Deizm nedir? Deist kimdir? Deistlerin en çok merak ettiği ve en çok sorduğu sorular hangileridir? İnsanları deizme iten sorular nelerdir? İşte deistlerin cevap veremediği ve en çok sorduğu sorular ve cevapları…
Deistlerin cevaplayamadığı ve en çok sorduğu soruların cevaplarını sizin için hazırladığımız içerikde bulabilir ve okuyabilirsiniz… 


“Aklın Cinneti Deizm” eseri deistlerin “Allah her şeyi bildiği hâlde neden bizi yarattı?Allah niye imtihan ediyor?Kaderde cennete ve cehenneme gideceğimiz belliyse neden ibâdet ediyoruz?” gibi akılları bulandıran sorularına ve daha fazlasına tümüyle cevap veriyor.
VESVESE GİRDABINDA SUALLER
İnternette ve medyada, bir akademik araştırmadan(1) kaynaklı olarak, deizm ve ateizmle alâkalı bir grup sual dolaşmaktadır. Bunlardan bazıları, öteden beri Kelâm âlimlerince cevaplandırılan, vesveseye kapılmış bir akla takılabilecek suallerdir. Fakat bazıları pek çocuksu ve tabiri câiz ise saçma sorulardır. Cevap verilmek için ciddiye alınmayacak lâkırdılardır.
Bu tarz iddiaları, çürütmek için de olsa dile getirmek ve satırlara dökmek, mü’min bir kalbe girân gelmektedir.
Lâkin;
Zihni bulanmış olanlara; hayırlı tebliğler, tefekküre hayat verici telkinler, zehirli şüphe ve vesveseleri giderici, tedavi edici îzahlarda bulunmak, çok lüzumlu vazifelerdir.
Bunları bizzat aktarmanın yanında; mecmûa, kitap gibi yazılı yahut sesli ve görüntülü bir şekilde muhataplarına ulaştırmak, günümüzde ne kadar mühim hizmetlerdir. Emr-i bi’l-mârûfun şubeleridir.
Devrimiz, câhiliyyenin çok kuvvetli olduğu hem inkâr cereyanlarının hem de dalâlet / sapık fikir cereyanlarının her tarafta neşredilmeye çalışıldığı bir devirdir.
Bu sebeple, bu suallerin bazılarına cevaplar verelim: Bunların mühim bir kısmı, kader meselesiyle alâkalı suallerdir.
Kader ise, insan idrâkinin üstünde olan, teslîmiyetle yaklaşılması gereken bir husustur. Teslîmiyetle yoluna devam edemeyenler ya kaderi inkâr ya iradeyi inkâr bataklığına düşerler. Yahut da -hâşâ- sonsuz ilim ve kudretinden dolayı Cenâb-ı Hakk’ı suçlamaya kalkmak gibi bir dalâlete ve yanlışa savrulurlar.
  • Cenâb-ı Hak, sonsuz ilim ve kudret sahibidir. Rabbimiz, beşerî sıfatlardan münezzehtir. Dolayısıyla, biz istikbâli bilmeyiz, fakat Cenâb-ı Hak için gayb O kullarının âkıbetlerini de bilir.
  • Cenâb-ı Hak, kullarını imtihan etmektedir ve onların bu imtihanda elde edecekleri neticelerle onları Hesap Günü’nde cennete yahut cehenneme sevk edecektir.
Bu iki hakikati, zihinde birleştiremeyenler, Rabbimiz’i bir beşer gibi değerlendirme hatasına düşerek, matematiksiz bir yorumla, sadece tek taraflı ve mantıksız suallere kapılırlar. Aslında tamamen kendini alâkadar ettiği ve kötü âkıbetin ancak kendisini perişan edeceği hâlde ne yazık ki yüce meseleleri, sırf kendisine yük getirdiğinden fakat buna
rağmen o mes’ûliyetleri karşısında lâkayt bir tembel ve duyarsız, hissiz ve şuursuz bir varlık olarak yaşayabilmek, yani insanken insanlık dışı bir kötü yapıya keyfince dalmak için tuhaf saplantılar sergilerler. Meselâ:
“–Allah bizim cennete ve cehenneme gireceğimizi biliyorsa, neden bizi imtihan ediyor?” derler.
Ya da;
“–Allah her şeyi bildiği hâlde neden bizi yarattı?” derler.
Düşünmezler ki;
Kendileri karne adında, diploma adında en basit bir kâğıt parçasını vermek için eğitim deyip yıllarca imtihan üstüne imtihan etmekteler. Tembelin kalacağını, çalışkanın geçeceğini bildikleri için böyle yapmaktalar. Sonra bir işe alacaklarında da, ancak yığınla imtihanların başarı ölçüsüne göre verilen diplomayı sormaktalar. Yoksa, kapıdan geri çevirmekteler.
Şimdi;
Şu olsun bu olsun, tüm dünyada böyle bir nizâm ile hareket eden bir insanın, aynı şekilde Rabbi tarafından imtihan edilip ona göre bir diploma ve gidiş yeri belirlemesine itiraz mantığı üretmesi, kendi kendisine aptal demesidir.
Kendisi;
Herkese kurduğu imtihan ve diploma sistemine göre mahrumiyet veya nâiliyet yaşatırken Allâh’ın böyle yapmasını hangi mantıkla yanlış bulabilir?
İmtihana göre değil de rastgele olsaydı hükümler, yani yok yere kendini doğrudan cehennemde bulsaydı, o zaman şöyle sormayacak mıydı:
“Allah beni niye imtihan etmedi?”
Bunu soracaktı ve şunu demeyecekti:
“Allah ilm-i ezelîsi ile benim cehennemlik olduğumu bilir. İmtihan etmesine gerek yoktur.”
Bu suallerdeki «bildiği hâlde niye» vurgusunun cevabı budur. Allah Teâlâ, insanları imtihan ederken, onların asla itiraz edemeyecekleri şahitler ve deliller tespit ettirir. Melekler
şahittir, amel defterleri kayıtları tutmaktadır. Hattâ uzuvlar, eller, ayaklar şahitlik edecektir. Mekânlar şahitlik edecektir. Ayrıca insanın kendi vicdânı da kendi hükmü hususunda, itirafçı olacaktır.
Cenâb-ı Hak, kimseyle mukayese edilemez. Lâkin anlaşılması için şöyle bir teşbih yapılabilir:
Tecrübeli bir muallim, bir talebesine;
“Çalışmazsan sınıfta kalırsın!” dedikten sonra imtihanlar başlar ve talebe gerçekten sınıfta kalır. Talebenin muvaffakiyetsizliğinin sebebi, muallimin îkazı mıdır? Onun başarısız olacağını bilmesi midir? Elbette değildir.
Bu sualler, aslında;
“Allah niye imtihan ediyor?”,
“Niçin kendisini inkâr edenlere, emrini tutmayanlara azâb ediyor?” diye sormak içindir. Bu hususta haddimizi bilmemiz gerekir.
Zira;
Cenâb-ı Hak, «Fâil-i Mutlak»tır; dilediğini yapabilecek yegâne güç ve kudret sahibidir. «Mâlikü’l-Mülk»tür, bütün kâinat O’nun mülküdür. «Fâil-i Muhtâr»dır, yani mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kimsenin O’na -hâşâ- hesap sormaya hakkı yoktur, haddi de değildir.
Rabbimiz, imtihan etmeyi murâd etmiştir. Cenneti ucuz değildir. Cehennemi de lüzumsuz değildir.
Cenâb-ı Hak, bu imtihanda sonsuz merhamet sergilemiştir.
  • İnsanı bu imtihanda istîdatlı kılmıştır. Akıl ve idrâk vermiştir. Mecnunları, küçükleri, imtihan hârici tutmuştur.
  • Kâinattaki her şeyi bir tefekkür malzemesi olarak halk etmiştir. Eğer insan Allâh’ın verdiği aklı ve kalbi, güzelce kullanırsa, tefekkür onun için bir îmân anahtarı olacaktır.
  • Cenâb-ı Hak; insana verdiği akıl ve idrâke yol gösterecek, semâvî kitaplar, peygamberler göndermiştir. Onların yetiştirdikleri tebliğ, emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini deruhte eden Hak dostları, kıyâmete kadar devam edecektir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
(Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allâh’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (en-Nisâ, 165)
  • Cenâb-ı Hak, idrâk etmeye yetecek ömür vermiştir. Âhirette sızlanan kişilere şöyle seslenileceği bildirilmiştir:
“…«Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da (peygamber) gelmişti. (Buna rağmen dinlemediniz!)
