6 Ağustos 2014 Çarşamba

Ahmed Şahin - Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?

Ahmed Şahin - Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?

 
 
Öyle anlaşılıyor ki, Ramazan–ı Şerif’ten sonra gelen Şevval ayında 6 gün nafile oruç tutmak âdeti, tarih boyunca teravih namazı gibi sıcak bir ilgi ile karşılanmış, Ramazan ayı boyunca oruca alışmış müminler Şevval ayında da altı gün orucuna sahip çıkarak günümüze kadar Şevval orucunu sürdüre gelmişlerdir.
 
 
Nafile ibadetlere teşvik hadislerine baktığımızda bu sıcak ilginin bir sebebini de Efendimiz (sas) Hazretleri’nin hadislerinde görebiliyoruz. Buyruluyor ki:
 
 
– “Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç daha tutarsa bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!”  
 
 
Önemli bir kazanç doğrusu. Hadisi açıklayanlar şöyle diyorlar:
 
 
 -Ramazan ayı boyunca oruç tutan insan her orucuna onar sevap almış olsa üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir kamerî sene oruç tutmuş sevabı.
 
 
 Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, büyük bir ihlas ve gönül arzusu ile yapmaktır. Bazen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 ay nâfile oruç sevabına bile vesile olabilir. “İhlas ile kim ne isterse Rabb’imiz onu verebilir.” denmiştir.
 
 
Bu bir niyet ve yorum meselesidir. Tıpkı çöldeki bir yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi. Biri düşünmüş ki:
 
 
- Bu çölün ortasında yaşlı bir adam ve çocuk yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da  binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu dağın tepesindeki taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar bineklerini buraya çekip taşın üstüne çıkarak kolayca binsinler, sevabı da bana olsun.
 
 
Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabb’imiz istediği sevabı ihsan eylemiş. Ancak böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
 
 
-Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta gidenler fark edemeyerek taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun. ..
 
 
İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı niyet ettiği sevaba nail olmuş.. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul..
 
 
Biz de sâfi bir niyetle otuz Ramazan’ımıza altı oruç daha ilave edersek, belki Rabb’imiz bu samimi niyetimize bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir,  Rabb’imizin sınırsız rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’na da şâmil göremez. Yeter ki büyük bir şevkle yapalım bu gibi nafile ibadetlerimizi.
 
 
Bu şevval orucunun arka arkaya tutulması da şart değildir. Şevvâl ayı içinde tutulması yeterlidir.
 
 
Ayrıca Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç oruçları tutmak daha makul olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek, yerinde bir dikkattir. Kaldı ki şevvalde tutulan borç oruçlar da şevval orucu yerine geçer diyenler de vardır.  
 
 
Bir diğer husus da, Ramazan Bayramı ile iki ay sonra gelecek olan Kurban Bayramı arasında nikâh yapılmaz iddiası vardı ki, artık bu yersiz iddia etkisini kaybetmiştir. Aişe validemizin nikâhı Şevval’de yapılmış, yani iki bayram arasında gerçekleşmiş, dünyanın en bahtiyar ve mutlu nikâhı olarak tarihe geçmiştir.
 
 
 Bu yanlış anlayış şuradan da gelmiş olabilir. Şayet Ramazan Bayramı cuma gününe tevafuk ederse, bayram namazı ile az sonra kılınacak cuma namazı arası iki bayram namazı arası demektir.
 
 
 Böylesine dar iki bayram namazı arasına nikâhınızı sıkıştırmayın, tavsiyesini, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında nikâh yapmayın şeklinde anlayanlar sebep olmuş olabilirler bu yanlış anlayışa denmektedir.
 
 
 
 

5 Ağustos 2014 Salı

Hikaye: Bir Acayip Yolculuk

Hikaye: Bir Acayip Yolculuk

 
 
 
Bir derviş, âlemi gezip ibret almak için uzunca bir seyahate çıktı. Seyahati boyunca birçok memleketten geçti, insanların yaptıklarını seyretti ve ibret aldı. Ancak hala aradığını bulamamıştı.

Bu sırada bir ihtiyarla yol arkadaşı oldu. İhtiyar adam, gencin sırf ilim öğrenmek ve ibret almak için yolculuk yaptığını öğrenince ona dedi ki:

- Bu kadar yorulmana gerek yok. Yarın seni bir köye göndereceğim. Orada gördüklerine dikkat et ve bana gelip hepsini anlat.

Genç adam söylenen köye gitti. Baktı ki köylülerden bazıları buğday ekiyor, buğday da hemen yetişip olgunlaşıyor. Ancak köylüler buğdayı hasat ettikten sonra tümünü ateşe verip yakıyorlar. Genç adam bu işe şaştı ama yoluna devam etti.

Yolu üzerinde bir adama rastladı. Adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, güçlükle kaldırabiliyordu. Ama adam bu taşın üstüne onun gibi büyük ve küçük birçok taşlar daha koyduktan sonra hepsini birden rahatlıkla kaldırabiliyordu. Genç adam buna da çok şaşırdı ama yoluna devam etti.

Sonunda koyuna binmiş bir adam ve o adamın ardına binmiş kadın ve erkek birçok kişiler gördü. Koyun onları rahatlıkla ve hızla taşıyordu. Hatta birçok kişiler onların arkasından koşuyor ama yetişemiyorlardı.

Genç adam gördüklerine hayret eder bir şekilde yaşlı adamla buluşma yerine döndü. Gördüğü her şeyi anlattı ve:

- Bu garip olaylardan nasıl bir ibret alabileceğimi bilemedim dedi. Yaşlı adam şöyle cevap verdi:

- Gördüğün o hadiseler birer misaldir; insanların hallerinin misali...

Mesela mahsül yetiştikten sonra ateşe veren adamlar, bir iyilik yaptıktan sonra onu sağda solda konuşanları simgeler. Onlar da tam sevap kazanmışken hepsini ateşe verirler.

