7 Eylül 2016 Çarşamba

İSLAM AHLAKÇILARININ AHLAK EĞİTİMİ-1

İSLAM AHLAKÇILARININ AHLAK EĞİTİMİ-1

 1. İMAM GAZZÂLİ’NİN AHLÂK EĞİTİMİ

                                        Gazzâli ve İhya adlı eseri


İmam Gazzâli (ö. 505/1111)’nin asıl adı Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed’dir. ‘Huccetu’l-İslâm’ lakabıyla tanınan Gazzâli, İslâm dünyasının en büyük düşünürlerinden biridir. Nizamiye medresesinde okumuş ve uzun yıllar yine bu medresede hocalık yapmıştır. Bu sırada bazı konularda şüpheye yakalanmış, medreseyi ve kitabı bir yana iterek uzlet köşesine çekilmiş, sonunda ilâhi hidayetin yetişmesi üzerine şüpheden tamamen kurtularak saf bir iman ile tasavvuf ve ahlâk üzerinde çalışmaya başlamıştır. ‘El-Munkızu mine’d-dalal’ adlı eseri bu çileli hayat dönemini anlatır.
      
İmam Gazzâli, kelam, felsefe, fıkıh ve usûl-ü fıkıh ile de uğraşmış ve bunların her biri üzerinde eserler vermiştir. O’nun ahlâk ile ilgili en tanınmış eserleri: ‘Mizanu’l-amel, İhyau ulûmi’d-din ve Eyyühe’l veled’dir.
      
İhya’da fıkıh ile tasavvufun birbirine katıldığını görürüz. Bu büyük eser, başlıca dört bölümden meydana gelmiştir:

Birinci bölüm, ‘Rub’u’l-ibadat’ adını taşımaktadır. Bu bölümde ilim, iman, taharet, namaz, zekat, oruç, hac, Kur’an okumanın edepleri, dua ve zikir konuları işlenmektedir.
                                                              
İkinci bölüm, ‘Rub’u’l-adat’tır. Bu bölümde ise yemek, nikah, kazanç ve ticaret, helal ve haram, iyi geçim, uzlet, sefer, sema ve vecd, emr-i bi’l-ma’ruf, ve Hz. Peygamber’in ahlâkı konuları işlenmektedir.

Üçüncü bölüm, ‘Rub’u’l-mühlikat’tır. Bu bölümde kalbin durumları ve hastalıklarının ilacı, nefis riyazeti ve iyi ahlâk, dilin afetleri, gazap, kin, haset, cimriliğin ve dünya sevgisinin, riya, kibir ve kendini beğenmenin kötülüğü anlatılmaktadır.

Dördüncü bölüm, ‘Rub’u’l-münciyat’ adındadır. Ahlâki tehlikelerden insanı kurtaracak olan tevbe, sabır, şükür, korku, ümit, zühd, tevhid, tevekkül, ilâhi muhabbet, niyet, samimiyet, doğruluk, murakabe, tefekkür, ölüm ve sonrası konuları işlenmektedir. (1)

                                     Gazzâli’nin Öğretim metodu

Gazzâli, tam anlamıyla bir ruh doktoru ve eğitimcisidir. İnsan nefsindeki manevi hastalıkları birer birer ele alarak bunların nereden çıktığını, onlardan kurtulmanın nasıl mümkün olacağını belirtir.

Bu konuları anlatırken ahlâkçımız, elindeki neşterle hasta organı yaran ve insanın manevi dünyasını çekilmez yapan urları kesip atmaya çalışan bir operatör gibidir.
     
Tasavvuf ahlâkçıları, Kitap ve sünnetten büyük ölçüde yararlanmakla beraber murakabeye (nefsin denetim altına alınması) de önemli bir yer verirler. Gazali, “riyanın ilacı, kibrin ilacı, şehvetin ilacı…” gibi deyimlerle manevi hastalıkların reçetelerini yazarken, ilaç olarak, insanın kendi içine eğilmesini, kendini kontrol etmesini, ‘irade’ silahıyla nefsi ezmesini tavsiye eder ve bunun formüllerini verir.
      
