22 Ağustos 2013 Perşembe

​​ESMANIN BABASININ ESMAYA YAZDIĞI MEKTUP

 
​​ESMANIN BABASININ ESMAYA YAZDIĞI MEKTUP


 Başbakanın UĞRUNA GÖZ YAŞI DÖKTÜĞÜ ESMA...

“Sevgili kızım ve değerli öğretmenim... Sana elveda demiyorum bilakis yarın görüşmek üzere. Başı dik tuğyana isyan ederek yaşadın. Tüm engelleri redderek hürriyete sınırsızca aşık oldun. Bu ümmet, uygarlıkta hak ettiği yeri alabilsin diye onu yeniden diriltmek ve inşa etmek için sessizce yeni ufuklar arıyordun.... Akranlarının uğraştığı işlerle meşgul olmadın. Her zaman derslerinde birinci olmana rağmen öğrenmeye olan açlığın dinmedi. Bu kısa hayatta sohbetine doyamadım.


Vaktim, mutlu olacak ve eğlenecek kadar geniş değildi. Rabiatul Adeviyye’de son kez bir araya geldiğimizde, “Sen bizimle olduğunda bile bizden ayrısın” diyerek bana olan sitemini dile getirmiştin. Ben de sana, “Bu hayat birbirimize doyacak kadar geniş değil. Birbirimize doyalım diye Allah’tan cennetinde bize bu sohbeti vermesini temenni ediyorum” demiştim. Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana, “Bu gece senin düğün gecen mi” diye sordum.


Sen de “Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak” demiştin.


Çarşamba günü, öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında, senin rüyamda bana ne demek istediğini anlamış oldum. Allah’tan seni şehit olarak kabul etmesini niyaz ettim. Ve şehadetin, bizim haklı olduğumuzu ve düşmanımızın da batılın ta kendisi olduğu inancımızı pekiştirdi. Son vedanda yanında olamamam, son bir kez seni görememem, alnına son bir öpücük konduramamam ve senin cenaze namazını kıldırma şerefine nail olamamam beni derinden üzdü.


Beni bunları yapmaktan alıkoyan, ölümden veya karanlık hücerelerden korku değil, uğruna canını verdiğin davayı (devrimin hedeflerine ulaşması) sürdürebilmekti. Zalimlere karşı başın dik (göğsünü gere gere) direnirken gaddar kurşunlar göğsüne saplandı ve ruhun yüceldi. Ne kadar güzel bir azmin ve terbiye edilmiş bir nefsin vardı. İnanıyorum ki, sen Allah’a verdiğin söze sadakat gösterdin, Allah da sana verdiği söze... Öyle ki, şehadet şerefini bize değil de sana bahşetti.


Son olarak, sevgili kızım ve değerli öğretmenim... Sana elveda demiyorum bilakis görüşmek üzere.. Buluşmamız, yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser’de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah’a yakın, O’nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere, birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma...”



Esma'ya Mektup // Dursun Ali Erzincanlı

 




 

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Ahir Zamanda Gelecek ve İnsanlara Hizmet Edecek Olan Kavmin Fazileti


Ahir Zamanda Gelecek ve İnsanlara Hizmet Edecek Olan Kavmin Fazileti

Rivayet olundu.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Ebû Hüreyre (r.a.) hazretlerine etmiş olduğu vasiyette buyurdular:
-"Ey Ebû Hüreyre! Sana öyle kavimlerin yolu üzere olmanı tavsiye ederim ki, insanlar korkup dehşete düştüğünde, onlar telâşa kapılmazlar; insanlar ateşten emân (emniyet ve güvence) talep ettiklerinde onlar, korkmazlar."

Ebû Hüreyre (r.a.) sordu:
-"Ya Rasûlellah (s.a.v.)! Onlar kimlerdir?"

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-"Onlar ümmetimden ahir zamanda gelecek olan bir kavim (topluluktur), kıyamet gününde peygamberlerin makamında haşrolunacaklardır. İnsanlar, onlara baktığında gördükleri güzel hallerinden dolayı onları peygamberler zannedeceklerdir. Ta ki ben onları tanıyıp onlara: "Ümmetim! Ümmetim!" deyince bütün mahlûkat onların peygamber olmadıklarını anlayacaklardır. Onlar şimşek ve rüzgâr gibi (sıratı) geçip (cennete) gideceklerdir. Onların gözlerinin nurundan mahşer ehlinin gözleri kamaşacaktır."
Bunun üzerine ben (Ebû Hüreyre) dedim ki:
-"Ya Rasûlellah (s.a.v.)! Onların amellerini bana emret; belki onların amellerini işler de onlara ilhak edip katılırım!"

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-"O kavim çok çetin ve zor bir yola girdi. Allah, onları doyurduktan sonra, onlar açlığı tercih ettiler. Allah onları giydirdikten sonra, onlar arî olmayı (güzel giymemeyi) tercih ettiler. Allah onları suvardıktan sonra onlar susuzluğu tercih ettiler. (Yani mal, mülk, servet makam, mevki ve bütün dünyevî çıkarlarını Allah rızası için, i'lâ-i kelimetüllah Allah'ın dinînin yükselmesi için harcadılar. Bu uğurda yemediler, giymediler, içmediler, yedirdiler, giydirdiler ve içirdiler.) Bütün bunları, Allahü Teâlâ hazretlerinin katındaki sevapları umarak terk ettiler. Hesap korkusundan helali terk ettiler. Bedenleriyle dünya ile beraber oldular, ama (kalpleriyle) dünyadan hiçbir şeyle meşgul olmadılar. Melekler ve peygamberler onların Rablerine yapmış oldukları taate taaccub ettiler, hayran kaldılar. Onlara müjdeler olsun! Allah'tan benimle onların arasını cemetmesini (toplamasını, onları benimle beraber kılmasını) istedim."

Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, onlara (ve onların güzel amellerine olan) şevkinden dolayı ağladı ve daha sonra şöyle buyurdular:
-"Allahü Teâlâ yeryüzü ehline bir azâb etmeyi murad ettiği zaman, onlara bakar; (onların yüzü suyu hürmetine) onlardan azabı çevirir. Ey Ebû Hüreyre, sana onların (tarikatını ve) yolunu tavsiye ederim."


(Ruhü’-l Beyan Tercümesi C:2 S: 760-761-762)




“Sadaka, fakire verilirse 10 misli; âmâ ve âcize verilirse 70 misli; yakın akrabaya verilirse 1000 misli;
ana babaya verilirse 10 000 misli; talebe ve âlime verilirse 1 000 000 (milyon) misli olarak mukabele eder."
{İmâm-ı Suyuti (rh.a)}
Yâ Selam

Namazda kalbini koru.
Yemekte boğazını koru.
İnsanlar içinde dilini koru.
Başkasının evinde gözünü koru.
Allahı ve ölümü hiç unutma.
Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri hiç hatırlama.
***Âlimlerle ve ilim meclislerinde bulun; onlardan ayrılmamaya çalış.
Ekmeğini muttakilere(takva üzere yaşayanlara) ve iyilere yedir.
İşini de bilginlere danışarak yap. {Lokman Hekim (Ruhü’-l Beyan Cild 7)}

 


Şevval orucu


"Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve şevval'den altı gün orucuna muvaffak kıl" 

Süfyanı Sevri anlatıyor:
- Ben Mekke-i Mükerreme'de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:

-Ben öldüğüm vakitde kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid'i telkin et!, dedi.

Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana söylediklerinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim.

O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :

-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.

O zaman:

-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum

Bana cevap olarak:- Ramazan-ı şerifin orucunu tutup şevval'den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.

O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve  "Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve şevval'den altı gün orucuna muvaffak kıl" diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.

 
 
Hadis-i Şerifler 
  "Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!. "
[Riyazü's-Salihin, C.2,S.510,2.]

“Ramazandan sonra, Şevvâl ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günâhsız olur.”
[Taberânî]

“Ramazân ayı orucu on aya, Ramazândan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukâbil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevâbına kavuşulur.”
[İbn-i Huzeyme]



“Sadaka, fakire verilirse 10 misli; âmâ ve âcize verilirse 70 misli; yakın akrabaya verilirse 1000 misli;
ana babaya verilirse 10 000 misli; talebe ve âlime verilirse 1 000 000 (milyon) misli olarak mukabele eder."
{İmâm-ı Suyuti (rh.a)}
Yâ Selam

Namazda kalbini koru.
Yemekte boğazını koru.
İnsanlar içinde dilini koru.
Başkasının evinde gözünü koru.
Allahı ve ölümü hiç unutma.
Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri hiç hatırlama.
***Âlimlerle ve ilim meclislerinde bulun; onlardan ayrılmamaya çalış.
Ekmeğini muttakilere(takva üzere yaşayanlara) ve iyilere yedir.
İşini de bilginlere danışarak yap. {Lokman Hekim (Ruhü’-l Beyan Cild 7)}

 


Dünya Mü’minin Zindanı

Dünya Mü’minin Zindanı

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (En’âm, 32)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” (Müslim, Zühd, 1)

Bağdat kadılarından biri maiyeti ile birlikte külhanların bulunduğu sokaktan geçiyordu. Bu esnada onları gören üstü başı yağ-pas içinde, hırpânî kılıklı, sanki cehennem zebanilerini andıran Yahudi bir külhan önlerine geçti. Kadıyı taşıyan katırın gemine yapışarak şöyle dedi:

“Ey kadı, sizin Peygamberinizin söylediği; “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” Sözün anlamı nedir? Görmüyor musun sen bir mü’min, bir Muhammedî olduğun halde dünya senin için cennettir. Benim için ise bir hapishane mesâbesindedir. Bense bir yahudiyim, bir kâfirim. Oysa Peygamberiniz bunun aksi olacağını haber veriyor!”

Dünyaca zengin olan kadı, bu soruya şu cevabı verdi: “Şu anda benim içinde bulunduğum geçici nimetler ve bu ihtişamlı hayat, bana cennette vaad edilen ebedî mükâfâtın yanında, bir hapis hayatı gibidir. Senin şu anda içinde bulunduğun durum ise cehennemde uğratılacağın azaba göre cennet mesâbesindedir.” (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5.Cilt,Erkam Yay.)

 

Kadının paha biçilemez ziyneti, utanma duygusu!

AİLE-SAĞLIK Yazarlar AhmedŞahin

 

Kadının paha biçilemez ziyneti, utanma duygusu!

 
Geçmişin güngörmüş büyükleri demişler ki:- Altın ziynetlerini kaybeden kadın, kadınlık ziynetlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir! Ancak utanma duygusunu kaybeden kadın, kadınlık ziynetini tümüyle kaybetmiştir! Çünkü demişler, altın ziynetler satın alınarak tekrar sahip olunabilir ama kaybedilen utanma duygusu satın alınarak tekrar sahip olunamaz! O bir kaybedildi mi bir daha sahip olmak kolay olmaz!