Öyle ise tadın azâbı!
Çünkü zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur».” (Fâtır, 37)
  • Cenâb-ı Hak; insanı inkârı veya günahı işler işlemez kahretmemiş, son nefese kadar tevbe ve ıslah için mühlet vermiştir.
  • Günahların affı için birçok vesileler halk etmekte, şerleri ancak misliyle cezalandırmakta, sâlih amelleri ise en az 10 misliyle mükâfatlandırmaktadır.
Bütün bunlara rağmen cehennemlik olanlar sebebiyle, Allah Teâlâ’yı -hâşâ- ithâm etmek; küstahlıktır, edepsizliktir, haddi aşmaktır.
Müfessir Elmalılı Hamdi Efendi şöyle der:
“Cenâb-ı Hakk’ın azâbı mahz-ı adâlet, mağfireti de mahz-ı fazl ü ihsandır.”
Yani Rabbimiz, azâb ediyorsa bu zulüm değildir. Tamamen adâlettir. Bağışlıyor ve cennet ihsân ediyorsa, bu da kulun hak edişi değildir. Tamamen Rabbimiz’in cömertçe ikrâmıdır.
Adâlet; nimetlerin bedelini ödeyip ödememe husûsundadır. Lütufta adâlet aranamaz. Allâh’ın bizleri var etmesi, O’nun lutfundandır. Bizim hak etmemizden değildir. Lutfeden ise, isterse verir, istemezse vermez. Dilediğine az, dilediğine çok ihsân edebilir. Hiç kimse O’na bu hususta hesap sorma hakkına sahip olamaz.
Kul ise dâimâ her bakımdan hesap ile muhataptır. Çünkü kendisine nimetler, mes’ûliyetler ve vazifeler verilmiştir.
Bizler de, bir bedel ödemediğimiz hâlde, meccânen, yani tamamen Allâh’ın lutfuyla yoktan var edildik. Varlıklar içinde insan, insanlar içinde ümmet-i Muhammed’den kılındık. Bir bedel ödemeden nâil olduğumuz bütün bu nimetlere mukabil, bedel ödeyerek âhirete intikal edeceğiz.
Yani bu dünyada şükür borcumuzu îfâ etme mes’ûliyetiyle yaşadıktan sonra, Rabbimiz’in huzûruna çıkarılacağız. Orada, dünya imtihanının karnesi mevkiinde olan amel defterlerimizi okuyacağız. Hayat kasetimizi seyredeceğiz. Büyük-küçük hiçbir şeyin ihmal edilmeden kaydedildiği hayat dosyalarımız önümüze serildiğinde, Rabbimiz’den «adâlet» değil, «merhamet» dileneceğiz.
Zira bu dünyada yaptığımız sâlih ameller, Rabbimiz’in bize olan lutufları karşısında âdetâ bir hiç mevkiinde kalacaktır.
Nitekim bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“‒Hiç kimse amel (ve ibâdet)i sayesinde kurtuluşa eremez!” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kiram hayretle;
“‒Siz de mi kurtulamazsınız ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordular.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“‒(Evet) ben de ancak Allâh’ın rahmet ve keremiyle kurtulabilirim!” buyurdular. (Müslim, Münâfikîn, 76, 78)
Hukukta menfaat ve zarar dengesi vardır.
Bu imtihanın sonunda ebedî cennet gibi yüksek bir nimet vardır. Bütün ilâhî yardımlara rağmen, kaybedenlere ise ebedî hüsran olması, adâletin ta kendisidir.
İnsan, fânî bir mahlûk olduğu hâlde; Cenâb-ı Hakk’ın emrine âmâde kıldığı yeryüzündeki diğer varlıklar üzerinde tasarruf ederken, kendini serbest hisseder.
Meselâ, insan;
  • Koyunların, ineklerin, tavukların ve balıkların; etinden, sütünden, yumurtasından istifâde eder. «Buna hakkım var mı?» diye sormaz.
  • Varlıklar arasında değerli ve değersiz ayırımı
Değersiz bulduğunu çöpe atar, kıymetli bulduğunu saklar.
«Buna ne hakkım var!» demez.
  • İşçi çalıştırır; «Ona emretmeye ne hakkım var?» demez. «Parasını veriyorum ya!» der.
Hâl böyle iken;
Cenâb-ı Hakk’ın bizzat var ettiği, can verdiği, akıl, fikir, idrak ve ömür verdiği, peygamber ve kitap gönderdiği kullarından çürük çıkanları ve isyan edenleri azâba ayırmasına kim ne hakla itiraz edebilir?
Yukarıdaki suallere benzer birtakım mantıksız sualler de şöyle:
Sual: “Allah bizi seviyor da neden günah işlememize izin verip sonra bizi yakıyor?”
Sual: “Allah kötülüklere neden engel olmaz?”
Sual: “Kaderde cennete ve cehenneme gideceğimiz belliyse neden ibâdet ediyoruz?”
Yahu;
Beşerî sistemde bile bir imtihanda cevaplar, imtihan edilene bağlıdır. Bir hoca, bir talebeyi seviyor diye onun imtihanda yanlış cevap vermesine müdahale edip de cevabı kendi yazarsa, yaptığı kopya ve kayırmadan dolayı meslekten atılıyor.
Fakat dürüst hocalık şartı nedir?
Sevdiğin talebe de olsa, imtihanda müdahale etmemek. Yani bir talebeye imtihanda yanlış yapmasına izin verip sonra da sınıfta bırakmak, hocanın sevgi veya sevgisizliğiyle değerlendirilmez. Bilâkis böyle bir hoca, hakkāniyetli ve mesleğine sadâkatli diye takdir edilir. Kul için böyle de, Allah için niye bunun tersi bir mantık? Olmaz.
Sonra;
Cennete ve cehenneme gideceklerin belli oluşu husûsunda da birtakım kelime oyunları, ancak akıl terazileri bozuk kimselerin işidir. Bu oyunlar, doğru tartan hiçbir terazide geçmez.
Çünkü;
Cennete, îman ve ibâdet edenlerin gideceği bellidir. Cenâb-ı Hakk’ın âyetleri bunu beyan buyurmuştur.
Cehenneme de, münkir ve âsîlerin gideceği bellidir. Yani;
“Ne kadar îmanlı, ibâdetli, teslîmiyetli ve rahmet-i Rahmân’a sığınmış da olsan sen cehennemlik yazıldı isen, çaresiz cehenneme gideceksin!” diye bir hükm-i ilâhî yoktur.
Yahut da;
“Ne kadar inkârcı, zâlim, âsî ve şeytana bağlı da olsan hiç merak etme, cennetlik yazıldı isen cennete gideceksin!” diye de bir hükm-i ilâhî yoktur!
Hüküm;
Özde inkârcıların cehenneme, ehl-i îmânın cennete gideceği şeklindedir.
Yapılan kelime oyunu;
Hükmü tersine çevirip söylemek. Yani neticeyi önce, başlangıcı sonraya koymak. Fakat hakikat, asla öyle değil!..
«Cehennemlik yazılan kimse güzel amelleri boşuna niye yapsın?» mantığı yanlış. Böyle bir gerçek yok.
Asıl hakikat şu:
Son nefese kadar bir imtihan süresi var ve bu sürede doğru bir îman, sâlih ameller, teslîmiyet ve rahmet-i Rahmân ile dolu bir hayata cehennem yazılmayacak.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir hayat için;
«Cehennemliktir.» diye bir tane cümle dahî ifade buyurmamıştır.
Peki, kurulan bu kabil cümleler kimin?
«Tertemiz bir sütün çıktığı memeden geri sokulamayacağı!» gerçeğini bilmeyen kasıtlı gafillerin ve câhillerin.
Bu da gösteriyor ki; doğru bir formülü, olmayacak şekilde tersine kullanmak, hakikat için değil sadece ifsâd içindir. Yani yüce Allah; «Küfür, zulüm, isyan ehli cehenneme gidecek…» formülünü takdir etmişken bunu tersine çevirip de güya önce cehennemlik yazılıyor da sonrasında cennetlik amellere zorlanıyormuş gibi bir hava estirmek, hiçbir doğruluk terazisinde kabul görmez. Arka plânı imtihandan kaçış için ortaya atılan bu felsefe, en acı azâba yakalanmayı tercihten başka bir şey değildir.
Hayrı da şerri de yaratan Allah Teâlâ’dır. Fakat Rabbimiz’in şerre rızâsı yoktur. Fakat imtihan olarak, şerri de halk etmiştir.
