25 Şubat 2015 Çarşamba

Biz de onları unuturuz.



Biz de onları unuturuz.


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.” (A’râf, 51)
​​
Rasûlullah (sav)
​​
buyurdular:
“Cennet nefsin hoşuna gitmeyen şeylere; cehennem ise şehevî şeylerle kuşatılmıştır.” (Müslim, Cennet, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 22; Tirmizî, Cennet, 21)
 
 
 
 

Ahmed Şahin - Kardeşliğimizi kaybettiren gıybetten korkmak!

Ahmed Şahin - Kardeşliğimizi kaybettiren gıybetten korkmak!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK
 

Kardeşliğimizi kaybettiren gıybetten korkmak!


Bizler toplum olarak bir arada kardeşçe yaşamaya mecbur, hatta mahkûmuz.

Bu mecburiyetimizden dolayı hem ayetler hem de hadisler kardeşliğimizi zedeleyen gıybeti yasaklamış, gıybetçiyi de ağır şekilde ayıplamıştır. Hatta gıybet sadece dünyamızdaki kardeşliğimizi kaybettirmekle kalmıyor ayrıca gıybetçinin ahiretini de mahvediyor, yüklendiği kul hakkıyla gıybetçiyi ahiret müflisi haline getiriyor.

Gıybet, bir kardeşinin arkasından razı olmayacağı bir sözle aleyhinde konuşmaktan ibaret bir aşağılama örneği, bir saygısızlık göstergesidir. Böyle aleyhte bir söz ansızın istenmeden söylenmişse hemen içinden tövbe istiğfar etmeli, aleyhinde konuşulan kimseye de münasip bir yerde, ‘kusura bakma kardeşim, şöyle yersiz bir laf ettim senin için, hakkını helal et’ diyerek özür dileyip gıybetin bu korkunç sonucundan kurtulmaya bakılmalıdır. Çünkü bu gıybet hakkı, şehitlerden bile af olmayan kul hakkından da ağır bir sonuca, vebale sebep olmaktadır.

Nitekim dört yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen, sonraları elliden fazla yürüyerek hacca giden İmam-ı Şafii gibi zatlara da hocalık eden büyük müctehid ve muhaddis Süfyan bin Uyeyne, gıybetin bu ağır sonuçları konusunda nasıl bir uyarıda bulunuyor bizlere, hep birlikte bir hatırlayalım, bu sorumlusunu iflasa götüren önemli konuyu. Maddi kul hakkı ile manevi kul hakkının farkını anlatırken tabiin’in bu büyük alimi diyor ki:

- İnsanın üzerindeki hakların en büyüğü şüphesiz ki kul hakkıdır. Kul hakkı, şehitlerden bile af olmaz. Hak sahibiyle bizzat helalleşmedikçe. Bu sebeple üzerinde maddi kul hakkı olan kimse bu hakkı ödemek için hak sahibiyle buluşup mutlaka helalleşecektir. Şayet hak sahibi hayatta değilse mirasçılarına gidecek, üzerindeki maddi kul hakkını mirasçısına ödeyecek, böylece kul hakkından kurtulması mümkün olacaktır.

Ancak üzerindeki hak, maddi bir kul hakkı değil de gıybetle oluşan manevi kul hakkı ise durum hiç de kolay değildir. Çünkü insan, gıybetini yaptığı kimsenin mirasçısına varıp da akrabanın aleyhine konuşup gıybetini yapmıştım, o da ölmüş, arkasından sana şu kadar para vereyim de bana hakkını helal et, diyemeyecektir. Gıybetini yaptığı kimseyle bizzat görüşerek helallik isteyecektir. Bu da ancak mahşerde karşılaşıp, yaptığı gıybetine mukabil sevaplarını verecek, sevapları yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yüklenecek, helalleşmek ancak böyle gerçekleşecektir! Demek ki gıybet helalleşmesi, maddi kul hakkından da zor bir helalleşme ile gerçekleşecektir.