     Zaten utanma duygusu, sadece insanlara mahsus bir duygudur.     Diğer varlıklarda utanma duygusu yoktur. Ayrıca aşırıya kaçmayan utanma duygusu, insanın koruyucusu ve kurtarıcısıdır da.

     Nitekim insan, bir yanlış yapacağı, bir günaha yöneleceği sırada hemen utanma duygusu onu sımsıcak sarar, bu yanlışı yaptığı takdirde önce Rabb’inin huzurunda, sonra da dostlarının yanında ne kadar sıkılıp mahcup olacağını, bilenlerin kendisini ne kadar ayıplayacağını düşünür; kızarır, bozarır, sonra da, utanacak duruma düşmektense bu yanlışı yapmamalıyım, diyerek vazgeçer.. 

    Yani utanma duygusu onu yanlışlarından geri döndürüp vazgeçiren koruyucu ve kurtarıcı fevkalade önemli bir duygudur. 

- Neden utanma duygusunda insanı koruyucu ve kurtarıcı bir özellik vardır? -

Çünkü utanma duygusunun kaynağı imanıdır da ondan. İmandan kaynaklanmaktadır utanma duygusu!.  

      Nitekim utangaçlığıyla bilinen bir gence yakını, ‘Bu kadar utangaç olma, biraz yırtıl, serpil...’ gibilerden tavsiyelerde bulunurken oradan geçmekte olan Allah Resulü Efendimiz (sas)’in yaptığı şu ikaz da buna işaret eder. Buyurur ki:

     -Dokunma utanan gence, utansın!. Çünkü utanma duygusu imandandır!. 

    Demek ki basite alınabilecek bir duygu değildir utanma duygusu. Sahibini kötülüklerden koruyucu ve kurtarıcı etkisi söz konusudur. 

    Bu sebeple utanma duygusu, silinip atılabilecek basit bir duygu gibi görülemez. 

    Bir başka hadiste utanma duygusunun yüce değerine çarpıcı bir ifadeyle şöyle işaret edilmiştir: 

- Utanmadıktan sonra istediğini yap!. Çünkü en büyük kayıp, utanma duygusunun kaybıdır. Onu kaybettikten sonra geriye koruyabileceğin bir değerin kalmamış demektir. Artık neyi istersen onu rahatça yapabilirsin.. 

    Bir diğer hadiste de insanın sahip olduğu en yüce vasıflar sıralanırken utanma duygusu, en başta gelen insanî değer olarak gösterilmiştir. 

    Utanma duygusunun koruyucu özelliklerinden biri de, avret yerini açmaktan utandırmasıdır. Bundan dolayı utanma duygusunu kaybetmeyen insan, ne kendi avret yerini açıp teşhir eder, ne de başkasının açılmış mahrem yerine bakmaya razı olur. 

    Büyük sahabi Selman-ı Farisi Hazretleri der ki:

 -Ben utancımdan düşüp ölmeye razı olurum, ama avret yerimin açılmasına, şunun bunun bakmasına razı olmam! 

    Tenbihü’l-Gafilin’de Hazreti Ali (ra) efendimizden de şu söz nakledilir: 

-Allah (cc) avret yerini açarak baktırana da, bakana da lanet etmiştir! 

       Çünkü mahrem yerini açmak da, bakmak da kötü duyguların depreşmesine, büyük günahlara yönelme hissinin ayaklanmasına sebep olur, haya duygusunu yok eder... Haya duygusunu yitirenlerde ise ne baktırmaktan utanma hissi kalır ne de bakmaktan kaçınma duygusu.. 

     Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri bakma konusundaki temel ölçüyü şöyle bildirmiştir: 

    -Ansızın bakışınızda bağışlanırsınız, ancak sonraki kasti bakışların vebali bakana da, baktırana da yazılır. Yani utanma duygunuzu kaybetmeyin. Baktırmaktan da bakmaktan da kendinizi koruyun. 

    Ayrıca her insanın koruyucu muhafaza melekleri vardır. Bu melekler onu gölgesi gibi takip edip kötü ruhların şerrinden korurlar. Ancak korudukları insan, avret yerini açar da herkese teşhirde bulunursa muhafaza melekleri ona bakmaktan utanır, uzaklaşırlar. Meleklerin uzaklaştığı yere ise şeytanlar üşüşür, kötü duygular depreşir, fitneli bakışlar başlar. Zaten günahlar da meleklerin uzaklaşıp şeytanların yakınlaşmasından sonra işlenir insanlar arasında..

-Evet, utanma duygusu herkeste güzeldir. Ama kadında daha da güzeldir. Çünkü bir kadının en değerli ziyneti, utanma duygusudur! Utanma duygusunu kaybeden kadın kadınlık ziynetini kaybetmiştir! İsterse kilolarla altın ziynetlere sahip olsun.

​​
a.sahin@zaman.com.tr

 
 

20 Ağustos 2013 Salı

HİKAYE HACER MENEKŞE


HİKAYE     HACER MENEKŞE


   Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki
katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..  Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını  anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.


   Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi ,her bitki güneşi severken, onlar neden
gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile  aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi.

 
   Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.  Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu : 


-- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

   Hande cevap verdi :


-- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler  güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak  istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark  etmek istiyorum, dedi.


   Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna  hayran kalarak :


-- Peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin," dedi.

   Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi,  hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.


   En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine     Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu.

   Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?

 

   Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konusmuyordu.  Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı.

 

   Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler
soğuğu hiç sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu.


-- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

   Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi.  Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi  sadece Hande...

 
-- Bu soğukta ?

   Hacer gülümsedi ;
-- Onlar annem için, annem onları çok sever.

   Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
-- "Annen hasta mı?" dedi.

 
-- "Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok,
birtek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı
için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak.

Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük  çekiyorum.


   Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler  birlikte. Hande annesine anlattı  Hacer'in hayatını, ağlayarak.


-- "Bir şeyler yapalım anne" dedi.

 
   O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu,  ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.


   Seneler geçti. Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor.

 


   Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.

***

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR


 

 

18 Ağustos 2013 Pazar

ÜŞENMEDEN OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM ! - Kanseri yendi

 
 
ÜŞENMEDEN OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM !
Onkoloji alanında 30 yıldır çalışan bir bilim adamı ve aynı zamanda bir tıp doktoru olan Prof. Dr. Vincent Castronovo, kaderin bir cilvesi ile 2011 yılında gırtlak kanserine yakalandı ve kendi
uyguladığı tedavi yaklaşımı ile bu hastalıktan tamamen kurtuldu.

 Prof. Dr. Vincent Castronovo kanser ve beslenme ilişkisi konusunda çalışan dünyaca ünlü Belçikalı bir bilim adamı ve tıp doktorudur.
 
 
Bu yazıyı kendisi ile 12 Nisan 2012 de Belçika RTL radyosunda yapılan söyleşiden derledik.


 
 
Kansere yakalandım

 Meslek hayatımı kansere karşı savaşmaya adadım. Bilhassa ölümlere sebep olan metastazların oluşmasını sağlayan mekanizmaların deşifre edilmesi üzerinde uzun yıllar çalıştım.
15 yıldan fazla bir süredir, bilim ve tıp dünyasında fazla üzerine gidilmeyen beslenmenin kötü huylu tümörlerin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde oynadığı anahtar rol üzerine yoğunlaştım.
Geçtiğimiz yıl, 2011 yılı Şubat ayında ben de reflüye bağlı olarak gırtlak kanseri teşhis edildi. Sonunda 30 yılı aşkın bir süredir mücadele ettiğim bu kötü hastalık beni kendi evimde yakaladı.
Hem doktor hem hasta olmak


 Liege Üniversitesi Hastanesinden uzman bir doktor ekibi ve kendi geliştirdiğim tedavi stratejimle bu hastalıktan tamamen kurtuldum. Hastalıkla geçirdiğim bu serüvenli yolculuktan sonra, eskisinden çok daha sağlıklı bir hayata kavuştum.
Ben her iki tarafı da gördüm. Hem doktor hem hasta. Tabii benim meslekten olmam ve bu konu üzerine zaten çalışıyor olmam bu hastalığı daha iyi anlamamı ve adımlarımı ona göre atmamı sağladı.
Benim tedavi yaklaşımım 4 unsurdan oluşuyor:


 Beslenme, Egzersiz, Sevgi ve Dostluk


 Reflü deyip geçmeyin

Bende senelerdir reflü sorunu vardı. Bunu çok önemsemedim çeşitli ilaçlarla antibiyotiklerle bunu geçiştirdim.

Ancak sürekli olarak yukarı çıkan bu asit gırtlak dokusunu tahriş ediyor ve enfeksiyonlar oluşturuyor. Buradaki enfeksiyonları önlemek için aldığım antibiyotiklerle beraber gırtlak dokusundaki bağışıklık mekanizması duyarsızlaştı ve oluşabilecek bozuk genetiklik hücreleri yok edemedi. Ben kanser olduğumu son safha da öğrendim.

Kanserin beslenme ilişkisi


 Uzun süre kanserin kalıtsal olduğu düşünüldü. Ancak kanser kalıtsal değil, çevresel etkenlere dayanan bir hastalık.

Akciğer kanserinin %90 sebebi sigaradır. Bunu herkes biliyor. Mevcut kanserlerin %40 sebebi ise doğrudan beslenme ile ilişkili.
Bazı kanser türlerinde bu oran çok daha yüksek, örneğin benim uzmanlık alanım olan barsak ve mide kanserlerinin %54ünün sebebi beslenme ile ilişkili.
 
Araştırmalarımız sırasında biz şüphelendik acaba bu kansere yakalanan hastaların beslenmelerinde herhangi bir şey var mı?
Daha sonra bunu bizim kanser araştırma merkezimizde inceledik. Gördük ki analiz etiğimiz hastaların tamamına yakınında bir beslenme bozukluğu var.
 
Araştırmayı derinleştirdiğimizde bulgularımız şaşırtıcı idi. Vakaların tamamında beslenme ile kanser arasında istatistiksel olarak göze batan doğrudan nedensel bir ilişki var.
 
Beslenme ile kanser ilişkisini şu şekilde izah edebiliriz. Beslenme bozukluğu bağışıklık sisteminin düzgün çalışmamasına yol açıyor, vücudu koruyan hücrelerin üremesi yeterli hammadde olmadığı için
yavaşlıyor.
 
Vücutta zaman zaman dış etkenlerle oluşan bozuk genetiklik hücreler yok sekteye uğramış bu bağışıklık sistemi tarafından yok edilemiyor.

Şeker zehirli


 Çağımızdaki en büyük tehlike şeker. Bundan 100 sene önce yılda 1kg şeker tüketirken şu an sizin tüketiminiz 72kg oldu.

