hâdiselerinin bir parçası mı?

HİÇBİR HADİSE SEBEPSİZ DEĞİLDİR

Tabiattaki hiçbir hâdise sebepsiz ve hikmetsiz değildir. Zira her şeyi olduğu gibi, tabiat hâdiselerini de yaratan, Cenâb-ı Hak’tır. O’nun bütün işleri, idrâk edilebilen veya edilemeyen nice hikmet ve sırlarla doludur. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulur:

“…O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En’âm, 59)

Kâinatta bir yaprak bile O’nun irâdesi, bilgisi ve izni dışında düşemezken, koskoca beldelerin rastgele ve şuursuz bir şekilde sarsıldığını kabul etmek; akıl, idrâk ve iz’an dışıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, sayısız sır ve hikmete mebnîdir. Yani tabiat da, diğer bütün mahlûkat gibi, kâinattaki ilâhî nizam, denge ve âhenge göre vazifesini icrâ etmektedir.

Cenâb-ı Hak, kâinattaki bâzı hâdiseleri periyodik bir akışa bağlamıştır. Meselâ ilâhî bir takvim olan Güneş’in ve Ay’ın doğup batışı ve diğer hareketleri, bir saniye bile şaşmadan milyonlarca yıldır devam ediyor.

Yine atmosferde %21 oksijen ve %77 azotun değişmeyen bir denge içinde mevcûdiyeti de bunun gibidir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın tabiata koyduğu ekolojik denge unsurlarından yalnızca birkaçıdır.

Bunlar gibi sayısız şartın bir araya gelmesiyle mümkün olan bir hayat yaşamaktayız.

Bunlardaki en ufak bir değişiklik, dünyanın altını üstüne getirip insan hayatını imkânsız kılmaya kâfîdir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, insan hayatının devamını murâd ettiği müddetçe, bu ekolojik dengeyi de sürdürmektedir.

Yani Güneş ve diğer yıldızlar gibi cesîm kütlelerden, bir atomun içindeki esrarlı ışınlara kadar kâinattaki bütün varlıklar, hayâl ötesi bir düzen içinde vazifelerini îfâ ediyor. İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumda…

ADETULLAH VE SÜNNETULLAH

Bir îmansız dahî Güneş’in sür’atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdânen ilâhî irâde ve kudrete teslîm olur. Fakat gaflet ve nefsâniyeti îcâbı, bu ve benzeri hâdiselerin ilâhî takdîr ile olduğunu reddeder. Böylece kâinattaki nizâmı, “tabiat kanunları” diyerek kendiliğinden meydana gelen bir kuvvet ve hayat kaynağı şeklinde görme gafletinde bulunur. Oysa kâinattaki nizâmı temin eden kâide ve kânunlar, kısaca “âdetullâh” veya “sünnetullâh” denilen hakîkatlerdir.

DEPREMİN 3 HİKMETİ

balikesir-deprem-3

Deprem, sel, fırtına, yanardağ patlamaları, tsunami gibi bâzı tabiat hâdiseleri de, belli bir periyoda bağlı olmayan “âdetullâh” tecellîleridir. Cenâb-ı Hakk’ın bunları meydana getirişinde zâhirî sebeplerin dışında, üç tane de bâtınî sebep vardır. Bunları hikmet penceresinden değerlendirmek gerekirse:

İLAHİ İKAZ

BİRİNCİSİ; İLÂHÎ BİR ÎKAZDIR. Cenâb-ı Hak, bu âfet ve felâ­ketlerle insanoğluna ne kadar da derin bir acziyet ve hiçlik içerinde bulunduklarını ve bu cihandaki asıl vazifelerinin kulluk olduğunu hatırlatır. Ayrıca dünyanın fânîliğini, ölümü ve esas hayatın âhiret olduğunu bildirir. Bilhassa kıyâmeti, yani kâinat çapındaki o büyük infilâkı hatırlatarak biz kullarını îkaz buyurur.

Meselâ fay hatları… Allah Teâlâ toplumları, fay hattını harekete geçirmeden, yani zâhirî bir sebep olmaksızın da helâk edebilir.