Rabbimiz’in insanın günah işlemesine izin vermesi, imtihan şartlarından dolayıdır.
Ki her zaman izin de vermez. Nice suç, niyet yahut teşebbüs hâlindeyken, Rabbimiz’in izin vermemesiyle tahakkuk plânına geçmez.
Fakat, aksini düşünelim: Cenâb-ı Hak; hiçbir günahın işlenmesine müsaade etmeseydi, o hâlde, ortada imtihan diye bir şey kalmazdı. O zaman cennetin de mânâsı kalmazdı.
Şöyle ki, dünyada imtihanların cârî olduğu mektepleri düşünelim. Herkese imtihansız tıp diploması verilseydi, doktor olmanın bir değeri kalır mıydı?
İnsanın fıtratı; yarışma, birbirini geçme, mücadele etme ve en azından biraz olsun hak etme yapısındadır. Cenâb-ı Hak buyurur:
“…Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın!..” (el-Mâide, 48)
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)
Şunu da idrâk etmek gerekir:
Dünyada bir insan; yarattığı, var ettiği değil, sadece maaşını verip çalıştırdığı bir işçisini, emrine itaatsizlik ettiği zaman işten çıkarır. Onu işsizliğe ve belki de açlığa iter. Fakat bundan bir mes’ûliyet hissetmez. “Emrimi tutmayacak ise onu beslemeye mecbur muyum?” diye düşünür.
Peki Cenâb-ı Hak; emrini yerine getirmeyen, hattâ Zâtını inkâr eden kullarını, nimetler içinde yaşatmaya mecbur mudur? Hâşâ!..
O -celle celâlühû- dilediğini yapar. Fakat zulmetmez, adâletle, merhametle ve hikmetle muâmele eder. Bundan dolayıdır ki bu dünyada, nice isyanlarına rağmen münkirlerin bile rızıklarını kesmez. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
“Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 44)
“…Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” (Âl-i İmrân, 117, ayr. bkz. en-Nahl, 33)
Şu sualler de yukarıdakilere benzer vasıfta:
“Bu dünyaya gelmek benim tercihim değil. Allah, benim bunu yüklendiğimi ve hatırlamadığımı söylüyor.”
Yahu;
Senin sendeki özelliklerinin neticesi olarak hayatta ve eşyada yaptığın bütün tasarruflar da böyle değil mi?
Taşı bir güzel işleyip ortaya bir sanat âbidesi çıkardığında; bunun seçimi ve tercihi, taşa mı ait sana mı?
Sana.
Mantıklı olan da bu değil mi? Öyle.
Peki, taşa ait olsaydı ne olurdu?
Hakk’a karşı kullanmaya kalkıştığın bu husustaki çarpık mantığı, taşta olduğu gibi kendin ve şekillendirdiğin eşyalar arasında kullanmaya kalksan, yaşayamazsın.
İştahla tercih edip yediğin meyvelere, onların tercihini hiç soruyor musun?
Yine senin tercih edip iştahla yediğin etlere, balıklara ve lokmalara, onların tercihini hiç sordun mu?
İstediğin gibi yonttuğun taşlara, hiç bunu tercih edip etmediklerini sormayı düşündün mü?
Ayrıca;
O taşlar, senin sanatını kendileri yüklenmiş olmuyor mu?
Oluyor.
Onlarda gösterdiğin mahareti sergilemeye bir kâğıt parçası veya teneke parçası müsait mi?
Değil.
Yüklenmek, bunu yapabilmeye müsaitlikle orantılıdır.
Değilse, yanlış olur.
Meselâ kavak ağacından koca bir binanın ana direği yapılmaz. O bunu yüklenemez. Çat diye kırılıp devrilir. Çünkü yapısı buna müsait değildir, dolayısıyla üstlenememiştir. Fakat kestane ağacı bunu yüklenir ve asırlarca yük taşır. Çünkü yapısı buna müsait yaratılmıştır, o da bunu üstlenmiştir.
İşte insanın ilâhî emâneti yüklenmesi de bu kabil bir hakikattir. Bütün varlıkların taşıyamayacağı hakikati, insan taşıyabilir yaratıldığından; tabiî olarak bu kendisine yüklenmiş ve insan da üstlenmiştir.
Hâl böyleyken;
“Benim tercihim değil!” ifadesin de bir kibir vardır. Aynı zamanda bir mantık hatası vardır.
  • İnsan var olmadıkça, tercihi sorulamaz.
  • Var olduğunda yani yaratıldığında ise, artık sorulacak bir şey kalmamış
Zaten yukarıda da nisbeten ifade edildiği gibi;
Her eser, kendi kendinin değil sanatkârının tercihi olmak mecburiyetindedir. İnsan; araba yapar, bu icraat, o nesnenin tercihi değildir, yapan ustanın maharetidir. Kimse de buna itiraz etmez, bilâkis hayran kalır. İstifâde eder sadece.
Yine;
İnsan; koltuk ve kanepe yapar, rahat rahat kullanır. Fakat bu, ağacın bir tercihi değildir. Sanatkârının ustalığıdır.
Hâl böyleyken;
İnsan Allâh’a sorduğunu zannettiği bu uyduruk mantığı kendi yaptıkları hakkında devreye soksa, ne bir âlet yapabilir, ne bir bina dikebilirdi. Böyle bir sual şartı, hayatı felç ederdi.
Çünkü kendi kendine hiçbir maddenin kendi tercihiyle; ayakkabı, ev, araba ve uçak olmaya tercihi yoktur, hepsi de insanın tercihidir.
Yani dünya imtihanında yalnızca iki ihtimal vardı: Ya yokluk ya imtihana tâbî olmak.
İmtihandan kaçış yok!
“Hem var olayım, hem de imtihan olmasın!” temennîsi boş bir hayaldir.
Üstelik, var olmak bir nimettir. Böyle bir nimet karşısında; «Bana sorulmadı!» küstahlığı şuna benzer:
Bir yangın esnasında; telâşla yangın mahallini boşaltan kişiler, uyuyan birini görüp uyandırıyorlar. O ise nankör bir şekilde diyor ki:
“–Benim uyanmak isteyip istemediğimi bana sordunuz mu da uyandırıyorsunuz?”
Sorulsa zaten uyandırılmış olurdu. Üstelik, yanıp gitmeyi kim ister ki? Yok olmayı, var olmamayı kim ister ki?
İnsanı aldatan bir husus da boş temennîler ve hayallerle oyalanması ve avunmasıdır. Nitekim yolun sonunda, hüsran ehlinin;
«Keşke bir daha imtihan olsak, keşke toprak olsaydık, keşke ölsek, yok olsak…» gibi faydasız temennîlerde bulunacağı âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir.
Rabbinin ihsânı olan, insan olma şerefiyle yaşamak, O’na kul olup varlığın tâcı olmak ve sonsuz ihsanlara erişmek dururken; böylesi temennîler de, altını çizdiğimiz kaçışın ifadelerinden başka bir şey değildir.
Cenâb-ı Hak; insanı, yaratılmışların en şereflisi olan «insan» olarak halk etmiş, mükerrem/üstün kılmış ve ona kendi rûhundan üflemiştir. Hattâ âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere onu, yeryüzündeki halîfesi kılmıştır:
“Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan, size verdiği (nimetler) husûsunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur…” (el-En‘âm, 165)
Şeyh Gālib ne güzel söyler:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen…
“Ey insan! Kendine gönül gözüyle hoşça bir bak ki; sen âlemin, yani yaratılanların özüsün ve sen kâinâtın göz bebeği olan âdemsin/insansın.”
Şimdi sormak lâzım;
İnsan, insan olmak vasfıyla dünyaya gelebilmek için bir bedel mi ödedi? Veya hangi fazîletinden dolayı Cenâb-ı Hak onu insan olarak halk etti?
«İnsan olmak benim tercihim değil!» diyen kişiye sormalı:
Değişir misin?
Bir imkân olsa; insanlık varlığını, o aklı, o rûhu, o insanlık haysiyetini, bir solucanla, bir fareyle değişir misin?
Tercihin miymiş değil miymiş?
Bir kimseye, hiçbir hakkı ve talebi yokken, her türlü ihtiyacını fazlasıyla karşılayacak büyük bir hazine hediye edilmiş olsa, bu kimse, kendisine bu hazineyi hediye eden kimseye hitâben;
“– Sen bu hazineyi bana nasıl hediye edersin! Benden izin aldın mı?!.”
tarzında memnuniyetsizlik ifadeleri sarf edebilir mi? Böyle demek için, akıl nimetinden mahrum olması lâzım gelmez mi? Zira akl-ı selîm sahibi bir kimsenin böyle bir hediyeye karşılığı ancak; minnet, muhabbet ve şükran duygularıyla O hediyeyi bahşedene meftun ve medyûn olmaktan ibaret olur.