İnsan vücudu buna alışkın değil vücuda giren bu kadar şekere karşı ne yapacağını bilmiyor. Vücutta iç iltihaplanma oluşturuyor. Bizi bugün meşgul eden pek çok hastalığın sebebi bu iltihaplanmadır.
Obezitenin tıptaki adı iltihaplanmadır ve sebebi şekerdir.
MS hastalığı bir iltihaplanma hastalığıdır. Beynin bazı bölgeleri iltihaplanma yüzünden dopamin üretemez hale gelir. MS hastalığının sebebi bu dopamin üretememedir.
Kanserinde gelişmesi için ortamı hazırlayan bu iltihaplanmadır.
Yetersiz beslenen zenginler

 Yetersiz beslenme yiyeceğin az olduğu fakir ülkelerin sorunu değil. Günümüzde zengin saydığımız batı ülkelerinde bir yetersiz beslenme söz konusu.
Tükettiğimiz besinlerin çoğu endüstride işlenip rafine ediliyor ve faydalı her şeyden arındırılıyor. Örneğin ekmek buğdayın en faydalı olan kabuğu atılarak yapılıyor. B12, protein ve demir gidiyor geriye saf nişasta yani şeker kalıyor.
İlginçtir ki gıda endüstrisinin diğer bir kolu da bu artıkları alıp bunlardan vitamin destek ürünleri yapıp bize ayrıca satıyor.

Palmiye yağı zehirli


 Bize hayvansal yağların kötülüğünden bitkisel yağların iyiliğinden bahsedilir. Oysa bitkisel bir yağ olan palmiye yağı toksik bir yağ.
Maalesef palmiye yağı gıda endüstrisinde en çok kullanılan yağdır. Bugün süpermarket raflarında gördüğünüz ve üzerinde "bitkisel yağ" yazan yiyeceklerin neredeyse tamamında palmiye yağı kullanılır. Çünkü diğer yağlara göre sıcaklığa çok dayanıklıdır. Gıdalar işlenirken uygulanan yüksekısılı işlemlere dayanıklıdır.
 
Bu yağ ayrıca uzun süre yapısı bozulmadan durabilir. Bu şekilde hem yiyeceklerin raf ömrü uzatılmış olur hem de fabrikada yağı depolama ve üretme maliyeti düşürülür.
Son zamanlarda gıda şirketleri yaşanan ekonomik kriz yüzünden karlılıklarını koruyabilmek için maliyet düşürmeyi iyice ön plana aldılar. Örneğin diğer yağların yerine palmiye yağı kullanılması onların karlı kalabilmesine yardım ediyor. Bu yüzden daha çok şirket bu yağı kullanmaya başladı.

Ben herkesi uyarıyorum bu yağ toksiktir, kanserojendir lütfen palmiye yağı bulunduran yiyeceklerden uzak durun. Henüz bu yağın kullanımı yasaklanmadı, ancak yaptığımız baskılarla Avrupa Birliği geçtiğimiz günlerde palmiye yağı bulunan gıdaların üzerinde bunun açıkça yazılması için bir yasa çıkardı. Bundan önce sadece bitkisel yağ yazıyorlardı. Bitkisel yağ dedikleri ise çoğu zaman bu palmiye yağıdır.


 Kanseri nasıl yendim?
Önce tıbba güvendim. Ancak bununla bırakmadım beslenmemi planladım ve besin destekleri kullandım. Kemoterapi sırasında probiotikler kullandım. İnsanın barsağında bizim için vazgeçilmez olan bakteriler vardır. Bu bakterilerin bizim için hayati önemi vardır. Bunlar olmadan bazı besinleri hazmedemeyiz. Ayrıca gerekli bazı enzim ve vitaminlerin üretilmesini sağlarlar. İlginç bir nokta şu,
geçtiğimiz günlerde aslında beynimiz ile barsakta yaşayan bu bakteriler arasında karşılıklı bir iletişim olduğu bulundu.
Kemoterapi sırasında maalesef barsaklardaki bu bakteriler ölüyor. Bu yüzden onları yenilemek için
probiotik kullandım. Probiotikler bu bakterilerin uyur halde bulunduğu kültürüdür. Bunlar barsağa yerleşir ve azalan veya yok olan barsak florasını yeniler.
 
Bunun yanı sıra vitamin hapları aldım. Mineraller aldım.

Omega-3 yağlarını düzenli olarak beslenmeme dâhil ettim.
Yeteri kadar protein aldım.
Kızartmaları kestim.
Hepsinden önemlisi ise şeker almayı kestim.

Doktorlarım çok açık fikirli idi benim getirdiğim önerileri her zaman değerlendirmeye aldılar. Böyle bir şansım oldu. İletişimim diğer hastalara göre çok daha kolay oldu.
Çiğnemenin önemi


 Memelilerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşaması çiğnemedir. Maalesef sosyal yaşam biçimimiz ve değişen ve rafine olan gıdalar bizleri çiğneme davranışından uzaklaştırdı. Çiğnemek bizler için biyomekanik bir olaydır ve vücutta bazı sistemleri harekete geçirir. Bunun yansıra parçalanan gıdalar
kolayca hazmedilir. Barsaklarda oluşan gazların sebebi iyi çiğnememedir.
 