Bir taşı kaldırmakta güçlük çekerken birçok taşı kolaylıkla kaldıran kimse ise günaha alışanların bir misalidir. İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onu utana sıkıla işler. İçinde bir üzüntü duyar. Ama tevbe etmeyi geciktirip başka günahlar işlemeye devam ederse artık günah işlemek ona basit gelmeye başlar.

Koyuna ve ona binenlere gelince… Koyun, uysal, temiz ve faydalı bir hayvandır; insanı cennetlik yapan amelleri temsil eder. Bu ameller, onları işleyenleri cennete taşımaktadır. Koyuna ilk binen âlimlerdir, onların sırtına binenler ise âlimlere uyan müminlerdir. Bir koyunun bunca insanı taşımasına şaşılır. Hâlbuki cennetlik ameller de onları işleyenleri hiç beklenmedik bir şekilde cennete taşır. Onların arkasında koştuğu halde yetişemeyenler ise onları inkâr edenlerdir.

Genç adam bunları dinledikten sonra yaşlı adama hak verdi:

- Evet, bu gördüklerim bana nasihat olarak yeter, artık memleketime dönüp hak yolda yürüyeceğim, dedi.
 
 
 
 
 

Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 6


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 6



 

1 - Müzzemmil sûresi 17. âyet

 

“Kâfirliğinizde devam ederseniz, dehşetinden çocukları birden ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabilirsiniz? “

 

***************

 

2 - Müddessir sûresi 40-44. âyetler


“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin durumu hakkında, kendi aralarında konuşurlar. O suçlulara: "Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?" diye sorulur. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. “

 

***************

 

3 – Kıyamet sûresi 1-4. âyet


“Hayır, gerçek öyle değil! Kıyamet günü hakkı için, Kendisini eleştirip kusurlarından pişmanlık duyan kimse hakkı için (ki siz mutlaka diriltileceksiniz). İnsan zanneder mi ki ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp onu diriltmeyeceğiz? Evet, toplarız, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar eski halinde düzenleriz! “

 

***************

 

4 - Kıyamet sûresi 13. âyet


“O gün insana yaptığı her türlü iyilik ve fenalık ile; yapmadığı her türlü iyilik ve fenalık tek tek bildirilir. Ona göre karşılığını alır. “

 

*****************

 

5 - İnsan sûresi 2. âyet

 

“Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. “

 

******************

 

6 - Mürselat sûresi 1-7. âyetler

 

“Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir. “

 

********************

 

7 - Nebe sûresi 40. âyet

 

“Biz, gelmesi yaklaşmış bir azabı bildirerek sizi uyarıyoruz. O gün gelecek ve her şahıs önünde, yalnız yapıp ettiklerini bulup bakacak ve kâfir: "Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!" diyecek. “

 

********************

 

8 - Naziat sûresi 27. âyet

 

“Siz ey haşri (yeniden dirilmeyi) inkâr edenler: Düşünün, sizi yeniden yaratmak mı zor, yoksa gök âlemini mi? İşte bakın: Allah onu nasıl da sağlam bina etti! “

 

********************

 

9 - Abese sûresi 24-31. âyetler

 

“Hele, insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice sürdük, Orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. “

 

*******************

 

10 - Abese sûresi 33-37. âyetler

 

“Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. “

 

 

 

 

 

Ahmed Şahin - Münafıkların başı Übeyy bin Selûl

Ahmed Şahin - Münafıkların başı Übeyy bin Selûl



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Münafıkların başı Übeyy bin Selûl

 
 
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, Medine’de nifakın kaynağı, münâfıkların da başı idi.
 
 
Müslümanların birlik beraberliğe en çok muhtaç olduğu devrelerde hep münafıkça oyunlara başvurur, bozgunculuk yapardı. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti ve Aleyhisselat-ü Vesselam Efendimiz’in büyük bir dikkat ve tedbiri sayesinde ihanetleri de hep sonuçsuz kalırdı.
 
 
Nitekim münafıkların güvenilmeyecek bu gibi kötü hallerini anlatan (Münafikun) adında müstakil bir sûre dahi nazil olmuş, Müslümanlar münafıklara karşı uyarılmıştır. Bu sebeple de Resûlullah (sas) Hazretleri, Medine’de sayıları üç yüzü bulan bu nifak cephesine karşı hep dikkatli olur, Müslümanların ittifak ve tesanüdünü bozucu tuzakları karşısında tedbirler alırdı. Medine’deki nifak cephesinin reisi olan bu münafık adam, nihayet hicretin dokuzuncu senesinde öldü. Kaderin ibretli tecellisine bakın ki, münâfıkların başı olan bu adamın oğlu Abdullah da müminlerin sevip saydığı ihlaslı bir Müslümandı. Münafık baba öldükten sonra mümin oğul Abdullah, babasının vasiyeti üzerine Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah gömleğinizi verseniz de babamı onunla kefenlesem, babam bunu talep ediyor sizden.” diye istekte bulundu. Bununla da kalmadı, babamın namazını da kılıp istiğfarda bulunsanız.” diye de isteğini ilerletti. Şefkat ve merhamet menbaı Efendimiz (sas) Hazretleri, sırtından gömleğini çıkarıp oğul Abdullah’a vermekten kaçınmadı ve, “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını da kılayım.” buyurdu. Az sonra cenaze hazırlanmıştı. Efendimiz namazı kılmaya doğru hareket ederken Hz. Ömer (ra) arkasından cübbesine yapışıp çekerek: “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi?” diye itiraz yollu sordu. Efendimiz (sas) Hazretleri de:
 
 
- “Ben, istiğfar etmek veya etmemekte serbest bırakıldım. Tercihimi istiğfar etmekten yana kullanıyorum.” şeklinde cevap verdi.
 
 
Aradan çok geçmeden münâfık ölüleri hakkında Cenâb-ı Hak tarafından şu kesin emir verildi: “Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında da durma. Onlar Allah’ı ve Resûlü’nü inkâr etmişler ve Allah’a itaatten çıkmış olarak ölüp gitmişlerdir.”
 