Neden gıybet helalleşmesi maddi kul hakkından da zor helalleşme olacaktır? Çünkü insanın haysiyeti, şerefi malından üstündür. Malını almak suretiyle hakkını aldığın kimsenin mirasçısına aldığın malı verir, kurtulursun. Ama aleyhinde konuşmak suretiyle itibarını düşürdüğün kimsenin haysiyetini, şerefini parayla satın alıp geri getiremezsin. Onun hesaplaşması, şerefine gölge düşürdüğün kimseyle mahşerde yüz yüze gelmekle olacaktır. Sevaplarını verecek, yetmezse gıybetini yaptığı kimsenin günahlarını yüklenecek, ancak böyle helalleşmek mümkün olacaktır.

Maneviyat büyüğü Süfyan bin Uyeyne, bu korkutan kul hakkı tarifiyle bizlere demiş oluyor ki:

- Sakın ha, siz siz olun da gıybete dilinizi alıştırmayın, çevrenizle dostluğunuzu, kardeşliğinizi kaybettirecek bir gıybetçilikten, yılandan akrepten kaçar gibi kaçın. Varsa alışkanlığınızla da mücadele edin, itimat edilen dost, saygı duyulan komşu vasfınızı hep koruyun, emin dost ve komşu olma özelliğinizi hep muhafaza edin! Birlik beraberlik içinde yaşamamız için böyle bir saygı sevgiye hepimizin ihtiyacı vardır. Şayet, mahşerde sevaplarınızı gıybetini yaptığınız kimselere dağıtmak, yetmeyince de onların günahlarını yüklenmek gibi korkunç bir iflasla karşılaşma tehlikesinden korkma duygumuzu koruyabilmişsek tabii? a.sahin@za­man.com.tr
 
 
 

Günün Menkıbesi: Mühim bir haberim var

Günün Menkıbesi: Mühim bir haberim var
 

Abdurrahman bin Avf “radıyallahü teâlâ anh”, iman etmeden önce Yemene ticari seyahatler yapıyor, genellikle Humeyri adında bir kimsenin evine misafir oluyordu.

Bir seferinde yine onun evine gitmişti.
Humeyri Ona manalı manalı bakıp dedi ki:

- Ya Abdurrahman! Sana mühim bir haberim var.
- Hayırdır, ne haberi?

- Sizin orada bir Peygamber çıktı.
- Mekke’de mi?

- Evet. Yeni bir din getirdi. Tebliğe başladı bile. Halkı, bir tek Allah’a iman etmeye çağırıyor. Acele dön, Ona sen de iman et.

Sonra birkaç beyit okuyup tembih etti:
- Gidince, bu beyitleri oku o Peygambere!

Hazret-i Abdurrahman;
- Pekâlâ, dedi.

Ve işini yarıda bırakıp, acele Mekke’ye döndü.
İlk işi, hazret-i Ebu Bekir’i bulmak oldu.

Çünkü onun, akl-ı selim sahibi bir kişi olduğunu iyi biliyordu.
Humeyri’den duyduklarını anlatıp, sordu Ona:

- Ya Eba Bekir! Sen ne diyorsun bu işe?
- Evet, Humeyri doğru söylemiş.

- Peki, kim bu Peygamber?
- Muhammed “aleyhisselam”. Biz Ona iman ettik. Koş, sen de iman et!

Abdurrahman, Ona;
- “Peki” dedi.

Ve doğruca Resulullahın hanesine koştu.
Peygamber efendimiz aleyhisselam onu görür görmez, bizzat İslam’a çağırdılar:
- Benim nübüvvetime iman et ya Abdurrahman!
Abdurrahman sordu:
- Olur, ama delilin nedir?

Buyurdular ki:
- Humeyri, bana okuman için sana beyitler söylemedi mi?
Abdurrahman şaşırdı.
Evet, hakikat apaçık ortadaydı.

Önce beyitleri okudu.
Sonra da kelime-i şehadeti.


Kendim taşımak isterim

Bir gün de, “Hazret-i Ömer”le yolculuğa çıktılar ikisi.
Hazret-i Ömer’in sırtında su tulumu vardı.
Bir ara, dinlenmek için tulumu yere koyunca, hazret-i Abdurrahman rica etti:

- Ya Ömer! İzin ver, biraz da ben taşıyayım.
- Olmaz kardeşim.

- Neden?
- Kendi yükümü kendim taşımak isterim. Hem bugünkü yükümü sen taşırsan, kıyamet gününde günah yükümü kim taşıyacak?