Önerdiğimiz kanser tedavisi


 Biz merkezimizde hastalara bir kan testi yaparak hangi vitamin, mineral ve yağların eksik olduğunu tespit ediyoruz.
Buna göre hastaya uygun bir beslenme planı oluşturuyoruz. Çünkü zaten bir kere yetersiz ve yanlış beslenme yüzünden insan hasta olmuş. Hastalığın tedavi sürecinde bu yanlış mutlaka giderilmeli ve vücutta eksik olan ne varsa beslenme ile yerine konulmalı. Aksi halde bir iyileşmeden söz edemeyiz.
Yiyecekleri çiğneyin ve strese kapılmadan yavaş yavaş yiyin. Yemek yemeyi aceleye getirmeyin yemek için kendinize zaman ayırın.
Yağlı balıkları tüketmeyi ihmal etmeyin. Ton balığı tüketin, bu balığın içinde yüksek miktarda vücut için dışardan alınması şart olan yağ asitleri bulunur. Bu yağ asitlerini vücudumuzun çalışması için gereklidir.
 
Ancak vücutta üretemeyiz dışardan alınması gerekir. Haftada en az 3 kez yağlı balıkları tüketin.
 
Şekerden uzak durun. Şekeri ve türevlerini (nişastalar, karbonhidratlar) hayatınızdan çıkarmaya çalışın. Hızlı şekerleri kesinlikle tüketmeyin.
 
Brokoli tüketin. Bunun içinde kanserin metastaz yapmasını önleyen bir madde var.
Yağları pişirmeyin. Yakmayın. Üzerinden duman çıkan bir yağ toksiktir.
Sıcaklık yağların kimyasal yapısını değiştirip onları zehirli hale getirir.
Yağı mümkünse pişmenin son aşamasında ekleyin.
Brokoli ve diğer sebzeleri tüketirken bunları suda kaynatmayın. İçinde faydalı olan her şeyi suyuyla atarsınız. Tüketirken bunu ağır buharda pişirin. Yağını da sonradan ekleyin üstüne.
Kanınızdaki bakırı azaltın. Bunun için ıspanak tüketin.
Kızartmalardan uzak durun. Palmiye yağı ve ay çiçek yağını kullanmayın.

Gülün.


 Profesör Dr. Vincent Castronovo kimdir

Profesör Vincent Castronovo, Belçika'da Liege Üniversitesi Onkoloji Araştırma Merkezinin yöneticisi ve aynı üniversitenin tıp fakültesi bölüm başkanı.
Pek çok ödül almış bir bilim adamı. Saygın uluslararası tıp ve bilim dergilerinde yayınlanmış iki yüzden fazla makalesi bulunuyor. Klinik onkoloji alanında çalışma yapan bir bilim adamı olmasının
yansıra, kendisi aynı zamanda bir tıp doktoru ve cerrah. Amerika'da ulusal kanser araştırma enstitüsünde uzun yıllar çalışmış ve 1992 yılında ilk Metastaz Araştırma Laboratuvarını kurmuştur.
 
 
 

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Muzır maniler

Hekimoğlu İsmail
 
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Hekimoğlu İsmail

​​
​​
​​
Muzır maniler

 
“Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.”
 Bu ibare her Müslüman için çok kıymetli bir ikazdır. Yani herhangi bir Müslüman hayırlı bir iş yapmak isterse ona şeytanlar ve şeytanlaşmış insanlar mani olmaya çalışır. Bu durumda bu insan ihlas kuvvetine dayanmalıdır. 

Hayırlı işleri Allah için, Allah emrettiği için yaparsak manileri aşarız. Bir işe “Allah rızası için yapıyorum.” diyerek başladıysak, ihlasın gücünü artık arkamıza almışızdır ve o iş bize kolaylaşır. Böyle başlanan işin yarıda kalması mümkün değildir. Güzel işlere başlanmalı, devam edilmeli, en mükemmel şekilde bitirilmelidir. 

Geri kalmış ülkelerde yapamam, edemem, uğraşamam gibi sözler çoktur. Hâlbuki “Vatan bir kasadır. Din de bu kasanın içindedir. Bu devleti kalkındırmak gerek.” diye düşünüp Allah rızası gözetip çalışılsa, o devlet kalkınır. 

Kâinat kitabını iyi okumalıyız. Yani kâinatta olan bitenden ders almalıyız. Meyveler evvela filiz verir. Kiraz çekirdeği, filiz vererek işe başlamıştır. Kiraz verinceye kadar büyümeye devam eder. Çiçek açınca, çiçek de güzeldir, deyip kiraz olmaktan vazgeçmez. Çünkü kirazdaki yarar çiçekte yoktur. Rüzgâr, yağmur yüklü bulutları suya hasret topraklara taşır; epey yol geldim, sırtıma binmiş bulutları şu dağın tepesine bırakayım, demez. İhtiyacı olan bölgeye götürür, orada toprak neşv ü nema bulur.  

Ziyaretime gelen bir hoca hanım, ne zaman sohbete gidecek olsa bir engelin çıktığından bahsetti. Çocukların okuluyla alakalı bir sorun çıkıyormuş, hiç aramayan tanıdıklar arayıp misafiri olmak istiyormuş, hastalık çıkıyormuş. Bu hanıma şöyle dedim: “Size çıkan maniler bana çıkan manilerden daha mı çok?” Bir yandan maniler çıksın, bir yandan çalışmaya devam edelim. Gidilen sohbette bir hanım İslam’ın güzel bir tarafını daha öğrenecek. Hoca hanım sevap alacak. Saadet-i ebediyeyi kazanacak. Şimdi bu kolaylıkla elde edilir mi?  

Etraftan duyarız, bu aksilikler de hep beni buluyor, derler. Şöyle dense daha güzel olur; çok şükür imtihan oluyorum, demek ki doğru yoldayım. Ve imtihanı kazanmak için dua edilmeli. Çünkü Rahman olan Allah, hem imtihan eder hem de imtihanda yardım eder.  