Bu fânî dünyada, kendisine bir bardak su ikrâm edene karşı dahî, vicdânen bir teşekkür etmek mecburiyeti varken, başta insanlık nimeti olmak üzere kuluna daha sayılamayacak pek çok nimeti ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a karşı sarf edilen böyle bir söz, ne kadar çirkin bir ifadedir.
İnsan istihkâk ile, yani hak ettiği ve bir bedel ödediği için yaratılıp dünyaya gönderilmiyor. Aksine, «sıfır sermâye» ile yoktan var edilip dünyaya gönderiliyor. Sahip olduğu her şey, tamamen bir lutf-i ilâhî.
Zira Cenâb-ı Hak onu yerde sürünen bir yılan olarak da yaratabilir ve o, buna hiçbir sûrette itiraz edemezdi. Çünkü insanlar ve cinler dışındaki mahlûkatta imtihan olunma keyfiyeti mevzubahis olmadığından, onlarda Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhalefet edebilecek bir tercih salâhiyeti de bulunmamaktadır.
Hayvanların da yaratılışı abes değildir. Onların kendi aralarında bir nizam vardır. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın
«el-Bârî» ve «el-Musavvir» isimlerinin tecellîleridir. Her biri; örneksiz olarak yaratılmış, her birinin kendine mahsus husûsiyetleri vardır. Onlar cihanda kendi toplulukları için mesutturlar. Onlar; kendi toplumlarından ayrıldıklarında, kendi hemcinslerine doğru koşarlar.
Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir kudret tecellîsidir ki, her hayvana kendi toplumunu sevdirmiştir. Onlar hâllerinden hoşnuttur. Hayvanâtın huzurlu ve mütevekkil hâllerini şu misal ne güzel ifade eder:
“Ey insanoğlu! Âlem yaratıldığından beri, hiçbir kuş, komşusundan daha fazla yuva yapmaya uğraşmadı; hiçbir tilki; «Saklanacak tek bir kovuk bana yetmez!» diye kendini harap etmedi; hiçbir sincap bir değil de iki kış yetecek kadar ceviz biriktiremediği için endişeden ölmedi ve hiçbir köpek yaşlılık yılları için birikmiş kemiği olmadığını dert ederek uykusuz kalmadı.”
Yani;
Bütün mahlûkat Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdirine rızâ hâlindedir. Çünkü Cenâb-ı Hak; her yarattığı mahlûku, onun saâdet bulacağı bir kıvamda halk etmiştir.
Meselâ yılan, kendi toplumu içinde mesuttur. Yine rengârenk kuşlar, kendi hayatlarından memnundur. Hattâ Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi;
“Tahtanın içindeki kurt; «Kimin böyle güzel helvası var!»” diyerek huzurla hayâtiyetini devam ettirir. Onların yegâne hoşnutsuzluğu, insanoğlunun onları tabiî hayat şartlarından koparıp hayvanat bahçelerinde kafeslere koyması veya sirklerde eğlence malzemesi yapmasından kaynaklanmaktadır. Yine insanların; kuşları kafeslere, balıkları akvaryumlara hapsetmesi onlara yapılan ağır zulümlerdendir.
O hâlde insanın memnuniyetsizlik ve isyan içinde âdetâ Rabbine hesap sormaya kalkışması; kendisine bahşedilmiş olan yüksek vasıflara karşı dehşetli bir gaflet, müthiş bir ahmaklık ve büyük bir nankörlük olur. Böylesi câhilâne bir tavır, insana verilen akıl ve idrâke iptal damgası vurmaktan farksızdır.
Yine insanın böyle bir hataya düşmesi; Yaratan ile yaratılan arasındaki muâmeleyi, insanlar arasındaki muâmele gibi zannetmesinden kaynaklanmaktadır.
Unutulmamalıdır ki;
Cenâb-ı Hak, yaratan ve yoktan var eden «Hâlık», insan ise yoktan var edilen bir «mahlûk»tur.
Bu suâli daha çirkin vaziyette;
“Allah beni yaratırken, bana mı sordu?” gibi ahmakça hezeyanlar hâlinde ortaya attıklarını da duyuyoruz. Cenâb-ı Hak;
“Sen bir hiçtin, seni Ben yarattım.” buyuruyor.
Bir «hi绫Sonsuz Kudret» karşısında ne ifade eder? Sonra hiç kusursuz olan yüce irade ve hükmün, tamamen kusurlu olan bir hiçe bir şey sorması ne kadar mantıklı?
Hem, bomboş hiçe ne sorulur? Kaldı ki ey insan!
Yediğin yiyeceklere; «Bana rızık olur musunuz diye?» diye sen sordun mu? Yediklerinden hiç tasdik aldın mı? Kime sordun da onları çiğniyorsun? İşlediğin, kestiğin ve doğradığın eşyaya, etinden-sütünden gıdâ veya derisinden giysiler yapmak için canını aldığın hayvanlara sen sordun mu? Sen onların rızâlarını aldın mı? Zevkin için dalından kopardığın o zarif çiçeklere hiç soruyor musun?
Fakat yine de Cenâb-ı Hak sana soruyor:
“‒Ey insan, cenneti mi istiyorsun, cehennemi mi?” Senin iradene bırakıyor. Gideceğin yer cennet mi olsun, cehennem mi? Yani tercih insana ait. Allah, kitap gönderiyor soruyor:
“‒Ey insan, cenneti mi istiyorsun, cehennemi mi?” Peygamberler vesilesiyle soruyor:
“‒Ey insan, cenneti mi istiyorsun, cehennemi mi?” Sonra da buyuruyor ki:
“İster şükredici ol, istersen nankör ol!” (Bkz. el-İnsân, 3)
Ey gafil ve câhil!
Sen, yüce Allâh’ın sana bıraktığı bu tercih hakkını görmeyip de; «Yaratırken bana sormadı.» diye boşu boşuna cehâlet lâkırdıları savuruyorsun.
Hayret;
Allâh’ın yarattığı şu emânet âlemde her türlü tasarruf senin için hak da, onları da seni de yaratan Allah için mi -hâşâ- hak değil?
Bu ne küstahlıktır! Bu ne nankörlüktür!
Unutma ki;
Sana bu cihanda tasarruf salâhiyetini de Rabbin verdi. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“O, göklerde ve yerde ne varsa
hepsini, kendi katından (bir lütuf olarak) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13)
Unutma;
Allâh’ın sana ihtiyacı yok; O lutfen ve keremen seni sadece terbiye etmek ve böylece senin insânî sıfatını yüceltmek, yani seni fazîletli bir kul hâline getirerek cennetlerinde ağırlamak istiyor. Şu âyeti tekrar tekrar okumalısın:
“Ey insan! Seni, şekilsizlikten çıkarıp en güzel şekilde yaratan, ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6-8)
Aldanış dolu bütün lâkırdılar, câhillik ve hikmetsizliğin eseridir.
Bu ahmakça lâfları söyleyenlere, gerçekten sorulsa idi, yokluğu mu seçeceklerdi? Yoksa o cennetlere mi talip olacaklardı?
Bu hususta tefekkür ettirici bir sual de biz soralım:
Niçin Allah kullarına sormak zorunda olsun? Nazarî / teorik olarak bile böyle mecburiyet yoktur:
Şöyle ki;
Trafiğe çıkanlar otomatik olarak, trafik kāidelerini kabul ediyorlar. Bir ülkede doğan vatandaşlar otomatik olarak, o ülkenin kanunlarına tâbî oluyorlar.
Hayata gelen insanlar da hayatın kāidelerine karşı çıkamıyor, mecburen teslim oluyorlar. «Ateş niçin yakıyor, soğuk niçin donduruyor?» diye fizik kanunlarını sorgulamak hakkını kendilerinde bulamıyorlar. Onları kabul edilmesi mecburî olan esaslar olarak benimsiyorlar.
Fakat iş, insanca hayatın mânevî şartı olan, imtihana gelince, saçma sapan bir gaflet felsefesi olarak bu lâkırdılara sığınıyorlar.
Unutmamalı;
İnsan, ancak bildikçe sükûta bürünür. Ancak mârifeti arttıkça hiçlikteki idrâki artar. İdraksizler de kendi kötülüklerini örtbas etmek için sordukları;
“Allah kalplerini mühürlediği insanları niçin cehennemle cezalandırıyor?” gibi suallerin girdabında boğulur.