- O gün sizin yükünüz hafif olur. Çünkü Resulullahın yolundan yürürsünüz.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, bir “Aah!” çekip buyurdu ki:
- Ömer, mahşerin şiddetinden ne zaman kurtulursa, Peygamberin izinden gittiği o zaman anlaşılacak.
 
 
 

24 Şubat 2015 Salı

Haftanın Hikayesi: KAVANOZ

Haftanın Hikayesi: KAVANOZ





Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş.


İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine: “Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş.

Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.

Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş: “Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes, “Evet, doldu” yanıtını vermiş.

“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.

Yeniden sormuş öğrencilerine: “Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, “Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler.

“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.

Ve sormuş yeniden: “Kavanoz doldu mu?” “Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.

Sormuş: “Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:

“Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.”

“Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asıl ders şu:

Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız.

Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:

“Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri?
Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?
Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?”

Ya biz? Kaya parçalarına öncelik veriyor muyuz?



Derya Gönüller

Derya Gönüller

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 159)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Dikkat edin, Cehennem’e girmesi harâm olan ve Cehennem’in de onu yakması harâm olan kimseyi bildiriyorum. Bu kimse sâde, insanlara kolaylık gösteren, sıcakkanlı ve yumuşak huylu kişidir.” (Ahmed, Müsned


 

Ahmed Şahin - Sahabe, sıkıntısız hayata niçin şüphe ile bakmış?

Ahmed Şahin - Sahabe, sıkıntısız hayata niçin şüphe ile bakmış?


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK
 

Sahabe, sıkıntısız hayata niçin şüphe ile bakmış?


‘Bir eli yağda bir eli balda’ nimetlerle dolu israf ve bolluk içinde sıkıntısız geçen bir hayat, ahiret açısından iyiliğe mi, yoksa sorumluluğun çoğalmasına mı işarettir, diye düşünmüşler sahabeler.

Bu sıkıntısız hayatı derinlemesine değerlendiren bir sahabe de Abdurrahman bin Avf olmuştur. ‘Sahabe Hayatından Yansımalar’ kitabımızda, onun, her şeyi yolunda giden sıkıntısız hayata şüphe ile bakışının sebebini arz etmek istiyorum bugün size. Bakalım hiç sıkıntısız ‘bir eli yağda bir eli balda’ şeklinde geçen hayat, ahiretimiz açısından kazanca mı, yoksa ziyana mı işaret sayılıyor bir görelim.

***

Mekke’den sadece yol azığını koyduğu bir çantasıyla Medine’ye hicret eden Abdurrahman bin Avf, Medine’de başlattığı ticari işlerinde öylesine bir başarı ve kazanca ulaşmış ki, bir ara kendinden şüphe ederek şöyle sızlanmaya başlamış yakınlarına:

-Alıp sattığım her şey çok kazanıyor, her geçen gün servetim artıyor. Hiç hastalanmıyor, bir musibete de maruz kalmıyorum. Herhangi bir kaza bela da söz konusu olmuyor. Bu rahatlık ve bolluktan korkuyorum. Acaba diyorum, bütün isteklerimi, lezzetimi dünyada yaşayıp bitiriyorum da ahiretimde alacak bir şeyim kalmıyor mu, diye endişeye kapılıyorum bu her şeyi yolunda giden sıkıntısız hayattan!

Büyük sahabeyi böylesine derin endişeye sevk eden ayetin işaretinden anladığımıza göre Rabb’imiz ahirette buyuracak ki:

-Dünyada bütün isteklerinizi verdim, kavuşmadığınız bir arzunuz ve isteğiniz kalmadı. Günahlarınızı affettirecek hiçbir sıkıntı ve mahrumiyet de yaşamadınız dünyada. Ne hizmet yaptınız bunca nimetlerin mükellefiyeti ve günahlarınızın affı konusunda?

İşte dünyada bütün istekleri yerine gelen kimselerin düşünmeleri gereken bir sorudur bu sonuç.

Maddi imkanlar güzel, makam mevki tamam.. Sıhhat ve afiyet yerinde.. Herhalde bunca nimetlerin bir sorgusu da, yerine getirilmesi gereken mükellefiyetleri de olacaktır ahirette?

Bundandır ki, hayatta hastalananlar, geçim sıkıntısı çekenler, çeşitli üzüntülere maruz kalan uyanık kalpli insanlar, fazla üzülmemişler, belki ahirette günahlarımızın affına vesile olacak sıkıntılar bunlar diye düşünmüşler, huzur bile duymuşlar hayatın içindeki zorluk ve sıkıntılarından dolayı..