Ancak daha evvel bu fay hatlarını takdîr edip onları devamlı olarak kullarının gözleri önünde bulundurmak sûretiyle, kıyamet günü mutlakâ gerçekleşecek olan hakîkati her an îkâz ediyor.

Böylece insanoğlunun âhiret yurduna hazırlıkta gaflete düşmeyip uyanıklık hâlinde olması için bir nevî lûtufta bulunuyor. Elbette bu îkâz-ı ilâhîler fay hatlarından ibâret değil… Sel, fırtına, tedâvîsi mümkün olmayan bulaşıcı hastalıklar vs. hep bu kabildendir.

Bu ilâhî îkazlar olmasaydı, insanoğlu ansızın ve gâfilâne bir şekilde ölümün pençesine düşer ve ebedî felâkete dûçâr olurdu. Bu itibarla, merhamet sahibi olan Allah Teâlâ, kullarının dikkatlerini mutlak gelecek olan hakîkatlere çekmek ve çok geç olmadan önce mânen uyandırmak için muhtelif hâdiseleri bir “âdetullah” olarak tahakkuk ettirmektedir.

İLAHİ CEZA

İKİNCİSİ; İLÂHÎ BİR CEZÂDIR. Bu nevî felâketler, Allâh’a isyan edenlere bir kahır tecellîsidir. Toplumdaki fertlerin ekseriyeti nefsânî azgınlıklara meyletmişse, şer gâlip olmuş, vicdanlar günahlarla kirlenmiş, kalplerde isyan hatları teşekkül etmişse, bu hâl, aslında rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklığın vukū bulmasına, bâzen de depremlerin zâhirî sebebi olarak gösterilen fay hatlarının infilâkına sebep olur.

Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir.

Yani vicdanların kirlenmesiyle ruhlarda yaşanan mânevî depremin ardından, yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer.

Fay hatlarının ve yanardağların ilâhî kânun îcâbı zaman zaman patlaması zarûrîdir. Zira bu sûretle dünyanın merkezindeki bir ateş denizi olan “mağma” rahatlayacak, içinde biriken gazı atacaktır. Aksi hâlde dünya birden infilâk ederdi. Lâkin insanların müsbet veya menfî durumuna göre bu fay hatları denizlerin veya okyanusların ortasında da kırılabilir, insanların yaşadığı beldelerde de…

Yani Cenâb-ı Hak, kalplerin duruma göre, bunu insanlara zarar verecek şekilde de tahakkuk ettirebilir, zararsız bir şekilde de… Bu, Cenâb-ı Hakk’ın mağmaya ve yer kabuğuna koyduğu bir kâidedir.

Ayrıca ilâhî kânunların tabiattaki tanzîmine göre bu ilâhî îkaz tecellîleri; kimi mıntıkada deprem, kimisinde tsunami, kimisinde yanardağ patlamaları, bâzı bölgelerde kuraklık, bâzılarında ise sel gibi çok farklı şekillerde vukû bulmaktadır. Yani Cenâb-ı Hak, Dünya’nın her tarafına koyduğu farklı kânun ve kâidelerle kullarını îkaz ve imtihan etmektedir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı (düzen bozuldu), ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

MAĞFİRET VE ECİR VESİLESİ

ÜÇÜNCÜSÜ İSE, SÂLİH KULLARA BİR MAĞFİRET VE ECİR VESÎLESİDİR. Hakîkaten, birtakım âfetlerde, kurunun yanında yanan yaş ağaçlar misâli, mâsum çocuklar ve sâlih kimseler de vefât ederek hükmen şehîd olmaktadır. Bu iptilâları Cenâb-ı Hak bâzı kullarının günahlarına keffâret kılmakta, bâzılarının ise mânevî derecelerini yükseltmeye vesîle etmektedir.

