5 Ekim 2016 Çarşamba

Sesli Kitap: İçimdeki Bitmeyen Özlem


Sesli Kitap: İçimdeki Bitmeyen Özlem

 

Acizane Hayat serüvenimizi anlattığımız roman tadında bir kitap yazdık.

 

Bu kitap yayınlanmadı, bizde internetten yayınlamıştık:

 


 

Bu kitabı sevgili dostum Aydın Kaynarca Bey sırf görme engelli dostlarımıza faydalı olmak için seslendirdi. Kendisine teşekkür ediyoruz. Alah razı olsun.

 

Sesli Kitap Görme engelliler sesli kitap kütüphanesi GETEM’e eklenmiştir.

 

Ordan gelen mail ve sayfadaki kitabın tanıtımı şöyledir:

 

Sayın Aydın Kaynarca,

Seslendirmiş olduğunuz Celal Çelik tarafından yazılan İçimdeki Bitmeyen Özlem adlı eser incelenerek kataloğumuza alınmıştır.

 

Çok teşekkür ediyor Emeğinize sağlık diyoruz. Gönüllü okuyucu olarak verdiğiniz katkı sayesinde bir kitabı daha erişilebilir yapmanın ve görme engellilerle buluşturmanın mutluluğu içindeyiz.

 

Kitabınızı ve bilgileri kontrol etmek için aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.



 

 

İçimdeki Bitmeyen Özlem


 


Bitirildi

 

Yazar: 

Celal Çelik

insan sesi mp3

Türkçe

42 Ayrım

Eser Turu: 

Kitap

Kitap Alt Türü: 

Biyografi

Seslendiren: 

Aydın Kaynarca

Seslendirme Süresi(sa:dk:sn): 

12:56:06

Alındığı Kurum: 

GETEM

Eser Boyutu: 

810,53 MB

 

Konusu: 

 

Sonradan engelli olan ve yaşadığı unutamadığı aşkın, ilahi aşka dönüşmesini anlatan Celal Çelik'in ilginç ve tadına doyulmaz akıcı anlatımıyla hayat öyküsünün Kitabı ; Yaşadığım hayat serüvenimin özeti şudur: “Hasta olduğumu, hayallerle geçmiş ondokuz yılın sonunda öğrenmem. Ve yıllardır aradığım İçimdeki Özlem'e kavuşmam.” İnşallah bu kitabı okuyunca AŞK’a, engellilere, dinimize bakışınız değişecek...

 

Sevgili görme engelli doslardan Aydın Kaynarca beyin ve benim tek istediğimiz duadır.

 

Sevgilerimle

Celal Çelik

 

 

4 Ekim 2016 Salı

BARIŞ

BARIŞ
 

‘Barış’, uzlaşma, sulh, savaştan sonra silah bırakma, savaşsızlık hali demektir. ‘Sulh’ kelimesiyle aynı anlamdadır. Zıddı ide ‘Savaş, harp’tir.

 

İslâm’ın hedefi, önce Müslümanlar arasında ve sonra da bütün insanlar arasında geçimsizlikleri, çekişmeleri, küskünlükleri ve bütün dünyanın sıkıntılarını yok etmek, aralarında barış, birlik ve dayanışmayı sağlamaktır.

 

Bunun için Allah (c.c.) “Kuşkusuz müminler kardeştir. Kardeşlerinizin arasını bulunuz ve Allah’tan korkunuz ki felah bulasınız.” [62] ayeti ile Müslümanları birbirine kardeş yaparak bağlamıştır.

 

Rehberimiz Peygamber (s.a.v.)’in en güzel ahlâkından biri de, hiç kimseye darılmaması, kimseyle çekişmemesi, hiç kimseye küsmemesi ve uzun süre küs duranları da sevmemesidir. İnsan hataları sonucu olarak müslümanların birbirlerinden huzursuzluk ve küskünlüklerini haber alır almaz hemen işlerini bırakır ve onların aralarına girerek bu problemi çözer ve onları birbirine yaklaştırarak barıştırırdı.