Yahu;
Kul mühürletmedikçe yüce Allah, kendi yarattığı bir kulunun kalbini mühürler mi? İşe yaramaz hâle gelmemiş bir şeyi kimse çöpe döker mi? Kalbi mühürlü kimseye, her şeyden önce, acaba ne yapıp da mühürlendiğine bakmalı.
Şu prensibi unutmamalı:
Allah sonsuz rahmet ve hikmet sahibidir. Kullarına zulmetmez. Abes, mânâsız ve gayesiz bir iş de yapmaz.
Dolayısıyla; Cenâb-ı Hak bir kulunun kalbini mühürlüyorsa, bunun sebeb-i hikmeti vardır. Biz bunu bilmesek de…
Nitekim Rabbimiz, Kur’ân’da; «Allah (şu vasıftaki kişilere) hidâyet vermez!» âyetleriyle, sebeplerin bir kısmını bize bildirmiştir.
Dolayısıyla; nankörlük, zulüm, fısk u fücur ve yalancılık gibi kötü özelliklere ısrarla devam edenlerin kalpleri mühürlenmektedir. (2)
Yine Cenâb-ı Hak, sevdiği ve sevmediği vasıfları zikretmiştir. Buna göre; Rabbinin sevmediği vasıflarda ısrar edenlerin, hidâyetten mahrumiyetlerine şaşırmamak ve bunu -hâşâ- bir zulüm olarak görmemek gerekir.
Görüleceği gibi buraya kadar gelen suallerin hepsi, varlık sebebimiz olan imtihanı sorgulamaya çalışıyor. Onda bir mantık hatası aramaya çalışıyor. Hâlbuki hakikat apaçık ortada. Dolambaçlı, keçi yollarına sapmanın hiç yeri yoktur. Üstelik; böyle vesveseler üretti diye, insan imtihandan kurtulacak da değildir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve (mahşerde) uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!” (el-En‘âm, 24)
Kimisi;
“Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?” şeklinde boş düşüncelere kapılabiliyor.
ÖLÜM, ÂHİRETİN KAPISI
Oysa;
Ölüm, insanın imtihanında iki taraflı bir vesiledir. Allâh’a ve âhiret gününe inanmayanlar, ölümü bir son zannederler. Yani ölümün varlığı, öteler âleminin bir perdesi olur. Nitekim haşri inkâr edenler, ellerine çürümüş kemikleri alıp;
“–Bunu kim diriltilecek?” diye alaycı sualler sorarlardı. Düşünmezlerdi ki;
“–Onu ilk kez yaratan kim ise, O diriltecek!” (Bkz. Yâsîn, 78-79)
Îmân edenler ise, ölümün, esas hayat olan âhirete bir kapı olduğunu idrâk ederler. Ölümü tefekkür ederek, bu fânî hayatın aldatıcı tuzaklarına kapılmazlar. Bu cihânı bir istasyon kabul edip, onda oyalanmazlar.
Ölüm, fânîliğin îlânı olduğu için, aslında hayat ve ömür gibi bir nimettir. Mülk Sûresi’nde buyurulur:
“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü
ve hayatı yaratmıştır. O; mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (el-Mülk, 2)
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir. İnsanı Allâh’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere ve ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.”
“Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden (günahlarından) korkuyorsun.”
“Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür.
Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise, o ağacın yaprağıdır. Her yaprak, ağacın cinsine göredir…”
Eğer bu imtihanda ölüm olmasaydı, kıyâmete kadar doğan herkes yaşamaya devam edecek olsaydı, imtihan çok daha ağır olurdu. Hâlbuki; yaşlanmak, orta yaşlardan sonra güç ve kuvvetin azalmaya başlaması ve sonunda ölmek, bu cihânın fânî olduğunu, esas hayatın âhiret olduğunu anlatan birer ipucudur.
Elbette görene ve idrâk edene… Yâsîn-i şerifte buyurulur:
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı? (Bu fânî akış, bu yolculuk nereye?)” (Yâsîn, 68)
Ölüm vardır ki, insan acziyetini idrâk etsin. Cenâb-ı Hak, Vâkıa Sûresi’nde bir ölünün başındaki kişilere şöyle seslenir:
“Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. (O anda) Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. Mademki (inkârdaki iddianıza göre) ceza görmeyecekmişsiniz, onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!” (el-Vâkıa, 83-87)
Ölüm vardır ki; insan, yeniden dirilişten sonraki ebedî hayatın, Cenâb-ı Hakk’ın iradesiyle gerçekleştiğini iyice anlasın. Ölüm inkıtâı olmasa, insanlar; “Biz zaten ebedî varlıklarız!” diye düşünürlerdi. İhtiras içinde de âdetâ birbirlerini yerlerdi.
İnsan şunu düşünmeli ki;
Bu dünyaya gelen niye geliyor, bu dünyadan gidenler nereye gidiyor?
  • Kimin mülkünde yaşıyoruz?
  • Kimin verdiği rızıkla merzuk durumdayız?
  • Bu akış nereye?..
Bu tefekkürler, insanın, bu dünyanın bir mekteb-i âlem olduğunu, bir imtihan diyarı olduğunu idrâk etmesine vesile olur.
EŞİTLİK BAŞKA, ADÂLET BAŞKA!
Sual: “Bizler müslüman ailede doğduğumuz için mi Allâh’a inanıyoruz. İnanmayan aileden doğanların suçu ne?”
Sual: “Allah neden bir kuluna eziyet verirken diğerine rahatlık veriyor. Rabbimiz neden bu konuda eşit davranmıyor?”
Bu iki sual, kader sırrıyla alâkalı olduğu için, birlikte cevaplandıralım.
İnsanlar, ekseriyâ eşitlik ile adâleti birbirine karıştırırlar. Eşitlik her zaman adâlet değildir.
Eğer eşitlikten bahsedecek isek; yukarıda saydığımız, akıl ve idrak nimetlerini Cenâb-ı Hakk’ın kullarına eşit şekilde verdiğini hatırlatırız.
Eşit olmayan şartlardaki insanlar, birbiriyle aynı şartlarda muhakeme edilirlerse o zaman adâletsizlikten bahsedilebilir.
Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın muhakemesi ve hesabı, her bir ferde husûsîdir. Cenâb-ı Hak, bu hususta insanların endişelerini izâle etmek için şöyle buyurmuştur:
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…” (el-Bakara, 286)
Herkes, kendi bulunduğu şartlara göre imtihan olmaktadır.
Ayrıca Cenâb-ı Hak; hayattaki bütün zorluk, musîbet ve sıkıntıları, ecir vesilesi kılmıştır.
Meselâ bu cihanda âmâ olarak yaşayan kişiler, sabrederlerse; âhirette nâil olacakları nimetler karşısında, dünyada iken âmâ olduklarına şükredeceklerdir.
Allah kullarına zulmetmez. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez…” (enNisâ, 40)
İşte îman bu prensiplere de inanmayı gerektirir. Mü’min, Allâh’ın rahmetinden şüphe etmez. O’nun zulmedebileceğini düşünemez.
İslâm dîninin mutlak hakikat olmadığını iddia etmek için, bazı kişiler yukarıdaki sualde yer alan zihniyeti istismâr etmektedir:
“Herkes kendi anne-babasının, toplumunun dînine inanıyor. O hâlde, mutlak doğru bir inanç yoktur. İnanç, izâfîdir. Herkesin doğrusu kendisine göre doğrudur…” diyorlar.
Hayır, bu yaklaşım doğru değildir. İslâmiyet, asırlardır tebliğ ulaşmamış bir coğrafyada başladı. Oradaki insanlar; “Biz babalarımızın dîninden ayrılmayız!” dediler. Peygamberimiz, bu taassupla mücadele etti.
Her insanın, enfüsî âlemindeki imtihanı, şahsî olarak cereyan eder. Nice cami gölgesinde yetişmiş insan, maalesef îmânını kaybeder veya fısk u fücûra dalarken, İslâm’dan fersah fersah uzak diyarlarda doğup yetişen nice insanlara hidâyet nasîb olmaktadır.
Îman kaderi, bir sırr-ı ilâhîdir. Peygamberimiz’e yıllarca kol-kanat geren Ebû Tâlib’e îman nasîb olmaz iken; Hazret-i Hamza’yı katlettirip, ciğerini dişleyen Hind’e îman nasîb olmuştur. Bu nasiplerin hikmet tarafını bilmiyoruz. Zira bizim aklımız mahduttur.