 
Bundan sonra Efendimiz, hiçbir münâfığın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da durmadı. Ancak Efendimiz’in nifakın başına karşı gösterdiği alâkasının sebebi vardı. Nitekim, Efendimiz’e, münafıkların başına gömleğini neden verdiği ve cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda şu cevabı vermişti:
 
 
- “Verdiğim gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini müstahak olduğu azaptan kurtaramayacaktır. Fakat ben, bu ilgimle onun kavminden bin kadar insanın düşmanlıktan vazgeçip hidayete samimi Müslüman olacaklarını ümid ediyorum.”
 
 
Nitekim Abdullah bin Übeyy’in ölürken Peygamberimiz’den (sas) yardım isteyip de bu yardımı da gördüğünü duyan bin kişi kadar Yahudi taraftarı samimiyetle Müslüman olmuş, İslam’ın lehinde hizmetlerde bulunmuşlardır.
 
 
Bu sonucu gören Hz. Ömer efendimiz ise davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette her şeyin en iyisini bilir.” diyerek özür dilemiştir.
 
 
Bu konu, Salih Suruç’un ilim heyetince birincilik ödülü kazan Peygamberimizin Hayatı kitabında etraflıca anlatılmıştır.
 
 
 

Allâh, Şımaranları Sevmez!


Allâh, Şımaranları Sevmez!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” (Nahl, 23)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Hiçbir kimse yoktur ki onun başında biri yedinci kat göğe giden, diğeri yerin yedinci katına doğru giden iki zincir bulunmasın. Kişi tevazu gösterdiğinde, Allah onu yedinci kat semadaki zincirle yüceltir. Kibirlendiğinde ise yedinci kat yerdeki zincirle alçaltır.” (Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VII, 158)

Küçük bir fâre kocaman bir devenin yularını kapmış, eline almış, kurula kurula gidiyordu. Deve, kendi huyu, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken fâre, kendi küçüklüğünü göremeden:
“–Meğer ben ne müthiş bir pehlivanmışım, develeri sürükleyebilecek bir yiğitmişim!” diye böbürleniyordu.

Gide gide bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, kibrinin şaşkınlığı içinde donup kaldı. Onun kibrinin farkında olan deve ise, mânidâr bir şekilde:
“–Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden! Neden durakladın? Neden böyle şaşırıp kaldın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzum, öncüm değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalmak, sana yaraşır mı?” dedi.

Mahcûp düşen fâre, kekeleyerek şöyle cevap verdi:
“–Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su; boğulurum diye korkuyorum.”
Deve suyun içine girip:
“–Ey kör fâre! Su diz boyu imiş, korkmana gerek yok!” dedi.
Fâre çaresiz ve mahcûp îtirafına devam etti:

“–Ey hünerli deve! Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Benimki gibi yüz tane dizi üst üste koysak, ancak senin bir dizin eder.”

Bunun üzerine akıllı deve, fâreye şu nasîhatte bulundu:
“–Öyleyse, gurur ve kibire aldanıp bir daha terbiyesizlik etmeye kalkma; haddini bil! Sana olan hoş görüş ve müsâmahama kapılıp şımarma; çünkü Allâh, şımaranları sevmez!..
Var git; sen, kendin gibi fârelerle boy ölçüş!”

Artık, iyiden iyiye gerçeği anlayıp utanmış bulunan fâre:
“–Tevbe ettim, pişman oldum. Allâh için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir!” diye yalvardı.

Böylece deve, yine merhamet edip ona acıdı da:
“–Haydi! Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Zîrâ vazîfem, senin gibi yüz binlerce âcize hizmetten ibarettir.” dedi ve fareyi nehrin öbür tarafına geçirdi.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığı bu hikâyede fâre; başından büyük işler görmeye kalkışan, kendini başkalarından üstün gören, böbürlenen bir kişinin sembolüdür. Deve ise sabırlı, tecrübeli, hünerli ve kâmil bir insanın remzidir. (Osman Nûri Topbaş, Mesnevi Deryasından Ab-ı Hayat Katreleri, Erkam Yay.)

 

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-39/Blog/?BlogNo=469585

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Şeytana tapmayalım

Efendim baştan söyleyelim, bendenizi hoca veya alim zannetmeyin. Bu endişemi sormuş ve bir Hadis-i Şerif’ten işaretle ilahiyatçı bir bir dostum  fakirinize: “Sen alim değilsin fakat sen iyi bir ilim taşıyıcısısın” demişti; öyleyizdir inşallah...

İlahiyatçı dostumun dediği gibi ilim taşıyıcıyız inşallah... Efandimiz (S.A.V.):Ahir zamanda ümmetimden bazı kimseler vardır ki, onlar alim değillerdir. Fakat ilim taşırlar… Buyurmuş. İnşallah o kımselerden olabiliriz.

Fakiriniz hergün radyodan çok sohbetler dinler ve araştırma yapar. Acizane dinlediğimiz ilimlerden derlediğimiz bilgileri taşıyarak bu yazıları yazıyoruz hamdolsun...

Çoğu çalışanımızın hayatının gayesi sadece emekli olabilmek, çocuklarını evlendirmek ve torunlarıyla yazlıklarında vakit geçirmektir. En azından emekli olmadan önce işyerindeki çoğu arkadaşımızın yaşam amacı böyleydi.

Acizane kanaatimizce bunun nedeni, dünyevileşmektir, dünyaya çok değer vermemizden kaynaklanıyor. Bu dünyanın asıl, sonsuz hayat olduğunu sanıyoruz.

Hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Ve ne yazık ki şeytanın ayette dediği gibi hile ve tuzaklarına farkında olmadan düşüyoruz. Ve şükür etmiyor, hiçbir şeyden tatmin olmadan hep fazlasını istiyoruz. 

Ne demişti şeytan:

"Öyle ise" dedi, "Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım."16 "Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın." 17  (Araf suresi, 16 ve 17. ayetler)

Evet malesef şeytanın hilelerine kapıldık; şükretmeyi ve ibadeti unuttuk. Hatası yüzünden cennetten çıkarılan Hz Adem’in affedilmesi gibi geç olmadan günahımıza tövbe edelim...