Nitekim İmam-ı Suyuti (Berzah Alemi) kitabında maruz kalınan sıkıntı ve musibetlerin günahların affına sebep olacağını anlattığı kudsi hadis de Rabb’imizin şöyle buyurduğunu hatırlatır.

-Affetmek istediğim kullarımı, günahlarının cezasını yaşamadan dünyadan çekmem. Bunun için de o kullarımın hayatında zorluk ve darlık yaşatarak aflarını sağlarım. Şayet üzerinde az bir günahı kalırsa onu da ölüm anında yaşayacağı zorlukla affederim, huzuruma tertemiz gelirler maruz kaldıkları zorluk ve sıkıntıya karşı gösterdikleri sabır ve teslimiyetleri sebebi ile..

- Azabıma müstahak olan kullarımı ise isteklerine kavuşmadan çekmem dünyadan. Bundan dolayı o kullarım sıkıntı ve musibetlere maruz kalmadan nefislerinin tüm zevk ve isteklerine kavuşurlar. Günahlarının affına sebep olacak bir zorluk ve mahrumiyet yaşamadan gelirler huzuruma. Af ve mağfiretlerini sağlayacak bir sevap sermayeleri de bulunmaz yanlarında. Demek ki, hayatı hep ‘bir eli yağda bir eli de balda’ beklemek, yahut da hep öyle bir hayat hayali içinde olmak doğru bir istek olmaz.. Maruz kaldığı günahlarını af ettirecek bir sabır ve şükür sermayesiyle gitmek gerekiyor dünyadan.

Bundan dolayı Bediüzzaman Hazretleri, sıkıntı ve zorluklarla dolu geçen bir hayatın değerlendirmesini yaptığı kitaplık çaptaki bir cümlesinde, hayatın nelerle değer kazandığını nasıl tarif ediyor bizlere bir bakalım:

- Hayat, musibetlerle, hastalıklarla kemal bulur, tasaffi eder! Yeknesak istirahat döşeğinde geçen bir hayat, hayrı mahz olan vücud’dan ziyade, şerri mahz olan yokluğa yakındır! Hep zevk ü safa içinde tüketilen bir hayatın sahibine kazandırdığı ahiret sermayesi adına hiçbir şeyi yoktur!

-Ne dersiniz, şimdi bu durumu biz de bir düşünmeli miyiz? Evet, diyorsanız buyurun öyle ise:

-Fatebiru ya ülil ebsar! Bu sevapsız sonucu bizde bir düşünelim ey basiret sahipleri!
 
 
 

Günün Menkıbesi: Münafıkların fitnesi

Günün Menkıbesi: Münafıkların fitnesi
 

Peygamber efendimiz aleyhisselam, bir gün hazret-i Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” bakarak;
- Ya Ali! Seninle ben, Harun’la Musa gibiyiz, buyurdular. Ama benden sonra Peygamber gelmeyecektir.
Nitekim, bir harbe çıkılıyordu.
Efendimiz aleyhisselam hazret-i Ali’ye;
- Ya Ali! Sen Medine’de kal! buyurdular.

Hazret-i Ali;
- Baş üstüne ya Resulallah, dedi.
Ve kaldı Medine’de.

Ama münafıklar, bunu fırsat bilip;
- Muhammed, ondan sıkıldığı için Medine’de bıraktı, dediler.

Hazret-i Ali bunu duyup, koştu Efendimiz aleyhisselama ve;
- Ya Resulallah! Münafıklar benim için şöyle şöyle diyorlar, dedi.

Efendimiz aleyhisselam, damadına sevgiyle bakıp buyurdu ki:
- Onlar yalan söylüyor ya Ali. Sen benimle, Harun’la Musa gibi olmak istemez misin?Sonra sevgiyle kucaklayıp;
- Ya Ali! Seni, ancak müminler sever, buyurdular.


Ali nerededir?

Hayber’in fethi gecikince, Resulullah efendimiz aleyhisselam üzülmüşlerdi.

Eshabı toplayıp;
- Yarın ben, bu sancağı birine veririm ki, o, bu fethi gerçekleştirir, buyurdu.

Peşinden sordular:
- Ali nerededir?
- Gözü ağrıyor ya Resulallah, dediler.
- Onu bana getirin! buyurdu.