Nitekim Kehf Sûresi’nde Musa -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm- arasındaki kıssada; Musa -aleyhisselâm-, Hazret-i Hızır’ın gösterdiği üç vâkıayı akıl ile çözemedi ve itiraz etti. Fakat hikmetini Hızır’dan öğrendikten sonra, büyük bir huzur duydu.
Meselâ; Ebû Tâlib’in îmân etmeyişinin bâtınî sebebini bilmiyoruz fakat zâhiren şöyle demişti:
“–Ey yeğenim, sana îmân edersem, beni Kureyş’in kadınları ayıplar…” (Bkz. Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, s. 268 [et-Tevbe, 113])
Yani Kureyş kadınlarının ayıplamasını, Allah Rasûlü’ne tâbî olmaktan üstün tuttu.
Diğer taraftan;
Kelâm âlimleri ise; kendisine hiçbir ilâhî davet ulaşmayan, peygamber sesini işitmeyen bir kişinin, bu cihandaki bin bir azamet ve hikmet tecellîlerine bakarak, Allâh’ın varlığını ve birliğini tasdik etmesini zarûrî görmüşlerdir.
Şu da unutulmamalıdır ki;
Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti de gazabı da küçük bir şey ile tecellî edebilir. Bunun hikmetini anlamak, bizim idrâkimizi aşar.
Bir başka sual veya vesvese şöyle:
Sual: “Sonsuzluk kavramı akıl almaz bir şey Allâh’ın sonsuz olmasını algılayamıyorum.”
İnsan sınırlıdır. İnsanın idrâkini de bir karınca anlayamaz.
OKYANUS, BİR BARDAĞA SIĞAR MI?
Bırakın, sonsuzluğu anlamayı, şu yaratılmış cihânı da anlamaktan âciziz. Makro âlemlerdeki sayıları telâffuz edecek kelimelerimiz yok… Trilyon kere trilyon deyip kalıyoruz.
Mikro âlemde de idrâkimiz tıkanıyor ve tükeniyor.
İdrâk edemediğimiz şeye; «Yok!» diyemeyiz. Birçok zekâ, matematiğin birçok sahasını anlamaz. O anlamıyor diye o mesele ortadan kalkmaz. Âciziz. Öyleyse Hakk’ın karşısında hiçliğimizi müdrik olalım.
Ayrıca şunu ifade edelim:
Dînimiz, âlemşümul olduğu ve zayıf-kuvvetli her idrâki hedeflediği için, zihinleri zorlayacak derin nazarî vazifeler vermemiştir. Îman ve ibâdet vazifelerimiz; teslîmiyetle yaklaşıldığında, herkes tarafından gerçekleştirilebilecek kadar kolay ve fıtrîdir.
Zaten Cenâb-ı Hak; Zâtının tefekkür edilmesini emretmemekte, hattâ hadîs-i şerifler bu sahadan sakındırmaktadır. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, (yani sıfat tecellîleri, ilâhî azamet akışları ve kudret nakışları üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini tefekkür edin.)
Zâtı üzerinde düşünmeyin. Zira siz O’nun kadrini (kıymet ve azametini,
O’na lâyık bir sûrette) asla takdir edemezsiniz…” (Deylemî, Müsned, II, 56; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 81)
Bizler, Rabbimiz’in sıfatlarını, sonsuz azamet ve kudret akışlarını tefekkür ederiz ve bunlar da bize îmân anahtarı olur.
Bir bardağa, bir okyanusu sığdırmak mümkün müdür? Dolduğu anda taşmaya başlayacaktır. Basit bir misal olarak; bir ilk mektep talebesine, üniversite kitapları verilmez.
Kulun, Allâh’ı idrâk etmeye kalkması bundan da imkânsız bir şeydir.
Hudutlu bir varlık, hudutsuz bir varlığı kâmil mânâda anlayamaz.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona eklense, Allâh’ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez. Muhakkak ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Lokmân, 27)
Sual: “Kaderde ne zaman öleceğimiz belli ise neden sadaka ömrü uzatıyor?”
Cenâb-ı Hakk’ın bu cihan dershânesindeki oluşları takdirlerine kader diyoruz. Cenâb-ı Hakk’ı idrâk edemeyeceğimiz için, O’nun ilmine öncelik, sonralık gibi bizi bağlayan zaman kayıtlarıyla yaklaşmamamız gerekir.
Meselâ kaderimiz bellidir fakat ibâdet ediyoruz, kaderimiz bellidir ama duâ ediyoruz, sadaka da veriyoruz. Çünkü bizim tarafımızda bilgi yok.
Eğer duâ eder, sadaka verir isek, gaybı bilen Rabbimiz bunu da biliyor ve zaten kaderimizde duâ edip, sadaka vereceğimiz de yazılı demektir.
Eğer Rabbimiz; bizim kaderimizi ve cüz’î irademizle aldığımız kararları, amellerimizi, davranışlarımızı bilmese idi, bu O’nun için -hâşâ- bir noksan olurdu ki Cenâb-ı Hak, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Gaybı / istikbâli bilmemek, insanlara ait bir husustur. Cenâb-ı Hakk’ı böyle bir bilgisizlikten tenzih ederiz.
Kader münakaşalarının kimseye bir faydası yoktur. Tarihte nice akılcılar, bu tartışmaların neticesinde ya kaderi inkâr etmiş ya iradeyi reddetmiştir. İkisi de hakikatten uzak neticelerdir.
Biz, bize sorulacak hususları dert edinelim. Bize kıyâmet gününde;
“–Kaderi çözdün mü?” diye sorulmayacak. Bize;
“–Ömrünü nerede tükettin?” “–İlminle ne gibi işler yaptın?” “–Malını nereden kazanıp nerede harcadın?”
“–Vücudunu nerede yıprattın?” diye sorulacak.
Şu sual de câhilâne ve ilâhî kudreti tefekkürden mahrum bir sorudur:
Sual: “Allâh’ın ihtiyacı yokken bizi niçin test etmekte?”
Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İhtiyaç, âciz varlıklar için düşünülür.
Fakat biz muhtacız.
Var olabilmek için, Allâh’ın bizi yaratmasına muhtaç idik. Bizi yarattı.
Hayat, akıl ve sıhhat nimetlerinin her birine muhtaç idik. Verdi.
Şimdi de fânî hayat ile mutmain olmuyoruz. Ebedî hayat, yani cennet istiyoruz. Onun da yollarını gösterdi. Rehberlerini lutfetti.
“Sonra dönüp bizi niye imtihan ediyor?” diye sormak revâ mıdır?
Bilâkis, şükretmeliyiz. Bize bütün o nimetleri meccânen verdi.
“Şu mahdut ömürde, şu rahmeten çok çok kolaylaştırılmış kulluk vazifelerini edâ et de, sana ebedî cenneti de vereyim.” diyor.
Biz ise dönüp;
“–Niye bedava vermiyorsun?” demeye kalkıyoruz!
Böyle bir düşünce akıl kârı değildir.
Sual: “Cennette birini istiyorum o da başka birini istiyorsa ne olacak?”
Cennette her istediğimizin olması, elbette ki, diğer cennetliklerin de arzularıyla mütenâsip olacaktır. Rabbimiz’in rızâsına gerçekten ermiş isek, o diğerinin gönlünü de bizi ister hâle getirebilir. Yahut o buna lâyık değil ise, gönlümüzden o isteği silebilir.
Bu gibi düşünceler, korkunç mahşer ahvâli yanında kayda değmez şeylerdir.
Cennette; sâlih olan eşler, evlâtlar, anne-babalar ile beraber olunacağı müjdelenmiştir. (Bkz. er-Ra‘d, 23; el-Mü’min,8)
Âyet-i kerîmede, kıyâmet gününde yaşanacak şu manzara anlatılmakta:
Mahşer meydanında toplanan insanlardan Cenâb-ı Hakk’a kul olanlar ve cennete gidecek olan kimseler, büyük bir merasimle şöyle ikramkâr bir hitapla karşılanacaktır:
“Onlara merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58)
Fakat en yakınları da olsa, dünyada Allâh’a isyan hâlinde yaşayanlara ise şöyle seslenilecek:
“Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!” (Yâsîn, 59)
En hazin ayrılış, en acıklı firkat bu ayrılış olacaktır. Bu sebeple; ebedî ayrılığa dûçâr olmamak için, hem kendimizi ateşten korumalıyız hem de ailemizi, sevdiklerimizi… Bunun için de evlâtlarımıza İslâm karakter ve şahsiyetini mîras bırakmak en mühim vazifelerimizdendir.