Çünkü ölüm ansızın gelir. Yoksa ayette şeytanın dediği gibi, suçu haşa! Allah’a atıp sen kaderimde bunu yazdın, vs. demeyelim; Hz Adem gibi hatayı nefsimizden bilip, Allah’tan tövbe ve af dileyelim.

Şeytan önümüzden, yani gelecek korkusuyla, üf ya hergün hergün beşer defa namaz çok değil mi diye vesveseyle bıkkınlık veriyor. Biz de tembel nefsimize hemen uyup namazı bırakıyoruz.

Bazen arkamızdan sokuluyor, sen, var ya geçmişte şunu şunu yaptın, artık zor affedilirsin, boşver gitsin, eğlenmeye devam edelim, gibi vesveselerle tövbe kapısını kapamaya çalışıyor.

Sağından sokulur, der ki: vay be sen ne dindarsın, keşke herkes senin gibi namazını kılsa, cennete sen gitmeyeceksin de kim gidecek gibi mümini kibire düşürür...

Bunun gibi internet, televizyon, gazete, kitap, şeytanlaşmış insanlar gibi türlü türlü yollarla insanları Allah’tan uzaklaştırmaya ve cehenneme gitmelerini sağlamaya çalışır.

Yalnız size bir ipucu. Şeytanın vesvese (kalbe kuruntu veren fısıltı) dışında maddi hiçbir gücü yoktur. Ama malesef bu vesveseleri dinleyip uyarak şeytana tapmış oluyoruz...

Lütfen daha ölmedik. Şeytana karşı uyanık olalım. Katrilyonlarca yıllık sonsuz gençlik ve zevk yurdu cennet hayatımızı riske atmayalım. Yoksa mahşerde şu soruya ne cevap veririz?

60-61 "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye bildirip emretmedim mi?" (buyurulacak)  62 – “Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?”  63 – “İşte bu size vaad edilen cehennemdir.” (Yasin suresi, 60,61,62,63. ayetler)

Kalbimize gelen vesvese, kuruntu, şüpheler hakkında uyanık olalım. İsterseniz yazıyı baştan bir daha okuyalım. Ayetleri daha da dikkatli okuyup düşünelim.

Allah samimi tövbe ile her günahı affeder. Eğer henüz namaza başlamadıysak haydi namaza başlayalım…         

Efkan Vural

(Devam edecek)

 



Çocuk Eğitiminde Muhammedi Metod

Çocuk Eğitiminde Muhammedi Metod


vehbi hoca


O (a.s.m.), yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir. “Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.

Onları mide açlığından çok, gönül açlığı ilgilendirmiştir. O güzel gönüllü insanlar, yüreklerindeki sevginin azalmasıyla tedirgin olmuşlar, hemen sevgilerini yeniden coşturmanın yolunu aramışlardır…

Ne mutlu onlara ki, en muhteşem gönül doktorunu da yanı başlarında bulmuşlar ve dertlerine en etkili, en evrensel reçeteleri yazdırmışlardır.

İşte onlardan biri Efendimize (a.s.m.) gelir ve kalbinin katılaştığından dertlenir. İnsanlığın gönül doktoru Efendimiz (a.s.m.), kıyamete kadar geçerliliğini yitirmeyecek olan muhteşem reçetesini yazıverir:

“Kalbinin yumuşamasını dilersen, ya bir fakiri doyur ya da bir yetimin başını okşa.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2-263)

Anne-babanın ve özellikle de bütün eğitimcilerin gözleri gönüllerinde olmalı, sürekli sevgi düzeylerini denetlemelidirler. Çünkü asıl açlık, gönül açlığıdır. Gönlün sevgi seviyesi düşükse çocuklara karşı davranışımızı doğru ayarlama imkânımız kalmaz. Bir başka deyişle sevgisiz eğitim olmaz.

Bu düşüncelerimi dile getirdiğim bir konferansımda dinleyicilerime sormuştum:

“Peki, siz acaba son kez ne zaman bir yetimin ya da öksüzün başını okşadınız?”

Bir beyefendi hemen elini kaldırdı ve içimi ezen şu cevabı verdi:

“Hocam! Sen bırak öksüzü yetimi de, bize çocuklarımızın başını en son ne zaman okşadığımızı sor!”

İşte bu ilgisizlik, sevgisizlik bataklığını günden güne derinleştiriyor. Fakiri, yetimi, öksüzü koruyup kollayan, aslında asıl iyiliği kendine yapıyor. Çünkü bu suretle, sevgisini bereketlendirip gönlünü çoraklaşmaktan kurtarıyor.

Şartsız sevginin Sultanı (a.s.m.)

Sevgisine karşılık beklememek, aldığına bakmaksızın vermek duygusunda, Efendimiz (a.s.m.) eşsiz bir örnektir. Bu özelliği sebebiyle Rabbimiz, o Güzeller Güzeli’ni kendi sıfatlarıyla övmüş ve “Sen, müminlere Rauf ve Rahim’sin” buyurmuştur.

Tevbe Suresi’nin 128. ayeti, hepimizin ezberinde, hep canlı ve taze olarak bulunmalıdır:

“Andolsun ki, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.”

Kendisine düşmanlık eden inançsızlara bile gönlünü açmayı, onları da kurtarmaya çalışmayı inanılmaz derecede ileri götürmüş, bu yüzden de Rabbimiz tarafından şöyle uyarılmıştır:

“Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa arkalarından üzülerek, adeta kendini tüketeceksin!” (Kehf Suresi, 6)

Halbuki Efendimizin (a.s.m.) görevi, sadece hakikati duyurmaktır. Ancak O’nun (a.s.m.) emsalsiz sevgi ve şefkatle dolu gönlü, adeta hiç kimsenin cehenneme gitmesine razı olamıyor. “İnanmıyorlar” diye kendini kahredecek, paralayacak derecede üzüntülere düşüyor. Ve O’nu (a.s.m.) bu hali sebebiyle Rabbimiz uyarıyor ve bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bildirerek teselli ediyor.

