10 Eylül 2017 Pazar

BEŞERİ MÜNASEBETLERDE ALTIN KURALLAR

BEŞERİ MÜNASEBETLERDE ALTIN KURALLAR   
     
Merhamet, şefkat ve muhabbet gibi güzel hasletlerin en tabiî bir neticesi olan hilim ve müsâmaha, beşerî münâsebetlerde yani insani ilişkilerde mühim bir esastır. Hilm, Allah’ın (cc) emri ve Peygamber Efendimiz’in tabiat-ının özüdür.

Bir kişi tâbiînin büyüklerinden İmâm Şâbî’ye hakâret etmişti. Hazret gâyet yumuşak bir üslûpla ona şu cevabı verdi:

“–Dediklerin doğru ise, Allah beni affetsin! Eğer yanlış ise seni affetsin!”

Cenâb-ı Hak, kendisinin “el-Halîm”, yani hilim sahibi olduğunu bildirir. Allâhʼın sevdiği bir sıfat olan hilim, peygamberlerin de sıfatlarından biridir.

Merhamet, şefkat ve muhabbet gibi güzel hasletlerin en tabiî bir neticesi olan hilim ve müsâmaha, beşerî münâsebetlerde de mühim bir esastır. Cenâb-ı Hakk’ın emri ve Peygamber Efendimiz’in tabiat-ı asliyesidir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir.” (Müslim, Birr, 78, 79)

“Rıfktan (yumuşak huyluluktan, mülâyimlikten) nasîbi olana, hayırdan da nasip verilmiştir. Rıfktan nasîbi olmayan da hayırdan mahrum kılınmıştır.” (Tirmizî, Birr, 67/2013)
HADÎS-İ ŞERİFLERDE YUMUŞAK HUYLULUĞA TEŞVİK

 HZ. ENES PEYGAMBERİMİZİ ANLATIYOR

Bir gün Enes -radıyallâhu anh-:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kokusundan daha güzel ne bir amber, ne bir misk, ne de herhangi bir hoş koku kokladım. Allah Rasûlü’nün mübârek teninden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum.” demişti.

Onu dinlemekte olan talebesi Sâbit:

“–Ey Enes, sen sanki her dâim Allah Rasûlü’ne bakıyormuş ve Oʼnun mübârek sadâsını işitiyormuş gibi yaşıyorsun değil mi?” dedi.

Enes -radıyallâhu anh- şu cevabı verdi:

“–Evet, vallâhi kıyâmet günü Oʼna kavuşmayı umuyorum. Yanına varınca:

«–Yâ Rasûlâllah! Küçük hizmetçin geldi!» diyeceğim. Efendimiz’e Medîne’de on sene hizmet ettim. Ben o zamanlar küçük bir çocuktum. Her yaptığım iş, Efendim’in arzu buyurduğu gibi değildi. Buna rağmen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana, yaptığım hiçbir iş için «üf» bile demedi, «Bunu niçin yaptın, şunu niçin yapmadın?!» diye azarlamadı.” (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Muâviye bin Hakem -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arkasında namaz kılarken cemaatten biri aksırdı. Ben de hemen “yerhamukellah” dedim. Cemaat bana dik dik bakmaya başladı. Bunun üzerine:

«–Vay başıma gelenler! Yâhu bana niye öyle bakıyorsunuz?» dedim. Bu sefer ellerini dizlerine vurmaya başladılar. Onların beni susturmaya çalıştıklarını anlayınca kızdım; ama yine de sustum. (Namazda ibadet dışı hiçbir fiilde bulunulmaz. Lâkin bu misaldeki sahâbîlerin tavırlarını mâzur görmelidir. Zira o zamanlar İslâm yeni geldiği için, insanlar ibadet âdâbını yeni öğreniyorlardı.)
Anam-babam Rasûl-i Ekrem’e fedâ olsun. Ne O’ndan önce, ne de O’ndan sonra kendisinden daha güzel bir muallim görmedim. Vallâhi beni ne azarladı ne de dövdü. Namazı kıldırıp bitirince yumuşak bir lisanla bana:

«–Bu ibadetin adı namazdır. Namaz kılarken dünya kelâmı konuşulmaz. Çünkü namaz; tesbîh, tekbîr ve Kur’ân okumaktan ibârettir.» buyurdu. Yahut buna benzer ifâdeler kullandı. Ben de:

«–Yâ Rasûlâllah! Ben henüz yeni müslüman oldum…» dedim…” (Müslim, Mesâcid, 33)

Bütün hasletler gibi hilim ve müsâmahanın da bir ölçüsü vardır. Yumuşak huylu olmak adına zulme boyun eğmek veya ilâhî kanunların ihlâline göz yummak aslâ doğru bir tavır değildir. Hilm-i himârî (merkep uysallığı) denilen böylesi bir davranış, kötü niyetli insanların kötülük yapma arzusunu ve cesaretini artıracağından, son derece yanlış bir tavırdır.

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, o gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir? Ahmaklar insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerine bîgâne kalarak onların gönüllerini kırarlar.”

NEZÂKET (İNCİTMEMEK-İNCİNMEMEK)

İnsan, eşref-i mahlûkât, yani yaratılmışların en şereflisi ve mükemmelidir. Onun kalbi ise nazargâh-ı ilâhîdir. Bu durumda, insanın hatırını veya kalbini kırmanın ne derece ağır bir cürüm olduğu âşikârdır.

Şâir ne güzel söyler:

Fukarâ kalbine her kim dokuna,
Dokuna sînesi Allah okuna…

Müslüman, hassas ve rakik bir gönle sahip olmalı ve kimseyi incitmemelidir. Çünkü Allah Rasûlü’nün târif ettiği ve sevdiği mü’min, herkesle ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen bir gönül insanıdır.[1]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müslümanın hâlini şöyle beyân eder:

“(Gerçek) müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emîn olduğu kişidir. (Asıl) muhâcir de Allâh’ın yasakladıklarını terk edendir.” (Buhârî, Îmân 4, 5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gönlün kıymetini şöyle ifâde eder:

“Eğer sen­de ba­sî­ret var­sa, gö­nül Kâ­be’si­ni ta­vâf et! Top­rak­tan ya­pıl­mış san­dı­ğın Kâ­be’nin asıl mâ­nâ­sı gö­nül­dür… Şu­nu iyi bil ki sen, Al­lâh’ın na­zar­gâ­hı olan bir gön­lü in­ci­tir, kı­rar­san, Kâ­be’ye ya­ya ola­rak da git­sen, ka­zan­dı­ğın se­vap, gö­nül kır­ma­nın günahı­nı telâfî edemez.”