 

Kuba halkı birbirleriyle kavga etmişler, hatta birbirlerini taşlamışlardı. Peygamber (s.a.v.) bunu duyar duymaz, Müslümanları barıştırmak için derhal oraya gitmişti. [63]

 

Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Birbirinize buğz etmeyiniz, bir diğerinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alakanızı kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, hepiniz kardeş olun. Bir müslümanın diğer bir Müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs kalması ve selam vermemesi helal olmaz.” [64]

 

“Cennet kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır; Allah’a ortak koşmayan her kul için mağfiret olunur. Yalnız kendisi ile kardeşi arasında kin ve düşmanlık bulunan kimse bunun dışındadır. Meleklere hitaben: ‘Siz bunları birbiriyle sulh oluncaya kadar erteleyiniz, evet bunları bir diğeriyle barışıp sevinceye kadar bırakınız.” buyurulur. [65]

 

İşte dünya hayatında çeşitli nedenlerle birbirine darılan, araları açılıp küskün olan müminlerin arasına girip onların aralarını bulup barıştırmak diğer müminlerin dini, ahlâki görevlerindendir. İslâm toplumu, ‘dökme kurşun ile birbirine kenetlenmiş kayalardan oluşan bir bina’ gibidir. Bu kadar sağlam bir toplum yapısı hedefleyen bir dinin bireylerinin elbette birbirine küs durması ve birbirinden kopuk bir tarzda yaşamaları elbette düşünülemez.

 

İslâm toplumu içinde birliğin ve kardeşliğin korunması için bozucu unsurlardan kaçınmak gerekir. Çünkü ahlâkı bozuk, yüzü dost, özü düşman olan kimselerle sıkı dost olmak, insanın kendi ahlâkını bozacağı gibi kardeşler arasındaki dirlik ve düzeni de çürütmeye başlar. Bozuk karakterli kişilerle dost olanlar, ahirette yaptıklarına pişman olurlar.

 

“O gün zalim, ellerini ısırıp ‘nolaydı keşke ben Peygamber ile beraber bir yol edinseydim’ der. Vah bana, ne olurdu, ben falanı dost tutmasaydım. O beni, bana gelen Zikir’den saptırdı. Zaten şeytan, insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” [66]

 

Bu ayet, müslümanların, müslüman olmayan toplumlarla ilişkileri konusunda iki prensip getirmiştir:

1.  Müslüman olmayanlarla ilişki kurarken daima ihtiyatlı olmak, onlara fazla güvenmemek, yalnız samimi müslümanları gerçek dost bilmek.

 

2.  Şartların gerektirdiği durumlarda şerlerinden korunmak için onlarla iyi geçinmek, fakat onları baş tacı etmemek.

 

Müfessirlere göre bu ayet, müslümanların, kafirlerle dost olmalarını yasakladığı gibi, onlarla ortak pakt kurmalarını da yasaklamıştır. Müslümanların kafirlere sır vermeleri de caiz değildir.

 

Kur’an-ı Kerim, müslümanlara düşman olmayan, onlarla savaşmayan,  müslümanların dinine saygılı olan, onların haklarına saldırmayan tarafsız kimselerle iyi geçinmeyi öğütlemektedir. Sıkı dost tutulmaları yasaklananlar, müslümanların düşmanı olan kimselerdir. Onlarla sıkı dost olup müslümanların sırlarını onlara açmak, müslümanların stratejik durumlarını zayıflatır.

 

Müslümanlar ilk zamanlar müşriklerle savaş halindeydiler. İslâm’ın karşısında bir tutum alan yahudiler de İslâm’ı yıkmak ve gelişimini engellemek için fırsat kolluyorlardı. Bundan dolayı kuvvetli durumda olduklarını hissettikleri anda Hz. Peygamber (s.a.v.) ile yaptıkları anlaşmaları bozuyor ve müşriklerle ortak hareket ediyorlardı. İşte böyle aleyhlerine bir sonuç doğuracak durumlarda müslümanların, inkarcılar toplumu ile dost olmaları yasaklanmıştır.