Sözle ruh (psikoloji) eğitimi yapmak, aslında zor ve sıkıcı bir çalışmadır. Fakat İmam Gazzâli, üzerinde duracağı manevi hastalığa yakalanan bazı kimselerin tuhaf hallerini, cazip bir öykü şeklinde verir. Ardından da tanınmış İslâm büyüklerinin öğütlerini sıralar: Suç işlerken başkalarından saklanmaya çalışan sinsi ve korkak bir kişi durumunda yakaladığı ‘nefsi’ kıskıvrak bağlayarak tokatlamaya çalışırken okuyucusunu ilgiyle peşinden sürükler.
        
Bu başarısı nedeniyledir ki, Gazzâli ve İhya’sı kendinden sonra gelen büyük ahlâkçılara kaynak olmuş, asırlarca bütün İslâm dünyasında zevk ve heyecanla okunmuştur. Bu özelliğini günümüzde de korumaktadır.

Örnek:

Tasavvuf ahlâkçılarının önemle üzerinde durduğu ‘murakabe’ konusu, İhya’nın son bölümünde ‘Rub’u’l-münciyat’da yer almaktadır. Murakabe hakkında da bir fikir vermesi bakımından “Nefsi uyarıp kınama” konusundan bazı pasajlar aktarıyoruz:

‘Sana yazıklar olsun ey nefis, tutum ve davranışın, hesap gününe inanmayanların tutum ve davranışları gibidir. Yoksa öldüğün zaman, yok olup kurtulacağını mı sanıyorsun? Heyhat, başıboş kalacağını mı sanıyorsun? Ana rahmine atılmış bir meniden meydana gelen ‘nutfe’ değil misin?

Sonra donmuş kan parçası haline gelip bazı evrelerden geçtikten sonra, insan şeklini almadın mı? Seni bu hale getiren, öldürdükten sonra diriltemez mi? Şayet hatırından böyle bir şeyler geçiyorsa ne büyük cehalet ve küfür içindesin. Allah Teala’nın seni nereden yarattığını düşünmez misin? Seni ‘nutfe’den meydana getirip sana doğru yolu göstermedi mi? Sonra öldürüp mezara koydurmadı mı?
Bunları bildiğin halde, “Sonradan seni dilediği zaman diriltir” ayetini mi inkar ediyorsun? Şayet bunları yalanlamıyor ve inanıyorsan niçin sakınmıyorsun? Gayr-i Müslim bir doktor, en sevdiğin bir yemeğin, senin için zararlı olduğunu sana söylerse, onu yememeğe nasıl gayret edersin? Mucizelerle desteklenen Peygamberler ve Allah Teala’nın buyurduklarının, senin yanında bir gayr-i Müslim doktor kadar da mı değeri yoktur? Halbuki doktor, deney ve tahmin ile cevap veriyor ki, aklı da ilmi de eksiktir.

Bunları bırakalım da, bir çocuğu ele alalım. Bir çocuk, elbisende akrep var dediği anda bu sözü duyar duymaz hiç delil ve ispat aramadan nasıl hemen elbiseni yere atarsın? Alimlerin, hakimlerin, velilerin ve Peygamberlerin sözleri senin yanında o çocuğun sözünden daha mı değersizdir? Yoksa cehennemin yakıcılığı, kelepçeleri, zakkum ve demir çomakları, irin ve zehirleri, yılan ve akrepleri, kısa bir süre acısını duyacağın bir dünya akrebinden sana daha mı hafif geliyor? Senin bu davranışın, akıl işi değildir. Eğer hayvanlar senin durumunu anlasalar sana gülerlerdi. Şayet şu söylediklerimi anladın ve hepsine inandıysan, o halde niçin ibadetlerini ertelersin? Halbuki ölüm sana çok yakın ve beklemediğin anda seni yakalar.

Ölümün tez gelmeyeceğini nereden bilirsin? Hesap edelim ki sana yüz yıl ömür verilmiştir. Bir defa ibadetin sana yeteceğini mi sanıyorsun? Dağın eteğinde yedirdiğin atın ile koca dağı aşabileceğini mi sanıyorsun? Şayet böyle düşünüyorsan, ne büyük ahmaksın? İlim tahsili için evinden ayrılıp yıllarca boşta gezdikten sonra memleketine döneceği son yılda okumakla hoca olunabilir mi? Bu görüşte olan adama gülmez misin? Allah’ın keremine dayanarak hoca olunacağını mı sanırsın?

