7 Ağustos 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Hastalığın Mü'mine faydası

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN -  Hastalığın Mü'mine faydası  

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Hastalığın Mü'mine Faydası

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
 RE. 107/2 (İnnel-mü'mine izâ esàbehüs-sekamü sümme a'fâhullàhu minhü kâne keffâreten limâ madà min zünûbihî, ve mev'izaten lehû fîmâ yestakbil. Ve innel-münâfika izâ marida sümme u'fiye, kâne kel-baîri akale ehlühû sümme erselûhü, felem yedri lime akalûhü ve lem yedri lime erselûh.)

Amir RA'dan rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(İnnel-mü'mine izâ esàbehüs-sekamü) "Muhakkak ki mü'min kul, hastalık isabet etti de hastalandı mı..." Hastalanıyor insan, ateşlere düşüyor, cayır cayır yanıyor, yatağa yatıyor. Doktorlar geliyor, ilaçlar vs. Hastalık kolay bir şey değil. Allah afiyet versin...

(Sümme a'fâhullàhu minhü) "Sonra Allah da onu o hastalıktan kurtardı mı..." Yara olabilir, büyük bir yara açılır, aylarca devam eder. Midesinde ülser olur, kanama olur... Allah korusun, verem olur... vs.

"Mü'min kul hastalandı da, sonra Allah onu afiyete erdirdi mi, (kâne keffâreten limâ madà min zünûbihî) o hastalıktan önceki zamana kadar işlemiş olduğu bütün günahlara, bu geçirdiği şiddetli hastalık kefâret olur. Günahları silinir, onları affeder Allah... Hastalandı, ızdırab çekti, sabretti, kaderine razı oldu, şikâyette bulunmadı, isyan etmedi; onun için Allah onu günahlardan çıkartır, anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olur. Başka hadis-i şeriflerde bu ifadeyle geçtiği için, naklen söylüyorum. Hastalıktan kurtulduğu zaman, bir bebek kadar mâsum hale gelir.

Başka ne olur?.. (Ve mev'izaten lehû fîmâ yestakbil) "Geçmiş günahları siliniyor, bir de bu hastalığı ona gelecek ömrü için, hastalıktan sonraki ömrü için bir öğüt, nasihat olur."

"--Haa, hastalık var... Bu sefer iyi oldum ama, bir dahaki sefere belki iyi olmam da, vefat ederim.

Aman ayağımı denk alayım, Cenâb-ı Hakk'a daha güzel kulluk edeyim! Aman haramlara, günahlara yanaşmamaya, bulaşmamaya çok dikkat edeyim, takvâ ehli olayım!" diye, bu hastalık ona bir de öğütçü olur, vaiz olur.

Demek ki hastalanınca, müslümana böyle çeşitli yönlerden faydalar oluyor, hastalıktan istifadesi oluyor. Bu mü'minin durumu.

Buna mukàbil, (Ve innel-münâfika izâ marida) "Münafık hastalandığı zaman..." Münafık ne demek?.. İyi gibi görünüyor, içi pis, kafası yamuk, kalbi yamuk, niyeti bozuk... Hem mürâîlik yapıyor, dışa kendisini iyi göstermeğe çalışıyor, hem de kalbinden yamuk olduğundan, içinde fitne fesat olduğundan, kötü işler yapıyor.

"Münafık da hastalandığı zaman, (sümme u'fiye) sonra da kendisine afiyet verildiği zaman, (kâne kel-baîri) deve gibidir. Anlamaz bu hastalıktan; ne ibret alır, ne istifade eder. Deve gibidir.

Nasıl bir deve gibidir?.. (Akale ehlühû sümme erselûhü) "Sahibi bağlamış, sonra da bağını çözmüş, salıvermiş deveyi... (Felem yedri lime akalûhü ve lem yedri lime erselûhû) Bağladıkları zaman neden bağladıklarının farkında değil, salıverdikleri zaman niçin salıverildiğinin farkında değil. Böyle bir deve gibi yaşar münafık.

Yatırsalar, deve yatırılmıyor. Çöktürseler, kalkamasın diye ayağını bağlıyorlar, kalkamıyor. Çektiriyorlar, öyle kurban ediyorlar. Otursalar oturur, sonunda ne olacağını bilmez. Vaz geçseler, çözseler neden çözdüklerini bilmez.

İnsan deve mi?.. İnsan öyle mi olmalı?.. İnsan yaradanını bilmeli, Rabbinin emrine uygun hareket etmeğe gayret etmeli!.. Maalesef öyle olmuyor, gafletle ömür geçiriyorlar. Ondan sonra bir zaman geliyor, ömür bitiyor; Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Gel bakalım, vâden yetti!" diye çekip alıyor. Ahirette de iş işten geçmiş oluyor.

Allah gaflete düşürmesin, ömrü zâyî ettirmesin, boşa geçirtmesin, yanlış yollarda çürüttürmesin... Rızasını kazanmayı nasib etsin...

Hayatta karşılaştığınız her olay birer imtihandır. İmtihanı başarıyla geçirmeğe dikkat edin! sabredilecek hallerde sabredin, şükredilecek hallerde şükredin!.. Rızâ-yı Bârî'yi kazanıp huzuruna sevdiği kul olarak varmaya dikkat edin!..

Aziz ve sevgili dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

HAYIRLI CUMALAR

 26. 01. 2001 AVUSTRALYA'DAN Telefonla AKRA Fm CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************



Seni de Diriltecek!