Şunu unutmamak gerekir; zorluk dediğimiz şey cennetin bedelidir. Cennet ucuz değildir. Zorluk küçük de olsa büyük de olsa insanı güçlendirmeli, gayreti artırmalı. Manilerden bıkkınlık gelmemeli. Manilerin üstesinde gelmek de ibadet kabul edilmeli. Cennete giden yolun üzerinde ibadetlerimiz var.

“Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.” Bu sözü anlayan, uygulayan muvaffak olur. Müslümanlığın ihya edilmesinde görevini yerine getirmiş olur.


 

Câhiliye Devri


​​
 
Câhiliye Devri

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.” (En’âm, 140)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah Teâlâ size ana babaya itaatsizlik etmeyi, verilmesi gerekeni vermeyip almaya hakkı olmayan şeyi istemeyi ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi haram kılmıştır…” (Buhârî, İstikrâz 19, Edeb 6, Zekât 53; Müslim, Akdıye 10-14)

Rivayet edilir ki Rasûlullah (sav), ashabından bir zatın huzurunda daima mahzun ve kederli olduğunu gördü. Efendimiz (sav) ona: “Seni üzen nedir?” diye sordu. O: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben cahiliye devrinde öyle bir günah işledim ki; müslüman olduğum halde onun affedilememesinden korkuyorum.” diye cevap verdi. Rasûlullah (sav): “Günahın ne olduğunu bana söyle.” buyurdular.

O: “Ya Rasûlallah! Ben, Cahiliyye devrinde kızını diri diri toprağa gömenlerdendim. Benim bir kız çocuğum dünyaya geldi. Karım, onu öldürmemem için bana yalvardı. Ben de onu bıraktım, öldürmedim. Böylece kızcağız büyüdü. Büluğ çağına erdi. Hatta o, kadınların en güzeli olmuştu. Nihayet ona dünür gelmeye başladı. İşte bundan sonra taassub beni kapladı. Onu evlendirmeye de, evlendirmeden evde bırakmaya da gönlüm razı olmuyordu. Zevceme: “Ben falan kabileye akrabalarımı ziyaret etmeye gitmek istiyorum. Kız da benimle gönder. “ dedim. Hanımım, buna çok sevindi. Kıza güzel elbiseler giydirdi, ziynetlerini taktı ve ona ihânet etmeyeceğime dair benden söz aldı.

Onu alıp bir kuyunun başına götürdüm. Kızcağız kuyuyu görünce, benim kendisini oraya atmak istediğimi anladı. Boynuma sarılarak ağlamaya başladı ve: “Babacığım bana ne yapmak istiyorsun?” dedi. O zaman ona acıdım. Dönüp kuyuya baktım, tekrar Câhiliyye taasubu içimi kapladı. Kızım tekrar boynuma sarıldı ve: “Babacığım, annemin emanetini zâyi etme” diye yalvarmaya başladı. Ben bir kuyuya bir de kızıma bakıp ona acıyor, merhamet ediyordum. Sonunda şeytan bana galip geldi ve onu tutup baş aşağı kuyuya attım. Kızım: “Babacığım, beni öldürdün!” diye bağırıyordu. Sesi kesilene kadar orada bekledim ve sonra geriye döndüm.”

Bunları dinleyince Rasûlullah (sav) ağladı ve: “Eğer Cahiliye devrinde yaptıklarından ötürü birisini cezalandırmakla emrolunsaydım, bu yaptığın sebebiyle seni cezalandırırdım.” buyurdu. (Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmî’l-Kur’ân, VII, 97)



--

16 Ağustos 2013 Cuma

Her Sıkıntının Ardındaki Rahmet

​​
 
Her Sıkıntının Ardındaki Rahmet

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Rasûlüm!) Söyle: Ey îman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer, 10)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Kıyamet günü namaz, sadaka ve hac sâhipleri için tartılar kurulur ve bunlara ecirleri tamı tamına verilir. Belalara uğramış olanlara için ise tartı kurulmaz. Onların ecirleri sağanak hâlinde üstlerine boşaltılır. O kadar ki dünyada belâlardan âfiyet üzere olanlar bela ehlinin mazhar olduğu bu lütuf ve ihsâna imrenerek, dünyada iken bedenlerinin makaslarla doğranmış olmasını temenni ederler.”(Tirmizî, Kıyâmet, 58 (2402); Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, V, 323)

Hz. Peygamber (sav)’e, “İnsanlardan belâsı/imtihanı en şiddetli olanlar kimlerdir? diye soruldu. Efendimiz (sav): “Peygamberler. Sonra onlara en yakın olanlar, ardından onlara en yakın olanlardır. Kişiye dinine göre bela verilir. Kişi dininde sağlam ise belası da şiddetlenir. Dininde incelik/zayıflık varsa, belası da ona göre hafifletilir. Bu böylece kişi yeryüzünde hiçbir günahı olmadan yürüyene dek devam eder.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd 56; İbn Mâce, Fiten 23.)

Yine Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kula Allah tarafından kendi ameliyle ulaşamayacağı bir mertebe takdir edildiği zaman Allah onu bedeni, malı veya çocuklarına çeşitli belalar vererek dener, sonra da Allah tarafından takdir olunan mertebeye ulaştırıncaya kadar onu bu belalara sabrettirir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; Müsned, V, 272)

“Sevabın büyüklüğü belanın büyüklüğüyle beraberdir. Allah bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı-musibet ve belalarla imtihan eder. Kim (bela ve musibetlere) rızâ gösterirse Allah’ın rızâsı o kimseyedir. Kim de öfkelenir (rıza göstermez) ise Allah’ın gazabı o kimseyedir.” (Tirmizî, Zühd 57; İbnî Mâce, Fiten 23)

 

--
 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ayette, Ramazan’da kazandığımızı kaybetmeme uyarısı!