Ve başka bir ayet-i kerime de buyuruyor ki: “Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman
edecek değildir.” (Yusuf Suresi, 103)


Yine Rabbimiz, O’nun (a.s.m.) şefkat ve sevgisinin nasıl bir sonuç doğurduğunu şöyle açıklamıştır:

“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmran Suresi, 159)

Yüceler Yücesi, bu özelliği sebebiyle hem Efendimizi (a.s.m.) övmüş, hem de O’nun (a.s.m.) bu güzel vasfını bizlere örnek göstermiştir.

Kötüler için çırpınır,
Günahkârlar için gözyaşı döker.
Hayatı sevgi ve şefkatten ibaret.
Bizlere örnek; bir ders, ibret…

Peki, bizler, onun inançsız karşıtlarına davrandığı gibi davranabiliyor muyuz çocuklarımıza?

Bu kadarını bile başarabilsek, çocuklarımız, yüreklerini hiçbir şekilde koparmazlar bizden. Hem gerçekten insan olurlar hem de her şartta seven, gerçek kişiler haline gelirler.

“Çocuklarınıza yardımcı olunuz!”

Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurur: “Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu Yahudi yahut Nasranî yahut Mecusi yapar.” (Buhari)

Gerçekten de çocuklar doğuştan tertemizdir. Bütün kötülükleri sonradan öğrenir. Yani, içine doğdukları dünya onları rengine boyar, kendisine benzetir.

Efendimiz (a.s.m.), “Çocuklarınıza iyilik üzere olmaları hususunda yardımcı olunuz” buyurmuş, bu yardımın nasıl olacağını uygulayarak da göstermiştir. Mesela, yemek sırasında, mevcut duruma müdahale edip doğrusunu yaptırmış; yemeğe besmele ile başlamayı, sağ elle ve kendi önünden yemeyi bizzat tatbik ederek öğretmiştir.

Ceza denince, bazı anne-babaların aklına ilk önce dayak geliyor. Oysaki bu ceza şekli, akla en son ve bütün çözümlerin tükendiği noktada gelmeli; mümkünse hiç uygulanmamalı.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), dayağa izin verir ama ona öyle bir sınırlama getirir ki dayak sertçe bir masaja ve kendine getirme harekâtına döner. Çünkü yüze, başa, karna, kasığa vurmayı ve dayağa kendini tatmin duygusunu katmayı yasaklamıştır. Dayak, çocuğu yaralamamalı ve sağlığını bozacak şekle gelmemeli. Çünkü maksat, çocuğun canını yakmak değil, suçu önlemek ya da hatadan vazgeçirmektir.

Çocuklara olan sevgisi ise dillere destandı. Buyururdu ki: “Çocuklarınızı öpüp seviniz. Her öptüğünüzde cennetteki makamınız bir derece yükselir.”

Akra b. Haris, Efendimizin (a.s.m.) Hz. Hasan’ı öptüğünü görünce:

“Benim on çocuğum var ama hiçbirini öpmedim” dedi.

Efendimizin (a.s.m.) verdiği ibretli cevabı mutlaka duymuş olmalısınız:

“Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.”

Bir başka zaman da Efendimize (a.s.m.) bir bedevi geldi ve hayretle:

“Demek siz çocukları öpüyorsunuz, oysa biz onları hiç öpmeyiz” dedi.

Bunun üzerine, şefkat madeni Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, senin kalbinden merhameti kaldırmışsa ben ne yapayım!”

Sevgisini sadece çocuklarına, torunlarına söylemezdi. Bu sevgiden bütün çocuklar nasiplenmiştir.

Dostlarının çocukları, öksüzler, yetimler, hicret sırasında Medine’de kendisini karşılayan kız çocukları, düğünden dönen çocuklar, hatta başka din mensuplarının çocukları… Bunların hepsi, o muhteşem yüreğin muhabbetinden gıdalanmıştır.

Seven insanların en güzeli

Güzeller Güzeli (a.s.m.), çocukları şefkatle kucaklar, bağrına basardı. Bir dizine Usame’yi, diğerine de torunu Hasan’ı alarak, “Allah’ım, bunları sev, çünkü ben onları seviyorum” buyururdu. İbn Abbas’ı da bağrına basarak, “Allah’ım ona Kitap’ı öğret” diye dua ettiğini biliyoruz.

Bir defasında, hasta torununu ziyarete gitmiş, çocuğun durumuna çok üzülmüş ve ağlamıştı.
“Niçin ağlıyorsunuz ey Allah’ın Resulü?” diye soranlara şu cevabı vermişti:

“Bu, merhamettir. Allah, onu dilediği kulunun kalbine koyar. Ve ancak merhametli kullarına rahmetiyle muamelede bulunur.”

Güzeller Güzeli’nin (a.s.m.) bir âdeti de çocukları omzunda taşımasıydı. Bir gün Hz. Hasan’ı omzuna oturtmuş, sokakta gidiyordu. Karşısından gelen sahabe, bu manzarayı görünce:

“Ey Hasan, ne güzel bir bineğin var. Senden önce hiç kimsenin, bu kadar güzel bir biniti olmadı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.m.):

“Ama amcası, binici de ne güzel!” buyurdu.

Gözümün nuru diye tarif ettiği namazda, hem de Allah’a en yakın olduğu secde sırasında, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, Efendimizin (a.s.m.) sırtına binerlerdi. Güzeller Güzeli (a.s.m.), çocuklar incinmesinler diye secdesini uzatırdı.

Bazen torununu kucaklamış olarak namazını kılar, bazen de torunlarını zor durumda görüp hutbesine ara verir, onları kucağına alıp tekrar minbere çıkar ve hutbesine devam buyururlardı.

Bazen kucağına aldığı bebekler, üzerini ıslatırdı. Efendimiz (a.s.m.), bundan dolayı asla kızmaz, yüzünü asmaz, sadece temizlik için su ister, kirlenen yeri kendisi yıkardı.