Sonra, ömrünün sonunda yapacağın ibadetin sana yeteceğini kabul edelim. Ömrünün sonunda olmadığını nereden biliyorsun? O halde niçin ibadetle meşgul olmuyorsun? Şayet biraz daha yaşayacağının bildirildiğini kabul edersek, yine niçin ibadetini sonraya bıraktığını senden sorabiliriz. Bunun sebebi, ancak ibadetteki ağırlığa nefsinin izin vermemesi ve bu zahmete katlanmayarak arzularına uymasıdır. Ne sanıyorsun, acaba nefsin bitmeyen arzularına karşı durmanın kolay olacağı bir gün mü gelecek? Böyle bir günü bekliyorsan, aldanırsın, çünkü Allah Teala böyle bir gün yaratmamıştır ve yaratmaz.                                                          

Cennet, zorluklarla çevrili olup engellerle kuşatılmıştır. Bunlar hiçbir zaman ve hiç kimse için kolaylaşmaz. Bir düşünsen: Kaç yıldan beridir, yarın, yarın diye kendini aldattın durdun. Bugün gitti, yarın geldi, yine eski hesaba kaldın. Halbuki bugünün dünden ve yarının bugünden bir farkı yoktur. Dün aciz olduğun şeyden bugün, bugün aciz olduğun şeyden ise yarın acizsin, belki daha çok aciz olacaksın. Çünkü arzular, köklü bir ağaç gibidirler.

Nefsin bitmeyen arzularını söküp atmak için, çalışıp da kuvvetten düştüğü için onu sonraya bırakan, genç ve kuvvetli çağında ağacı kökünden söküp atmak için çalışıp bunu başaramadığından onu ertesi seneye erteleyen kimse gibidir. Halbuki bir sene sonra kendisi daha da yaşlanıp kuvvetten düşecek, ağacın kökleri ise daha da kuvvetleşecektir. Genç iken güç yetiremeyeceği hususlara, yaşlandığında hiç bir güç yetiremeyeceği ortadadır. Yaşlılıkta, kurdu ehlileştirmeğe çalışmak ise boş zahmetten ibarettir.

Yaş ve genç ağacın eğilip bükülebileceği, kart ve kuru ağacın eğilmeyi kabul etmeyeceği herkesin bildiği bir gerçektir.

Bu kadar açık ve net bir şekilde anlatılan bu hususları hala dikkate almayıp yine ileride yaparım iddiasına kalkışırsan, daha nasıl hikmetten söz edebilirsin? Bundan büyük ahmaklık olur mu? Belki de beni ibadetten alıkoyan, arzuların zevkine olan düşkünlüğüm, zahmet ve sıkıntıya dayanamayışımdır, diyeceksin ki, bu da açıkça bir ahmaklık ve en kötü özürdür. Şayet bu iddianda doğru isen, saf ve temiz olup ardı arası gelmeyen sonsuz nimetlerin zevkini ara. O da bu dünyada değil, cennette olur.

Şayet şehvetlerinin arzusuna bakıyor ve onların tatmini için çalışırsan, bu da o şehvetlere muhalefetle mümkün olur. Öyle lokma var ki, bir çok lokmalara engel olur. Bir hastaya bir doktor, “Üç gün su içmeyeceksin, şayet içersen hastalığın müzminleşir ve ömrün boyunca daha soğuk içemezsin. Şayet tavsiyeme uyarak içmeyecek olursan iyileşir ve ömrün boyunca soğuk suyu içersin” dediği vakit, ne olursa olsun, ben şimdi içerim, diyen hasta hakkındaki görüşün nedir? Bu adama deli demez misin? İşte senin ömrünün tümü, ebedi olan ahirete nispetle üç gün de değildir. Acaba üç günlük olan şu fani dünyada şehevi arzuların baskısına sabretmek mi daha zor, yoksa süresi uçsuz bucaksız, elem ve kederi sonsuz olan cehennem ateşine dayanmak mı daha zordur? Dünyadaki üç günlük nefisle savaşma sıkıntısına dayanamayan,  acaba ağır ve ebedi olan Allah’ın azabına nasıl dayanacaktır?