Nitekim bu husustaki bâzı hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Bir kul kendisi için (Cennet’te) hazırlanmış olan makama ameliyle erişemeyecekse, Allah onun bedenine veya malına veya çoluk-çocuğuna bir belâ verir. Sonra (Allah) o kulu bu musîbete sabretmeye muvaffak kılar. Nihâyet (Allah) o kulu kendi katında hazırlamış olduğu makama eriştirir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1/3090; Ahmed, V, 272)

“Kulun Allah indinde bir mevkii vardır ki, ona ibadetle erişemez. O mevkiye erişinceye kadar Allah, onu hoşuna gitmeyen (iptilâ ve musîbetler)le imtihan eder.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 292)

Velhâsıl, meydana gelen âfet ve musîbetleri materyalist bir dünya görüşüyle seyretmek ve sırf zâhirî sebeplerinde takılıp kalmak, meselenin hikmet ve hakîkatinden gâfil kalmaya sebep olur. Bir müslüman, bu tip hâdiseleri mânevî perspektiften de tahlil ederek îmânî ve İslâmî ölçülerle değerlendirmekten gâfil kalmamalıdır.

Cenâb-ı Hak, bizleri kâinatta vukû bulan her hâdiseyi ibret nazarıyla okuyup, gerekli hikmet derslerini çıkarabilen ârif ve sâlih kullarından eylesin.

Âmîn…

Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Genç Dergisi, Sayı; 78

http://www.islamveihsan.com/depremin-3-muhim-hikmeti.html

 

21 Temmuz 2017 Cuma

Tefekkür vakti

Tefekkür vakti

PEYGAMBER Efendimiz SAV buyurur ki:

"Bir saat tefekkür  (olayların hikmeti hakkında düşünmek) bazen - bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. "

(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II / 127 )







Bismillahirrahmanirrahim
İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık.
Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.

| Yasin suresi,77

Tefekkür iyidir; hakikate götürür.
Sanattan Sanatkâra; eserden Müessire;
- Esfeli safilinden Alâ-yi illiyyîn'e çıkarır biiznillah...


Müslüman, örnek insandır

Müslüman, örnek insandır
 

Kudüs’te medfun olan İbrahim bin Ali hazretleri “rahmetullahi aleyh“, bir gün sevdiklerine;
- Kardeşlerim, örnek insan olmaya bakın, buyurdu.
- Örnek insan kimdir efendim? dediler.

- Eshab-ı kiramdır, İslam alimleridir, buyurdu. Onlar gibi olmaya çalışın. En kötü kimse, insanlara göre şekillenen kişidir.

Ve izah etti:
- Şöyle ki, bu gibiler, insanlara göre tavır alır, Allah’ın rızasını düşünmezler. Halbuki "Müslüman", her yerde Müslümandır. "Altın", her yerde altın olduğu gibi.

Ve sordu onlara:
- Altın, kâfirin elinde de altındır, Müslümanın elinde de, öyle değil mi?
- Evet efendim, dediler.

- İşte Müslüman da "hava" ve "su" gibidir. Onsuz yaşanmaz.

Müslüman sevilir
Şöyle devam etti:
- Müslüman sevilir. Hatta aşık olunur ona. Çünkü onun maksadı dünya değil, "ahiret"tir. Ahirete döndürmüştür yüzünü. O, Müslüman olanlardan herkesi sever. Yalnız bir kimseyi sevmez.

Merak ettiler:
- Kimi sevmez hocam?

- Kendisini. Kendini sevmediği içindir ki herkes onu çok sever.

Şöyle bitirdi:
- “Hakiki Müslüman”, hasreti çekilen, herkes tarafından sevilen insandır.

Bilmek, yapmak içindir

Bir gün de sohbetinde;
- Cenâb-ı Hak bizleri boş laftan kurtarıp, hayırlı işler yapmayı nasip eylesin, buyurdu.

Ve ekledi:
- İlim, amel etmek içindir. Hak teâlâ, hepimizi amelsiz ilimden, işe yaramayan bilgilerden korusun.

Şöyle devam etti:
- Bu dünya ahiretin tarlasıdır kardeşlerim. Burada tohum ekmeliyiz. Tohumdan maksat, iyi iş ve ibadettir. Burada "hayırlı iş" yapılırsa, yarın mükafatına kavuşulur. Ancak bir şartla.