Nebevî bir tavsiye: “Çocuklarla çocuklaşın”

Bir defasında Efendimiz (a.s.m.), sabah namazını her zamanki gibi uzunca kıldırmayı arzu etti. Fakat namaza başlayınca, cemaatteki hanımlardan birinin çocuğu, “Anneee! Anneee!” diye ağlamaya başladı. Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu feryada dayanamadı ve namazı düşündüğünün aksine çok kısa kıldırdı.

Resulullah Efendimiz (a.s.m.), hasta çocukları ziyarete gider ve onların tedavileriyle de yakından ilgilenirdi.

Efendimize (a.s.m.) bir ara hizmet etmiş bulunan bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Onu da ziyaret etti ve şefkatini göstererek ilgilendi. Bu durumdan çok etkilenen ve mutlu olan çocuk, İslam’a yöneldi.

O (a.s.m.), yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir.

“Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.

Evet, babaların en güzeli böyleydi. O (a.s.m.) en güzel baba, herkese babalık yaptı; herkes de O’nun (a.s.m.) kucağına koştu.

Şimdi, O’nu (a.s.m.) seven babalar, bu yüreğin neresinde? Eğitimin olmazsa olmaz ilk şartı, sevgi merkezli olmasıdır. Çünkü eğitim her şeyden önce yürek işidir.


Vehbi Vakkasoğlu - Moral Dünyası Dergisi



 

Bir Bayram Hikayesi!

Bir Bayram Hikayesi!
 
 
 
Yaşlı adam bir konfeksiyon mağazasının vitrine uzun uzun baktıktan sonra ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek “Küçüüük!” diye seslendi ,
 
- “Bana biraz yardımcı olur musun?” Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler tek kelimeyle dökülüyordu.
 
Yaşlı adam çocuğu, saçlarını aksadıktan sonra “Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim. Bakalım üzerine uyacak mı?” dedi. Çocuk bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi.
 
Onunla birlikte mağazaya girerken ilk önce rüya da olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle aile deki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.
 
Ama her zaman hasta dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdiyse ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik bayram a üç gün kala…
 
Çocuk yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk misketleri onun cebine bıraktığında iyice keyiflendi, irili ufaklı misketler gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.
 
Demek ki her bir cep en az elli misket alabilirdi. Yaşlı adam çocuğu sağa sola döndürdükten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında tezgâhtara dönerek “Elbiseleri torunuma alıyorum.” Dedi, “Kendisine sürpriz yapacağım için onları bu çocuğun üzerinde denedim.”
 
Çocuk bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam elbiselerin torununa uyacağından emindi.
 
Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı. Çocuk arkadaşlarının yanına döndüğün de bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
 
Arkadaşları, “Niçin oynamıyorsun?” diye sordular, “En güzel misketleri sen kazanmıştın.” Çocuk inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken “Misketlerim bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi.” Dedi, “Bu yüzden onları bayramlık kabanımın cebine sakladım!
 
 
 

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..

Hekimoğlu İsmail - Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..


Hekimoğlu İsmail
 

Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..

 
 
Şahinin varlığı, serçe kuşunun uçmakta, kaçmakta ve gizlenmekteki istidadını artırır. Düşman gibi görünen şahin, aslında hayatın tadıdır. Çünkü hayat, hareket ile kaimdir. “Hayat mücadeledir.” derler. Bana göre hayat mücadele değildir. Kedi ile farenin mücadelesi yoktur. Kedinin varlığı, fareyi harekete geçirir. Farenin hareket etmesi hayattır, sıhhattir, nimettir.
 
 
Din düşmanlarının varlığı, dindarlara kötülük değil, “Din düşmanı batıl davası için böylesine hizmet ederken, ey Müslüman, sen ne yapıyorsun?” sorusunun cevabını lisan-ı hal ile görmek-göstermek içindir. Her şeyin iki yönü var: Zahirde zulüm olsa da batında adalet var. Mesela Bediüzzaman Hazretleri, “Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket, hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim.” buyurduktan sonra, bir mektubunda diyor ki, “Şimdi bence kat’iyet peyda etmiştir ki, ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde, öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, ta Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin...”
 
 
Ovadaki yolların, dağlarda bittiği zannedilir. Yolcu bilir ki, dağlar ne kadar yüce olsa, yollar onun üstünden geçer. Yol yapan mühendisle arkadaş oldum. Nehre gelince köprü yaptı, dağa gelince tünel açtı, çukura gelince doldurdu, sırtları yardı, bataklıktan dolaştı, güneş batsa, fener ışığına razı idi; hiçbir zaman “yol bitti” demedi. Yolun biteceğini dahi düşünmedi. Bu hal, azmimi artırdı. İnsan, gökte, denizde, yeraltında, yolda, gecede, fırtınada yürüyebiliyor. Her insan, istediği yerlerin çoğuna varmıştır. Öyleyse cennete giden yolda da yürüyebilir. İdealin kudretini bir damla suda seyrettim. O, koştu, denize ulaştı. Onun ideali deniz olmaktı, bir damla su deniz kadar güçlü olmak istedi ve oldu. Damlanın, denize koşmasını, denizin damlayı kucaklamasını seyrettim, bir damla gözyaşı ile ben de bu ideale katıldım.
 
 
Karanlığın büyüklüğünden korkma, zira hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır. Ne zaman ışık çekilip gitmişse, karanlık onun yerine gelmiştir. İslamiyet güneştir, onun olduğu yerde karanlık barınamaz. Amma İslamiyet çekilirse, karanlık kendiliğinden gelir. Bunun için din düşmanları vardır. Onlar bir şey getirmek istemezler, sadece İslamiyet’i kovmaya çalışırlar.
 
 
Allah, Adil-i Mutlak’tır. Mutlak adalet sahibidir, kimseye zulmetmez. Hadiseler, kaderin ikaz taşlarıdır.
 
 
 

1 Ağustos 2014 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-38/Blog/?BlogNo=469362

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Neden şehitlik istiyorum?

Biliyorum ölüm soğuk bir kelime, fakat hadisten biliyoruz ki, ölümü düşünmek ibadettir.  Dünyanın geçiciliğini hatırlatıp tefekkür sevabı kazandırır.