Koşup, yardımla getirdiler onu Resulullahın huzuruna.

Zira göz ağrısından ayakta duramıyordu.
Efendimiz aleyhisselam, mübarek elleriyle meshettiler gözlerini.
Anında geçti ağrısı.

Sonra ellerini kaldırıp;
- Ya ilahi! Ali’yi cümle sıkıntılardan emin eyle! diye dua buyurdular.

Ve bayrağı ona teslim edip;
- Ya Ali, git düşman üzerine! Allah yardımcın olsun! buyurdular.

Sonra tembih ettiler:
- Hayberi fethetmeden geri dönme ya Ali!
Hazret-i Ali’nin “radıyallahü teâlâ anh” gözleri yaşarmıştı.

Önüne bakarak;
- Duanızla ya Resulallah! diye mırıldandı.

Ve zaferle döndü geri.
 
 
 

23 Şubat 2015 Pazartesi

Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 35


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 35


 



1 - Furkan sûresi 50. âyet

 

Bu gerçeği, insanların iyice düşünmeleri için Biz, farklı üsluplarla anlatsak da onların çoğu nankörlükten başka bir şey yapmıyorlar.

 

***************

 

2 - İbrahim sûresi 30. âyet


İnsanları Allahın yolundan saptırmak için birtakım ortaklar uydurdular. De ki: "Azıcık yararlanın bakalım, nasılsa sonunda gideceğiniz yer ateştir!"

 

***************

 

3 - Bakara sûresi 22. âyet


O Rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.

 

***************

 

4 - Enbiya sûresi 30. âyet


Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

 

*****************

 

5 - Nur sûresi 14. âyet

 

Eğer size dünya ve ahirette Allahın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu!

 

******************

 

6 - Zilzal sûresi 6. âyet

 

O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.

 

********************

 

7 - Alak sûresi 1,2. âyet

 

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı.

 

********************

 

8 - Talak sûresi 5. âyet

 

İşte bu, Allahın size indirdiği emridir. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.

 

********************

 

9 - Mürselat sûresi 1-7. âyet

 

Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.

 

*******************

 

10 - Hud sûresi 108. âyet

 

Mutlu olanlar ise cennettedirler. Senin Rabbinin dilemesi hariç gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Kesintisi olmayan bir ihsan içinde olacaklardır.

 

 

 

 

 

Annendir

Annendir

Bir adam Rasulullah (s.a.s) e geldi ve:
-İnsanlar arasında kendisine en iyi davranmam gereken kimdir? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
-"ANNEN'DİR"
-"ANNEN'DİR"...
-"ANNEN'DİR"
-"SONRA"BABAN"DIR"


(Buhari 13/5974,Müslim 2548/1)

 

Ereğli İle İlgili Bunları Biliyor musunuz?

Ereğli İle İlgili Bunları Biliyor musunuz?


Memleketim Konya Ereğli

EREĞLİ VE EREĞLİLERLE İLE İLGİLİ İLKLER- ENLER, EREĞLİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ, İLGİNÇ BİLGİLER


Ereğli Bez Dokuma Fabrikası, Cumhuriyet ilk dönem, Konya’ya yapılmış ilk ve en büyük entegre tesis olma özelliği taşır.

Türkiye'de ırmağın kent merkezini dört koldan çevreleyip arklarla geçtiği tek kent Ereğli idi.

Alman vatandaşı ilk Avrupa parlamentosu üyesi Türk Ereğlilidir(Vural Öger.

Ereğli Bez Dokuma fabrikası döneminin ülke geneli en fazla kumaş üreten tesisi idi.

Ereğli Sümerbank Bez dokuma fabrikası, kurulmasını mütakib dönemde nüfusuna oranla yurtdışından gelenler ve başka vilayet doğumlu olanların en fazla yaşadığı kent idi, bu özellik 1975’li yıllara kadar da devam etmiştir.

Abitter isminin kullanıldığı ülke geneli tek kenttir.

Türkiye geneli en geniş, eğimsiz düzlük alan, Ereğli’dedir.

Ermeni tehciri döneminde, demiryolu hattı geçen vilayetler içerisinde , Ereğli yerel önderleri vasıtasıyla Ermenilerin kentte kalması hususunda inisiyatif kullanan ilk kenttir.