Yazıklar olsun sana ey nefis; şeytana ve dünyaya aldanmak senin için doğru olmaz. Sen herkesten önce kendine bak, vakitlerini kaybetme, nefesler sayılıdır. Hastalık gelmeden sıhhatini, yoğunluk gelmeden boş zamanını yoksulluk gelmeden varlığını, yaşlılık gelmeden gençliğini ve ölüm gelmeden sağlığını ganimet bil de, ahiretteki ebedi hayatını düşünerek onun için çalış.                                                                  

İnsaf et, önümüzdeki kış gelecek diye onun günlerini hesap ederek yiyecek, giyecek, yakacak gibi bütün kış hazırlıklarını yapmıyor musun? Burada niçin  keremine bağlanmıyorsun? Yakacak ve giyeceksiz de Allah beni üşütmez. O, buna kadirdir, demeden her çareye baş vuruyorsun. Acaba cehennem soğuğunun, kışın bu soğuğundan daha az, yoksa süresinin daha kısa olduğunu mu sanıyorsun? Yoksa aralarında bir benzerlik bulunduğunu mu düşünüyorsun? Yoksa hiç çalışmadan bundan kurtuluş imkanlarının varlığına mı inanıyorsun? Asla, hiç biri öyle değildir. Kışın soğuğunu elbise, mesken ve ateşin gidereceği gibi, cehennemin sıcaklık ve soğukluğu da ancak tevhid kalesi ve ibadet hendeği gibi önlenebilir.

Allah’ın keremi, kal’eye girmeden insanı korumakta değil, soğuktan korunmak için ateşi yaratıp, ateşi ne şekilde elde edeceğini sana bildirmesi ve imkanlarını yaratıp bu sebeplerin temininde kendisi buna ihtiyaç duymayıp bunları bizzat senin temin etmen gerektiği gibi, cehennemden de kurtuluş yollarını sana bildirmek ve sebeplerini yaratmaktadır. Allah Teala maddî sebeplere ihtiyacı olmadığı gibi, senin itaat ve ibadetine de ihtiyacı yoktur. Bunlar, senin kurtuluş yollarındır. İyilik eden kendine, kötülük eden de kendine eder. Allah Teala’nın evrenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur.

Yazıklar olsun sana ey nefis, cehaletini at, ahiretini dünyan ile mukayese et. Hepimizin yaratılması ve dirilmesi bir nefis gibidir. Bizi yoktan nasıl var etti ise, yok ettikten sonra da tekrar var eder. Allah’ın sünnetinde değişiklik yoktur.

Ey nefis, sana yazıklar olsun, görüyorum ki, tamamen dünya ile ünsiyet ettin ve tamamen ona bağlandın. Ondan ayrılmak zoruna gidiyor. Durmadan ona yaklaşmak istiyorsun. Gittikçe sevgisi gönlüde kuvvetleşiyor. Sanki Allah Teala’nın sevap ve cezasından, kıyametin hal ve güçlüklerinden gafil dostlarından seni ayıracak olan ölüme inanmaz gibi bir tavır takınıyorsun. Kralın sarayına bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkmakla emir alan bir kimse içerde gördüğü güzel bir yüze takılıp adeta orada kalacakmış gibi, çıkmakta olduğunu unutarak onunla ilgilenmesini ve sonradan zorunlu olarak onu terk etmek suretiyle çıkmasını bir akıllılık sayar mısın?

Dünyanın da bunun gibi, hükümdarların hükümdarı olan Allah (c.c.)’ın malı olduğunu, buna girmenin mecaz olduğunu, öldükten sonra kimsenin mülkiyetinde bir şey’in kalmadığını bilmiyor musun? Bunun için Resûl-i Ekrem: “Cebrail benim kalbime şöyle üfledi: Kimi seversen sev, ondan ayrılacaksın, istediğin şekilde amel et, ne amel işlersen onun karşılığını bulacaksın. Ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin.” buyurmadı mı?
     