Seni de Diriltecek!
 
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor. De ki: Onların ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsîn, 78-79)
​​
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı annesinin karnındaki kırk günde derlenir toplanır. Sonra ikinci kırk günlük süre içinde alaka (pıhtı, aşılanmış yumurta) haline döner. Sonra da bir o kadar zaman içinde bir parça et olur. Daha sonra Allah bir melek gönderir ve melek ona ruh üfler. Bu melek dört şeyle anne rahmindeki canlının rızkını, ecelini, amelini, iyi biri mi yoksa kötü biri mi olacağını yazmakla emrolunur.” (Buhârî, Tevhid 28; Enbiya 1; Müslim, Kader 16; Tirmizî, Kader 4; İbn Mâce, Muk.)

--

Gülbari Arslan - İsrail Ne Zaman Yıkılır?

Gülbari Arslan - İsrail Ne Zaman Yıkılır?

        
Gülbari Arslan
İsrail Ne Zaman Yıkılır?
Gülbari Arslan
 
Uzun süredir yazı yazmıyordum. Ama bu sabah kalbimde bir sızıyla uyandım ve dedim ki Hakk’ı yazmayacaksa yazılacakların ne önemi var..
 
Evet belki şuraya yazdıklarım klavyeşörlükten öteye geçmeyecek ama mahşer günü “Müslüman kardeşlerin gözünün önünde katledilirken sen ne yaptın?” diye sorduğunda Rabbim dua ettim diyeceğim, Rabbim kayıtlara düşsün diye zalimin zulmünü yazdım, Hz.Ali(ra)nin dediği gibi yaptım engel olamadığım zulmü duyurmaya çalıştım.. Belki bunlar Filistinli kardeşimin kanının üstüme bulaşmasına engel olur..
 
Hepimiz lanet okuyoruz israile, sosyal medya ağzına kadar beddua ve parçalanmış çocuk bedenleri ile dolu. Yine de bir şey eksik sanki değil mi bir yerde bir yanlışlık var. Yanlışlık nerede biliyor musun Müslüman kardeşim yanlışlık bende, yanlışlık sende. 1986 yılında katil israilin başındaki ŞimonPerez’e “ Kuran-ı Kerim sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor. ” diye hatırlatıldığında “Kuranın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.” demesi kadar iğrenç ve acı bir gerçek var.
 
Evet biz biliriz ki Allah (cc) vaadinden dönmez. Elbet Allah’ı (cc) yok sayarcasına yapılan bu zulme karşılık Kuran-ı Kerim’de bildirdiği son siyonistleri bulacaktır ama ne zaman ; bizler gerçekten Kuran-ı Kerim’de tarif edilen Müslümanlar olduğumuz zaman. Yani Allah (cc) huzuruma gel diye şehrin tüm minarelerinden davetler gönderdiğinde heyecanla seccademize koştuğumuz zaman, domuz eti yememeye dikkat ettiğimiz kadar yetim hakkı, kul hakkı yememeye dikkat ettiğimiz zaman, Allah’a kul olduğumuz zaman beklediğimiz ve dua ettiğimiz o son bulacak siyonistleri.
 
Bizler şehit olan çocuklar için, Müslümanlar için üzülüyoruz halbuki onlar cennetin bir kuşu oldu, öldüklerinden bile habersizler. Allah (cc) istese Siyonist köpekleri şu saniye helak edemez mi? Kardeşim sen nasıl şeytanın desisesine kapılıp “Rabbim bu zulme niye izin veriyor? diye sorarsın. Sen , senin merhametinin Allah(cc)ın merhametinden daha büyük olduğunu mu sanıyorsun? Vallahi O(cc) abes iş yapmaz ve O’nun (cc) merhametinin yanında bizim merhametimiz merhametsizlik kalır. O müslümanlar öldüğünü daha doğrusu şehit olduğunu bilmiyor bunu bilen bizleriz. Allah (cc) onları cennetine davet ederken bizlere onların acısını yaşatıyor acaba neden? Biraz düşünmek lazım biraz kendimizi sorgulamamız lazım. 1 ay oruç tuttuk diye kendimizi evliya zannetmememiz lazım, belalar neden sel gibi üzerimize geliyor sormak lazım..
 
Ayrıca israile lanet okurken İslam ülkeleri için de Allah’tan hiyadet ve vicdan dilemek lazım. Zira dünyaya bakarsanız bir tek Türkiye’nin bu zulme karşı Filistin’in yanında olduğunu görürsünüz. Adı İslam devleti olan ama Müslümanlıktan haberi olmayan kişilerin ülke yönettiğini görürsünüz, hayvandan daha aşağıya düşmüş vicdansız devletleri görürsünüz, çıkarları için değil Müslümanları ve ülkesini , imanını satacak kadar alçalmış varlıkları görürsünüz..
 
Rabbim bizlere hidayet ver, bizlere merhamet ver,  bir ağaç için dünyayı ayağa kaldıran ama Müslümanlar katledilirken sesini dahi çıkarmayan sözde insan müsveddelerine vicdan ver, hala iftar sofrasına cocacola koyan ümmete , İsrail malları daha iyi temizliyor daha kaliteli deyip kundaktaki bebeğe kurşun sıkan biz Müslümanlara akıl ve fikir ver. Sen bizlere doğru yolu göster Rabbim. Gazze için, Filistin için, zulüm altındaki Müslümanlar için ateşi serin ve selametli eyle.. Ve  iki satır yazı ile kendini akladığını düşünen beni affeyle, bizlere bizden dolayı azap verme Allah’ım..Şüphesiz Sen herşeyi hakkıyla bilensin .
 
Tarih : 18.07.2014 Kaynak : Risale Ajans
 
 
 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Rezzak

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Rezzak



Er-Rezzak: Bütün mahlukatının rızıklarını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan demektir.

Allah Rezzak’tır ve rızık vermek ancak Cenab-ı Hakk'a mahsustur. Bütün insanların ve hayvanların rızıklarına O kefildir ve O’nun garantisi altındadır.

Rızık ise iki kısımdır:
1. Beden için olan azıklar ve yemekler gibi zahiri rızıklar,
2. Ruh, kalp ve akıl gibi manevi latife ve duyguların rızkı.


1. Beden için olan azıklar ve yemekler gibi zahiri rızıklar:

Yeryüzünün içinde, havasında, denizinde yaşayan bütün hayat sahiplerinin, bilhassa aciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların hem maddi ve midevi hem de manevi bütün rızıklarını; kuru ve basit bir topraktan, cansız ve kemik gibi kuru odun parçalarından yaratan O’dur. Âdeta o toprak, bir kazan olur ki, içinde her nevi rızık pişer. Ve her bir ağacın kuru dalı, rahmetin eli olur ki, o el ile en güzel meyveler ikram edilir.

Hele hele en latifi, kan ve fışkı ortasından gelen tertemiz ve besleyici süttür ki, âdeta o koyun ve keçi gibi mübarek hayvanlar, rahmetin bir süt çeşmesi olur ve Rezzak namına ab-ı hayat gibi en latif bir gıdayı bize takdim ederek, Rezzak ismini kör gözleri dahi gösterir.

Bir sofra görsek, üzerinde birkaç zeytin ile bir parça kuru ekmek olsa, acaba bu basit sofranın kendi kendine kurulduğuna, o zeytin tanelerinin ve ekmek parçasının tesadüfen, sofranın üzerine geldiklerine bizi inandırabilirler mi? Elbette hayır. Hatta dünya toplansa, bu basit sofranın tesadüfen bu hali aldığına bizi inandıramaz.

Acaba küçük bir sofra bile, kendisini kuran bir zatın varlığını gerektirirse, zemin yüzü sofrasının tesadüfen kurulması hiç mümkün olur mu? Bu öyle bir sofradır ki, kocaman bahar, bu sofranın gül destesidir. Bu sofrada her vakit hadsiz misafirler oturur. Onlara, layık oldukları şekilde ikram edilir. Bu sofranın üzerinde her çeşit yiyecek bulunur. Her vakit milyarlar oturur, o sofrada doyar, kalkar, ama sofra hiç boş kalmaz.

Hiç mümkün müdür ki, küçücük bir sofra bile sahipsiz olamazken, şu yeryüzü sofrası sahipsiz olsun?

Hem sakın zannetmeyin, bu sofrada oturanlar sadece insanlar ve hayvanlardır. İktidar ve ihtiyarsız olan ağaçlar ve bitkiler taifesi dahi rızka muhtaçtır. Onlar tevekkül edip, yerlerinde dururken mükemmel beslenirler. Hatta hayvanlardan daha çok yavru beslerler. Evet onların yaprak, çiçek ve meyveleri onların yavrularıdır.


Bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçlara sündüs misal cennet elbiselerini giydirmek, çiçek ve meyvelerin ziynetiyle süslendirip, onların latif elleri olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı ve en sanatlı meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı ve tatlı bir balı bize yedirmek, kan ve fışkı arasından sütü bizim için çıkarmak, elsiz bir böceğin eliyle ipek gibi yumuşak bir elbiseyi bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini bizim için küçücük bir çekirdekte saklamak,.. denizi bizlere taze balık deposu ve incileriyle, mercanlarıyla ziynet dükkanı yapmak... ve tavuğun yumurtasından tutun, gökyüzünden inen yağmura kadar sayamadığımız ve saymakla da bitiremeyeceğimiz daha nice nimetler üzerinde Allah’ın Rezzak ismi gözükür.

Demek yediğimiz her bir lokmanın üzerinde Rezzak isminin mührü vardır. Ve sabah aç çıkan ve akşam yuvasına tok dönen bütün canlılar lisan-ı halleriyle Cenab-ı Hakkı “Ya Rezzak, Ya Rezzak” diye tesbih ederek âdeta şu ayeti okurlar;

“Nice canlılar vardır ki, onlar rızkını taşıyamaz. Allah hem onları, hem de sizi rızıklandırır. O işitendir ve bilendir.” (Ankebut, 29/60)


Hem Rezzak-ı Rahim, insana daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal, ruh ve akıl gibi duyguların her birisini rahmet hazinesinin birer anahtarı hükmünde yaratmış ve insana takmıştır.

Mesela göz, kainatın yüzündeki güzellik ve cemal gibi kıymetli hazineleri açan bir anahtardır. Dil; yiyecekler alemini açan bir anahtardır. Kulak; sesler aleminin anahtarıdır. İşte bunun gibi her bir duygu birer alemin anahtarı olur ve insan o alemden o anahtarlar vasıtasıyla istifade eder. Demek her bir aza ve duygu, nimetlere kavuşmaya vesile oldukları için Rezzak isminin tecellisidir.

Acaba Allah’ın nimetlerini bizlere ulaştıran kişilere bir ücret öderken, nimetin hakiki sahibi olan ve o nimeti bizim için yoktan yaratan Allah, bu rızıklara mukabil bizden ne fiyat istiyor?

Rabbimizin bizden istediği üç şeydir: Biri zikir, biri fikir ve diğeri şükürdür. Başta “Bismillah” zikridir. Sonda “Elhamdulillah şükrüdür.” Ortada ise; bu kıymetli sanat harikası olan nimetlerin Rezzak-ı Kerim’in kudretinin bir mucizesi ve rahmetinin bir hediyesi olduğunu düşünmek ve tefekkür etmektir.


2. Ruh, kalp ve akıl gibi manevi latife ve duyguların rızkı:

Niçin insan güzel şeyleri dinlemekten hoşlanır? Niçin güzel yerler görmeyi arzu eder? Niçin konuşmak ister? Niçin Kur'an dinlerken tarif edemediği bir haz duyar? Ve niçin Allah’ı isim ve sıfatları tefekkür etmek ona lezzet verir?

Bütün bu soruların cevabı şudur; çünkü o anda o latifeler rızkını bulmuştur.

Nasıl ki mide bir rızık ister, öylede kalp, ruh, akıl, göz, kulak ve ağız gibi insanın latifeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahim'den rızıklarını isterler ve şükrederek alırlar. Her birisine ayrı ayrı layık olduğu rızık rahmet hazinesinde ihsan edilir.

Kulağın rızkı seslerdir, gözün rızkı görülen güzel şeylerdir, kalbin rızkı Kur'an'dır, aklın ve ruhun rızkı ise Allah’ın isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Ve bunun gibi…

Manevi rızıkların başında ise salih amel gelir. Çünkü dünyadaki salih ameller cennette ebedi rızıklar tarzında sahiplerine ikram edileceklerdir. Cennet ehli bu ikramdan sonra; “Şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız salih amelin neticesidir.” diyeceklerdir. Yani dünyadaki salih ameller, cennette cisimleşmiş birer rızık kesilmiştir.

Salih amellerin en salihi ise namazdır. Demek namaz kılan kişi o anda Allah’ın Rezzak ismine mahzardır. Bunun gibi Kur’an okuyan, zikir eden, sadaka veren, Kâbe'yi tavaf eden ve mahsus bir ibadetle meşgul olanlar o anda Rezzak ismine birer aynadır.

Bu ismi şöyle bir dua ile tamamlayalım;

“Ey Rezzak-i Kerim, Ey Rahman-ı Rahim ve ey bizi nimetleriyle bu dünyada besleyen sultanımız! Bize bu dünyada gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını ve menbaları cennette bize göster. Bizi huzur-u saltanatına celbet. Bizi bu dünya çöllerinde sahipsiz bırakma. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezizi nimetlerini orada da tattır. Bize zeval ve kendinden uzaklaştırmak ile azap etme.”

http://www.herseyonuanlatiyor.com/er-Rezzak



6 Ağustos 2014 Çarşamba

Hz. Ebu Bekir’in dilinden Peygamber Efendimiz’e hitap

NA’T




Hz. Ebu Bekir’in dilinden Peygamber Efendimiz’e hitap

“Ey insanlar arasında Hakk’ın seçtiği eşsiz varlık! Bu seçilişle cihanı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri götürdün. Bilhassa gerilerde kalan beni de öyle yaptın.

Gençliğimde rüyâlar görürdüm, güneş bana selâmlar verirdi.
Güneş beni yerden göğe çeker, yükseltirdi. Yükseklerde ona arkadaş olurdu.
‘Bu rüya, olmayacak şey, ben boş yere hayâllere kapılıyorum’ derdim. ‘Hiç olmayacak şey, bu hâl benim hâlime uyar mı? Benim vasfım olur mu?’ diye düşünürdüm.

Fakat seni görünce kendimi gördüm. Âferin bana, beni gösteren o güzel aynaya.
Seni görünce, muhal olan olmayacak durum, bana hâl oldu. İmkânsız gibi görünen şey, imkân dâhiline girdi. Rûhum ululuklara gark oldu.

Ey kâinatın ruhu! Seni görünce, dünyaları aydınlatan güneşe karşı beslediğim sevgi söndü, güneş gözümden düştü.
Gözüm senin lütfunla, ihsanınla yüce himmet sahibi oldu. Şimdi artık dünya nimetlerine hor gözle bakıyorum.

Nûr arıyordum, nurun nurunu buldum. Hûri arıyordum. Hûrilerin kıskandıları hûri karşıma çıktı.
Güzel, gümüş tenli bir Yûsuf arıyordum. Ben sende bir Yûsuf’lar ülkesi gördüm.
Cennet peşinde idim. Nereden bulurum diye arayıp duruyordum, seni bulunca, senin her cüz’ün bana bir cennet gösterdi.

Seni övmem bana göredir, bana nisbetledir. Sen öyle yüksek, öyle eşsiz bir varlıksın ki, bu övmelerim, sana göre bir kınamadır, bir hicivdir.
Bu övmeler, saf çobanın Hz. Mûsa’nın yanında Hakk’ı övmesine benzer.
‘Senin bitlerini kırayım, sana süt vereyim. Çarığını dikeyim de önüne koyayım’ demesi gibi.
Hakk onun kınamasını övüş saydı. Sen de bana acır da sözlerimi övüş sayarsan şaşılmaz.

Ey akılların ve fikirlerin ötesinde bulunan Allah, anlayışlarımızdaki kusurlarımızı affet, bize acı!
Ey âşıklar! Her şeyi yeniden canlandıran, eski âlemden, hakikat âleminden uğurlu haberler geldi. Saadetler ulaştı.
Bu saadetler, o hakikat âleminden geldi. O âlem, çaresizlere çâre arar. Bu dünyamızda eşi bulunmayan yüz binlerce güzellikler, iyi şeyler orada vardır.

Ey insanlar, müjdeler olsun, huzur ve ferahlık devri geldi, sıkıntı gitti. Darlık geçti, artık içiniz rahat etsin.”

HZ. MEVLANA   Mesnevî, c.6, 1079 -1097


Ahmed Şahin - Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?

Ahmed Şahin - Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Şevvalde tutulan 6 gün orucu neden çok ilgi görüyor?

 
 
Öyle anlaşılıyor ki, Ramazan–ı Şerif’ten sonra gelen Şevval ayında 6 gün nafile oruç tutmak âdeti, tarih boyunca teravih namazı gibi sıcak bir ilgi ile karşılanmış, Ramazan ayı boyunca oruca alışmış müminler Şevval ayında da altı gün orucuna sahip çıkarak günümüze kadar Şevval orucunu sürdüre gelmişlerdir.
 
 
Nafile ibadetlere teşvik hadislerine baktığımızda bu sıcak ilginin bir sebebini de Efendimiz (sas) Hazretleri’nin hadislerinde görebiliyoruz. Buyruluyor ki:
 
 
– “Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki Şevvâl ayında altı gün oruç daha tutarsa bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!”  
 
 
Önemli bir kazanç doğrusu. Hadisi açıklayanlar şöyle diyorlar:
 
 
 -Ramazan ayı boyunca oruç tutan insan her orucuna onar sevap almış olsa üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir kamerî sene oruç tutmuş sevabı.
 
 
 Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, büyük bir ihlas ve gönül arzusu ile yapmaktır. Bazen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 ay nâfile oruç sevabına bile vesile olabilir. “İhlas ile kim ne isterse Rabb’imiz onu verebilir.” denmiştir.
 
 
Bu bir niyet ve yorum meselesidir. Tıpkı çöldeki bir yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi. Biri düşünmüş ki:
 
 
- Bu çölün ortasında yaşlı bir adam ve çocuk yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da  binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu dağın tepesindeki taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar bineklerini buraya çekip taşın üstüne çıkarak kolayca binsinler, sevabı da bana olsun.
 
 
Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabb’imiz istediği sevabı ihsan eylemiş. Ancak böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
 
 
-Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta gidenler fark edemeyerek taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun. ..
 
 
İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı niyet ettiği sevaba nail olmuş.. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul..
 
 
Biz de sâfi bir niyetle otuz Ramazan’ımıza altı oruç daha ilave edersek, belki Rabb’imiz bu samimi niyetimize bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir,  Rabb’imizin sınırsız rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’na da şâmil göremez. Yeter ki büyük bir şevkle yapalım bu gibi nafile ibadetlerimizi.
 
 
Bu şevval orucunun arka arkaya tutulması da şart değildir. Şevvâl ayı içinde tutulması yeterlidir.
 
 
Ayrıca Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç oruçları tutmak daha makul olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek, yerinde bir dikkattir. Kaldı ki şevvalde tutulan borç oruçlar da şevval orucu yerine geçer diyenler de vardır.  
 
 
Bir diğer husus da, Ramazan Bayramı ile iki ay sonra gelecek olan Kurban Bayramı arasında nikâh yapılmaz iddiası vardı ki, artık bu yersiz iddia etkisini kaybetmiştir. Aişe validemizin nikâhı Şevval’de yapılmış, yani iki bayram arasında gerçekleşmiş, dünyanın en bahtiyar ve mutlu nikâhı olarak tarihe geçmiştir.
 
 
 Bu yanlış anlayış şuradan da gelmiş olabilir. Şayet Ramazan Bayramı cuma gününe tevafuk ederse, bayram namazı ile az sonra kılınacak cuma namazı arası iki bayram namazı arası demektir.
 
 
 Böylesine dar iki bayram namazı arasına nikâhınızı sıkıştırmayın, tavsiyesini, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında nikâh yapmayın şeklinde anlayanlar sebep olmuş olabilirler bu yanlış anlayışa denmektedir.
 
 
 
 

5 Ağustos 2014 Salı

Hikaye: Bir Acayip Yolculuk

Hikaye: Bir Acayip Yolculuk

 
 
 
Bir derviş, âlemi gezip ibret almak için uzunca bir seyahate çıktı. Seyahati boyunca birçok memleketten geçti, insanların yaptıklarını seyretti ve ibret aldı. Ancak hala aradığını bulamamıştı.

Bu sırada bir ihtiyarla yol arkadaşı oldu. İhtiyar adam, gencin sırf ilim öğrenmek ve ibret almak için yolculuk yaptığını öğrenince ona dedi ki:

- Bu kadar yorulmana gerek yok. Yarın seni bir köye göndereceğim. Orada gördüklerine dikkat et ve bana gelip hepsini anlat.

Genç adam söylenen köye gitti. Baktı ki köylülerden bazıları buğday ekiyor, buğday da hemen yetişip olgunlaşıyor. Ancak köylüler buğdayı hasat ettikten sonra tümünü ateşe verip yakıyorlar. Genç adam bu işe şaştı ama yoluna devam etti.

Yolu üzerinde bir adama rastladı. Adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, güçlükle kaldırabiliyordu. Ama adam bu taşın üstüne onun gibi büyük ve küçük birçok taşlar daha koyduktan sonra hepsini birden rahatlıkla kaldırabiliyordu. Genç adam buna da çok şaşırdı ama yoluna devam etti.

Sonunda koyuna binmiş bir adam ve o adamın ardına binmiş kadın ve erkek birçok kişiler gördü. Koyun onları rahatlıkla ve hızla taşıyordu. Hatta birçok kişiler onların arkasından koşuyor ama yetişemiyorlardı.

Genç adam gördüklerine hayret eder bir şekilde yaşlı adamla buluşma yerine döndü. Gördüğü her şeyi anlattı ve:

- Bu garip olaylardan nasıl bir ibret alabileceğimi bilemedim dedi. Yaşlı adam şöyle cevap verdi:

- Gördüğün o hadiseler birer misaldir; insanların hallerinin misali...

Mesela mahsül yetiştikten sonra ateşe veren adamlar, bir iyilik yaptıktan sonra onu sağda solda konuşanları simgeler. Onlar da tam sevap kazanmışken hepsini ateşe verirler.

Bir taşı kaldırmakta güçlük çekerken birçok taşı kolaylıkla kaldıran kimse ise günaha alışanların bir misalidir. İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onu utana sıkıla işler. İçinde bir üzüntü duyar. Ama tevbe etmeyi geciktirip başka günahlar işlemeye devam ederse artık günah işlemek ona basit gelmeye başlar.

Koyuna ve ona binenlere gelince… Koyun, uysal, temiz ve faydalı bir hayvandır; insanı cennetlik yapan amelleri temsil eder. Bu ameller, onları işleyenleri cennete taşımaktadır. Koyuna ilk binen âlimlerdir, onların sırtına binenler ise âlimlere uyan müminlerdir. Bir koyunun bunca insanı taşımasına şaşılır. Hâlbuki cennetlik ameller de onları işleyenleri hiç beklenmedik bir şekilde cennete taşır. Onların arkasında koştuğu halde yetişemeyenler ise onları inkâr edenlerdir.

Genç adam bunları dinledikten sonra yaşlı adama hak verdi:

- Evet, bu gördüklerim bana nasihat olarak yeter, artık memleketime dönüp hak yolda yürüyeceğim, dedi.
 
 
 
 
 

Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 6


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 6



 

1 - Müzzemmil sûresi 17. âyet

 

“Kâfirliğinizde devam ederseniz, dehşetinden çocukları birden ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabilirsiniz? “

 

***************

 

2 - Müddessir sûresi 40-44. âyetler


“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin durumu hakkında, kendi aralarında konuşurlar. O suçlulara: "Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?" diye sorulur. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik. Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. “

 

***************

 

3 – Kıyamet sûresi 1-4. âyet


“Hayır, gerçek öyle değil! Kıyamet günü hakkı için, Kendisini eleştirip kusurlarından pişmanlık duyan kimse hakkı için (ki siz mutlaka diriltileceksiniz). İnsan zanneder mi ki ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp onu diriltmeyeceğiz? Evet, toplarız, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar eski halinde düzenleriz! “

 

***************

 

4 - Kıyamet sûresi 13. âyet


“O gün insana yaptığı her türlü iyilik ve fenalık ile; yapmadığı her türlü iyilik ve fenalık tek tek bildirilir. Ona göre karşılığını alır. “

 

*****************

 

5 - İnsan sûresi 2. âyet

 

“Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. “

 

******************

 

6 - Mürselat sûresi 1-7. âyetler

 

“Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir. “

 

********************

 

7 - Nebe sûresi 40. âyet

 

“Biz, gelmesi yaklaşmış bir azabı bildirerek sizi uyarıyoruz. O gün gelecek ve her şahıs önünde, yalnız yapıp ettiklerini bulup bakacak ve kâfir: "Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!" diyecek. “

 

********************

 

8 - Naziat sûresi 27. âyet

 

“Siz ey haşri (yeniden dirilmeyi) inkâr edenler: Düşünün, sizi yeniden yaratmak mı zor, yoksa gök âlemini mi? İşte bakın: Allah onu nasıl da sağlam bina etti! “

 

********************

 

9 - Abese sûresi 24-31. âyetler

 

“Hele, insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice sürdük, Orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. “

 

*******************

 

10 - Abese sûresi 33-37. âyetler

 

“Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. “

 

 

 

 

 

Ahmed Şahin - Münafıkların başı Übeyy bin Selûl

Ahmed Şahin - Münafıkların başı Übeyy bin Selûl



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Münafıkların başı Übeyy bin Selûl

 
 
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, Medine’de nifakın kaynağı, münâfıkların da başı idi.
 
 
Müslümanların birlik beraberliğe en çok muhtaç olduğu devrelerde hep münafıkça oyunlara başvurur, bozgunculuk yapardı. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti ve Aleyhisselat-ü Vesselam Efendimiz’in büyük bir dikkat ve tedbiri sayesinde ihanetleri de hep sonuçsuz kalırdı.
 
 
Nitekim münafıkların güvenilmeyecek bu gibi kötü hallerini anlatan (Münafikun) adında müstakil bir sûre dahi nazil olmuş, Müslümanlar münafıklara karşı uyarılmıştır. Bu sebeple de Resûlullah (sas) Hazretleri, Medine’de sayıları üç yüzü bulan bu nifak cephesine karşı hep dikkatli olur, Müslümanların ittifak ve tesanüdünü bozucu tuzakları karşısında tedbirler alırdı. Medine’deki nifak cephesinin reisi olan bu münafık adam, nihayet hicretin dokuzuncu senesinde öldü. Kaderin ibretli tecellisine bakın ki, münâfıkların başı olan bu adamın oğlu Abdullah da müminlerin sevip saydığı ihlaslı bir Müslümandı. Münafık baba öldükten sonra mümin oğul Abdullah, babasının vasiyeti üzerine Hz. Resûlullah’ın huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah gömleğinizi verseniz de babamı onunla kefenlesem, babam bunu talep ediyor sizden.” diye istekte bulundu. Bununla da kalmadı, babamın namazını da kılıp istiğfarda bulunsanız.” diye de isteğini ilerletti. Şefkat ve merhamet menbaı Efendimiz (sas) Hazretleri, sırtından gömleğini çıkarıp oğul Abdullah’a vermekten kaçınmadı ve, “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını da kılayım.” buyurdu. Az sonra cenaze hazırlanmıştı. Efendimiz namazı kılmaya doğru hareket ederken Hz. Ömer (ra) arkasından cübbesine yapışıp çekerek: “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz kılmaktan nehyetmedi mi?” diye itiraz yollu sordu. Efendimiz (sas) Hazretleri de:
 
 
- “Ben, istiğfar etmek veya etmemekte serbest bırakıldım. Tercihimi istiğfar etmekten yana kullanıyorum.” şeklinde cevap verdi.
 
 
Aradan çok geçmeden münâfık ölüleri hakkında Cenâb-ı Hak tarafından şu kesin emir verildi: “Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında da durma. Onlar Allah’ı ve Resûlü’nü inkâr etmişler ve Allah’a itaatten çıkmış olarak ölüp gitmişlerdir.”
 
 
Bundan sonra Efendimiz, hiçbir münâfığın cenaze namazını kılmadı. Kabrinin başında da durmadı. Ancak Efendimiz’in nifakın başına karşı gösterdiği alâkasının sebebi vardı. Nitekim, Efendimiz’e, münafıkların başına gömleğini neden verdiği ve cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda şu cevabı vermişti:
 
 
- “Verdiğim gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini müstahak olduğu azaptan kurtaramayacaktır. Fakat ben, bu ilgimle onun kavminden bin kadar insanın düşmanlıktan vazgeçip hidayete samimi Müslüman olacaklarını ümid ediyorum.”
 
 
Nitekim Abdullah bin Übeyy’in ölürken Peygamberimiz’den (sas) yardım isteyip de bu yardımı da gördüğünü duyan bin kişi kadar Yahudi taraftarı samimiyetle Müslüman olmuş, İslam’ın lehinde hizmetlerde bulunmuşlardır.
 
 
Bu sonucu gören Hz. Ömer efendimiz ise davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette her şeyin en iyisini bilir.” diyerek özür dilemiştir.
 
 
Bu konu, Salih Suruç’un ilim heyetince birincilik ödülü kazan Peygamberimizin Hayatı kitabında etraflıca anlatılmıştır.
 
 
 

Allâh, Şımaranları Sevmez!


Allâh, Şımaranları Sevmez!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” (Nahl, 23)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Hiçbir kimse yoktur ki onun başında biri yedinci kat göğe giden, diğeri yerin yedinci katına doğru giden iki zincir bulunmasın. Kişi tevazu gösterdiğinde, Allah onu yedinci kat semadaki zincirle yüceltir. Kibirlendiğinde ise yedinci kat yerdeki zincirle alçaltır.” (Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VII, 158)

Küçük bir fâre kocaman bir devenin yularını kapmış, eline almış, kurula kurula gidiyordu. Deve, kendi huyu, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken fâre, kendi küçüklüğünü göremeden:
“–Meğer ben ne müthiş bir pehlivanmışım, develeri sürükleyebilecek bir yiğitmişim!” diye böbürleniyordu.

Gide gide bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, kibrinin şaşkınlığı içinde donup kaldı. Onun kibrinin farkında olan deve ise, mânidâr bir şekilde:
“–Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden! Neden durakladın? Neden böyle şaşırıp kaldın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzum, öncüm değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalmak, sana yaraşır mı?” dedi.

Mahcûp düşen fâre, kekeleyerek şöyle cevap verdi:
“–Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su; boğulurum diye korkuyorum.”
Deve suyun içine girip:
“–Ey kör fâre! Su diz boyu imiş, korkmana gerek yok!” dedi.
Fâre çaresiz ve mahcûp îtirafına devam etti:

“–Ey hünerli deve! Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Benimki gibi yüz tane dizi üst üste koysak, ancak senin bir dizin eder.”

Bunun üzerine akıllı deve, fâreye şu nasîhatte bulundu:
“–Öyleyse, gurur ve kibire aldanıp bir daha terbiyesizlik etmeye kalkma; haddini bil! Sana olan hoş görüş ve müsâmahama kapılıp şımarma; çünkü Allâh, şımaranları sevmez!..
Var git; sen, kendin gibi fârelerle boy ölçüş!”