Türkiye geneli ,meşhur ilk gangster Ereğlilidir (Necdet Elmas).

Necdet Elmas geri istikamette araç sürme hız rekoru sahibidir ve bu rekor hala kırılamamıştır.

Türkiye geneli en büyük ahşap restourant (regülatör tesisi) Ereğli'de idi.

Türkiye geneli en az yağış alan bölgedir,Ereğli

Ereğli teneke peynir üretiminde ülke geneli 1.sıradadır.

Ereğli beyaz kira üretiminde Türkiye geneli 1. Sıradadır.

Ereğli siyah havuç üretiminde Türkiye geneli üretimde 1. Sıradadır

Akgöl ve civarı sulak alan ülke geneli 21500 ha. ile büyüklük sıralamasında 1. Sıradadır.

Akgöl ve civarı sulak alan ve sazlıklarda belirli dönemlerde yıllık 1 milyon bağ kamış üretimi

Ülke geneli en fazla en kaliteli sazlık kamış üretilen bölge idi.

Akgöl sulak alanı çeşitlilik olarak ülke geneli için göçmen kuşların en çok bulunduğu sulak alan idi.

Dünyada yapılan ilk tarım anıtı ( İvriz Kaya Kabartması) Ereğli’dedir.

Akgöl sulak alanı ülke geneli 35 yıl içinde en hızlı kuruyan, sulak alandır. Bu sebeble de en hızlı iklim değişikliğinin yaşandığı kenttir,Ereğli.

Türkiye'de manyetik alan oluşumu itibariyle 3 yanardağa cephe tek şehir Ereğli’dir.

Türkiye'nin en popüler nebbaşı Ereğli'den çıkmıştır.

Türkiye'de ,döneminin en uzun boylu adamı,spiker ,basketbolcu (Halil İbrahim Kuzucu) Ereğlilidir.

Türkiye'de, nüfusa göre en çok bisiklet sayısı Ereğli’dedir. Ortalama haneye 2 bisiklet düşmektedir.

Ereğli mavraları (avcı ve şehir mavraları) genel kabul görmüş ve Türkiye literatürüne girmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde en iyi bulgurluk buğday Ereğli’de üretilmekte idi.

Ereğli ,Osmanlı İmparatorluğu döneminde taht kavgaları ve veliahtlık mücadelelerinde cem sultan ve şehzade Mustafa vakalarında kritik öneme sahip mekan konumundadır.

Mimar Sinan’ın kent merkezlerinde yaptığı 6 adet kervansaraylardan bugün ayakta kalan tek eser Ereğli’deki kervansaraydır.(Rüstem Paşa Kervansarayı)

Ereğli yöresi belirli bir dönem ülke geneli kök boya ile üretim yapılan en önemli halı üretim merkezi idi.

Ereğli divle deri tulum peyniri ünlü Fransız Rokfor peyniri ile yarışabilecek ülke geneli tek peynirdir.

Ereğli yöresi nüfusa göre en çok define arayıcısının bulunduğu kentlerimizdendir.

Ereğli’nin cumhuriyet döneminde ilk profesörü Mustafa Nafiz Uzluktur.

Ereğli'den 3 dönem milletvekili seçilen ilk kişi M Fuat Gökbudak’ tır. (1946 öncesi 3dönem)

Ereğli'den Milletvekilliğini mütakiben bürokratik ilk görev alan kişi M. Fuat Gökbudak’tır

(1946 çalışma bakanlığı denetçiliği,1947 işçi sigortaları genel müdürlüğü hukuk müşavirliği,1949 Sümerbank maliye bakanlığı üyesi) görevlerinde bulundu.

Ereğli'nin bürokratlık yapan ilk profesörü Şaban Karataş’tır.(TRT genel Müdürü)

Ereğlili ilk mebuslardan olan M Fuat Gökbudakoğlu İlhan Gökbudak Ereğlili ilk diplomat olup Şili büyükelçiliği yardımcılığı görevinde bulunmuştur.

Ereğlili ilk devlet sanatçısı Suna Kan ‘dır.

İvriz Sümerbank elektrik santrali ülke geneli ilk yapılan santrallerdendir.

Ereğlili ilk bestekar Mustafa Seyran’dır.