 

Müslümanlar yeryüzünde barışın, huzurun hakim olması için gayret etmelerine rağmen, düşmanlarının kendilerine saldırmaları ve haklarını gasbetmeleri ve yeryüzünde zulüm yapmaları halinde artık Müslümanlara durmak ve zillet yoktur. O andan itibaren düşmanla savaşın ve ardından barışın yeniden kurulması için gerekli bütün eğitim ve hazırlıklar yapılacak ve barış zorla da olsa yine Müslümanların eliyle sağlanacaktır.



[62] Hucûrat sûresi,  49/10.
[63] Buhari, Sulh.
[64] Buhari ve Müslim.
(65 ) Furkan sûresi, 25/27-29.
(66)
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN AINMIŞTIR:

KAYNAK:http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=544
 

--

ÇIKARIN KALEMLERİ, YAZILI YAPACAĞIM!

ÇIKARIN KALEMLERİ, YAZILI YAPACAĞIM!

Bir öğretmenin imtihan hâtırası:

Ders 12. Sınıf İslam Tarihi... ...


Öğrencilerin dikkatini çekmek istiyorum!

Mesajı okumaya odaklamak, yapmak için sürekli söz verdikleri ama bir türlü yapmaya başlayamadıkları salih amellere odaklanmalarını sağlamak için farklı bir yöntem denemek istiyorum.

Sınıfa elimde yazılı kağıtları ile girdim ve sıraların üstünü boşaltın, yazılı yapacağım dedim. Bütün sınıf, yazılıyı önceden haber vermediğim için itirâz etti. Hiç bir itirâzı kaale almadım. itirâzlar devam etti. Kızanlar; hakkımda “zaten senin gibi hocadan da böyle bir hareket beklenirdi!” türü laf sokmalar; hocamm lütfenler vb…. Bende ise mahkeme duvarı gibi bir surat:

“- Hayır, öğrenci dediğin her zaman imtihana hazırlıklı olmalı, fazla konuşmayın sizin sürenizden gidiyor..!”

Öğrenciler çaresiz, (içlerinden bana hayır duâlarını yaparak) imtihana başladı… biz bu konuyu görmedik türü söylemleri de hiç tınmadım.

17. soruya kadar normal soru hazırlamıştım ama 17. soru şöyle idi:

 Bu imtihanı haber vermeden yaptığım için bana kızgın olabilirsin ama istersen bir de şöyle düşün! Ölüm meleğinin de geleceğini biliyorsun, acaba şu an gelse, “Geleceğini biliyordum ama yine de haber vermeliydin, işin doğrusu seni beklemiyordum, ertelediğim işlerim var, biraz müsâade edemez misin?” deme lüksümüz var mı?

Veyâ en iyisi ben bunu sana soru olarak sorayım:

"Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.”

17. En büyük gün için İsrâfîl haber vermeden Sûr’a üfürünce aşağıdakilerden hangisini yaparsın?

*a. Önceden haber vermediği için itirâz ederim.
*b. Şefâatçilerimi devreye sokarım.
*c. Don’t Panic, I’m muslim yazılı tişörtümü giyerim.
*d. “Bekliyordum ama şimdi değil”, diyerek kaçacak yer ararım.
*e. “Ben mesajı aldım hocam,” diyebildiğine göre Allah’a şükret ve o gün gelmeden kitapla tanış ve hayatına uygula.. O zorlu gün karne günüdür.

*“Her insan için ancak çalıştığı vardır. Necm39"*

Bu ilkenin hayatına yön vermesi dileklerimle hayatında başarılar dilerim.

Soruların gerisini yapmana gerek yok, bu kağıt sende kalabilir, kağıdı cebine, mesajı ise kalbine koyabilirsin!”



3 Ekim 2016 Pazartesi

AZİM

AZİM

 

‘Azim’, ısrarla istemek, kastetmek, kesin karar vermek; kesin karar, irade ve sabır gibi anlamlara gelmektedir.

     

Azim, Kur’an-ı Kerim’de, iyilikte sebat etmek, kararlılık ve kesin karar vermek anlamlarında toplam dokuz âyette geçmektedir. Bunların üçü şöyledir:       

“ Eğer sabreder ve takva yoluna gider, sakınırsanız, işte bu azm olunacak işlerdendir.” [55]

 

“Üstün irade sahibi peygamberler gibi sabret ve onlar hakkında hemen azap olunmalarını isteme! ..” [56]

 

“..Yapacağın işlerde onlarla (mü’minler)  müşavere et (onlara danış), kesin karar verdikten sonra da artık Allah’a tevekkül et; çünkü Allah mütevekkil olanları sever.” [57]

      

Hadis-i şeriflerde de yine kararlılık, sabır, niyet, hayırlı iş ve farz gibi anlamlarda kullanılmıştır.