Dîni bilmemekten kaynaklanan câhilâne bir başka sual ise şöyle:
Sual: “Biz putperestleri eleştiriyoruz ama biz de Kâbe’nin etrafında dönüyoruz.”
Kâbe bir işaret noktasıdır.
KÂBE, BİR İSTİKAMET NOKTASI
Rabbimiz’in şiarları vardır. Kâbe, Hacerü’l-Esved, Safâ ve Merve tepeleri, hac ibâdetinde vakfe yapılan Arafat ve Müzdelife, mîrâcın gerçekleştiği ilk kıblemiz Beyt-i Makdis
gibi yerler, Cenâb-ı Hakk’ın «meş‘ar, şiâr» olarak belirlediği mukaddes mekânlardır.
Bunlara hürmet etmek, takvâdandır.
İnsanların kendi uydurdukları kudsiyetler ise merduttur. Dînin kāidelerini koyma (teşrî) salâhiyeti Rabbimiz’e mahsus olduğu gibi; ibâdet için kıble, mekân, rükün belirleme salâhiyeti de yalnızca Rabbimiz’e aittir.
Cenâb-ı Hak, meleklere hitâben;
«Âdem’e secde edin!» buyurmuştur. Melekler bu emre itaat etmiş, iblis ise isyan etmiştir.
Hazret-i Âdem’e doğru yapılması emredilen secde,
-hâşâona kulluk secdesi değildir. Âdem -aleyhisselâm- orada Allâh’a îfâ edilecek secdenin bir işareti, bir merkezî noktası hâlindedir.
Kâbe için de vaziyet aynıdır. Allâh’a gerçekleştirilen secdenin, istikamet noktasıdır. Kıble birliği; dağınıklığı giderir, mü’minleri tek bir noktada intizam hâlinde birleştirir.
Mescid-i Haram avlusunda birlikte namaz kılan bir cemaatin muhteşem hâli, ne güzel bir vahdet manzarasıdır!
Dînimizde her şey, Kitap ve Sünnet gibi esaslara dayandırılır. Bunlara edille-i şer‘iyye denilir. İbâdetlerin tevkîfî sahasında kıyas da yapılamaz. Bu sebeple Kâbe, putlar gibi değildir.
Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, Hazret-i İbrahim tarafından inşâ edilmiştir.
Mevzunun anlaşılması için, şu kıssayı okumak yerinde olacaktır:
Hazret-i Ömer, Hacerü’l-Esved’e yaklaşıp öpmüş ve şöyle demiştir:
“–Çok iyi bilirim ki sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın… Fakat seni; Rasûlullah öptüğü için öpüyorum.”
Fıkıhta kāidedir: Kâbe, farazâ mevcut mahallinden kaysa, o yerinden ayrılan binanın kudsiyeti ortadan kalkar. Zira kudsiyet mekândadır. Taş duvarlarda değildir. Nitekim tarihte birkaç kez yenilenmiştir.
Sual: “Ya hıristiyan veya ateistler haklıysa?”
Onların haklı olmasına ihtimal yoktur. Her şey ortadadır. Hıristiyanlığın nasıl beşer mahsûlü bir din hâline geldiğini evvelki sayfalarımızda anlattık. Ateizmin nasıl bir körlük ve hamâkat olduğunu da ifade ettik. Bunlara rağmen, ya haklıysa gibi bir düşünce yersizdir.
Fakat burada şunu zikredelim:
Dehrî (ateist, âhireti inkâr eden) bir şahıs, Hazret-i Ali’ye;
“–Bu dünyada boş yere yorulup duruyorsunuz. Ya cennet, cehennem yoksa?” der.
Hazret-i Ali’nin cevabı şöyle olur:
“–Sizin dediğiniz doğruysa ben bir şey kaybedecek değilim. (Zaten İslâm’ın emirleri, güzel bir insan olmanın îcaplarıdır.)
Fakat ya benim dediğim doğruysa ve cennet var ise siz ne kaybedeceğinizin farkında mısınız? Cehennem hak ise -ki elbette hak- siz nereye gireceğinizin farkında mısınız?”
Din, hayatın bütün muhtevâsını içine almalıdır. Bir beşerin bütün suallerine cevap vermelidir. Bütün beşerî dinler bu hususta nâkıstır. Hayatın sadece belli noktalarına temas edebilmiş, onda da isabet edememişlerdir.
Her suâle cevap verebilen bir din ancak Allah katından gelebilir. Bu din de İslâm’dır. Âyet-i kerîmede buyurulduğu gibi:
“Allah katında din, İslâm’dır…” (Âl-i İmrân, 19)
FİZİK KANUNLARI, O KANUNLARI YARATANI TAHDİT EDEBİLİR Mİ?
Sual: “Kelâm dersinde mûcizeler olduğunu işitiyoruz ama hiçbirinin delili yok. Sadece anlatılıyor, bana göre delil yok.”
Bu itirazı dile getiren kişilere hatırlatalım ki, o mûcizelere gözleriyle şahit olanların bir kısmı da îmân etmediler. “Sihirdir, illüzyondur, gözümüzü boyadın!” deyip geçtiler, inanmadılar.
Şüphesinde menfî olan kişilerin mûcizeyi kabulde zorlanması; zihninin, kâinatta cârî olan kanunları mutlak ve zarûrî kabul etmesinden kaynaklanır.
Hâlbuki düşünseler, o kāideleri de Cenâb-ı Hakk’ın koyduğunu bilirler.
Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kanunlar, O sonsuz kudreti sınırlandırmaz.
Ayrıca insan yine bilmelidir ki, insanlık o kāidelerin tamamını ihâta etmiş değildir. İstisnâlardan habersizdir.
Meselâ daha önce hiç mıknatıs görmemiş bir kişi; taş gibi bir maddenin, bazı metalleri çektiğini kabul edemez. Ama görüp öğrenince artık hayret etmez. Mûcizeleri var eden Cenâb-ı Hakk’ın daha üst kāideleri var da biz onları bilmiyor isek, mûcizeleri anlayamayız. Fakat inkâr etmemiz asla doğru olmaz.
Bugün insanlar; bilim-kurgu filmlerinde, boyutlar arasında pencerelerin açıldığını, eşyanın ve insanların uzaklara ışınlandığını, zamanda yolculuk yapıldığını seyrediyor ve o mantığın içinde bunları kabulde zorlanmıyor. “Bugün biz bu tekniğe ulaşmadık fakat senaryoda tasavvur edilen âlemde bu mümkün.” diyor ve seyrediyor.
Aynı şahıs; Âlemlerin Rabbi, her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın, her şeye kādir olduğunu, yapmak istediği bir şey için sebepleri de derhâl yaratabileceğini niçin kabul etmesin?
İnsanlar daha evvel; «beta, gama, alfa» gibi ışınları da bilmiyordu. Fakat bugün öğrenmiştir. Cenâb-ı Hak, insana verilen ilmin çok az olduğunu bildirmiştir. (Bkz. el-İsrâ, 85) İnsan azıcık ilmiyle, bu keşifleri adım adım binlerce yıl gayret ederek gerçekleştirebilmiştir.
İnsanın emekleye emekleye geliştirdiği tekniğe inanıyorsun da, Allâh’ın sonsuz kudretini mi kabul edemiyorsun?
Hattâ bazı âlimler, mûcizelerin insan için ilim ve teknik bahsinde bir ufuk çizdiğini söylemişlerdir.
Nitekim;
Hazret-i İbrahim; içine atıldığı ateşte, mûcize olarak yanmadı. Bugün insanlar ateşte yanmayan elbiseler, boyalar vs. îcat ediyorlar.
Hazret-i İsa; mûcize olarak ölüleri diriltti, tedavisi bilinmeyen hastalıkları ve doğuştan âmâları iyileştirdi. Bugün tıpta durmuş kalpleri şok ile yeniden çalışır hâle getirme vb. müdahaleler ve geçmişte bilinmeyen tedaviler, nakiller bulunmuştur.
Hazret-i Süleyman; rüzgârlarla, bir aylık yürüme mesafesini bir günde aşıyordu. Bugün insanlık, uçaklarla dünyanın bir ucundan bir ucuna bir günde ulaşabiliyor.
Bunlar dahî, mûcizelerin hakikat olduğunu idrâk etmemize yardımcı olabilecek hususlardır.