Vay sana ey nefis, dünya zevklerine iltifat edip onlarla ünsiyet edeni, sonunda ölüm yakalayıp onlardan ayırdığı vakit, hasretinin daha çok olacağını bilmiyor musun?                                                             

Bilmeyerek öldürücü zehiri azık aldığını düşünmüyor musun? Geçmişlere bir göz gezdirip yüksek inşaatlar yaptıktan sonra onları nasıl terk ederek gittiklerini, Allah Teala’nın servetlerini onların düşmanlarına nasıl verdiğini görmüyor musun? Onların yiyemeyeceklerini topladıklarını, oturmayacakları meskenleri yaptıklarını, ulaşamayacakları, şeyleri umduklarını bilmiyor musun? Her biri göklere doğru yükselmiş inşaatlar yaptığı halde varacağı yer altındaki bir çukur değil mi? Bundan daha büyük ahmaklık olur mu? Yakında göç edeceği dünyasını imar ederken, kesin olarak varacağı ahiretini tahrip edip yıkması akıl kârı mıdır? Bu gibi ahmakların, ahmaklığına müsaade etmekten utanmaz
mısın?

Kabul edelim ki sen kendin bu işlere akıl erdiremiyor, ancak başkalarına uyabiliyorsun. O halde sana düşen vazife, dünyaya dalan bu gibilerle, hakimler, alimler ve peygamberlerin akıllarını mukayese ederek daha akıllı olanlara uymak değil midir?

Yazıklar olsun sana ey nefis, acele et, ölüm yaklaştı, yok olmaya yöneldin, korkutulan zaman geliyor. Sen öldükten sonra kılmadığın namazları kim kılacak  ve tutmadığın oruçları kim tutup rabbini senden razı edecek?

Vay sana ey nefis, günlerin azaldı. Sermayeni bugünlerde temin edeceksin. Geri kalan günlerinde boşa geçirdiğin günler için ağlasan, kendin için, yine bir eksikliktir. Ya geride kalan günlerini de eskisi gibi kaybeder ve adetin üzerinde ısrar edersen halin nice olur? Ey nefis, ölümün seni beklediğini, varacağın yerin mezar, yatağının toprak, arkadaşlarının kurt ve böcekler olacağını ve büyük mahşer gününün önünde bulunduğunu biliyor musun? Ey nefis, ölüm askerlerinin kapıda beklemekte olup seni almadan gitmeyeceklerini düşünmüyor musun? Ey nefis, ölülerin, bir saat olsun bile dünyaya geri dönmeyi temenni ettiklerini, eğer imkan olsa bir saat geri dönüp hiç olmazsa iman ederek geri
dönmeleri için bütün dünyayı vermeğe hazır olduklarını bilmiyor musun? Halbuki onların temenni edip bulamadıkları imkanlar bugün senin elindedir. Sen onları nasıl gafletle geçirirsin?
      
Ey nefis, sana vay olsun, dışardan insanlara karşı süslenirken, içerden Allah (c.c.) ile pazarlığa kalkışırsın. Acaba insanlardan utanırken Allah’tan utanmıyor musun? Yazık sana, rezaletlerle yoğrulup dururken insanlara faziletleri nasıl emredersin? İnsanları Allah’a davet ederken, sen Allah’tan kaçarsın. İnsanlara Allah’ı hatırlatırken, sen Allah’ı unutursun. Günahkârın cifeden daha pis koktuğunu ve pisliğin başkasını temizlemeyeceğini bilmiyor musun? Böyle iken sen, pis pis koktuğun halde başkasını temizlemeğe nasıl cesaret edersin?

Yazıklar olsun sana ey nefis, eğer sen kendini olduğu gibi bilseydin, insanların başına gelen felaketlere kendinin sebep olduğundan korkardın.

Vay sana ey nefis, kendini iblis’e binek yaptın, sırtına biner ve istediği tarafa götürür. Seni sürekli emrinde taşır. Bununla beraber amelinle de mağrur olursun.

O amel ki, ona karıştırdığın afetler, yaptığın ameli karşılasa yine karlı çıkarsın. Allah Teala iki yüz bin yıllık amelinden sonra bir hatasından sebep iblis’i telin ettiği ve yine bir zellesi  (küçük günah) sebebiyle Adem (a.s.)’i cennetten çıkardığı halde de, sen bu kadar çok kusurların ve günahların karşısında o  karışık amellerine nasıl mağrur olursun?  (1)
                                                                                  
 (1) TDV İslâm Ansiklopedisi, IV,748-760.
  
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=1085


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder