11 Ağustos 2014 Pazartesi

Ahireti Tercih Etti

Ahireti Tercih Etti

 
 
 
Ebu Akil oğlu Abdurrahman -radıyallahu anh- şöyle anlatmıştır: “Bir heyetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’e gitmek üzere çıktım. Kapısına varınca develerimizi çökerttik.

Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi vesellem-‘ in yanına girerken dünyada en sevmediğimiz kimse o idi. Fakat yanından çıkarken (İslam’la şereflendikten sonra) yanına gelenlerin içinde onu en çok seven biz olmuştuk. Bir ara bizden biri:

- Ya Resulallah! Rabbinden Süleyman Peygamberin saltanatı gibi bir saltanat istemedin mi? Deyince güldü, daha sonra:

- Umarım ki Peygamberinize verilen Allah katında Süleyman Peygamberin saltanatından daha üstündür. Allah gönderdiği her Peygamberin duasını kabul etti. Onlardan bir kısmı dünyada dua etti, istediği verildi. Bazıları iman etmeyen âsi kavmine beddua etti, helak oldular. Allah benim de dileğimi kabul etti, ben ahirete bıraktım, Kıyamet günü Rabbim katında ümmetime şefaat edeceğim.”
(Taberani, Bezzar)
 
 
 
 
 
 
 

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-41

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-41

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel--41/Blog/?BlogNo=470263


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 41


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 41
 


Celal ÇELİK’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Neden kolayca günah işliyoruz?

Bir dostum bana, Sen engelliliği çoktan aşmışsın, artık insanlara irşada başlamışsın, deyip yazılarımdan çok etkilendiğini söyledi. Engelli olmak bana Allah’ın hediyesidir.

Çok şükür bugünüme hamdolsun. Acizane ben engelli ve sağlıklı tüm dostlarım benim 2003’te yaptığım gibi gaflet uykusundan uyansınlar, gidiş yönlerini ahirete çevirsinler, diye çabalıyorum.

Bu bağlamda dini sohbetler yaptığım pekçok arkadaşım ve akrabalarım o an ilgiyle dinliyorlar, ve tabi abi haklısın, diyorlar. Fakat kısa süre sonra yine günahlara devam ediyorlar.

İnsan yaratılışı gereği zevk ve lezzetlere düşkündür. Dünyanın fani lezzetlerini, âhiretin sonsuz nimetlerine tercih eder.

İnsanın nefsi acele ve hazır küçücük lezzeti, tonlarla gelecekte verilecek lezzete tercih ediyormuş.
Cenneti kazanırsa verilecek binlerce güzelliği, bir anlık zevk için  kaybetmektedir.

Yani insan nefsinin özelliği bu... Annesi çocuğuna diyor ki, bırak o pis düdüklü şekeri, bak eve gidelim ben sana muzlu, çikolatalı yaş pasta yapacağım, der.

 Çocuk önündeki hazır lezzeti, gelecekteki verilmesi vadedilen kat kat misli lezzetlere tercih ediyor ve illa o şekeri istiyor.  

Heves ve zengin olma hayaliyle hislerine mağlup  plan insane; Cennetteki köşkleri bildiği halde heves ve vehmine kapılıp rüşvet alıyor.

Nefsimizin bu tür hislerini kontrol altına alıp terbiye etmemiz gerek. Ki aklımızı susturmasınlar. Bunun için Allah ramazanda müslümanları bir ay kampa alıyor. Nefis ancak açlıkla terbiye olur.

Peki mağlup olduk günah işledik. Ne yapacağız, battı balık yan gider, deyip günaha devam mı edeceğiz? Asla! Düştüğümüz yerden kalkıp üstümüzü silkeleyeceğiz ve yola devam edeceğiz.

Yani tövbe edeceğiz, Namazla duayla affımız için Rabbimize gözyaşı dökeceğiz:

“Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar,
Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler.
Bunları yapan, günahı (nın cezasını) bulur; Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır  ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.
Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır;
Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.
Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”  (Furkan suresi, 68-70. ayetler

Efkan Vural

(Devam edecek)

 

10 Ağustos 2014 Pazar

Keşke dememek için...

Keşke dememek için...



Bir gün değil, bin gün değil, onbin gün değil.. sonsuz bir yaşam bizi bekliyor.

Değer mi üç günlük dünyaya tamah edip ahiretini kaybetmeye.?

Allah nasıl emrediyorsa öyle yaşamak bizim asıl görevimiz.. gerçekten de diğerleri sadece teferruat..

Yarın ALLAH'ın huzuruna çıkdığımızda

''bilmiyordum, üşendim ya da etraftan çekindim.. gibi samimiyetsiz sözler fayda etmez..

O halde o gün keşke dememek için, bugün sadece ALLAH rızası olsun yolumuz..

Gülümce Yıldız


 

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Kalbin kanseri

Hekimoğlu İsmail - Kalbin kanseri



Hekimoğlu İsmail
 

Kalbin kanseri

 
Nasıl ki kanserleşmiş hücre, başlarda hiç ağrı vermez, kendisini hiç belli etmez, sinsice ilerler, sessizce vücuda yayılırsa…
 
 
Nasıl ki evvel zamanda fark edilip müdahale edilmeyince insanı ölümcül pençesine alırsa...
Nifak da kalbimizde böyle çalışır. Nifakı tanımayan, zamanında tedbir almayan evvela manevi dünyasını ölüme terk eder.
 
 
Mesela her insanda verem mikrobu vardır. Vücut zayıfladı mı ciğeri deler. Münafık da bu mikrop gibidir. Her insanın manevi yapısında ihtilaf vardır. Zaten böyle olmasa İslamiyet gönderilmezdi. Yani insanlar Allah’ ın verdiği kabiliyetlerle en büyük günahı da en büyük sevabı da işleyebilir. İşte İslamiyet, insanı haram daireden helal daireye çeker. Helal dairede olana da manevi makam verir. Müminlere, ancak vifak yakışır. Çünkü müminler kardeştir. Vifak, bütünleştirir, yapıcıdır.
Münafık, pirincin içindeki beyaz taş gibidir, görünmez, ayıklanmaz amma diş kırar.
 
 
Hacca gideceğim vakit, bankaya bir miktar para yatırmam gerekti. Bankaya gittim, baktım ki kapıyı kapatmışlar. Cama tıklattım, bekçi açtı. Dedim ki, ‘hacca gideceğim’, bekçi anladı, beni içeriye aldı. Memur dedi ki, ‘herkes gittiği için bu muameleyi yapamayacağım, parayı ver ama yarın gel, evrakı al’. Parayı verdim. Ne şahit var ne elimde makbuz. Dışarıya çıktım, durdum. “Allah’ım beni affeyle” dedim. Bankaya itimat ettiğimiz kadar Müslüman’a itimat edemiyoruz, bu ne büyük felaket. Hacca gittim, Harem-i Şerif’te ellerimi açtım; ‘Ya Resulallah! Ben Sana layık bir ümmet değilim, beni affeyle, banka kadar doğru olamadığımız bir beldeden geliyorum.’
 
 
En tehlikeli nifak alâmetleri için hadiste şöyle denilmiş:
 
 
“Dört huy var ki, onlar kimde bulunursa o tam bir münafık olur. Bu huylardan birisi kendisinde bulunan kimse ise o huyu terk edene kadar münafıklıktan bir huy taşımış olur. Bu huylar şunlardır: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Kendisine bir şey emanet edilince ona hıyanet eder. Birisi ile çekişmeye girince hak yer, haddini aşar.”
 
 
Şimdi bu hadis ne diyor?
 
 
Yalancılık, güveni sarsar. Kardeşliği bozar, aileyi yıkar, milleti perişan eder. Yalancılık olmasa Müslümanlar, süper güç olur. Çünkü dünyanın birçok yerinde yeraltı, yerüstü zenginlikleri Müslümanların elinde. Fakat yalan, itimatsızlık Müslümanların gücünü aşağıya çekiyor. Güveni yok eden ne? Yalan, verilen sözün yerine getirilmemesi.  
 
 
Sözünde durmamak, münafıklık alametidir. Bu sebepten güven kalmaz, itimat kalmaz, insanlar birbirinin düşmanı gibi olur. Emanete hıyanet, vahşi hayvanların yapacağı iştir. Çünkü vahşi hayvanlar midesinin emrindedir. Acıkmışsa, koyunu yer. Demez ki, bu koyun kimindir, helal haram nedir? İşte İslamiyet, insanı hayvan derecesinden insan derecesine çıkarıyor. Hatta öyle durumlar var ki, herhangi bir anne, bazen kundaktaki yavrusunu merdivenlere bırakır gider. Canavarlar, yavrularına hizmet ederken, bozulan insan, yavrularının rızzkını meyhanede, kumarhanede bitirir.
Haddi aşmak, yapamayacağı şeyi söylemek, fitnedir. Fitne imtihandır. Bir insanın kendisini büyük görmesi, gururlanması haddi aşmaktır. (Hangi meşhura kaldı ki dünya bastığın yer kralların kalbidir. Gururlanma ey insan değmez, insan neyin sahibidir.)
 
 
Sonuç olarak, bir mümin Allah Resulü’nün bildirdiği bu nifak alametlerinden tamamen kurtulmadıkça, imanın tadını alamaz, ihlâslı kullardan olamaz. Bediüzzaman Hazretleri (ne güzel) buyurmuş ki;
 
 
Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedid olur. Dahili olursa, zararı daha azim olur. Çünkü dahili düşman, kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Harici düşman ise bilakis asabiyeti şiddetlendirir, salabeti artırır.
 
 
Nifakın cinayeti, İslam üzerine pek büyüktür. Alem-i İslam’ı zelzeleye maruz bırakan nifaktır.
 
 
 

8 Ağustos 2014 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-40

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-40

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel--40/Blog/?BlogNo=470029


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 40


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 40
 

Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Bu bir siyasi yazı değildir

Seçim zamanlarında toplumda bir gerginlik olur. Dostane sohbetlerimiz devam ederken konu siyasete gelince neredeyse birbirimizle yaka paça kavga edeceğiz.

Bugünler gelir geçer ama o kırgınlıklar kalıcı iz bırakıyor. Hani duyarız ya, senin görüşüne saygı duyuyorum diye... Aslında hepimiz öyle olmalıyız.

Ben uzun uzun düşündüm, karşımızdakinin görüşüne saygı duymak nasıl olacak diye... Acizane ben şöyle düşündüm.

Allah birbirinin aynı milyonlarca hayvan yarattı. Penguen, arı, karınca, koyun, keçi gibi... Ama hem yüzleri, renkleri, gözleri, saçları, boyları, vs. farklı milyonlarca insan yaratmıştır.

Yüz olarak birbirinin birebir aynısı olan insan hiç yokken, düşünce yapısı olarak da birbirinin aynısı olan hiç insan yoktur. Onun için Necmeddîni Kübrâ Hazretleri buyurur ki: “Allâh’a giden yollar, mahlûkların nefesleri kadar çoktur.”

O yüzden karşımızdakine saygı duymalıyız. Herkes  özgür bir ülke istiyor. Bizim her görüşten komşularımız vardır. Hepsi dürüst, çalışkan, ahlaklı, namuslu insanlardır.

Emin olun, vatan bölünsün, halk fakirleşsin, gelişmesin diyen hiç kimse yoktur.

Bugün bir savaş çıksa hepbirden cepheye koşarız. Dinimiz bir, kıblemiz bir, vatanımız bir, köyümüz bir, camimiz bir, okulumuz, işyerimiz, milli takımımız bir, aynı trafikteyiz...

Sohbetlerimizde siyasi konulardan kaçınalım. Tartışmaya giren insanlar savundukları liderleri kendi güzel düşüncelerine göre iyi olduğuna inandıkları için savunuyorlar.

Ben siyasi asla yazmadım ve yazmam da. Diyelim ki, siz bir lideri, sizce iyi olduğu için savunurken, karşınızdaki kişi de liderinin iyi olduğuna inanıyor ki savunuyor.

Gerçeği ancak Allah bilir. Liderler geçici, yarın o komşumuzla, arkadaşımızla hep yüzyüze görüşeceğiz. Kabe yıkmaktan beterdir mümin kalbini kırmak,  değer mi Allah aşkına?

Efkan Vural

(Devam edecek)


NİHAT HATİPOĞLU - Dinde radikalleşme ve Türkiye Müslü...

NİHAT HATİPOĞLU - Dinde radikalleşme ve Türkiye Müslü...

NİHAT HATİPOĞLU
 

Dinde radikalleşme ve Türkiye Müslümanlığı


Bugün İslam coğrafyasında onlarca cephede, onlarca cemaat ve örgüt çatışma halindeler. İnsanlar öldürülüyor. Cinayetler işleniyor. Çocuklar, kadınlar katlediliyor. Cinneti hatırlatan bir psikolojik savrulma yaşanıyor. Kimin, kimin adına iş yaptığı belli değil.
 


Aslında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yüzyıllarca önce ifade ettiği "Herc" yaşanıyor. İleride herc yaşanacak diye haber veriyor Hz. Peygamber (s.a.v.). Sahabe soruyor nedir bu herc? Efendimiz (s.a.v.) şöyle cevap veriyor: "Öldürme! Öldürme! Öldürme! Öldüren niye öldürdüğünü, öldürülen niye öldürüldüğünü bilmeyecek!" Yaşanan bu değil mi?

İslam adına konuştuğunu iddia eden birçok grup var. Hangisinin nerede durduğu belli değil. Neyi ölçü aldıkları da. Ortalıkta müthiş bir kin ve nefret kasırgası esiyor. Yargısız infazlar yaşanıyor. İslam coğrafyasında haset, kin ve acımasızlık kol geziyor. Müslümanlar birbirleriyle çatışıyorlar. Bu arada da Filistin ve Gazze'de çocuklar katlediliyor. Sessiz kalınıyor. Cephedekilerin ne yaptığını, neden yana olduğunu da bilmiyoruz. Ve tam bu noktada önemsenmesi gereken bir soru soruluyor: Bazı islami cemaatler gerçekten radikalleşti mi? Veya Müslümanlar neden radikalleşti? En azından radikal gruplar neden oluştu.
***

 
Radikalleşme, İslam coğrafyasında mezhepsel zulme karşı reaksiyon olarak mı, yoksa İslam ülkelerini kan gölüne çeviren silah tüccarlarının ve onların siyasi ortaklarının doğurduğu bir çaresizlikten mi doğdu? Yoksa İslam topraklarındaki işgallere ve bazı İslam ülkelerindeki idarelere karşı nefretten mi kaynaklandı? Veyahut da bazı az bilenlerin dini karalama adına attıkları gibi, radikalleşme dinin kendi nasslarından mı kaynaklandı? Tabii ki, bu son tezin bir hezeyan olduğunu şiddetle ifade etmekle beraber sadece satırlara geçsin diye alıyorum.
 


Bence bu hususta aklı başında dini ve sosyolojik tahliller yapılmalıdır.
 


Aynı kitap ve aynı peygamberden hareket ederek yola çıkanlar veya yola çıktıktan sonra yolda akide oluşturanlar neden bu kadar ayrışıyorlar.
 


Cevap belli aslında. Ayrışırlar. Çünkü Müslümanların çoğu Kuran-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahabe paydasında değil, liderler paydasında bir araya geliyorlar. Liderleri, üstadları, hocaları, imamları, mürşitleri etrafında toplanıyorlar. Aslında sıkıntı oluşturmaması gereken bu husus, ne yazık ki birliğin sağlanmasına katkıda bulunmuyor. Onun için de kelimemiz bir değil, çözümlerimiz bir değil, gücümüz bir değil, endişelerimiz bir değil, hassasiyetlerimiz bir değil, enerjimiz bir değil. Liderlerin, mürşit ve cemaat önderlerinin iyi niyetli ve temiz insanlar olması da, sonucu değiştirmiyor. Yol ne yazık ki tevhide, birliğe gitmiyor.

***

 
Ortak payda Kuran ve Hz.Peygamber'in (s.a.v.) adını yüceltmek olmadıkça, liderlerimizin söz ve emirleri veya yorumlarını Hz. Resul'den (s.a.v.) üstte tuttukça varılacak sonuç budur.

Radikalleşmenin de, özden ayrılmanın da, birlik olmamızın sebebi de budur! Mutlaka bu konular çözüme kavuşturulmalı. Ve bunu da tabi olanlar değil, tabi olunanlar, yani adı geçen liderler, mürşitler, üstatlar, imamlar ve hocalar yapmalı. Bir anlamda konumlarını yeniden tanımlayıp ümmeti birliğe çağırmalılar. Problem dinin nasslarında değil, bu nassları yorumlayan veya anladığını zannedenlerdedir. Problem biz Müslümanlardadır. 



Türkiye Müslümanlığı Çok açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim. İslam coğrafyasında bugün İslam'ı, dinin ruhuna en uygun yaşayanlar Anadolu'daki insanlarımızdır. İnsanımız; bütün tahribatlara ve bozma teşebbüslerine rağmen Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.v.) paydasının etrafında odaklanma hassasiyetini henüz yitirmemişlerdir. Tasavvufa saygılıdırlar. Tasavvuf büyüklerine sevgi beslemektedirler. mezheplere ve mezhep alimlerine bağlıdırlar. Bağnaz değillerdir. İnsanları dışlamamaktadırlar. Mezhep kavgalarına (bazı dönemlerde yaşanan provokatif talihsizlikler hariç) kapalıdırlar. Radikalliğe karşıdırlar. Acımasız değillerdir. Karşıdakine tahammül gösterirler. Din kardeşliği kavramı henüz mezhep ve meşrep kardeşliğinden öndedir. Sünnete bağlıdırlar. Varsayalım bağlandıkları dini önderleri yanlış yapacak olsa bunu Kuran ve sünnet terazisine koyup tartabilecek haldedirler. En azından çoğu böyleler. Bu konudaki eşik henüz aşılmamıştır.Aşılmayacaktır da. Ve bu hususta halkın dini anlaması ve imani hassasiyeti din adına konuşan veya felsefe üretenlerden bin fersah daha öndedir. Halk , din adına konuşurken halkı saygısızca eleştiren çok bilmişlerden çok daha samimi ve nezihtir. Halkın imanı, teslimiyetçi bir imandır. Kafalarında bin tilki dolaşmaz. En azından imanlarını başkalarına kiraya vermezler. Başkalarının piyonu olmazlar. Allah'a ve Peygamber'e son derece temiz duygularla bağlıdırlar. 



Fıkıh, sünnet ve radikalleşme İslam coğrafyasındaki radikalleşmeyi sünnete, fıkha ve kadim (eski) kitaplardaki içtihad farklılığına bağlamak bir hedef saptırmadır. Ucuzculuktur. Çünkü ictihad farklılığı kazuistik bir felsefenin değil, elastiki bir açılımın, uygulanabilirliğinin kapılarını aralamaktadır. Selefin yolu ve yöntemleri buna en güzel delildir. İçtihadlardaki farklılığı anlatma anlamında kullanılan "İhtilafta rahmet vardır" sözü, pratikteki tecrübeyi yansıtır.
 


Yıllar sonra Bağdat'ta İmam Azam Ebu Hanife'nin mezarını ziyaret eden İmam Şafii, sabah namazının farzını kılarken kendi içtihadında var olan ikinci rekaatteki Kunut'u terk eder. Sabah namazını İmam Azam'ın içtihadına göre kılar. "Neden kendi içtihadına göre kılmadın" diye soranlara "Ben bu büyük imamın huzurunda kendi görüşümle namaz kılmaktan haya ettim" der. Mezhep ihtilafları ilim adamlarına pratikteki kördüğümü çözen bir çeviklik becerisi getirmiştir. Yeter ki mezhepleri ve içtihadları, dinin esas maksadı değil de bu maksada giden bir araç olarak görebilelim. Değişmez olan nassları (Kuran ve sahih sünneti) değişken olan içtihadlardan ayırabilelim. 



Yeni bir fıkıh yazmak İslam coğrafyasındaki bu kaosu görüp tahlil eden ve sahaya inmemiş olanların çoğu kez önerdikleri en cılız ve gülünç çözümlerden birisi budur. Derler ki, yeni bir fıkıh yazalım! Şimdi sormak lazım: Bu fıkhı neye göre yazacaksınız. Kuran'a ve sahih hadislere göre yazacaksanız varacağınız nokta; Ebu Hanife, Şafii, Malik, İmam Ahmed, İbrahim Nehai, Cafer-i Sadık, Zühri veya diğerlerinin varacağı noktadır. Çünkü onlar da bu yoldan gittiler ve dinin genişliğinden faydalanıp, asli konularda aynı olsa da, furuatta farklı neticelere vardılar. Dini nassların zenginliğinden yararlandılar. Dinin usulüne göre hareket edecekseniz, varsayalım ki yeni bir fıkıh yazdınız! Varacağınız yer budur. "Hayır biz mezhep imamlarının takip ettiği yolu izlemeyeceğiz" diyorsanız bu yolu takip etmeyeceğiz diyorsanız, o zaman Kuran-ı Kerim'i kendi hava hevesinize göre yorumlayıp hadisleri, sahabe içtihadlarını, kıyası yok sayıp arzunuza göre bir din mi oluşturacaksınız? Eğer buna "evet" diyorsanız; yolunuz da siz de başarısız olmaya mahkûmsunuz. İtibar görmeyeceksiniz. Yaptığınız işin sonu hüsran olur. Hem dünyada ve hem de ahirette.
Diyanet teşkilatında görev almadan önce, akademik hüviyetiyle üniversitede yer alıp da rahat konuşan ve "yeni fıkha gerek var" diyenlerin hepsinin teşkilatta görev alınca, sahaya inince, halkı görünce bu sözlerinden ve söylemlerinden rücu ettiklerini yakınen gördüm. Bunun yığınla örneği vardır. Bu nedenle de din adına ahkâm kesen insanların ayaklarını sağlam zemine dayandırıp konuşmaları en doğru yoldur. 




Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sünnet düşmanlığı


Aslında Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde ileride sünnetini -sözlerini, hadislerini- inkâr edecek grupların çıkacağını, bizlere duyurmuştur. Bu grupların, şefaati, kabir azabını, kaderi, kabir sorgusunu inkâr edeceklerini haber vermiştir. Aynen haber verdiği gibi oldu. Uluslararası bir projedir hadis sünnet ve peygamber düşmanlığı. Bu projeyi çizenler, içeride kendilerine uygun insanlar bulmuşlardır ve ne yazık ki bu insanlar Müslüman görüntülüdürler ve islami kavramları kullanırlar.


Hz. Peygamber'i (s.a.v.), sünneti, kaderi, şefaati inkâr ederken, Hz. Peygamber'i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışırken Kuran-ı Kerim'e bağlı olduklarını söylerler. Kuran'a iftira ederler. Kuran-ı Kerim'i istismar ederler. Çünkü onlar bir sonraki aşamada, Kuran-ı Kerim ayetlerini de tarihsel yaftasıyla devreden çıkarırlar. Yöntemleri bu. Dertleri bu. Hadisleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şefaatini, mucizelerini kabir sorgusunu inkâr eden bu şer anlayışına karşı uyanık olmak zorundayız. Çünkü bunların nihai hedefi; Tevrat, İncil ve Kuran'ı bir tek kitap haline getirip camilere bütün dinlerin sembollerini asabilecek bir noktaya gelmektir. Rabbim bu şer anlayışa karşı bizlere bilinç nasip etsin.
 


 

7 Ağustos 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Hastalığın Mü'mine faydası

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN -  Hastalığın Mü'mine faydası  

Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Hastalığın Mü'mine Faydası

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
 RE. 107/2 (İnnel-mü'mine izâ esàbehüs-sekamü sümme a'fâhullàhu minhü kâne keffâreten limâ madà min zünûbihî, ve mev'izaten lehû fîmâ yestakbil. Ve innel-münâfika izâ marida sümme u'fiye, kâne kel-baîri akale ehlühû sümme erselûhü, felem yedri lime akalûhü ve lem yedri lime erselûh.)

Amir RA'dan rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(İnnel-mü'mine izâ esàbehüs-sekamü) "Muhakkak ki mü'min kul, hastalık isabet etti de hastalandı mı..." Hastalanıyor insan, ateşlere düşüyor, cayır cayır yanıyor, yatağa yatıyor. Doktorlar geliyor, ilaçlar vs. Hastalık kolay bir şey değil. Allah afiyet versin...

(Sümme a'fâhullàhu minhü) "Sonra Allah da onu o hastalıktan kurtardı mı..." Yara olabilir, büyük bir yara açılır, aylarca devam eder. Midesinde ülser olur, kanama olur... Allah korusun, verem olur... vs.

"Mü'min kul hastalandı da, sonra Allah onu afiyete erdirdi mi, (kâne keffâreten limâ madà min zünûbihî) o hastalıktan önceki zamana kadar işlemiş olduğu bütün günahlara, bu geçirdiği şiddetli hastalık kefâret olur. Günahları silinir, onları affeder Allah... Hastalandı, ızdırab çekti, sabretti, kaderine razı oldu, şikâyette bulunmadı, isyan etmedi; onun için Allah onu günahlardan çıkartır, anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olur. Başka hadis-i şeriflerde bu ifadeyle geçtiği için, naklen söylüyorum. Hastalıktan kurtulduğu zaman, bir bebek kadar mâsum hale gelir.

Başka ne olur?.. (Ve mev'izaten lehû fîmâ yestakbil) "Geçmiş günahları siliniyor, bir de bu hastalığı ona gelecek ömrü için, hastalıktan sonraki ömrü için bir öğüt, nasihat olur."

"--Haa, hastalık var... Bu sefer iyi oldum ama, bir dahaki sefere belki iyi olmam da, vefat ederim.

Aman ayağımı denk alayım, Cenâb-ı Hakk'a daha güzel kulluk edeyim! Aman haramlara, günahlara yanaşmamaya, bulaşmamaya çok dikkat edeyim, takvâ ehli olayım!" diye, bu hastalık ona bir de öğütçü olur, vaiz olur.

Demek ki hastalanınca, müslümana böyle çeşitli yönlerden faydalar oluyor, hastalıktan istifadesi oluyor. Bu mü'minin durumu.

Buna mukàbil, (Ve innel-münâfika izâ marida) "Münafık hastalandığı zaman..." Münafık ne demek?.. İyi gibi görünüyor, içi pis, kafası yamuk, kalbi yamuk, niyeti bozuk... Hem mürâîlik yapıyor, dışa kendisini iyi göstermeğe çalışıyor, hem de kalbinden yamuk olduğundan, içinde fitne fesat olduğundan, kötü işler yapıyor.

"Münafık da hastalandığı zaman, (sümme u'fiye) sonra da kendisine afiyet verildiği zaman, (kâne kel-baîri) deve gibidir. Anlamaz bu hastalıktan; ne ibret alır, ne istifade eder. Deve gibidir.

Nasıl bir deve gibidir?.. (Akale ehlühû sümme erselûhü) "Sahibi bağlamış, sonra da bağını çözmüş, salıvermiş deveyi... (Felem yedri lime akalûhü ve lem yedri lime erselûhû) Bağladıkları zaman neden bağladıklarının farkında değil, salıverdikleri zaman niçin salıverildiğinin farkında değil. Böyle bir deve gibi yaşar münafık.

Yatırsalar, deve yatırılmıyor. Çöktürseler, kalkamasın diye ayağını bağlıyorlar, kalkamıyor. Çektiriyorlar, öyle kurban ediyorlar. Otursalar oturur, sonunda ne olacağını bilmez. Vaz geçseler, çözseler neden çözdüklerini bilmez.

İnsan deve mi?.. İnsan öyle mi olmalı?.. İnsan yaradanını bilmeli, Rabbinin emrine uygun hareket etmeğe gayret etmeli!.. Maalesef öyle olmuyor, gafletle ömür geçiriyorlar. Ondan sonra bir zaman geliyor, ömür bitiyor; Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Gel bakalım, vâden yetti!" diye çekip alıyor. Ahirette de iş işten geçmiş oluyor.

Allah gaflete düşürmesin, ömrü zâyî ettirmesin, boşa geçirtmesin, yanlış yollarda çürüttürmesin... Rızasını kazanmayı nasib etsin...

Hayatta karşılaştığınız her olay birer imtihandır. İmtihanı başarıyla geçirmeğe dikkat edin! sabredilecek hallerde sabredin, şükredilecek hallerde şükredin!.. Rızâ-yı Bârî'yi kazanıp huzuruna sevdiği kul olarak varmaya dikkat edin!..

Aziz ve sevgili dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

HAYIRLI CUMALAR

 26. 01. 2001 AVUSTRALYA'DAN Telefonla AKRA Fm CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************



Seni de Diriltecek!


Seni de Diriltecek!
 
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor. De ki: Onların ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsîn, 78-79)
​​
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı annesinin karnındaki kırk günde derlenir toplanır. Sonra ikinci kırk günlük süre içinde alaka (pıhtı, aşılanmış yumurta) haline döner. Sonra da bir o kadar zaman içinde bir parça et olur. Daha sonra Allah bir melek gönderir ve melek ona ruh üfler. Bu melek dört şeyle anne rahmindeki canlının rızkını, ecelini, amelini, iyi biri mi yoksa kötü biri mi olacağını yazmakla emrolunur.” (Buhârî, Tevhid 28; Enbiya 1; Müslim, Kader 16; Tirmizî, Kader 4; İbn Mâce, Muk.)

--

Gülbari Arslan - İsrail Ne Zaman Yıkılır?

Gülbari Arslan - İsrail Ne Zaman Yıkılır?

        
Gülbari Arslan
İsrail Ne Zaman Yıkılır?
Gülbari Arslan
 
Uzun süredir yazı yazmıyordum. Ama bu sabah kalbimde bir sızıyla uyandım ve dedim ki Hakk’ı yazmayacaksa yazılacakların ne önemi var..
 
Evet belki şuraya yazdıklarım klavyeşörlükten öteye geçmeyecek ama mahşer günü “Müslüman kardeşlerin gözünün önünde katledilirken sen ne yaptın?” diye sorduğunda Rabbim dua ettim diyeceğim, Rabbim kayıtlara düşsün diye zalimin zulmünü yazdım, Hz.Ali(ra)nin dediği gibi yaptım engel olamadığım zulmü duyurmaya çalıştım.. Belki bunlar Filistinli kardeşimin kanının üstüme bulaşmasına engel olur..
 
Hepimiz lanet okuyoruz israile, sosyal medya ağzına kadar beddua ve parçalanmış çocuk bedenleri ile dolu. Yine de bir şey eksik sanki değil mi bir yerde bir yanlışlık var. Yanlışlık nerede biliyor musun Müslüman kardeşim yanlışlık bende, yanlışlık sende. 1986 yılında katil israilin başındaki ŞimonPerez’e “ Kuran-ı Kerim sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor. ” diye hatırlatıldığında “Kuranın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.” demesi kadar iğrenç ve acı bir gerçek var.
 
Evet biz biliriz ki Allah (cc) vaadinden dönmez. Elbet Allah’ı (cc) yok sayarcasına yapılan bu zulme karşılık Kuran-ı Kerim’de bildirdiği son siyonistleri bulacaktır ama ne zaman ; bizler gerçekten Kuran-ı Kerim’de tarif edilen Müslümanlar olduğumuz zaman. Yani Allah (cc) huzuruma gel diye şehrin tüm minarelerinden davetler gönderdiğinde heyecanla seccademize koştuğumuz zaman, domuz eti yememeye dikkat ettiğimiz kadar yetim hakkı, kul hakkı yememeye dikkat ettiğimiz zaman, Allah’a kul olduğumuz zaman beklediğimiz ve dua ettiğimiz o son bulacak siyonistleri.
 
Bizler şehit olan çocuklar için, Müslümanlar için üzülüyoruz halbuki onlar cennetin bir kuşu oldu, öldüklerinden bile habersizler. Allah (cc) istese Siyonist köpekleri şu saniye helak edemez mi? Kardeşim sen nasıl şeytanın desisesine kapılıp “Rabbim bu zulme niye izin veriyor? diye sorarsın. Sen , senin merhametinin Allah(cc)ın merhametinden daha büyük olduğunu mu sanıyorsun? Vallahi O(cc) abes iş yapmaz ve O’nun (cc) merhametinin yanında bizim merhametimiz merhametsizlik kalır. O müslümanlar öldüğünü daha doğrusu şehit olduğunu bilmiyor bunu bilen bizleriz. Allah (cc) onları cennetine davet ederken bizlere onların acısını yaşatıyor acaba neden? Biraz düşünmek lazım biraz kendimizi sorgulamamız lazım. 1 ay oruç tuttuk diye kendimizi evliya zannetmememiz lazım, belalar neden sel gibi üzerimize geliyor sormak lazım..
 
Ayrıca israile lanet okurken İslam ülkeleri için de Allah’tan hiyadet ve vicdan dilemek lazım. Zira dünyaya bakarsanız bir tek Türkiye’nin bu zulme karşı Filistin’in yanında olduğunu görürsünüz. Adı İslam devleti olan ama Müslümanlıktan haberi olmayan kişilerin ülke yönettiğini görürsünüz, hayvandan daha aşağıya düşmüş vicdansız devletleri görürsünüz, çıkarları için değil Müslümanları ve ülkesini , imanını satacak kadar alçalmış varlıkları görürsünüz..
 
Rabbim bizlere hidayet ver, bizlere merhamet ver,  bir ağaç için dünyayı ayağa kaldıran ama Müslümanlar katledilirken sesini dahi çıkarmayan sözde insan müsveddelerine vicdan ver, hala iftar sofrasına cocacola koyan ümmete , İsrail malları daha iyi temizliyor daha kaliteli deyip kundaktaki bebeğe kurşun sıkan biz Müslümanlara akıl ve fikir ver. Sen bizlere doğru yolu göster Rabbim. Gazze için, Filistin için, zulüm altındaki Müslümanlar için ateşi serin ve selametli eyle.. Ve  iki satır yazı ile kendini akladığını düşünen beni affeyle, bizlere bizden dolayı azap verme Allah’ım..Şüphesiz Sen herşeyi hakkıyla bilensin .
 
Tarih : 18.07.2014 Kaynak : Risale Ajans
 
 
 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Rezzak

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Rezzak



Er-Rezzak: Bütün mahlukatının rızıklarını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan demektir.

Allah Rezzak’tır ve rızık vermek ancak Cenab-ı Hakk'a mahsustur. Bütün insanların ve hayvanların rızıklarına O kefildir ve O’nun garantisi altındadır.

Rızık ise iki kısımdır:
1. Beden için olan azıklar ve yemekler gibi zahiri rızıklar,
2. Ruh, kalp ve akıl gibi manevi latife ve duyguların rızkı.


1. Beden için olan azıklar ve yemekler gibi zahiri rızıklar:

Yeryüzünün içinde, havasında, denizinde yaşayan bütün hayat sahiplerinin, bilhassa aciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların hem maddi ve midevi hem de manevi bütün rızıklarını; kuru ve basit bir topraktan, cansız ve kemik gibi kuru odun parçalarından yaratan O’dur. Âdeta o toprak, bir kazan olur ki, içinde her nevi rızık pişer. Ve her bir ağacın kuru dalı, rahmetin eli olur ki, o el ile en güzel meyveler ikram edilir.

Hele hele en latifi, kan ve fışkı ortasından gelen tertemiz ve besleyici süttür ki, âdeta o koyun ve keçi gibi mübarek hayvanlar, rahmetin bir süt çeşmesi olur ve Rezzak namına ab-ı hayat gibi en latif bir gıdayı bize takdim ederek, Rezzak ismini kör gözleri dahi gösterir.

Bir sofra görsek, üzerinde birkaç zeytin ile bir parça kuru ekmek olsa, acaba bu basit sofranın kendi kendine kurulduğuna, o zeytin tanelerinin ve ekmek parçasının tesadüfen, sofranın üzerine geldiklerine bizi inandırabilirler mi? Elbette hayır. Hatta dünya toplansa, bu basit sofranın tesadüfen bu hali aldığına bizi inandıramaz.

Acaba küçük bir sofra bile, kendisini kuran bir zatın varlığını gerektirirse, zemin yüzü sofrasının tesadüfen kurulması hiç mümkün olur mu? Bu öyle bir sofradır ki, kocaman bahar, bu sofranın gül destesidir. Bu sofrada her vakit hadsiz misafirler oturur. Onlara, layık oldukları şekilde ikram edilir. Bu sofranın üzerinde her çeşit yiyecek bulunur. Her vakit milyarlar oturur, o sofrada doyar, kalkar, ama sofra hiç boş kalmaz.

Hiç mümkün müdür ki, küçücük bir sofra bile sahipsiz olamazken, şu yeryüzü sofrası sahipsiz olsun?

Hem sakın zannetmeyin, bu sofrada oturanlar sadece insanlar ve hayvanlardır. İktidar ve ihtiyarsız olan ağaçlar ve bitkiler taifesi dahi rızka muhtaçtır. Onlar tevekkül edip, yerlerinde dururken mükemmel beslenirler. Hatta hayvanlardan daha çok yavru beslerler. Evet onların yaprak, çiçek ve meyveleri onların yavrularıdır.


Bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçlara sündüs misal cennet elbiselerini giydirmek, çiçek ve meyvelerin ziynetiyle süslendirip, onların latif elleri olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı ve en sanatlı meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı ve tatlı bir balı bize yedirmek, kan ve fışkı arasından sütü bizim için çıkarmak, elsiz bir böceğin eliyle ipek gibi yumuşak bir elbiseyi bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini bizim için küçücük bir çekirdekte saklamak,.. denizi bizlere taze balık deposu ve incileriyle, mercanlarıyla ziynet dükkanı yapmak... ve tavuğun yumurtasından tutun, gökyüzünden inen yağmura kadar sayamadığımız ve saymakla da bitiremeyeceğimiz daha nice nimetler üzerinde Allah’ın Rezzak ismi gözükür.

Demek yediğimiz her bir lokmanın üzerinde Rezzak isminin mührü vardır. Ve sabah aç çıkan ve akşam yuvasına tok dönen bütün canlılar lisan-ı halleriyle Cenab-ı Hakkı “Ya Rezzak, Ya Rezzak” diye tesbih ederek âdeta şu ayeti okurlar;

“Nice canlılar vardır ki, onlar rızkını taşıyamaz. Allah hem onları, hem de sizi rızıklandırır. O işitendir ve bilendir.” (Ankebut, 29/60)


Hem Rezzak-ı Rahim, insana daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal, ruh ve akıl gibi duyguların her birisini rahmet hazinesinin birer anahtarı hükmünde yaratmış ve insana takmıştır.

Mesela göz, kainatın yüzündeki güzellik ve cemal gibi kıymetli hazineleri açan bir anahtardır. Dil; yiyecekler alemini açan bir anahtardır. Kulak; sesler aleminin anahtarıdır. İşte bunun gibi her bir duygu birer alemin anahtarı olur ve insan o alemden o anahtarlar vasıtasıyla istifade eder. Demek her bir aza ve duygu, nimetlere kavuşmaya vesile oldukları için Rezzak isminin tecellisidir.

Acaba Allah’ın nimetlerini bizlere ulaştıran kişilere bir ücret öderken, nimetin hakiki sahibi olan ve o nimeti bizim için yoktan yaratan Allah, bu rızıklara mukabil bizden ne fiyat istiyor?

Rabbimizin bizden istediği üç şeydir: Biri zikir, biri fikir ve diğeri şükürdür. Başta “Bismillah” zikridir. Sonda “Elhamdulillah şükrüdür.” Ortada ise; bu kıymetli sanat harikası olan nimetlerin Rezzak-ı Kerim’in kudretinin bir mucizesi ve rahmetinin bir hediyesi olduğunu düşünmek ve tefekkür etmektir.


2. Ruh, kalp ve akıl gibi manevi latife ve duyguların rızkı:

Niçin insan güzel şeyleri dinlemekten hoşlanır? Niçin güzel yerler görmeyi arzu eder? Niçin konuşmak ister? Niçin Kur'an dinlerken tarif edemediği bir haz duyar? Ve niçin Allah’ı isim ve sıfatları tefekkür etmek ona lezzet verir?

Bütün bu soruların cevabı şudur; çünkü o anda o latifeler rızkını bulmuştur.

Nasıl ki mide bir rızık ister, öylede kalp, ruh, akıl, göz, kulak ve ağız gibi insanın latifeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahim'den rızıklarını isterler ve şükrederek alırlar. Her birisine ayrı ayrı layık olduğu rızık rahmet hazinesinde ihsan edilir.

Kulağın rızkı seslerdir, gözün rızkı görülen güzel şeylerdir, kalbin rızkı Kur'an'dır, aklın ve ruhun rızkı ise Allah’ın isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Ve bunun gibi…

Manevi rızıkların başında ise salih amel gelir. Çünkü dünyadaki salih ameller cennette ebedi rızıklar tarzında sahiplerine ikram edileceklerdir. Cennet ehli bu ikramdan sonra; “Şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız salih amelin neticesidir.” diyeceklerdir. Yani dünyadaki salih ameller, cennette cisimleşmiş birer rızık kesilmiştir.

Salih amellerin en salihi ise namazdır. Demek namaz kılan kişi o anda Allah’ın Rezzak ismine mahzardır. Bunun gibi Kur’an okuyan, zikir eden, sadaka veren, Kâbe'yi tavaf eden ve mahsus bir ibadetle meşgul olanlar o anda Rezzak ismine birer aynadır.

Bu ismi şöyle bir dua ile tamamlayalım;

“Ey Rezzak-i Kerim, Ey Rahman-ı Rahim ve ey bizi nimetleriyle bu dünyada besleyen sultanımız! Bize bu dünyada gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını ve menbaları cennette bize göster. Bizi huzur-u saltanatına celbet. Bizi bu dünya çöllerinde sahipsiz bırakma. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezizi nimetlerini orada da tattır. Bize zeval ve kendinden uzaklaştırmak ile azap etme.”

http://www.herseyonuanlatiyor.com/er-Rezzak



6 Ağustos 2014 Çarşamba

Hz. Ebu Bekir’in dilinden Peygamber Efendimiz’e hitap

NA’T




Hz. Ebu Bekir’in dilinden Peygamber Efendimiz’e hitap

“Ey insanlar arasında Hakk’ın seçtiği eşsiz varlık! Bu seçilişle cihanı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri götürdün. Bilhassa gerilerde kalan beni de öyle yaptın.

Gençliğimde rüyâlar görürdüm, güneş bana selâmlar verirdi.
Güneş beni yerden göğe çeker, yükseltirdi. Yükseklerde ona arkadaş olurdu.
‘Bu rüya, olmayacak şey, ben boş yere hayâllere kapılıyorum’ derdim. ‘Hiç olmayacak şey, bu hâl benim hâlime uyar mı? Benim vasfım olur mu?’ diye düşünürdüm.

Fakat seni görünce kendimi gördüm. Âferin bana, beni gösteren o güzel aynaya.
Seni görünce, muhal olan olmayacak durum, bana hâl oldu. İmkânsız gibi görünen şey, imkân dâhiline girdi. Rûhum ululuklara gark oldu.

Ey kâinatın ruhu! Seni görünce, dünyaları aydınlatan güneşe karşı beslediğim sevgi söndü, güneş gözümden düştü.
Gözüm senin lütfunla, ihsanınla yüce himmet sahibi oldu. Şimdi artık dünya nimetlerine hor gözle bakıyorum.

Nûr arıyordum, nurun nurunu buldum. Hûri arıyordum. Hûrilerin kıskandıları hûri karşıma çıktı.
Güzel, gümüş tenli bir Yûsuf arıyordum. Ben sende bir Yûsuf’lar ülkesi gördüm.
Cennet peşinde idim. Nereden bulurum diye arayıp duruyordum, seni bulunca, senin her cüz’ün bana bir cennet gösterdi.

Seni övmem bana göredir, bana nisbetledir. Sen öyle yüksek, öyle eşsiz bir varlıksın ki, bu övmelerim, sana göre bir kınamadır, bir hicivdir.
Bu övmeler, saf çobanın Hz. Mûsa’nın yanında Hakk’ı övmesine benzer.
‘Senin bitlerini kırayım, sana süt vereyim. Çarığını dikeyim de önüne koyayım’ demesi gibi.
Hakk onun kınamasını övüş saydı. Sen de bana acır da sözlerimi övüş sayarsan şaşılmaz.

Ey akılların ve fikirlerin ötesinde bulunan Allah, anlayışlarımızdaki kusurlarımızı affet, bize acı!
Ey âşıklar! Her şeyi yeniden canlandıran, eski âlemden, hakikat âleminden uğurlu haberler geldi. Saadetler ulaştı.
Bu saadetler, o hakikat âleminden geldi. O âlem, çaresizlere çâre arar. Bu dünyamızda eşi bulunmayan yüz binlerce güzellikler, iyi şeyler orada vardır.

Ey insanlar, müjdeler olsun, huzur ve ferahlık devri geldi, sıkıntı gitti. Darlık geçti, artık içiniz rahat etsin.”

HZ. MEVLANA   Mesnevî, c.6, 1079 -1097