Zira insan dahî üst üste koyduğu gayretlerle, kudretini geliştirip, dün yapamadığını bugün yapabilir hâle gelirken; Kādir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın mûcizelerine niçin hayret edilsin?
Sual: “Allah, niçin önceki kitapların bozulmasına izin vermiştir?”
Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı kıyâmete kadar korumayı taahhüt etmiştir.
Çünkü ondan sonra bir daha kitap inmeyecektir. Önceki dinlerde ise sürekli peygamber ve vahiy tazeleniyordu.
Zira insanların ihtiyaçları ve toplumun yapısı değişe değişe gelmekteydi. 124.000 küsur peygamberin her biri, akāid sâbit olmak üzere, gönderildikleri toplumun husûsiyetlerine göre şerîatlerle gelmişlerdir.
Sual: “İçki öncekilere yavaş yavaş yasaklanırken bizlere neden direkt haram kılındı?”
Tedrîcîlik, vahiy inerken gerçekleşti. Sonunda, din ikmâl oldu. Elbette ikmâl olandan geriye dönülmez. Bu, keyfî bir davranış olur.
Fakat eğitimde bu tedrîcîlik esası yine devam eder. Meselâ bugün İslâm ile ilk defa tanışan bir fert yahut topluma tebliğde bulunurken, elbette bir sıralama gözetilir. Fakat bu, şerîati iptal mânâsı taşımaz. Sadece müslüman firâsetinden ve basîretinden neş’et eden bir uygulama kolaylığıdır.
Meselâ Peygamberimiz Hazret-i Muâz’ı Yemen’e gönderirken şöyle buyurdu:
“Sen kitap ehli olan bir topluma gidiyorsun, Onları, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şahitlik etmeye davet et.
Eğer onlar, bu davete uyup itaat ederlerse; Allâh’ın kendilerine her bir gün ve gecede beş vakit namazı kesin olarak farz kıldığını bildir.
Şayet buna da itaat ederlerse; Allah Teâlâ’nın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak sûrette farz kıldığını bildir.
Buna da itaat edip uydukları takdirde, onların mallarının en gözde ve kıymetli olanlarını almaktan sakın. (Yani en pahalı veya en değersizini alma, orta hâlli mallardan al.)
Mazlumun bedduâsını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1)
Din tekâmül ettikten sonra orada tedrîcîliğe bir ihtiyaç kalmaz. Ancak Cenâb-ı Hak; insanların hidâyete gel-
mesi için, dîni tebliğ ederken, «kavlen leyyinâ» / yumuşak bir lisan kullanmayı emretmektedir. Yine âyet-i kerîmede dîni güzel bir üslûpla anlatmanın ehemmiyeti şöyle bildirilir:
(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!..” (en-Nahl, 125)
Sual: “Allâh’ın hep; «Ben yaptım, Ben yarattım demesi» tuhafıma gidiyor.”
Allah; âciz bir insan değildir ki, O’nun «Ben» demesi rahatsız etsin. En büyük, en güçlü, her şeyin yaratıcısı olan Rabbimiz’in «Ben» demesinden rahatsız olunmaması îcâb eder. Âyetlerde geçen «Ben ve Biz» ifadeleri, ayrı ayrı azamet ifade ederler.
Sual: “Kur’ân’da kadın ve erkek niçin eşit değil?”
İslâmiyet’te; erkek ve kadın, devrimizin anladığı mânâda eşitlik lâkırdıları içinde değil, adâlet dengesi içindedir.
KADININ ŞEREFİ, İSLÂM’DA!
Cenâb-ı Hak huzûrunda kadın ve erkek, müsâvîdirler. Kadın ile erkek; îman, ibâdet, mes’ûliyet hususlarında Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda tamamen eşittir. Erkek de kadın da îmân etmekle, namaz kılıp oruç tutmakla, zekât verip hacca gitmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîmeler bu eşitliği iyice perçinler:
“Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mü’min olarak sâlih ameller yaparsa; işte onlar, cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (en-Nisâ, 124; ayr. bkz. Âl-i İmrân, 195; en-Nahl, 97; el-Mü’min, 40)
  • “Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,
  • Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
  • Tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar,
  • Sâdık (doğru) erkekler ve sâdık kadınlar,
  • Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
  • Mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar,
  • Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
  • Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
  • Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,
  • Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya;
  • İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (el-Ahzâb, 35)
İslâmiyet’in hâricindeki birçok dinde, kadın; ikinci sınıf görülür, kötülüğün kaynağı addolunur.
İslâm’da ise sâliha kadın, dünyanın en kıymetli nimetleri arasında sayılır. Cennetin, sâliha annelerin ayakları altında olduğu bildirilir.
Fakat, kadın ve erkek yaratılışta ve fıtratta eşit değildir. Birbirlerini tamamlar vaziyettedir. Vücut ve hissiyat bakımından da eşit değildirler. Bu sebeple, erkek ve kadın arasında içtimâî olarak fıtrata uygun bir vazife bölüşümü vardır. İslâm da fıtrî bir din olduğu için; hilkatte var olan bu fizîkî ve hissî farklılığı, erkek ve kadının hak ve vazifelerine yansıtmıştır.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz.
  • İmam (her türlü idareci) çobandır ve sürüsünden mes’uldür.
  • Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.
  • Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür.
  • Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)
Devrimizdeki «modern» dünyada ise, kadın, erkekle eşitlik propagandasıyla kaldırımlara itilmekte ve istismâr edilmektedir.
Kadın; insanın neşv ü nemâ bulacağı mukaddes aile müessesesinin, hanım ve anne tarafını üstlenecektir. Bu sebeple aklî / mantıkî olmaktan ziyade hissîdir. İslâmiyet, bu sebeple kadını; hayâ, iffet ve tesettür gibi hikmetlerle muhafaza eder. Onu aile mahfazası içinde korur.
Kadın-erkek eşitliği mevzu edildiğinde; batının, maskeli ve yaldızlı yüzünü değil, gerçek sûretini görmelidir. Evliliğe rağbetin azaldığı, birçok evliliğin boşanmayla neticelendiği, evlilik dışı münasebetlerin (zinânın) hoş görülüp çok yaygın hâle geldiği, nüfusun azaldığı, yaşlı annelerin ise yalnızlığa mahkûm edildiği, boş evlerde ölüp gittiği bir toplumda, kadının erkekler gibi kamyon şoförü, kasap vb. olabiliyor olmasında fazîlet mi aranmalıdır?
Kaldı ki, İslâm toplumu; mahremiyetleri gözeten şartlar hazırlandıktan sonra, kadının çalışmasına da, çeşitli sanat, ilim ve hizmetlerle meşgul olmasına da karşı değildir. Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in 300 kadar talebesi olmuştur. Osmanlı’da kadınlar tarafından kurulan binlerce vakıf vardır.
Fakat selîm bir vicdan kabul eder ki, hanımların en asil mesleği anneliktir. Kudsî aile müessesesinin tâcı olmaktır. Muvaffak şahsiyetlerin arkasında mutlaka sâliha bir anne vardır. Çanakkale zaferini; cephede fedâ-yı cân edenler kadar, onları kınalayıp da cepheye gönderen annelere nisbet ederiz.
Hâsılı;
İslâm’ın muhtevâsı, hayatın her safhasını kapsar. İki cihan saâdeti gayesini gerçekleştirmek üzere, her suâle cevap verir. Bu cevaplar manzûmesi içinde asla tezat bulundurmaz. Sistemli ve muntazamdır. Mükemmelin de en mükemmelidir. Zü’l-cenâheyndir, yani hem dünyada hem âhirette müntesibine saâdet hazırlar ve bunu gerçekleştirir.
İslâm’ın muhtevâsında; akāid, ahkâm, muâmelât, içtimâî nizam ve güzel ahlâk vardır.
İslâm, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini idrâk etmemizi sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatın bütün muhtevâsını, her köşesini tanzim eder. Hattâ aldığımız nefese, attığımız adıma kadar…
Cenâb-ı Hak, yaşamayı ve yaşatmayı nasîb eylesin!..
Cenâb-ı Hak akıllarımızı ve gönüllerimizi vahyin terbiyesiyle olgunlaştırarak nefs ve şeytanın hile ve desîselerine kapılmaktan cümlemizi muhafaza buyursun. His ve fikirlerimizi dâimâ rızâsıyla te’lif eylesin.
Biz âciz kullarını lutfen ve keremen; ilâhî affına, rahmet ve mağfiretine mazhar kılsın.
Âmîn!..

http://www.islamveihsan.com/deistlerin-en-cok-sordugu-sorular-ve-cevaplari.html