“Se­nin bir sa­man çö­pü ka­dar de­ğer ver­me­di­ğin yı­kık gö­nül, Arş’tan da üs­tün­dür, Kür­sî’den de, Levh’ten de, Ka­lem’den de!.. Hor bi­le ol­sa gön­lü ha­kîr tut­ma! O, hor­lu­ğuy­la yi­ne de üs­tün­ler üs­tü­nü­dür. Yı­kık gö­nül, Al­lâh’ın na­zar et­ti­ği var­lık­tır. Onu ya­pan can ne mübârek­tir. Kı­rıl­mış, iki yüz par­ça ol­muş gön­lü tâ­mir et­mek, Allah ka­tın­da bir­çok ha­yır ha­se­nat­tan da­ha yeğ­dir… Sus! Her kı­lın­da iki ­yüz dil ol­sa da söy­le­sen, gö­nül, yine de an­la­tı­la­maz.”

YUMUŞAK BİR LİSÂNA SÂHİP OLMAK
 Şeyh Sâdî:

“Bir haberin gönül inciteceğini biliyorsan sen sus, başkaları söylesin!.” tavsiyesinde bulunur.

Hak dostları da ne güzel söylemişlerdir:

“İnsanları inciten zâlimden daha bedbahtı yoktur. Çünkü musîbet gününde kimse ona yâr olmaz.”

“Sonbaharda gül ağacını yıkma ki, ilkbaharda onun güzel manzarasından mahrum kalmayasın!”

Yûnus Emre Hazretleri de şöyle der:

Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil!
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil!

Ak sakallı pîr hoca,
Bilemez hâli nice,
Emek yimesün hacca,
Bir gönül yıkar ise.

Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı,
İki cihân bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise…

FAKİR VE ÂBİDLERE YARDIM EDECEĞİ ZAMAN…

Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhu anhumâ-’nın oğlu Âmir -radıyallâhu anh-, fakir ve âbidlere yardım edeceği zaman, onları incitmemek için son derece nâzik bir yol izlerdi: Yardım edeceği kimseler secdede iken para keselerini ayakkabılarının yanına hissedecekleri şekilde bırakır ve görünmeden uzaklaşırdı.

Kendisine:

“–Neden yardımını birisiyle göndermiyorsun?” diye sorulunca şöyle cevap verdi:

“–Onlardan birinin, gönderdiğim kişiyle veya benimle karşılaştığında yere bakmasını istemem, onun için böyle yapıyorum.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 411)

KİMSEYİ İNCİTME

Kimseyi incitmemek her ne kadar zor da olsa, nisbeten insanın elindedir. Lâkin bir de kimseden incinmemek vardır ki, o daha zordur. Zira irâde ile kalbe hâkim olmak pek müşkildir. “İncitmemek”te dil susturulabilir, lâkin kalp, sessizce söylenmeye devam eder. “İncinmemek”te ise dil ile birlikte kalp de susturulmalıdır. Kalbini susturabilmek ise ancak kâmil müʼminlerin sanatıdır. Dolayısıyla incitmemek yolun başlangıcı ise, incinmemek de nihâyetidir. İkisi arasında katedilmesi gereken uzun mesâfeler vardır.

Hâsılı kimseyi incitmeden ve kimseden incinmeden büyük bir îman lezzeti içinde huzurlu bir ibadet ve hizmet ömrü sürebilmek, İslâm ahlâkının zirve husûsiyetlerindendir.

[1] Bkz. Ahmed, II, 400, V, 335.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hakk’a Adanmış Gençlik , Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/beseri-munasebetlerde-altin-kurallar.html


 

9 Eylül 2017 Cumartesi

Kulluk Sadece Allah’a Özgüdür-2

Kulluk Sadece Allah’a Özgüdür-2


En hayırlı nesiller, Kur’ân’a ve Sünnete yapışmışlar ve “Kur’ân bize yeter diyerek” Sünneti bırakmamışlardır. Yapılması gereken hayırlı nesillerin yolunda, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem’in Sünnetine itaat ederek, dosdoğru yol üzere yaşamaktır. Rabbimiz bizlere şöyle buyurmaktadır:


وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَ تْ مَصِيراً
 “Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, rasûle muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yataktır!..”[1]

Değerli Kardeşlerim Kulluk Şuûr İster:

Kulluğun tadını almak, îmânın tadını tatmakla olur. Îmânın tadını alamayan kimseler, kalblerine şirk bulaştırıp nefislerine ihânet eden kimselerdir. Bunlar, Allahın kulu olduklarını akıllarını bile getirmezler. Zihinlerinde Allâh ve Rasûlüne, Kur’ân’a ve Sünnet’e, Cennete ve Cehennem’e yer yoktur. Bunların yerine ne kadar çerçöp varsa hepsinden abur cubur misâli zihinlerine doldurarak, kulluk şuûrundan uzak bir hayat sürerler.

Oysa kulluk şuûr ister. Bu şuûrun kazanılması insân için hayati bir önem arz eder. Çünkü hayat, bu şuûr üzerine inşa edilecektir.

Bizi biz yapan, bizi Müslüman yapan değerlere sarılmak… Kulluğumuzu o değerlere göre düzenlemek… Bizi bizden alıkoyan, bizi Müslümanlığımızdan uzaklaştıran her şeyi bir çırpıda silip atmak… Tevhîdî bir kulluğu yaşamak yolunda her şeyi göze almanın hazzına varmak… İşte budur kulluk şuûru!

Yarınları yaşamak, yarınlarda yaşamak… Gelmesi mutlak, kaçınılması imkânsız olan yarınımız ahirettir. Ahiret şuuruyla yaşamak. Bizi ahretten, bizi hesap şuurundan uzaklaştıran her şeyden uzak durarak yaşamak… İşte budur kulluk şuuru.

Allaha hakkiyle kulluk edenler, kullara kulluk zilletine düşmeyeceklerdir. Kulların sahibine hesap vereceklerine inanıp, hesap şuuruyla yaşayanlar kulluk şuuruyla hareket edenlerdir.

Biz kulların öncelikli hedefi; kulları değil, kulların sahibini razı etmektir ve kulların rızalarıyla Allahın rızası çatıştığında Allah rızasını tercih etmektir. Dünya ve ahiret çıkarları ve tercihleri çatıştığında ahreti öncelemektir. Zira bizlerin ebedî yurdu ahirettir. Geçici geçeceğine göre, geçmeyen kalıcıyı tercih etmek akıl sahibi insanların özelliğidir.