- O hangi şart hocam?

- Usulüne uygun yapmak. Yani ibadetleri emredildiği gibi yapmalıyız. Onun için de bilmemiz lazım. Bilmeden Müslümanlık olmaz.

Şöyle bitirdi:
- İslamiyet’i öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farz-ı ayndır.
 
 

 
 

20 Temmuz 2017 Perşembe

Yalan ve Yalan Yere Şahitlik-1

Yalan ve Yalan Yere Şahitlik-1

Dinimiz, insanın kendisine ve topluma zararı dokunacak her türlü söz ve davranışları yasaklayarak haram kılmıştır. İslam Dininin yasakladığı kötü davranışlardan biride yalan söylemek ve yalan yere şahitlik yapmaktır.

 Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalan ve yalancı şahitlik,  gerçeği ters yüz etmek demektir.

Öncelikle bir hadisi şerifi sizlere aktarmak suretiyle şu vurguyu yapmak isterim. Yalan bir müminde bulunamaz. Hadis-i şeriflerinde Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır.

عَنْ صَفْوانَ بْنِ سُلَيْمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:  قُلْنَا يَا رَسُولَ اللّهِ: أيَكُونُ الْمُؤْمِنُ جَباَناً. قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ بَخِيلاًً ؟ قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ كَذّاباً؟ قَال:لآ.

Safvan İbnu Süleym (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! dedik, mü'min korkak olur mu?"

"Evet!" buyurdular. "Pekiyi cimri olur mu?" dedik, yine:

"Evet!" buyurdular. Biz yine:

"Pekiyi yalancı olur mu?" diye sorduk. Bu sefer: "Hayır! Buyurdular.” (Muvatta, Kelam, 19, (2, 990)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in, bir başka hadislerinden yalan söylemenin zararını şöyle öğrenmekteyiz.

وعن مالكٍ أنّهُ بلغهُ أن ابن مَسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: َ يَزَالُ الْعَبْدُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرّى الْكَذِبَ فَيُنْكَتُ في قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ حَتّى يَسْوَدَّ قَلْبُهُ فَيُكْتَبُ عِنْدَاللّهِ مِنَ الْكَذَّابِينَ..

"Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde "yalancılar" arasına kaydedilir."(Muvatta, Kelam 18, (2, 990)


Bir başka hadis-i şerif ile yalan söylemenin itikadi boyutuna da vurgu yapmamız gerekir. Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde dört kötü huyun kişiye getireceği zararı şöyle aktarıyor.

أَرْبعٌ منْ كُنَّ فِيهِ ، كان مُنافِقاً خالِصاً ، ومنْ كَانتْ فيهِ خَصْلَةٌ مِنْهُنَّ ، كَانتْ فِيهِ خَصْلةٌ مِنْ نِفاقٍ حتَّى يَدعَهَا : إذا اؤتُمِنَ خَانَ ، وَإذا حدَّثَ كَذَبَ ، وإذا عاهَدَ غَدَرَ ، وإذا خَاصمَ فجَرَ

"Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir  sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar." (Buhari, İman, 24)

Yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak, Allah'a şirk koşmak ve ana babaya isyan etmek gibi büyük günahların başında yer alır. Efendimiz (s.a.s)’den Ebu Bekre’nin bildirdiği bir hadisi sizinle paylaşmak isterim.

وعن أبي بكْرةَ رضي اللَّه عَنْهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « ألا أُنبِّئكُم بأكبر الكَبائِر ؟ قُلنَا : بَلَى يا رسول اللَّهِ . قَالَ : « الإشراكُ باللَّه ، وعُقُوقُ الوالِديْنِ » وكان مُتَّكِئا فَجلَس ، فقال : « ألا وقَوْلُ الزُّورِ ، وشهادةُ الزورِ » فما زال يُكَرِّرُهَا حتى قلنا : لَيْتَهُ سكَت

 Sevgili Peygamberimiz bir gün ashabına; "Bakın, büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?" diye buyurdu. Oradakiler; “Ey Allah'ın Rasûlü, Evet bildir," diyince, Efendimiz (s.a.s); "Allah'a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek" buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve "İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır" buyurdu. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. (Riyaz’üs-Salihin, Tercüme ve Şerhi, c.VI, Hadis No: 1554)
http://www.guncelvaaz.com
Ahmet ÜNAL
Uzman Vaiz

 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/ahlaki-ilkelerle-ilgili-vaazlar/588-yalan-ve-yalan-yere-%C5%9Fahitlik.html

--

HARAMDAN SAKINDIĞI İÇİN

HARAMDAN SAKINDIĞI İÇİN

Ahmed bin Hanbel hazretleri "rahmetullahi aleyh", daha çocuk iken haramdan sakınırdı.

Bir defasında, talebeliği sırasında bir grup çocukla bir dere kenarında bulunuyordu. Onlar soyunup, dereye girdiler. Ahmed bin Hanbel ise, daha birkaç gün evvel hocasından şöyle duymuştu: ...

 Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz hadîs-i şerîfte buyuruyorlar ki:

"Kim Allah'a ve âhiret gününe îmân ediyorsa, hamama (avret yerlerini örtmeden) girmesin"
Aklına bu hadîs-i şerîf geldi ve soyunmadı. O gece rüyâsında bir kimse ona;

"Ey Ahmed! Sana müjdeler olsun! Zîrâ Allahü teâlâ, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine uyduğun için seni bağışladı. Seni imâm kıldı. İnsanlar sana tâbi olurlar." dedi.

"Siz kimsiniz?" diye sorunca o zât; "Cebrâil'im." cevâbını verdi.

Evliyalar Ansiklopedisi



Tövbe ve yağmur

Tövbe ve yağmur
 

Bilal bin Sad hazretleri "rahmetullahi aleyh", tabiinin alimlerinden bir Allah dostudur.
Duası anında kabul olurdu.

Şöyle ki:
Bir ara, Şam’da uzun süre yağmur yağmamıştı.

İnsanlar susuzluktan kırılıyordu.
Çaresizdiler.

Topluca bu zata gelip, birlikte yağmur duasına çıktılar.
Hazret-i Bilal, toplanan kalabalığa seslendi:

- Ey insanlar! Biliniz ki bela ve musibetler, işlenen günahlar sebebiyle gelir. Siz hepiniz günahkâr olduğunuzu itiraf ediyor musunuz?

Halk, bir ağızdan;
- Evet! diye bağırdılar, Biz çok günahkârız. Ama pişman olduk, af diliyoruz!

Büyük Veli kaldırdı ellerini;
- Ya Rabbi! Sen, Kur’an-ı kerimde; “İman edip de doğru söyleyenlerin dualarını kabul ederim” buyuruyorsun. Biz sana iman edip, doğruyu söyledik. Şimdi çok pişmanız. Affını diliyoruz. Bizi bağışla ve bize yağmur gönder! diye yalvardı.

Duası yeni bitmişti ki, yağmur yüklü bulutlar toplanmaya başladı.
Şimşekler çaktı

Ve rahmet boşaldı.

Ölmek ister misin?

Bir gün de sevdiği bir gence;
- Ölmek ister misin evladım? diye sordu.

Delikanlı;
- Hayır efendim, dedi. Henüz değil.

- Neden oğlum?
- Biraz daha yaşayıp, iyi ameller yapmak istiyorum hocam.

Mübarek zat, şefkatle baktı gence:
- Peki, ömrün var mı o kadar?

Genç büktü boynunu:
- Bilmiyorum hocam.

- Evlat! buyurdu. Madem ki ne zaman öleceğini bilmiyorsun. O halde ne yapacaksan şimdi yapsana. Niçin yarını bekliyorsun?

O bizi görüyor

Yine bir gün sevdikleriyle oturuyordu ki;
- Kardeşlerim! Günahın küçük olduğunu değil, onu, kime karşı işlediğinizi düşünün. Biz Onu görmüyorsak da, O bizi görüyor, buyurdu.