Ereğlili ilk popüler ses sanatçısı Nadide Sultan’dır(nadide Türkoğlu)

Ereğlili olmayıp Ereğli’de yetişen ilk popüler ses sanatçısı Feryal Öney'dir.

Ereğlili birisine ait isim verilen ilk yurtdışı eser ,Uygur Gökbudak köprüsü, ABD Cihago şehrindedir.

Ereğli’de eğitim kurumlarına verilen isimler dışında, isim verilen ilk eser, TRT Erzurum bölge müdürlüğünde stüdyolara Şaban Karataş ismi verilmiştir.

Ereğlili ilk YÖK üyesi Prof.Dr. Berrak Kurtuluş ‘tur

Ereğlili ilk devlet üniversitesi Rektörü Prof.Dr .Burhanettin Uysal’dır.

Ereğlili ilk vakıf üniversitesi rektörü halen görevde olan prof. Dr. Berrak Kurtuluş’tur(Gedik Üniv.)

Ereğli'den ilk Bakan çıkan kişi Faruk Sükan ‘dır.

Ereğlili ilk Bakan Nimet Baş ‘tır

Ereğlili ilk bayan belediye başkan yardımcısı Zuhal Savaş’tır.

Kurtuluş Savaşı dönemi ilk askeri havaalanı projesi Ereğli Çayhan kasabasına projelendirilmiş olup

Daha sonra inşasından vazgeçilmiştir.

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ordunun agır nakliye aracı olarak kullanılan camızları ve savaş atları tedariki, atceken oymakları vasıtasıyla fazlaca bu bölgeden karşılanmıştır.

Ereğli'de Osmanlı devleti döneminde ilk arkeolojik kazı ve faaliyet ambar köyünde sidimeralahtinin bulunması ve İstanbul’a naklidir.

Ereğli'de Cumhuriyet dönemi ilk arkeolojik kazı ve faaliyet Prof.Dr. BeyhanKaramagaralı tarafından Türbe Mahallesinde yapılan Şeyh Şahabettin Türbe ve Ömer Ağa Yatırı kazıları olup bulunan II. Mahmut' a ait altın sikkeler , Selçuklu dönemine ait çini parçalar , sırlı seramik ve mimari süsleme olarak sutukolar bulunmuştur.


Mustafa Yıldız

Kastamonu Üniversitesi Şube Müdürü

http://www.ereglihaberleri.com/index.php/canan-selvi/item/27736-eregli-ile-ilgili-bunlari-biliyor-musunuz?.html



 

​Önemsemeden söylediğimiz tek söz dahi çok önemli

Önemsemeden söylediğimiz tek söz dahi çok önemli

Cenab-ı Allah Kuranda buyuruyor:

İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın. Kaf Sures- 18 ayet

Ağzımızdan çıkan tek söz dahi çok önemli..  Nasıl ki ok yaydan çıktı mı geri gelmiyorsa, ağızdan çıkan söz de geri gelmiyor.. her yaptığımız davranış gibi konuşmalarımızda levhi mahfuzda..

Resulullah Efendimiz (as)

Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse, ya hayır (lı söz) söylesin ya da sussun. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvûd) buyuruyorlar..

Hayır dışında konuşmak, bizim zararımıza.. ayrıca önemsemeden söylediğimiz tek söz dahi çok önemli !

Hz. Bilal bin Haris Müzenî radıyallahu anh diyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu işittim;

Sizden biri Allah’ın hoşuna giden öyle bir söz söyler ki, kendisi onu fazla önemsemez. Ancak o söz sebebiyle Allahu Teâlâ ondan kıyamet gününe kadar razı olduğuna karar verir... Sizden biri Allah’ı gazablandıran öyle bir söz söyler ki, onu kendisi fazla önemsemez ancak o söz sebebiyle Allahu Teâlâ ona kıyamete kadar gazab ettiğine karar verir.” [1837]     

 Hz. Ebû Saîd Hudrî radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;

“Şüphesiz kişi sadece insanları güldürmek için herhangi bir söz söyler ve onda bir sakınca görmez. Ancak ondan dolayı (Cehennem’de) yerle gök arasındaki mesafedan daha büyük derinliğe düşer.” [1838]


 
​Gülümce Yıldız
 

 
 
http://www.gulumceninkaleminden.com/2015/02/onemsemeden-soyledigimiz-tek-soz-dahi.html