Artık, iyiden iyiye gerçeği anlayıp utanmış bulunan fâre:
“–Tevbe ettim, pişman oldum. Allâh için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir!” diye yalvardı.

Böylece deve, yine merhamet edip ona acıdı da:
“–Haydi! Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Zîrâ vazîfem, senin gibi yüz binlerce âcize hizmetten ibarettir.” dedi ve fareyi nehrin öbür tarafına geçirdi.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığı bu hikâyede fâre; başından büyük işler görmeye kalkışan, kendini başkalarından üstün gören, böbürlenen bir kişinin sembolüdür. Deve ise sabırlı, tecrübeli, hünerli ve kâmil bir insanın remzidir. (Osman Nûri Topbaş, Mesnevi Deryasından Ab-ı Hayat Katreleri, Erkam Yay.)

 

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-39/Blog/?BlogNo=469585

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-39
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Şeytana tapmayalım

Efendim baştan söyleyelim, bendenizi hoca veya alim zannetmeyin. Bu endişemi sormuş ve bir Hadis-i Şerif’ten işaretle ilahiyatçı bir bir dostum  fakirinize: “Sen alim değilsin fakat sen iyi bir ilim taşıyıcısısın” demişti; öyleyizdir inşallah...

İlahiyatçı dostumun dediği gibi ilim taşıyıcıyız inşallah... Efandimiz (S.A.V.):Ahir zamanda ümmetimden bazı kimseler vardır ki, onlar alim değillerdir. Fakat ilim taşırlar… Buyurmuş. İnşallah o kımselerden olabiliriz.

Fakiriniz hergün radyodan çok sohbetler dinler ve araştırma yapar. Acizane dinlediğimiz ilimlerden derlediğimiz bilgileri taşıyarak bu yazıları yazıyoruz hamdolsun...

Çoğu çalışanımızın hayatının gayesi sadece emekli olabilmek, çocuklarını evlendirmek ve torunlarıyla yazlıklarında vakit geçirmektir. En azından emekli olmadan önce işyerindeki çoğu arkadaşımızın yaşam amacı böyleydi.

Acizane kanaatimizce bunun nedeni, dünyevileşmektir, dünyaya çok değer vermemizden kaynaklanıyor. Bu dünyanın asıl, sonsuz hayat olduğunu sanıyoruz.

Hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Ve ne yazık ki şeytanın ayette dediği gibi hile ve tuzaklarına farkında olmadan düşüyoruz. Ve şükür etmiyor, hiçbir şeyden tatmin olmadan hep fazlasını istiyoruz. 

Ne demişti şeytan:

"Öyle ise" dedi, "Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım."16 "Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın." 17  (Araf suresi, 16 ve 17. ayetler)

Evet malesef şeytanın hilelerine kapıldık; şükretmeyi ve ibadeti unuttuk. Hatası yüzünden cennetten çıkarılan Hz Adem’in affedilmesi gibi geç olmadan günahımıza tövbe edelim...

Çünkü ölüm ansızın gelir. Yoksa ayette şeytanın dediği gibi, suçu haşa! Allah’a atıp sen kaderimde bunu yazdın, vs. demeyelim; Hz Adem gibi hatayı nefsimizden bilip, Allah’tan tövbe ve af dileyelim.

Şeytan önümüzden, yani gelecek korkusuyla, üf ya hergün hergün beşer defa namaz çok değil mi diye vesveseyle bıkkınlık veriyor. Biz de tembel nefsimize hemen uyup namazı bırakıyoruz.

Bazen arkamızdan sokuluyor, sen, var ya geçmişte şunu şunu yaptın, artık zor affedilirsin, boşver gitsin, eğlenmeye devam edelim, gibi vesveselerle tövbe kapısını kapamaya çalışıyor.

Sağından sokulur, der ki: vay be sen ne dindarsın, keşke herkes senin gibi namazını kılsa, cennete sen gitmeyeceksin de kim gidecek gibi mümini kibire düşürür...

Bunun gibi internet, televizyon, gazete, kitap, şeytanlaşmış insanlar gibi türlü türlü yollarla insanları Allah’tan uzaklaştırmaya ve cehenneme gitmelerini sağlamaya çalışır.

Yalnız size bir ipucu. Şeytanın vesvese (kalbe kuruntu veren fısıltı) dışında maddi hiçbir gücü yoktur. Ama malesef bu vesveseleri dinleyip uyarak şeytana tapmış oluyoruz...

Lütfen daha ölmedik. Şeytana karşı uyanık olalım. Katrilyonlarca yıllık sonsuz gençlik ve zevk yurdu cennet hayatımızı riske atmayalım. Yoksa mahşerde şu soruya ne cevap veririz?

60-61 "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye bildirip emretmedim mi?" (buyurulacak)  62 – “Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?”  63 – “İşte bu size vaad edilen cehennemdir.” (Yasin suresi, 60,61,62,63. ayetler)

Kalbimize gelen vesvese, kuruntu, şüpheler hakkında uyanık olalım. İsterseniz yazıyı baştan bir daha okuyalım. Ayetleri daha da dikkatli okuyup düşünelim.

Allah samimi tövbe ile her günahı affeder. Eğer henüz namaza başlamadıysak haydi namaza başlayalım…         

Efkan Vural

(Devam edecek)