Ve ilave etti:
- Dünya sevgisi, günahların başıdır.

Sordular.
- Dünyadan maksat nedir efendim?

Cevap tek cümleydi:
- Allahü teâlânın beğenmediği şeylerdir.
 

 
 

19 Temmuz 2017 Çarşamba

SÖZ AHLAKI (DOĞRULUK)-2

SÖZ AHLAKI (DOĞRULUK)-2
 


İş hayatında doğruluk ilkesi ışığında çalışmamak kul hakkını ihlal etmek demektir. Bizlere verilmiş olan memuriyet, bütün milletimizin bir emanetidir. Yine ister devlet müesseselerinde, ister özel sektörde iş imkanı bulmuş isek bu bize verilen bir emanettir. Doğruluk ilkesi çerçevesinde çalışmamak ise emanete hıyanetlik etmektir.
 
Ticari hayatta doğruluk ise ticari canlılığın devam etmesinin en önemli sebebidir. Yalan üzerine bina edilmiş ticari hayatta, ne esnaf nede müşteri bir fayda elde edemez. Müşteriyi aldatan esnaf aslında kendisini aldatmış demektir. Aldata aldata en sonunda müşterisi kalmayan esnaf elbette iflas edecektir. Esnafı aldatan müşteri ise yine kendini aldatmış demektir. Özellikle borçlu olunan yerlere zamanında borçların ödenmemesi sebebiyle esnaflar mağdur olmakta ve nice küçük müesseseler bu şekilde kapanmak zorunda kalmaktadır. Buda küçük esnafın yok olmasına sebep olmaktadır. Peygamber Efendimizin bir hadisini hatırlamakta fayda var. Efendimiz “bizi aldatan bizden değildir”[1 buyurmaktadır.
 
Arkadaşlık ilişkileri ise yine doğrulukla sürdürülebilmektedir. Yalancılarla arkadaş olmak istemeyiz. Doğru sözlü olmayanların zararlarının mutlaka bir gün bize dokunacağını çok iyi bilmekteyiz. Bu sebeple bizde arkadaşlık ilişkilerimizde doğruluktan asla taviz vermeyeceğiz. Çünkü, Müslüman kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için isteyendir  
 
Doğruluk emin olmak ve güvenilir olmak demektir. Yalancıdan emin olunmaz, yalancının asla güvenirliği yoktur. Efendimiz bir hadislerinde Müslüman’ı şöyle tarif etmektedir.  اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”[2]
 
Doğruluk konusunda Peygamber Efendimiz bizlere en büyük örnektir. O’nun hayatında yalana asla rastlanmamıştır. Sadece kendine inanalar değil, inanmayanlar dahi onun doğruluğunu tasdik etmişler ve kendisine Muhammedü’l-Emin demişlerdir. Kabe’nin tamirinde Kureyşliler "Hacer-i Esved"i yerine koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in bütün kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki, Harem kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını" teklif edildi. Bu teklifin kabul edilmesiyle Haremin kapısından girecek olan beklenmeye başlandı. Kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s) girince buna o kadar sevindiler ki, “el-Emîn, el-Emîn,” geldi, O’nun vereceği karara razıyız dediler. Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.
 
Günümüzde ahlaki ilkelerin hiçe sayıldığını üzülerek görmekteyiz. Sözünde ahlakı vardır. Bu ahlak ise doğruluktur. Doğru sözlü, doğru özlü olmamak kişiye zarar verdiği gibi ibadetlerine de zarar vermektedir. İnsanla yalan asla bir araya gelmemelidir. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.
 
مَنْ لَمْ يَدعْ قَوْلَ الزُّورِ والعمَلَ بِهِ فلَيْسَ للَّهِ حَاجةٌ في أَنْ يَدَعَ طَعامَهُ وشَرَابهُ
 
“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.”[3] Ahlaki ilkeler ibadetlerin tamamlayıcısıdır. İmanın kemale ermesi vesilesidir. Ahlaken olgunluğa ulaşmanın yolu ise İslam Dinini koymuş olduğu ilkelere uymaktır. Bu sebeple ibadetlerimizi korumak, imanımızı ahlaken kemale erdirmek için ahlakımızı güzelleştirmemiz gerekmektedir. Ahlaki ilkelerden olan ve kişiye nimetlerin en güzelini kazandıran doğruluk ise hiçbir zaman terk etmeyeceğimiz bir davranış şeklidir.
 
Sözümüzü Sevgili Peygamberimizin tavsiyeleriyle sonlandırıyoruz. Efendimiz şöyle buyuruyor. “Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar”[4]
 
Yüce Rabbim özü ve sözü doğru olanlardan eylesin. Yalana, yanlışa saptırtmasın. Hatalarımızı affeylesin. Kusurlarımızı bağışlasın. Allah’a emanet olun. Cumanız mübarek olsun.
 
Ahmet ÜNAL
Uzman Vaiz
 
[1] Müslim, Îmân, 164
 [2]Tirmizî, Îmân, 12
 [3] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 1244
[4]Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 56
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
 
 

ANA BABA DUASI

ANA BABA DUASI

Kendisine dinini, imanını ve Ehl-i sünnet itikadını öğreten ana babası ondan razı olmadıkça, bir kimse Allahü teâlânın sevgili kulu olamaz.


İhsana kavuşma sebebi, anne baba duâsıdır.

Anne babasını üzen, rıza ve duâlarını almayan, ölene kadar başını secdeden kaldırmasa bile Cehennemden kurtulması çok zordur. Büyükler; "Annesini üzene yapılan duâ kabul olmaz. Anne baba duâsı almayan, bizden duâ istemesin!" buyurmuşlardır.

Evliyâ bir zat talebeleriyle beraber otur...urken biri, bazı hususları arz ettikten sonra der ki:
- Efendim filan kişi de sizden duâ istiyor.


O zat şu cevabı verir:
- Ben duâ etsem Allahü teâlâ duâmı kabul etmez.

Bütün talebeler şaşıp kalır; çünkü o duâ isteyen, iyi tanıdıkları çok hizmet eden bir arkadaşlarıdır. Bunun üzerine, mübârek zat sözüne devam ederek buyurur ki:


- Ana ve babasının duâsını almıyor. Onların duâsını almazsa, Allah ondan razı olmaz. Allahü teâlânın razı olmadığı kişiye, ben duâ etsem ne fayda! Peygamber efendimiz; "Ana babasının duâsını almayan, Allahın rızasına kavuşamaz." buyuruyor. (Bir talebeyi işaret ederek) Fakat şu kardeşinize duâ etsem, kabul olur; çünkü duydum ki, annesi ona çok duâ ediyormuş. O kadar razıymış ki; "Oğlum, sana gündüz ettiğim duâ beni tatmin etmiyor, sırf sana duâ etmek için geceleri de kalkıyorum. Ya Rabbi, ben bu oğlumdan razıyım, sen de ondan razı ol! Onun tuttuğu taşı altın yap diye duâ ediyorum." diyormuş. İşte bu kardeşinize duâ etsem, elbette kabul olur.

Bu talebesi de hocasına şunu anlatır:

"Babamın ölümüne belki 2-3 saat kala, onun duâsını almak nasip oldu. Belki size kavuşmama, bu duâ sebep oldu. O zaman 13-14 yaşımdaydım. Babam ağır hastaydı. Evde yatıyordu. Birgün canı portakal istedi. Hemen bir portakal bulup getirdim. Birkaç dilim verdim. Ağzına aldı, iki üç defa suyunu emdi, tamam dedi, alın bunları diye ağzından çıkardı. Ben de, oğlum benden iğrendi demesin diye, ağzından çıkanı aldım ağzıma attım. Sen ne yapıyorsun der gibi, yüzüme baktı. Gözleri dolmuştu, bana baktı, baktı; Allah senden razı olsun, dedi. Ondan sonra konuşmadı, sonra da vefât etti."

Huzur Pınarı