Ayetlerden de biliyoruz ki, her insan birgün mutlaka ölecektir. Zaten her sene ülkemizde, çevremizde ve akrabalarımızdan birçok insan hayatını kaybediyor.

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.”(Ankebut suresi, 57. ayet)

Kimisi trafik kazasından, kanserden, kalp krizinden, kimisi yangından, selden, depremden, kimisi kavgadan veya cinayetten ölüyor ve dünya ile irtibatı sona eriyor.  Velhasıl bir sebep oluyor ve Azrail AS gelip ruhumuzu kabzediyor.

Benim namazlarımın ardından ettiğim birinci duam şudur: “Allah’ım anneme ve babama sağlıklı, hayırlı uzun ömür ver, beni onlardan başka bir sebebe muhtaç etme. Allah’ım bana yaşamında, ölümünde hayırlısını ver, bana şehit olmayı ve hüsn-ü hatime nasip et ve beni salihlere kat”

En az bin kez ettiğim duadır. Allah’ın bu duamı kabul edeceğini  umuyorum. Bakalım beni nasıl bir “The end” bekliyor. Neden şehitlik mi istiyorum?

Çünkü amel defterim açılmadan ve hesaba çekilmeden cennete gitmek istiyorum. Defterim açılırsa, ömrümün hesabını vermekten korkuyorum. Şehitler bigayrihisab (hesapsız) cennete giderler.

 Son 11 yılım dışında, epey namaz borcum var. Olan ibadetlerim ise, yüzüme mi çarpılır bilmiyorum. Defterim açılırsa sorulan sorulara cevap veremem, Allah’a mahcup olurum.  Neden Kuran okumadın, neden sürekli TV, internet, maç... boşa zaman geçirdin, neden, neden, neden... ???

Nasıl olsa ölmeyecek miyiz? Dünya birgün bize de elinin tersiyle dışarı! demeyecek mi? Dünyadaki ömrümüzün her saniyesinden ve sahip olduğumuz nimetlerin her zerresinden hesaba çekilmeyecek miyiz?

İnşallah ben de şehitler zümresine dahil olurum. Atalarımızın gayesi de şehit olmaktı. Fatih, böyle askerlerle İstanbul’u fethetti.

Düşünün, Çanakkale’desiniz. Empati yapın, kendinizi onların yerine koyun. Karşınızda yüz kişi tüfeklerini sana doğrulmuş, öleceğini bile bile üstlerine koşuyorsun... Yapabilir misiniz?

Biz bu ruhu kaydettik ama bilinçli, ahlaklı, imanlı yeni bir nesil geliyor, inşallah...

Allah’ım bana da şehitlik nasip et ki, beni salihlere kat.                 

Efkan Vural

(Devam edecek)


NİHAT HATİPOĞLU - Bütün Müslümanlar tek cemaattir

NİHAT HATİPOĞLU - Bütün Müslümanlar tek cemaattir

NİHAT HATİPOĞLU
 

Bütün Müslümanlar tek cemaattir 

 
Kuran-ı Kerim fitne tehlikesinin cinayetten daha çetin ve zararlı olduğunu belirtiyor. "Fitne adam öldürmekten beterdir (Bakara, 191)" buyuruyor.
 
Fitne dönemindeyiz. Ortalık darmadağınık. İslam beldelerinde masumların kanı akıyor. Müslüman halkların hangi dilden, ırktan, mezhep veya meşrepten olursa olsun büyük ıstıraplar çektiğini biliyoruz. Müslüman beldelerinde kaos, terör ve iç çatışmalar var. Olmayan yerlerde de bunun provaları yapılıyor.
İnsanların bir kısmı menfaatine tapınıyor. Kendi menfaati için yapmayacağı şey, yıkmayacağı duvar yok. Sanki sarhoş olmuş gibiler. Başları kesilmiş tavuk gibi sağa sola sıçrıyorlar. Ortalık, manen boğazlanmış insanlarla dolu. Elimiz görülmeyen kana bulaşmış. Her birimiz, güruh, cemaat, mezhep, meşrep, tarikat, gazete, takım, marka, televizyon, velhasıl inandığımız ve savunduğumuz ne varsa onun uğruna karşımızdakini alt etmek için yapmayacak şey bırakmamış gibiyiz. Tezgâh kuruyoruz. Oyunlar yapıyoruz.
 
Can yakıyoruz. Bel altı vuruyoruz. En mahrem alanlara giriyoruz. Dilimizin ölçüsü yok. Kalemimizin mizanı yok. Sözümüzün süzgeci yok. Sanki Allah hiç hesap sormayacakmış gibi -haşa- davranıyoruz. Sanki bir yazıcı melek yazmıyor gibi çalım atıyoruz. Önce lekeliyor, tekmeliyor, harcıyor, tezgâha düşürüyor, sandalyesini çekiyor, iffetini kirletiyor ve sonra karşısına geçip de "vah vah kim yapıyor bunları" diye yakınıyoruz. Kandırıyoruz. Ama aslında kendimizi aldatıyoruz. Aslında yakalanıyoruz. Faka bastırırken faka basıyoruz. Allah (cc) tarafından işaretleniyoruz.
 
Allah biliyor. Allah yazıyor. Damgalıyor. Kayda geçiriyor. Dosyalıyor. Depoluyor. Zamanı gelince bütün yaptıklarımız karşımıza çıkacak.
 
Kefeninizle daracık mezara konduğunuzda güvendiklerinizin hiçbiri ama hiçbiri sıfatı ve adı ne olursa olsun sizi kurtaramayacak. Kimse size bir kuruş bedel ödemeyecek. Üstünüzü örtüp gidecekler. Yapayalnız, tek başınıza oradasınız. Ne bir yardımcı ne de bir kurtarıcı var. Sadece imanın, amelin ve onları değerlendirecek Rabbin var. O kadar...
 
Üzmüşsen üzüleceksin. Kaşımışsan kaşınacaksın. Nefret-ü kin ekmişsen onu göreceksin. Küfretmişsen bedelini ödeyeceksin. Lekelemişsen lekeleneceksin. Zulmetmişsen cezanı çekeceksin.
O zaman gelin, sıkıntılarımızı, dağınıklığımızı, ayrı gayrı oluşumuzu, düşmanlıklarımızı bedenlerimizden önce toprağa gömelim. Kardeşliğimizi hatırlayalım. Bir olalım. Fitneye su serpelim. Birbirimizin açığını depolayacağımıza dualarımızı depolayalım. Bir ümmet olarak tek cemaat olduğumuzu unutmayalım. Bütün Müslümanlar tek cemaattir. Bu cemaatin yaratıcısı ve emredicisi Cenab-ı Allah'tır. Bu cemaatin lideri ise Hz. Muhammed'dir (sav). Bu cemaatin ilkeleri Kuran-ı Kerim'dir. Bu cemaatin mihrabı Mekke'dir. Bu cemaatin mensupları her Kelime-i Şehadet getirendir. Hz. Peygamber'in "cemaatten ayrılma" buyururken bahsettiği cemaat işte bu cemaattir. Yani müminlerin tümüdür.
 
Bütün bunlar yetmiyor mu? Şu vahdet, şu birlik varken neyin peşindeyiz? Bana der misiniz bütün bunların yerine koyacağınız bir bedel, alternatif, ortak, şerik var mı? Olduğuna inanan varsa -haşa- Rabbiyle problemi var demek ki...
 
Unutmayalım ki, Bedir'deki zafer birlik, inanç ve takvayla kazanılmıştı. Samimiyetle zirveye oturmuştu. Ve yine unutulmamalı ki Huneyn'deki bozgun çokluk duygusuyla böbürlenmekten sonra gelmişti.
 
Siz, ey kardeşim, ey muhatabım; küçüksünüz, hiçbir şeysiniz. Bir hiçsiniz. Dün bir su parçasıydınız. Annenizden ayrıldınız. Bugün bir et ve kemiksiniz. Yarın bir hiçsiniz. Topraksınız. Toprak olacaksınız. Ve unutmayın ki Rabbim diledi mi sizi ve bizi öyle bir darmadağın eder ki ne isminiz kalır ne de cisminiz. İbret alamazsak, ibretlik oluruz.
 
Neyi paylaşamıyoruz? Nedir bu bitmez hırs, açgözlülük? Mezara ve ahirete yığınla kul hakkı ve bedduayla gitmekten korkmuyor musunuz?
 
Bu batmanlarca günahı neyle silkeleyeceksiniz?
 
Dediğim gibi sözün ilk muhatabı benim. Kendim sonra da her mümin. Gizli kodlar, gizli muhataplar aramayın. Bu sözler -haddimi aşmadığımı ümit ederek- fitneye, kötülüğe, savrulmaya karşı Kuran ve Hz. Resul nefesinde birleşmeye bir çağrı sözüdür. O kadar.

HASAN-I BASRİ VE GIYBET EDEN ADAM
 
Büyük İslam alimi olan Hasan-ı Basri özel bir yere sahip mümtaz bir şahsiyettir. Büyük alimlerin düşmanı daha da çok olur. Hazımsız olan insanlar, dedikoducular onları çekiştirirler. Böylece hem dünyalarını hem de ahiretlerini kirletirler.
 
İşte böyle bir bahtsız adam Hasan-ı Basri'yi çekiştirip duruyormuş. Hasan-ı Basri ise bu utanmaz dedikoducuya hediye gönderirmiş.

Bir gün adam sorar: Ben sürekli sizin aleyhinize konuşuyor, insanları sizden uzaklaştırmaya çabalıyorum, Siz ise bana hediye gönderiyorsunuz.
 
Sebebi nedir?
 
Hasan-ı Basri şöyle cevap verir: Aleyhimde konuştukça günahımı alıyor, sevabımı ise çoğaltıyorsun.
Ahirette benim günahımı yüklenip öyle mahşere geleceksin. Sana acıdım. Bari bunca yükün ve hamallığın karşılığını bu dünyada vereyim dedim. Onun için sana hediye gönderiyorum. Sen konuştukça ben de hafifliyorum.
Not: Ramazan boyunca Sultanahmet'ten sunduğumuz iftar ve sahur programlarını izlediniz. Programlarımız Türkiye'de en çok izlenen programlar oldu. Bu başarı benim ve ekibimin değil, siz yüreği güzel insanların desteğiyle gerçekleşmiştir. Dini bir programı bir ay boyunca bütün programların üstüne taşımanız, verdiğiniz desteğin büyüklüğünü gösterir. Sizlere sonsuz teşekkürler.
Bir ay sonra inşallah ATV'de "Dosta Doğru", "Soru -Cevap", "Kuran ve Sünnet" programlarımız başlayacaktır.

HASTALIKLAR GÜNAHLARA KEFARETTİR
 
Hz. Peygamber (sav) elinde tuttuğu kuru bir yaprakla cemaatin huzuruna gelir. Cemaatin huzurunda bu ağaç dalını silkeler. Kuru yapraklar birbiri ardınca dökülür.
 
Peygamberimiz şöyle buyurur: İşte müminin günahı buna benzer. Hastalanan müminin günahı bu kuru yapraklar misali dökülür. Yeter ki hastalığına sabretsin, isyan etmesin.

Sahabeden İmran bin Husayn (ra), 30 yıla yakın süre hastalık çeker. Dostu bu kadar ağır ve acı veren bu hastalığa nasıl sabrettiğini sorar. Hz. İmran şöyle cevap verir: Ben hastalığıma hiç isyan etmedim. Bu sabrın karşılığında Allah beni mükâfatlandırdı.

Biliyor musun ben melekleri gözlerimle görüyor ve onlarla sohbet ediyorum. Bu makama ancak sabırla ulaştım. Belki bu hastalık gelmeseydi bu hale ulaşmayacaktım. Kişi elbette ki hastalık istememeli. Hastalıktan Allah'a sığınmalı. Tedavi olmalı. Allah'ım bana bela ver dememeli. Diyemez.
Bunu caiz görmemişler. Ama bir hal gelince de sabretmelidir.