Kul, kulluğunu yapacağı zatı çok iyi bilmeli; kulluğunu, kulların sahibine yapmalıdır. Bu ise hayatının her döneminde Âlemlerin Rabbi’nin onun yaşantısında neler istediğinin bilmesiyle gerçekleşir.

Din bir takım cahillerin dedikleri gibi vicdanlara hapsedilen bir olgu değildir. Din, hayata hâkim olan nizamdır. Bu nizam kimin ismiyle ve kimi razı etmek için yaşanıyorsa ona kulluk ediliyor demektir.
Allahın hâkimiyetinin geçerli olduğu yerlerde başkalarının hâkimiyetine yer yoktur. Mülk Allah’ındır. O’nun mülkünde O’na kulluk etmektir. Bu itibarla Allaha kulluk şuuru,  O’nun mülkünde O’nun rızası karşısında başka rızalar aramak yerine sadece onun rızasına razı olmaktır.

Müslüman iki hayatlı kişidir. O dünya hayatına faniliği kadar; ahiret hayatına ise ebediliği kadar değer verir.

Dünya hayatı bir imtihan yeri olarak ahiret hayatının önünde bize sunulmuşken, Müslüman sunulan bu hayatın bir gayesi olduğu bilinciyle hayata bakar.

Oysa gayeyi unutanlar ve verilen hayatın amacının oyun ve eğlence olduğunu sananlar için iki hayat şuuru yoktur. Onlar, verilen bu dünya hayatında nefislerinin onlara süslediği şekilde yaşarlar. Onlar için ikinci bir hayata yani ebediyet hayatına yer yoktur. Bazılarının dilleriyle ebediyete inandıklarını söylediklerini duyarsınız. Onlarda Cennete ve de Cehenneme inanmaktadırlar. Ancak bu sözde inanış, onları cennet ehlinden olmak ve cehennem ehlinden de olmamak için emredilen kulluğu yaşamaya yönlendirmemektedir.

Onların “bizler de Allâh’ın kuluyuz” dediklerini duyarsınız. Evet, tüm insanlar Allahın kullarıdırlar. Ancak kimileri bunu şuurlu söyler, kimileri ise şuursuz, yarım ağız… Aslında “bizler de Allah’ın kuluyuz” cümlesi şuursuz ağızlarda kuru bir söylemden öteye geçmez. Söylemden eyleme geçmeyen bir sözün arkasını sığınanlarınsa “nasıl bir kul” oldukları da ortadadır.
Şüphesiz ki, bizler, sadece ve sadece Allahın kuluyuz. Kullara, Allaha itaat eder gibi itaat edemeyiz, kullardan Allahtan ister gibi isteyemeyiz, Allahtan bekler gibi bekleyemeyiz. Allahın emirleri ile kulların emirleri çeliştiğinde ve çatıştığında kulların emirlerini Allahın emirlerinin önüne geçiremeyiz. Allaha rağmen kendilerine çağıranlar var ise onları kabul edemeyiz.

 YAZAR: Kadir Hatipoglu

 [1] Nisa: 4/115


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=469

--


Kulluk Sadece Allah’a Özgüdür-1

Kulluk Sadece Allah’a Özgüdür-1


Âlemlerin yaratıcısı Allah-u teâlâ, bizleri sadece kendi zatına kulluk yapmamız için yaratmıştır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insânları ancak bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.”[1]

Yaratılış sebebi olan kulluk, kulun mükellef olduğu şeylerin tamamını kapsayan kulun değişmez mesleğidir.

Kulun vazifesi kendisini yaratanı, yaşatanı ve yöneteni bilecek ve tüm hayatında O’nu razı etmeye çalışmasıdır.  Bu gayeyle hareket eden bir kulda hayatı boyunca yaratıcının önüne hiçbir şeyi geçirmeden yaşayacaktır.

Değerli Kardeşlerim Kulluk Sadece Dilde Olmaz:

Nerede olursan ol ve ne yaparsan yap, hiçbir zaman değişmeyecek olan gerçek; senin O’nun kulu, O’nunsa senin Rabbin olduğu gerçeğidir. Ve senin vazifen kulu olduğun yaratıcının senin üzerindeki emir ve yasaklarını baş tacı yaparak yaşamaktır.

Kulluk sadece dille ifade edilecek bir şey değildir. O, dilden yaşantıya yansımalıdır. Namazda Allahın kulu olduğunu söyleyenler; namaz dışında şeytanların, tâğutların, paranın, makamın kulu… oluyorlarsa onların dilleriyle söylediklerine itibar edilmez.

Bir kişi sabahtan akşama kadar iyi bir kul olduğundan bahsetse, ancak kulluk görevlerini yerine getirmezse diliyle söylediği bu sözün hiçbir kıymeti yoktur. Hayata yansımayan sözler kuru iddialardır ki, her iddia isbât ister. Ondan dolayıdır ki, -başta peygamberler olmak üzere- Allah Teâlâ’nın razı olduğu kullar, söylediklerini yaşantıya geçirenlerdir.

الم -, اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُوا اَنْ يَقُولُوا اَمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ -, وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ
“Elif, Lâm, Mim. İnsânlar, (sâdece) ‘Îmân ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allâh, doğru söyleyenleri de, yalancıları da mutlaka bilir (ve gerçekleri ortaya çıkarır).”[2]

Ne yazık ki zamane cahiliyesinde üç, beş günlük basit dünyâlıklar uğruna ebedî ahireti hiçe sayanlar, Allah Teâlâ’ya kulluk etmek yerine başkalarına kulluk etmektedirler.

Muhterem Müminler Kulluk Kur’ân ve Sünnete Göre Yapılır:

Müslüman’ca bir hayatı yaşamak ancak kulluk şuûrunun gönüllere yerleşmesiyle birlikte mümkün olacaktır. Kulluk şuûruna varan kişi, kulluğunu nasıl hayatına geçireceğini -öncelikli olarak- Kur’ân-ı Kerim’den ve Sünnet’ten öğrenmelidir. Kur’ân-ı Kerim’i ve Sünnet’i bilmeyenler, birçok şeyi öğrendikleri halde bunları öğrenmeyenler, nasıl ve neye göre bir kulluk yapacaklardır?

Hiç şüphesiz ki, Allah Teâlâ’nın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti, İslâm Dîni’nin değişmez iki temel kaynağıdır. Bu iki kaynağa sımsıkı sarılanlar Allah Teâlâ’nın izniyle sapmaktan korunan kişilerdir. Zira Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur:

تركتُ فِيكُمْ أمرينِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسّكتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” [3]

Öyleyse kurtuluş üzere olmak ve kurtuluş üzere kalmak Kur’ân ve Sünnet ile mümkündür. Bizler bu ikisinin arasını bir birinden ayıramayız. Kur’ân ve Sünnet’i birbirinden ayırmak, vahiy ile hayatı birbirinden ayırmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Sünnet, vahyin hayata yansımasıdır. Sünneti göz ardı etmek demek, vahyin hayata yansımasını göz ardı etmek demektir.

Bakınız yol gösterici Kitâbımızda, Rabbimiz bizlere şöyle buyurur:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
 “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun; Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh Gafurdur (bağışlayandır), Rahîm’dir (esirgeyendir).”[4]

Rabbimiz bu âyet-i kerimeyle, Allahı sevenlerin ve sevdiklerini iddia edenlerin Rasûlüne uymaları gerektiğini bildirmektedir. Bu ‘uyma emri’ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hayatında geçerli olduğu gibi, vefatından sonra da geçerlidir. Vefatından sonra da bizler, bu uyma emrini onun Sünnetine uyarak gerçekleştiririz.

Yine Rabbimiz diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللهَ وَمَنْ تَوَلَّى فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“Kim Rasûl’e itaat ederse, gerçekte Allâh’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.”[5]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:

مَنْ أطَاعَنِى فَقَدْ أطَاعَ اللّه، وَمَنْ عَصَانِى فَقَدْ عَصى اللّه،
 “Her kim bana itaat ederse (bana itaati Allah emrettiği için) Allah’a itaat etmiş olur ve her kim bana isyan ederse gerçekten Allah’a isyan etmiş olur.” [6]

Âyet-i kerîmede ve hadîsi şerîfte, Allahın rasûlüne itaatin, Allaha itaat olduğu beyan edilmiştir. Çünkü Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kendinden konuşmayan kişidir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى

 “O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.” [7]

Kur’ân ve Sünnet ilâhî kaynaklıdır. Biri “vahy-i metluv” iken, diğeri “vahy-i gayri metluv”dur. Öyleyse, Allaha itaat, Kur’ân’ın emir ve yasaklarına itaatken, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e itaatte hem hayatında, hem de vefatından sonra Sünnetine itaat etmektir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem Sünnetin de kendisine verildiğini şöyle ifade eder:
ألا إني أوتيت الكتاب ومثله معه

“Dikkat edin! Bana Kitâb ile birlikte benzeri (Sünnet) de verilmiştir.”[8]

 YAZAR: Kadir Hatipoglu

 [1] Zariyat: 51/56
[2] Ankebut: 29/1-3
[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/328.
[4] Ali İmran: 3/31
[5] Nisa: 4/80
[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/436.
[7] Necm: 53/3
[8] Ebû Dâvud (4604
 

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=469
 
 
  

8 Eylül 2017 Cuma

Eskimeyen Miras

Eskimeyen Miras


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey inananlar! Size, meclislerde yer açın denildiği zaman genişletin (yer açın) ki Allah da size (yerinizde ve rızkınızda) genişlik versin”

(Mücâdele, 11)


Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Sizden biriniz oturduğu yerden kalkar, sonra tekrar dönüp gelirse oraya oturmaya herkesten fazla hak sahibidir.”

(Müslim, Selâm 31)


Bütün bu prensipler, insanlar arasında bu sebeplerle ortaya çıkabilecek ihtilâfları önlemek, topluma bir çeki düzen vermek ve onları belli bir edebe riayet etmeye alıştırmak için konulmuştur. Bizim toplumumuzda, özellikle dindar çevrelerde ve modern hayatın tesirinden uzak kalmış kırsal kesimlerde bu edep kaidelerine hassasiyetle uyulduğunu görürüz.

Birçok meclislerde, yaşça küçük olanların, gönülden, sevabına inanarak ve hürmet göstererek, severek ve isteyerek, yerlerini âlimlere ve büyüklere verdiğini görürüz. Yine bir meclisten herhangi bir sebeple kalkan biri, tekrar geldiğinde bir başkası onun yerine oturmuş olsa bile sahibinin geldiğini görünce hemen kalkıp onun eski yerine oturmasını sağlar.

Bu davranışlar, Efendimiz’in sünnetinin müslüman milletimizin günlük hayatına ne kadar sindiğinin ve içtenlikle benimsendiğinin birer göstergesidir. Bizlere düşen görev, dedelerimizin ve atalarımızın bize miras bıraktığı bu eskimez hayat tarzını bizden sonraki nesillere benimsetmek ve onların da aynı şekilde yaşamasını temin etmeye çalışmaktır.

(Riyazü’s Salihin, 4.Cilt, Erkam Yay.) 



ÖNCE KENDİ NEFSİNE SESLEN!

ÖNCE KENDİ NEFSİNE SESLEN!   
     
Mü’min; din kardeşlerinin değil, kendi hatâ ve kusurlarının derdinde olmalıdır. Kusur arama hastalığının pençesinden kurtulmalı ve başkalarına kızıp tenkit etmenin, kendisini temize çıkarmayacağını bilmelidir. Zira önce kendini, hatalarını bilmeli ve kendi ile meşgul olmalıdır.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Ahmak, herkesin ayıp ve kusurunu, kılı kırk yararcasına araştırır, görür ve etrafa yayar. Fakat hamâkatinden dolayı, kendi ayıplarını zerre kadar görmez.”

Mü’min; din kardeşlerinin değil, kendi hatâ ve kusurlarının derdinde olmalıdır. Başkalarına kızıp tenkit etmenin, kendisini temize çıkarmayacağını bilmelidir. Zira kendi hatalarını görmeyip başkalarını suçlamak, kendine iğne bile batıramayıp başkalarına çuvaldızı revâ görmeye denk bir gaflettir.

HESABE ÇEKİLMEDEN KENDİNİ SORGULA

Esâsen, kendi kusurlarına teksif olan bir mü’minin, başkalarının kusurlarıyla iştigâle mecâli kalmaz. Bir gönle, bu meşgale yeter de artar bile. Zira;

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!” düstûruna lâyıkıyla riâyet eden bir mü’minin yüreği;

“Kim zerre ağırlığınca hayır işlemişse onu görür; kim de zerre ağırlığınca şer işlemişse onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8) ilâhî fermânının dehşetiyle ürperir. Bu endişeyle kendi kusurlarının derdine düşer.

Nitekim bir bedevî, Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’den bu âyet-i kerîmeleri dinleyince büyük bir hayretle:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, zerre ağırlığınca mı?!” diye sordu.

Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet.” buyurdu.

Bir anda hâli değişiveren bedevî:

“–Vay benim kusurlarım!..” diye inlemeye başladı. Ve bu sözü defalarca tekrarlayıp durdu. Sonra da işittiği âyetleri tekrar ederek kalkıp gitti.

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz onun ardından:

“–Îman, bu bedevînin kalbine girdi.” buyurdu. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 595)

Demek ki bugün mühim görülmeyen zerre kabîlinden kusurların dahî mîzanda hesap edileceği âhiret gününü düşünerek bu kusurlarımızın derdiyle meşgul olmak, hakîkî îmânın bir şâhididir. Bunu unutarak başkalarının şahsî kusurlarını araştırmak ise, îman zaafının bir belirtisidir.

EN KÖTÜ HASTALIK

Cenâb-ı Hak; “…Tecessüste bulunmayın!..” (el-Hucurât, 12) buyurarak kullarının gizli kalmış şahsî ayıp ve kusurlarını araştırıp ortaya dökmenin, daha büyük bir ayıp olduğunu beyan etmektedir.

Hak dostlarından Abdullah Dehlevî Hazretleri, huzurunda bir din kardeşinin ayıbı veya kusuru dile getirilse, hemen buna mânî olur ve:

“–O söylediğin söze ben daha lâyığım!” derdi.

Böylece hem etrafını gıybetten men eder, hem de başkalarının şahsî kusurlarına değil, kendi noksanlıklarımıza yoğunlaşmamız gerektiğini telkin buyururdu.

Diğer taraftan şunu da unutmayalım ki meydana gelen her zâhirî hâdise, onları tetikleyen bâtınî sebeplere dayanır. Nitekim âyet-i kerîmede:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti…” (er-Rûm, 41) buyrulmaktadır.

KENDİNİZE BUNLARI SORDUNUZ MU?

O hâlde başımıza gelen hâdiselere bir de bu gözle bakmamız gerekir:

* Acabâ yaşanan maddî-mânevî felâketlerde bizim ne gibi kusurlarımız var? Toplumun huzur ve sükûneti için nasıl bir kulluk kıvamında olmalıyız?

* İslâm şahsiyetinin ve îman nîmetinin gerektirdiği vazifeleri yeterince yerine getirebiliyor muyuz? Hâl ve davranışlarımız, ne kadar örnek bir müslüman manzarası sergiliyor?

* Kalplerde ne kadar müsbet, ne kadar menfî tesir bırakıyoruz? Söz ve fiillerimizle ne kadar hayra anahtar, şerre kilit olabiliyoruz? Hakkı ve hayrı ne kadar tavsiye edip bâtıl ve şerden ne kadar sakındırabiliyoruz?

* Toplumun gidişâtından gücümüz nisbetinde kendimizin de mes’ûl olduğunu ne kadar tefekkür edebiliyoruz? Yoksa -Allah korusun- “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mı diyoruz?

* Zâhiren aleyhimize de olsa, dâimâ hak ve adâletin yanında olabiliyor muyuz? Yoksa dünyevî menfaatler uğruna hakkâniyetten tâvizlere mi sürükleniyoruz? Günümüzde sıkça yaşanan vicdan-cüzdan çatışmalarında, ne kadar vicdânın sesini dinlemeyi tercih edebiliyoruz? Dünya ile ukbâ arasında tercih mecburiyetinde kaldığımızda; ne kadar “esas hayat âhiret hayatıdır” diyebiliyoruz?

* Hâlimizi lâyıkıyla muhâsebe edebiliyor muyuz? Yoksa muhâsebelerimiz de ayrı bir muhâsebeye mi muhtaç?..

Velhâsıl mü’minler olarak vazifemiz, “muâhezeyi nefsimize, müsâmahayı gayriye” göstermektir. Yani başkalarının şahsî kusurlarının tenkidiyle vakit kaybetmek yerine, kendi hâlimizi ciddiyetle gözden geçirmektir. En gizli hata ve kusurlarımızın bile mîzanda önümüze geleceğini düşünerek, bunların şimdiden farkına varmak ve affı için samimî bir tevbe-istiğfâr ile sâlih amellere gayret etmektir.]

Cenâb-ı Hak cümlemizi, sevip râzı olduğu, ihlâsını koruduğu sâlih kulları arasına, lûtf u keremiyle ilhâk eylesin.

Âmîn!..

7 Eylül 2017 Perşembe

İslam’ın Temeli Kelime-İ Şehadet

İslam’ın Temeli Kelime-İ Şehadet
 
شْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
 
Kelime i Şehadet Arapça bir ifade olup tevhidi ve Hz Muhammed’in (sav) peygamberliğini ifade etmektedir. ‘Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.’ anlamına gelmektedir.
 
Kelime i şehadet ile insan İslamiyet’i kabul etmiş olmaktadır. Bu doğrultuda ise Kur’an’ı bütünüyle benimsemiş,  Allah’ın Peygamberimize bildirmiş olduğu ve Onun insanlara tebliğ ettiği her şeyi tamamen kabul etmiş olmaktadır.
 
İslam Dinine giriş sözleşmesi olarak kabul edeceğimiz kelime-i şehadetle bir insan birtakım maddi manevi taahhütte bulunmuş olmakta bazı sorumluluklar üstlenmiş olmaktadır. Aynı zamanda bu sözleşme ile Müslümana, Müslüman olmanın ve İslam toplumunun bir üyesi olmanın kazanımlarını sağlamış olmaktadır. Bunların da ötesinde kişi kelime i şehadet ile imanın tadını tatmıştır. Mehmet Akif’in şiirinde ifade ettiği gibi;
 
İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür.
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.
 
İman sahibi olmak kişinin sahip olduğu en büyük kazanımlardandır. İman kişinin iç dünyasının aydınlanmasında huzura ermesine bir vesiledir. İmanın vermiş olduğu bu huzur insanı öyle bir konuma getirir ki; o imanın nuruyla kişi günahlardan ve kötülüklerden uzak durma iradesini gösterir.
 
Kuran-ı Kerim’de Allah Teala:
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَآءِۙ ﴿24﴾ تُؤْت۪يٓ اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿25﴾ وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍۨ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ ﴿26﴾
 
 
“Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir. Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.”[1]  buyurmaktadır.
 
Kelime i Şehadet bu ayette ifade edilen ‘güzel söz’e benzetilebilir. Bu noktada imanın insan hayatına olan kazanımlarını kökleri güçlü herhangi bir olumsuz rüzgârdan, fırtınadan etkilenmeyen; dalları ise gökte olan ve meyve veren bir ağaç misalinde görebiliriz.  Böyle bir iman Müslümanı şeytanın vesveselerine karşı koruduğu gibi Allah’ın emirlerini yapmakta da motive edici bir durum arz edecektir.
 
Güçlü bir imana sahip olan Müslüman dinini doğru bir şekilde öğrenme çabası içerisinde olacaktır. Bu da ibadetler ve ahlak ile imanının güçlenmesine vesile olacaktır. Aksi halde iman ettikten sonra imanın gereklerini yerine getirmemek çelişki olur. Çelişkili bir hayat ise huzurdan mahrumdur. Huzurlu bir hayat için çelişkilerden kurtulmak gerekmektedir.
 
Değerli müminler,
       
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, ihlâsla söylenmiş bir kelime-i şehâdet’in, âhirette mü’minin terazisinin sağ kefesini nasıl yükselteceğini şöyle anlatmışlardır:
 
        “Aziz ve Celil Allah Teâlâ kıyamet günü, ümmetimden bir adamı halkın içerisinden alır ve onun için doksan dokuz adet büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Allah Teâlâ adama sorar:
 
         — Bu defterlerde yazılı olanları inkâr ediyor musun? Muhafız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?
 
         Kul:
 
         — Hayır, ey Rabbim, (hepsi doğrudur!) der.
 
         Allah Teâlâ sorar:
 
         —Bunları işlemenden dolayı açıklamak istediğin) bir özrün var mı?
 
         Kul:
         —Beyan edecek bir özrüm yok, ey Rabbim, der.
 
         Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ:
         — Evet, senin bizim yanımızda (büyük ve makbul) bir de hasenen (iyiliğin) var. Biz bugün sana zulmetmeyeceğiz! Buyurur. Hemen bir kağıt çıkarılır. Üzerinde, 
 
شْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُه
Yazılıdır. Sonra Allah Teâlâ buyurur:
 
         - Ağırlığını (yani ibadetlerini ve salih amellerini) hazırla!
 
         Kul sorar:
         - Ey Rabb’im! Bu defterlerin yanındaki şu kart da ne?
 
         Allah Teâlâ ona (tekrar):
         - Sana zulmedilmeyecektir! buyurur.
 
         Hemen defterler mîzânın bir kefesine konulur, kağıt da diğer kefesine… Tartılırlar. Neticede defterler hafif kalır, kağıt ağır basar. Esasen Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz!” [2] Hadisten de öğrendiğimiz üzere kelime i şehadeti söyleyen ve bunun gereklerini hem ibadet hem ahlak boyutuyla hayatına aktaran bir Müslümanın ahirette mahzun olmayacağını görmekteyiz. Çünkü kelime i şehadet getirmenin sorumluluğunun bilincinde olan kimse Kuran’da şu ayetle ifadesini bulmaktadır:
 
“Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): ‘Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!’ Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.” [3]
 
Dolayısıyla bir Müslümanın her hareketinin her davranışının Allah’ın rızasına uygun olması gerekmektedir. Böyle olduğu zaman ise yaptığı her meşru Allah katında ibadet hükmünde karşılık bulacaktır.
 
Hz Peygamber (sav) şöyle buyurdular: “Bir kul İslam’a girer ve bunda samimi olursa daha önce yaptığı bütün hayırları Allah lehinde yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra da yaptıkları şu şekilde muamele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de –Allah affetmediği taktirde- bir günah yazılır.”[4]
 
Sonuç olarak Kelime i şehadet İslam’ı bir bütün olarak kabullenme ve yaşama sözleşmesidir. Bu sözleşmeyi yapan kişi bir taraftan maddi ve manevi pek çok kazanımlar elde ederken diğer taraftan da kişisel ve toplumsal olarak bir takım sorumluluklar üstlenmiş olmaktadır. Müslümandan beklenen de bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmesi ve dünyada ahiret yurdu cenneti kazanmaya çalışmasıdır.

 

[1] İbrahim: 14/24-26.
[2] Tirmizî, İman, 17, 2641.
[3] Ra’d, 13/ 19-25.
[4] Buhari, İman: 31; Nesai, İman: 10.
 
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--


Avuçlarımızda Büyütelim Birliğimizi

Avuçlarımızda Büyütelim Birliğimizi


Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”
(Enfâl, 46)



Rasûlullah (sav) buyurdular:


“Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binâlar gibidir.”
(Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65)


İslam, imana dayalı olarak önce inançlı kalplerde kurduğu birlik ve beraberliği, aile ve topluma yayarak hayatın her alanına taşımıştır. Zaten inancı bir, ibadetleri bir, davranışları bir olan toplumlarda, birlik kendiliğinden oluşur. Çünkü din kadar akıl ve mantık da birlik ve beraberlik ister.


Zira birlik ve beraberlik güç demektir, kazanç demektir, barış ve huzur demektir, mutluluk demektir.

Kur’an, kardeş saydığı inananlarını İslam etrafında birlik ve beraberliğe çağırıyor, tefrikadan, ayırımcılıktan, bölücülükten ve ırkçılıktan sakındırıyor.

Rasûlullah (sav) Efendimiz de Kur’an gibi hep birliğe, beraberliğe, cemaata çağırmış, birliğin güç ve rahmet olduğunu söylemiş, ayrılıklara sebep olacak düşünce ve davranışlardan ümmetini sakındırmış, “sürüden ayrılanı kurt kapar” diyerek uyarmıştır. (Ebu Davud, Salat,46.)

Bu gün dünyanın gelişmiş ülkeleri siyasî, iktisadî, askerî, harsî vs. değişik birliklerle güç kazanırken, Müslümanların inançlarına aykırı ideoloji ve sistemler içinde kalbî birliklerini, ırkçı ve bölgeci anlayışlarla da coğrafî birliklerini parçalanmış ve bölünmüş görmek içler acısıdır, ârdır ve ayıptır.

Oysa dinimiz gibi aklımız, ilmimiz, ekonomimiz, siyasî gerçeklerimiz ve tarihi tecrübelerimiz de birlik olmamızı gerektiriyor.

Bu halimizden bir an evvel sıyrılmalı, dün olduğu gibi yine insanlığa bu konuda da bizler örnek olmalıyız.


NASİPSİZLİK NEDEN OLUR?

NASİPSİZLİK NEDEN OLUR?   
     
Allah Teâlâ’nın muhabbetine ancak, O’nun Habîbi’ne itaat, teslîmiyet ve bilhassa muhabbet yolundan ulaşabiliriz. Bu yolda en ufak bir ihmâl, tereddüt veya şüphesi olana, ilâhî muhabbet kapısı kapalı kalır.

Hazret-i Peygamber’e muhabbetin, Allâh’a muhabbet; O’na itaatin, Allâh’a itaat; O’na isyanın da Allâh’a isyan mâhiyetinde olduğu, âyet-i kerîmelerle sâbittir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:

“(Allâh’ın râzı olacağı güzel bir kulluğa) muvaffak olmamızda gayretlerimizin payı ne ki! Ne varsa hepsi Allâh’ın lûtfudur. Ama buna mutlakâ bir sebep gösterilmesi gerekirse derim ki, bütün lûtufların sebebi; gelmiş ve gelecek bütün insanlığın efendisi olan Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bağlanıp Oʼnun mübârek izinden git­mektir…

NASİPSİZLİĞİN TEK SEBEBİ

İnsana bir şeyin azı veya tamamı nasip olmamışsa bunun tek sebebi, Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tam olarak uyma hususunda bir kusurunun olmasıdır.

Bir defasında gaflete düşerek abdesthâneye sağ ayağımla girdim. (Sünnet’e uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün birçok mânevî hâlden mahrum kaldım.”

Kulu Rabbine yaklaştıran feyiz ve rûhâniyete ancak, Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tam bir teslîmiyetle itaat ederek erişilebilir. Zira âyet-i kerîmelerde Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)

Yani Allah Teâlâ’nın muhabbetine ancak, O’nun Habîbi’ne itaat, teslîmiyet ve bilhassa muhabbet yolundan ulaşabiliriz. Bu yolda en ufak bir ihmâl, tereddüt veya şüphesi olana, ilâhî muhabbet kapısı kapalı kalır. Zira Hazret-i Peygamber’e muhabbetin, Allâh’a muhabbet; O’na itaatin, Allâh’a itaat; O’na isyanın da Allâh’a isyan mâhiyetinde olduğu, âyet-i kerîmelerle sâbittir.

Bu yüzden mü’min, büyük-küçük her hareketinde, Kur’ân’ın fiilî bir tefsîri demek olan Habîbullah Efendimiz’in hayat tarzına, yani Sünnet-i Seniyye’ye tam bir riâyet hassâsiyetiyle dolu olmak mecburiyetindedir.

Zira şu bir hakîkattir ki, Efendimiz’in sünnetlerine lâyıkıyla sarılan mü’minlerin -ekseriyetle- farzları yaşamakta da herhangi bir tâvizi, noksanı, ihmâli olmamaktadır. Fakat sünnetleri ihmâl edenlerin, farzlarda da büyük fireler vermeye açık oldukları, bilinen bir gerçektir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Îmâm-ı Rabbânî, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/nasipsizlik-neden-olur.html


 

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-3

İhsan ve İkram Sahibi Olmak-3

 Kur’ân-ı Kerîm’de “birr” diye tâbir olunan, “sevdiklerinden infâk edebilmek” fazîleti de tıpkı îsâr gibi yüksek seviyedeki bir infâk keyfiyetidir.


 Ahlâkî fazîletlerin hepsinde ideal bir nümûne olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç şüphesiz bu hususta da kâbına varılmaz bir zirve şahsiyettir. O’nun küçücük bir şeyde bile mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmek husûsundaki hassasiyetinden bir misal şöyledir.


 Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir misvak dalından iki misvak yaptı. Misvakların birisi eğri, diğeri düz ve güzel idi. Rasûl-i Ekrem, misvakların güzel olanını yanındaki sahabisine verdi ve eğri olanını kendisine ayırdı. Sahabî: deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:


“Bir saat de olsa, bir kimse ile arkadaşlık edene, arkadaşlık hakkına riâyet edip etmediği sorulur.” buyurdu ve bu hakkın îsâr ve birr anlayışı ile, yani mü’min kardeşini kendi nefsine tercih edip sevdiğinden infâk etmekle ödeneceğini anlatmış oldu. [7]
Kardeşlerim şu kıssa da, bu keyfiyetteki bir infâkın fazîletine ne güzel bir misâldir:


 Bir gün ashâb-ı kirâm, Mescid-i Nebî’de toplanmış, Rasûlullâh’ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara şu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdular:
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَىْءٍ فَاِنَّ اللّهَ بِه عَليمٌ

“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e (yâni hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” [8]
 

Derin bir vecd hâlinde Rasûlullâh’ı dinleyen ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîmeyi de kendi iç dünyalarının derinliklerinde hissedebilmenin ve bu nebevî dâvetin muhtevâsında ne varsa hepsini infak edebilmenin muhâsebesine dalmışlardı. Birden bir sahâbenin ayağa kalktığı görüldü. Yüzünde nûr-i ilâhî parlayan bu sahâbe Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Ebû Talha’nın Mescid-i Seâdet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Sık sık davet ettiği Rasûlullâh’a ikramla da bahçesini bereketlendirirdi.
Ebû Talha şöyle dedi:

“-Yâ Rasûlallâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibâren Allâh rızâsı için onu Allâh’ın Rasûlü’ne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakîre verebilirsiniz.”
Sözlerinin ardından bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti. Ebû Talha, bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmedi. Hanımı sordu:
“- Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!”
Ebû Talha:

“- Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver.” dedi.
 

Beklemediği bu cevâb üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:
“-Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?”
Ebû Talha:

“-Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı fazîletli infâkı sevinç ve neş’e içinde anlattı.
Hanımının “İkimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de “İkimiz nâmına” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi:
“-Allâh senden râzı olsun Ebâ Talha. Etrâfımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesâret edemezdim; Allâh hayrımızı kabul buyursun, işte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!”
Ebû Talha’ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı seâdet iklîminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.
 

Allâh Rasûlü, hiçbir şeyi olmayanı dahi infâk seferberliğine teşvik ederdi. Meselâ Ebû Zer -radıyallâhu anh- ashâbın en fakirlerinden olduğu hâlde onu bile infaka dâvet eder ve şöyle buyururdu:
يَا أَبَا ذَرٍّ وَإِذَا اشْتَرَيْتَ لَحْمًا أَوْ طَبخْتَ قِدْرًا فَأكْثِرْ مَرَقَتَهُ وَاغْرِفْ لِجَارِكَ مِنْهُ

“Ey Ebu Zerr Et satın aldığın veya bir tencere kaynattığın zaman suyunu artır, ondan komşuna bir avuç (kadar da olsa) ver”[9]
Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nûrlu, derin, hassas, rakîk, diğergâm, cömert, merhamet ve şefkat sâhibi ve infak heyecânı içinde olmalıdır.

İktisâdî bunalıma girdiğimiz günümüzde ciddî bir infâk ve îsâr seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere infâk ve îsârımız Rabbimize karşı bir şükür borcudur. Elimizdeki nîmetleri muhtaçlarla paylaşalım ki, memnûn ve mesrûr ettiğimiz gönüller, dünyâda rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette seâdetimiz olsun.
 

Yâ Rabbî! Merhametin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun! Rabbimiz! Âlemlerin Efendisi’nin ve onun izinden yürüyen İslâm büyüklerinin îsârla dolu hayatlarından bizlere de hisseler nasîb eyle! Âmîn!
 

 Not Bu vaaz Osman Nuri Topbaş   Hocanın Altınoluk Dergisi  2001 – Mayis, Sayı: 183, Sayfa: 028 deki  yazısından  iktibas edilerek hazırlanmıştır.

 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=492



[7] İhyau Ulûmiddîn, c. 2, s. 435
[8]Âl-i İmrân, 92
[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/111


--




6 Eylül 2017 Çarşamba

MEVLANA HAZRETLERİNİN TEFEKKÜR DÜNYASI

MEVLANA HAZRETLERİNİN TEFEKKÜR DÜNYASI   
     
Mevlana Hazretlerinin tefekkür dünyasını anlatan ibretlik kıssa…

Hazret-i Mev­lâ­nâ, sükût ve tefekkürün güzelliğini şu kıs­sa ile ne gü­zel ifâ­de eder:

Bir sû­fî, neş’ele­nip te­fek­kü­re dal­mak için mü­zey­yen bir bah­çe­ye gi­der. Bah­çe­nin ren­gâ­renk tez­yî­nâ­tı kar­şı­sın­da mest olur. Göz­le­ri­ni ka­pata­rak mu­râ­ka­be ve te­fek­kü­re da­lar. Ora­da bu­lu­nan gâ­fil bir ki­şi, sû­fî­yi uyur zan­ne­der. Onun bu hâ­li­ne hay­ret eder. Ca­nı sı­kı­lır. Sû­fî­ye:

“–Ne uyu­yor­sun? Gö­zü­nü aç da üzüm çu­buk­la­rı­nı, çi­çek aç­mış ağaç­la­rı, ye­şer­miş çi­men­le­ri sey­ret! Al­lâh’ın rah­met eser­le­ri­ne na­zar et!” der. Sû­fî de ona şöy­le ce­vap ve­rir:

“–Ey gâ­fil! Şu­nu iyi bil ki, rah­met-i ilâ­hiy­ye­nin en bü­yük ese­ri gö­nül­dür. Onun dı­şın­da­ki­ler bu bü­yük ese­rin göl­ge­si me­sâ­be­sin­de­dir. Ağaç­lar ara­sın­da bir de­re akıp gi­der. Onun ber­rak su­yun­da iki ta­ra­fın ağaç­la­rı­nın akis­le­ri­ni gö­rür­sün… Su içi­ne ak­se­dip gö­rü­len­ler, ha­yâ­lî bir bağ-bah­çe­dir. Asıl bağ ve bah­çe­ler, gö­nül­de­dir. Çün­kü gö­nül, na­zar­gâh-ı ilâ­hî­dir. On­la­rın za­rif ve latif akis­le­ri, su ve ça­mur­dan olan dün­ya âle­min­de­dir. Eğer bu âlem­de­ki­ler, gö­nül âle­min­de­ki o neş’e sel­vi­si­nin ak­si ol­ma­say­dı, Ce­nâb-ı Hak bu ha­yal âle­mi­ne al­da­nış me­kâ­nı de­mez­di. Kur’ân-ı Kerîm’de:

«…(Bu) dün­ya hayâtı, al­dan­ma me­tâ­ın­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir.» (Âl-i İmrân, 185) bu­yru­lur.

Gâ­fil olan­lar ve dün­ya­yı Cen­net zan­ne­de­rek; «Cen­net bu­dur!» di­yen­ler, bu de­re­nin gö­rün­tü­sü­ne ka­nan­lar­dır. Asıl bağ ve bah­çe­ler­den, yâni ev­li­yâ­ul­lah­tan uzak­ta ka­lan­lar, o ha­yâ­le mey­le­de­rek al­da­nır­lar. Bir gün bu gaf­let uy­ku­su ni­hâ­yete erer. Gözler açı­lır, hakîkat görü­lür. Fa­kat son ne­fes­te o man­za­ra­nın ne fay­da­sı olur? Ne mut­lu o kim­se­ye ki, öl­me­den ev­vel öl­müş, onun ru­hu, bu ba­ğın ha­kî­ka­tin­den ko­ku al­mış­tır…”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/mevlana-hazretlerinin-tefekkur-dunyasi.html


 

Hülya Keleş - Atın o madalyaları

Hülya Keleş - Atın o madalyaları

Murat Bardakci'nin 1 Eylul tarihli Budizm yazısını okumanızı tavsiye ediyorum. Yazının sonunda şöyle diyor ;
"Değil böceğe, ota bile saygı duydukları söylenen Budistler şakır şakır kan döküyorlar ama İslâm Dünyası’nda bizim dışımızda kimsenin çıtı çıkmıyor ve 1989’da Nobel Barış Ödülü’nü alan Dalay Lama’dan da, Hindistan’ın kuzeyindeki Daramsala’daki manastırının sözcülerinden de tık yok!
Budizm’in “sevgi yolu” olduğuna inanan ve ot yakıp ot yiyen Budist tanıdıklarıma muhabbetlerimi gönderiyorum! " diyor Bardakçı yazısının son bölümünde ...

Daha iyi insan olabilmek bir yol seçiyoruz. budist oluyoruz, meditasyon yapıyoruz, yoga yapıyoruz.


Ya da müslümanız diyoruz. Oruç tutuyoruz namaz kılıyoruz . Amaç Yaradana yakın olup, nefsi terbiye edebilmek. Yemiyoruz içmiyoruz. Böceğe çiçeğe tüm yaratılmışa saygı gösteriyoruz, diyoruz.

Fakat nedense her kesimde, bunlar sözde kalırken, tüm dünya da kan akmaya devam ediyor. O zaman tüm bunları doğru anladığımızı ve sağlıklı bir yol izlediğimizi nasıl söyleyebiliriz?

Eğer yaşamına uygulayamıyorsan, bu bilgi ve uygulamalarin dünya barışına hizmet edemiyorsa, insanları hatta çocukları bu bizden değil deyip ötekileştiriyorsan, günahsız çocukları öldürebiliyorsan.


Nobel barış ödülünü almış olup, bu katliamlara da seyirci kalabiliyorsan. Barış kavramı sadece bir madalya, bir teşekkür yazısı olarak kalıyorsa, atın o madalyaları , yakın o teşekkür yazılarını...

Bize kalan manzaraya yukardan bir bakin;
 

Amacına ulaşmamış bir ödüller, anlaşılamamış dinler, boşa geçirilmiş yaşamlar...

Hülya Keleş