 

Bedir savaşında üçyüz, malzemesiz ve silahsız Müslüman, bin kişilik silahlı ve tam donanımlı müşrik ordusuyla savaşa tutuşmuştu. Böyle bir anda Müslümanlar Resûlullah (s.a.v.)’in çevresinde toplandılar. Buna rağmen peygamberliğin sarsılmaz azim ve kararlılığı dağ gibi yerinde ve sapasağlam duruyordu. Aynı azim ve kararlılığı O’nun bütün hayatında görüyoruz.

 

Bir işin öncesindeki düşünmeler, o işi şu veya bu şekilde yapmak konusunda bir karara ulaşılırsa bundan azim, ulaşılmazsa tereddüt ve şaşkınlık doğar. İslâm düşünürleri dini ve ahlâki davranışlar için, zihinde tasarlanmalarından başlamak üzere, fiilen gerçekleşinceye kadar bir takım dönemler kabul ederler. Gazzâli bunları, hadis-i nefs (fiilin zihinde doğması), tabii ilgi, hüküm, azim veya kasıt, amel şeklinde sıralamış ve incelemiştir. İlk üç aşamada henüz kesin bir karar ve niyet bulunmadığı ve bunlar irade dışı olduğu için insan bu aşamalarda bundan sorumlu tutulamaz. Azim aynı zamanda niyet ve kasıt aşaması olduğundan insanın sorumluluğu bu noktada başlar. Buna göre kötü bir işe azmetmekle birlikte iyi niyete dayanmayan bir sebeple bu işi yapmayan veya yapamayan kişi azminden dolayı sorumludur. Ancak Allah (c.c.) korkusu ve günah endişesi gibi dini ve ahlâki faktörlerle kötülük yapma kararından dönmek de yeni bir azimdir ve böyle bir kimse önceki azminden dolayı sorumlu değildir.

 

Kur’an-ı Kerim’de namaz, iyiliği emir, kötülükten sakındırma, sabır, takva, bağışlamak gibi ameller, kararlılıkla yapılması ve sürdürülmesi gereken ameller olarak tanıtılır:

“Yavrum namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve başına gelene sabret. Çünkü bunlar yapılması gereken işlerdendir.” [58] 

 

Tasavvufta ise azim, Hakk’ın yoluna giren tasavvuf yolcusunun bu yolda ayak bağı olan her şeyi söküp atmasına, ne kadar zor ve acı olursa olsun bu yolda kendisine yardımcı olan  ve rehberlik eden her şeyle uyum halinde olmasına denir.

 

Azim, bütün maddi-manevi, bedeni ve ruhi kuvvetleri toplayıp hedefe yöneltmektir. [59]

 

                                        Azim Sahibi elçiler

 

“O halde sen de, azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret..” [60]

 

Kur’an-ı Kerim’de anılan ‘Azim sahibi Elçiler’ kararlı, sabırlı, davaları uğrunda yılmadan mücadele veren peygamberler demektir. Bütün peygamberler azim sahibidirler.

 

Azim sahibi olmanın yolu, yapacağı iş konusunda kararsızlık içine düştüğü zaman, konunun her yönünü araştırıp, bilen kimselerle istişarelerini tamamladıktan sonra en uygun gördüğü yönde kararını vermek, bundan sonra kararsızlık geçirmemek ve bundan sonra Allah (c.c.)’a tevekkül ederek uygulamaya geçmektir. Bütün işlerde bu yol izlendiği takdirde kararsızlık huyu da bırakılmış olur.

 

                                             Azimde Sadakat

    

Müslüman kimse, Cenab-ı Hak şöyle bir servet verirse ben onun şu kadarını hayırlara harcayacağım, dediğinde ve buna benzer bütün yapacağı işlerdeki azminde sadakatini göstermelidir. Bunlarda göstereceği zaaf, azminde sadakatsizliğe işarettir. Örneğin, Allah (c.c.) bana biraz para verirse hemen hacca gideceğim, diye azmeden Müslüman, bunu çeşitli nedenlerle ertelerse, azminde sadakatsizlik etmiş olur. [61]

 

 




[55] Âl-i İmrân sûresi,  3/186.
[56] Ahkâf sûresi,  46/35.
[57] Âl-i İmrân sûresi,  3/159.
[58] Lokman sûresi,  31/17.
[59] Diyânet İslâm Ansiklopedisi.
[60] Ahkaf sûresi,  46/35.
[61] Tasavvufi Ahlâk, M. Z. Kotku.

ALINTIDIR:Bu yazı http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=543 sitesinden alınmıştır.

--

TUZLU KAHVE

TUZLU KAHVE

Sultan II. Abdülhamid Han’ın son senelerinde vefat eden emekli miralay Osman Fevzi Bey'in vasiyetnamesinden bir bölüm:

"Sevgili Refikam Semahat Hanım;


Sizinle ilk tanışmamız, hayli ibretamiz olmuştu. Komşularımızın tavsiyesi ile size talib olduk ve rahmetli validem ile beraber, evinize, sizi istemeye gelmiştik. Âdet üzere, kahve ikram etmeniz icab ediyordu.

Biraz sonra kahvelerimizi getirdiniz. Valideminki sade idi, fakat ben bir yudum alınca neye uğradığımı anlamadım. Çünkü kahveye şeker yerine bol mikdarda tuz koymuştunuz.

Size bunu hissettirmemeye çalıştım, fakat hemen farkettiniz ve bir çığlık attınız. Ben ise, sizi mahcub etmemek için; "Aman efendim, ne hoş bir tesadüf, bendeniz, asker tabiatli olduğumdan herhalde, kahveyi tuzlu içerim.

İnşaallah mes'ud bir yuva kurarız ve siz de bana hergün tuzlu kahve yaparsınız." demişdim.
İşte sevgili Semahatcığım, sizinle tam 50 sene devam eden bu mes'ud izdivacımız, tuzlu kahve ile başladı. Aslında hayatımda o ana kadar hiç tuzlu kahve içmemişdim. Zaten İçilecek gibi de değildi.

Siz 50 sene boyunca hergün bana, hoşuma gittiğini zannederek tuzlu kahve yaptınız. Bu kahvenin her yudumu zehir gibi acıydı. Fakat bu azabı size hiç hissettirmedim.

Zira, karşımda mahcub bir hale düşmeniz, kalbinizin kırılması bana, tuzlu kahveden daha acı gelecekdi. Bu yüzden size hiçbirşey hissettirmedim.

Artık ahiret yolculuğu başlıyor. İnşaallah dünya hayatındaki beraberliğimiz Cennet'te de devam eder.


Çünki, "Dünyada kimi seviyorsanız, ahırette de beraber olursunuz" sözü hadis-i şerifdir. Sizleri Allahü Teâlâ'ya emanet ediyorum."





2 Ekim 2016 Pazar

DERYA ÜZRE YAPILAN "KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ"

DERYA ÜZRE YAPILAN "KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ"

Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, bir gün zamanın padişahı III. Murad Han’ın huzuruna çıkarak, kendi adına bir cami yaptırmak için müsaadelerini istedi. Fakat şair ruhlu ve aynı zamanda nüktedan olan padişah:

“Sen ki deryaların serdarısın. Muktedir isen camiini derya üzre inşa et! Sana karada bir karış yer yoktur” diye ferman buyurdu.

Kılıç Ali Paşa bu fermanı gayet soğukkanlı karşıladı ve:

“Hünkarımız doğru derler. Bizim evimiz de, mekanımız da deryalar dır. O halde mabedimizin de derya üzre inşası münasibdir” deyip müsaade isteyerek huzurdan çıktı.

Fakat deniz üzerine cami nasıl yapılacaktı? Hemen o devrin en büyük mimarı Koca Sinan’ın yanına vardı ve durumu ona anlatarak, bu eseri de kendisinin inşa etmesini istedi ve bunun için de, Tophane açıklarında bu inşaatın yapılabileceğini söyledi.

Mimar Sinan’ın, inşaat yerini görüp beğenmesiyle hemen harekete geçildi. Kılıç Ali Paşa, kadırgalarla Anadolu sahillerinden iri kayaları taşıtarak Tophane açıklarında denizi doldurtmaya başladı.

Böylece birkaç gün içinde burada küçük bir ada meydana geldi. Burada sahile kadar da ahşap bir köprü inşa edildi. Sonra da Mimar Sinan inşaata başladı. Eserini tamamlayınca o yüce mimar:

“Deryalar kudursa ve azgın dalgalar kubbenin tepesinden aşsa, yine bu mabed kıyamete kadar kalacaktır” dedi.

Sonraki asırlarda, sahil ile caminin bulunduğu ada arası doldurularak cami denizden içeride kalmıştır.

- Vehbi Tülek





1 Ekim 2016 Cumartesi

AYIBI ÖRTMEK

AYIBI ÖRTMEK
 
Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını örtmek, onları ifşa etmemek, İslâm’ın övdüğü faziletlerden biridir. Bunun karşıtı, başkalarının ayıplarını, kusurlarını araştırıp yaymak ve halk arasında bu insanların saygınlığını yitirmektir ki bu davranış Müslüman için haramdır.
 
Yüce Allah: “Başkalarının gizli şeylerini araştırmayın, gıybet etmeyin.” (47)
 
“İyice bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül yaptığı işten sorumludur.”(48)buyurmuştur.
 
Müminler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenler için  dünya ve ahirette acı bir azap vardır.” (49)
 
Müslüman sürekli olarak kendi hata, eksik ve kusurlarını görüp onları düzeltmek için uğraşmalı ve böylelikle her geçen gün biraz daha kişisel olgunluğa ulaşmanın yollarını aramalıdır. Başkalarının kusurlarını konuşmanın o kişiye hiçbir yararı yoktur. Başkalarının kusurlarını konuşmak, İslâm ahlakında ‘gıybet’ olarak tanımlanmış ve kötü huylardan sayılmıştır.
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de buyurmuştur ki:
“Her kim ki kardeşinin ayıbını örterse, Allah Teala da dünya ve ahirette onun ayıbını örter.” (50)
 
“Ey diliyle iman eden ve iman kalplerine girmeyenlerin grubu! Sakın Müslümanları gıybet etmeyiniz. Onların kusurlarını araştırmayınız. Çünkü Müslüman kardeşinin kusurunu araştıran herhangi bir kimsenin kusurunu Cenab-ı Hak araştırır. Allah (c.c.) kimin kusurunu araştırırsa o, evin içinde olsa bile, onu rezil eder.” (51)
 
İmam Şarani der ki:
‘Ey kardeş, dilini koru ve bil ki insanların yakasını yırtanın yakasını yırtarlar. Sakın bir kardeşinin ayıbını gördüğün zaman, nefsimi unutayım deme. Aksine sana gerekli olan, bunu kendi ayıbını hatırlamaya bir neden olarak görmendir. Çünkü insanların yaratılışı birdir. Başkasının yaptığı bir hatayı senin de yapman mümkündür. Denilmiştir ki, din kardeşini günahından dolayı ayıplayan, kendisi de o günahı işlemeden ölmez.’
  
İmam Nevevi (r.a.) der ki:
‘Sürekli olarak nefsini kontrol etmeyen ve gözetim altında tutmayan kimse, karşısındaki kardeşinin kusur ve ayıplarıyla uğraşır. Böylelikle kendisinde bulunan büyük kusurları unutur ve kardeşinin önemsiz kusurları dolayısıyla ona hakarete kadar gider ve onu incitir. Bu şekildeki bir hareket de bir azgınlık ve taşkınlık işidir, bir haksızlıktır. Böyle bir tutumdan kurtulup rahata kavuşmak için, önce insan kendi davranışlarını kontrol etmeli ve nefsini düzeltmelidir. Aksi halde zulüm işlemiş olur.’ (52)
 
Abdurrahman b. Avf  (r.a.) anlatıyor:
 ‘Bir gece Hz Ömer (r.a.) ile birlikte Medine’nin sokaklarında geziyorduk. Biz yürürken ansızın yanan bir ışık gözümüze ilişti. O tarafa doğru gittiğimizde, gürültü yapan ve bağrışan bir grup gördük. Kapıları kilitli idi. Hz. Ömer (r.a.) benim elimden tuttu ve dedi ki:
- Bu evin kimin olduğunu biliyor musun? Ben de:
- Hayır, bilmiyorum ya Emire’l-Müminin, dedim. Ömer (r.a.)
- Bu ev Rabia b. Ümeyye b. Half’in evidir. Onlar şu anda içki içiyorlar. Bu konuda senin görüşün nedir? Ben dedim ki:
- Ey Müminlerin Yöneticisi, Benim görüşüm şudur: Allah (c.c.)’ın bize yasak kılmış olduğu bir fiili şimdi biz yapmak istiyoruz. Çünkü Allah (c.c.) Hücûrat sûresinin 12. ayetinde “sakın tecessüs etmeyin, (yani başkalarının kusurlarını araştırmayın)” buyurmaktadır.
 
Bunun üzerine Hz Ömer (r.a.) geriye döndü ve onları olduğu gibi bıraktı. (53)
 
Bişr-i Hafi (k.s.) der ki:
 ‘Şaşarım o insanın aklına ki, din kardeşini gıyabında çekiştirir de, yüzyüze gelince ona sevdiğini söyler ve onu övmeye başlar. Kim insanların şeref ve onuruyla oynadığı halde, Allah (c.c.)’ın kendisini sevdiğini iddia ederse, kuşkusuz o bir yalancıdır. Çünkü o bir şeytandır, şeytan ise Allah (c.c.)’ın düşmanıdır.’
 
Müslüman, toplum arasına girip gördüğü her kötü davranışı kendi nefsinde arayıp böyle bir kusurun kendisinde de olup olmadığını kontrol etmelidir. Başkalarının ayıplarında kendi nefsinin ayıplarını görür ve bilir ki, insan yaratılışı nefsin arzularına uyma konusunda birbirine yakındır. Kardeşlerinde gördüğü kötü huyların mutlaka az veya çok şekliyle kendisinde de var olduğunu düşünüp ondan temizlenmeye çalışmalıdır. İnsanlar başkalarında kötü gördükleri şeylerin hepsini kendileri terk etselerdi öğreticilere ihtiyaç kalmazdı. (54)
 
(47) Hucûrât sûresi, 49/12.
(48) İsrâ sûresi, 17/36.
(49) Nur sûresi, 24/19.
(50) Buhari, Müslim, İbnu Mace.
(51) Ebu Davud.
(52) Edebü’l-Müfred.
(53) İhya, İmam Gazali.
 
(54) İslâm Ahlâkı, İmam Gazali.
BU YAZI ALINTIDIR.
 

--

HAZRETİ ALİ'YE SORULAN DÖRT ZOR SORU

HAZRETİ ALİ'YE SORULAN DÖRT ZOR SORU

Bir adam Hazreti Ali’ye (radıyallahü anh-Allah ondan razı olsun) geldi ve sana sormak istediğim 4 sorum var dedi.

İlim şehrinin kapısı  Hz Ali, buyur sor, dedi.

Adam sordu;

- Vacip nedir? Vacipten evvel vacip nedir?

Hazreti Ali (R.A.) cevap verdi;

- Tövbe etmek vaciptir günahları terk etmek ondan önce vaciptir.

Adam tekrar sordu;

- Yakın nedir? Yakından da yakın nedir?

Hazreti Ali cevap verdi;

- Kıyamet yakındır, ölüm ondanda yakındır.

Adam üçüncü defa sordu;

- Acayip nedir? Acayipten daha acayip nedir?

Hazreti Ali cevap verdi;

- Dünya acayiptir. Dünyayı sevmek ise ondan daha acayiptir.

Adam son olarak sordu;

- Zor nedir? Zordan daha zor nedir?

Hazreti Ali Efendimiz cevap verdi;

- Kabir zordur, azıksız amelsiz kabre girmek ondan daha zordur…