Ahmed Şahin

AİLE-SAĞLIK Yazarlar AhmedŞahin

​​
​​
Ayette, Ramazan’da kazandığımızı kaybetmeme uyarısı!

 
 
Önce ayet-i kerimenin Müslüman’ı uyaran ikazına bir bakalım, sonra konunun yorumuna geçebiliriz:
​​
 -“Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol!” (Hud Suresi 112)      

İşte bu önemli uyarıdan dolayı Ramazan’dan sonra hemen herkesin en önemli meselesi, Ramazan’da kazandığı sağlam istikametini Ramazan sonrasında korumak olmalı, düzelttiği istikametini koruyamama endişesini her an duymalı, kendini böyle bir endişeden müstesna gören bir rehavete asla kapılmamalıdır.

Yani “Ramazan’dan yeni çıktım, kazandığım dini hassasiyetim kuvvetlidir, öyle ise böyle özel bir dikkat ve hassasiyet içinde olmama gerek yoktur.” gibi bir yanlış duyguya asla itibar etmemelidir..  Bu önemli konunun aksi de böyledir. Yani Ramazan’ı yaşayamayan bir ihmalkâr insan da “Ben Ramazan’da bile istikametimi düzeltmedim, bundan sonra da düzeltemem, öyle ise benim istikametimi düzeltmek için bir çaba içinde olmam fayda vermez!” diye peşinen kendini bir ümitsizlik kuyusuna atmamalıdır. Aksine, Ramazan’daki durumu iç açıcı olmayabilir ama bugün iradesini güçlendirip istikametini pekala düzeltebilir, ebedi hayatını kurtarabileceği şuurlu bir istikamet çizgisine yönelebilir. Yol açıktır çünkü..   

Öyle ise “Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol!” ikazı, hemen hepimizin her an bir numaralı uyarımız olarak zihnimizde sabitleşmelidir!  Düzgün istikamette olan insan, istikametini korumak için, bozuk istikamette olan da istikametini düzeltmek için her an özel bir niyet ve gayret içinde olmaya kendini mecbur ve mükellef bilmelidir..  

Ne kadar kendini mecbur ve mükellef bilmelidir?  İşte size bu konuda sorumluluk duygusuna sahip olanların titremesi gereken büyük örnek..        

Efendimiz (sas) Hazretleri, beyazlayan saçlarına hayretle bakanlara yaptığı açıklamasında buyuruyor ki:   

-Hud Sûresi’ndeki “Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol!” ayetinin uyarısı beni ihtiyarlattı!..  

Demek ki, ‘istikamet üzere olma uyarısı’ bizim de saçlarımızı beyazlatacak derecede bir numaralı meselemiz olmalıdır. Allah Resulü’nün istikametini korumada duyduğu sorumluluk saçlarını beyazlatacak dereceye ulaşmışsa, bizim duymamız gereken hassasiyetimizi siz hesap edin artık.  

Nitekim hep istikametini koruma hassasiyeti içinde yaşayan maneviyat büyüğü Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne derler ki:  

-  Mahallemizdeki bir zatın istikameti o kadar düzgün ki, bazen sabah namazlarını Kâbe’de kıldığı bile görülmektedir.  

-’Mühim değil!’ der. ‘Dicle Nehri’nin üzerinden suya batmadan yürüdüğü de görülmüştür.’ derler. ‘O da mühim değil!’ der.

‘Bahçesinde çalışırken zemin çamur olursa seccadesini havaya atıp namazlarını üzerinde kıldığı da olmuştur.’ derler. ‘O da mühim değildir!’ deyince sorarlar:  

-Efendi Hazretleri, o mühim değil, bu mühim değil de, sizin için ne mühimdir?  Cevaba bakın da, ne mühimmiş görün:  

-Benim için mühim olan der, o istikametini son nefesine kadar koruyup devam ettirmesidir. Zamanla gevşeyip dinî hassasiyetini yitirmemesidir!.  Anladınız mı şimdi mühim olanın, son nefese kadar sahip olduğu istikametini korumak hassasiyeti olduğunu.  Öyle ise hiç kimse Ramazan-ı Şerif’teki iyi haline bakıp da
kendini garantide görüp gevşemesin.

Yine hiç kimse de Ramazan’daki kötü halini düşünüp de ‘benden istikameti düzgün bir adam çıkmaz’ diye bir ümitsizliğe kapılmasın. Hemen herkes istikametine yönelme ve koruma  konusunda devamlı bir gayret ve azmin içinde olsun, Allah Resulü’nü ihtiyarlatan istikamet üzere olma titizliği, hemen hepimizin saçlarımızı beyazlatacak derecede bir numaralı meselemiz olduğunun farkında olunsun!.  Burada konuyu bağlarken kendimize şöyle bir soru sorarak diyoruz ki:

- Böyle bir hassasiyetimiz söz konusu mu yaşadığımız şu mübarek Ramazan-ı Şerif’ten sonra? İstikametini düzeltenler korumak için, düzeltemeyenler de düzeltmek için saçlarımızı beyazlatacak derecede bir hassasiyet ve gayret içinde olmamız gerektiğinin farkında mıyız, değil miyiz bir düşünelim mi?