3 Ekim 2017 Salı

LOKMAN HEKÎM KİMDİR?

LOKMAN HEKÎM KİMDİR?   
     
Lokman Hekim’in kim olduğunu, Lokman Hekim ile ilgili ayetleri ve hadisleri, Lokman Hekim’in hikmetli sözlerini yazımızda bulabilirsiniz.

Lokman kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce olduğu belirtilmektedir (Fîrûzâbâdî, VI, 90; Âlûsî, XXI, 82). Kur’an’da Hazreti Lokman’la ilgili bilgiler, aynı adı taşıyan sûrede onun iki defa ismen zikredilmesinden ve oğluna verdiği bazı öğütlerin naklinden ibaretti. (Lokmân 31/12-19).

LOKMAN HEKÎM KİMDİR?

Hikmetli nasihatleriyle destanlaşan Hazret-i Lokman -aleyhisselâm-, zâhirî ve bâtınî hekimlerin pîridir. Rivâyetlere göre Eyyûb -aleyhisselâm- ile akrabâdır ve pek çok peygamberin hizmetinde bulunmuştur.

Buna karşılık Câhiliye şiirinde ve kısas-ı enbiyâ başta olmak üzere bazı İslâmî kaynaklarda Lokman’a dair çeşitli rivayetler yer almakta ve bu rivayetlerdeki bilgilerin aynı adı taşıyan veya benzer niteliklere sahip farklı kişilere ait olduğu ve bunların birbirine karıştırıldığı ifade edilmektedir.

Gerçekte biri Kur’an’da zikredilen ve kendisine hikmet verilmesi sebebiyle Lokmânü’l-hakîm (Lokman Hekim) diye mâruf olan, diğeri ise Arap şiirinde Lokmân b. Âd olarak geçen iki kişinin mevcudiyeti yanında (Cevâd Ali, I, 316-317) zaman içinde muhtelif kişilere ait çeşitli özellikler de bu isim etrafında toplanmıştır.

İslâm’dan önce Araplar arasında uzun ömrü, bilgeliği ve darbımeselleriyle temayüz eden Lokman, Câhiliye dönemi şiirlerinde Hz. Hûd’un kavmine adını veren Âd’a nisbetle Lokmân b. Âd olarak geçmekte, ancak İslâmî kaynaklarda bu zatın Kur’an’da zikredilen Lokman olmadığı belirtilmektedir (Câhiz, I, 126; Fîrûzâbâdî, VI, 90). Hz. Lokman’ın Kur’an’da örnek bir şahsiyet olarak takdim edilmesi onun Arap toplumunca bilindiğini göstermektedir.

Lokman Hekîm, bir peygamber veya velîdir. Fakat İslâm âlimlerinin çoğu, onun peygamber değil, hikmet ve takvâ sahibi, tefekkür ehli, sâlih bir zât olduğu kanaatindedir.

HZ. LOKMAN NE KADAR SÜRE YAŞAMIŞTIR?

Lokman’ın ne kadar yaşadığı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu rivayetlere göre Lokman Allah’tan uzun ömür dilemiş, tercih kendisine bırakılınca Araplar’da uzun ömrün simgesi olan kartaldan hareketle yedi kartal ömrü kadar yaşamayı istemiştir (Taberî, Târîħ, I, 223). Lokman’ın beş yüz altmış, bin, üç bin, üç bin beş yüz veya dört bin yıl yaşadığı nakledilmektedir. Bu sebeple kendisine “Lokmânü’n-nüsûr” (kartallar kadar uzun yaşayan Lokman) denildiği gibi “el-Muammer” (uzun ömürlü) lakabıyla da anılmıştır (Nüveyrî, XIII, 60).

Ebû Hâtim es-Sicistânî uzun ömürlüler arasında Lokman’ı Hızır’dan sonra ikinci sırada zikreder (el-Mu’ammerûn, s. 4-5). Vefat ettiğinde Ahkāf’ta Hûd peygamberin kabrinin yakınına defnedildiği söylenir (Vehb b. Münebbih, s. 78-85). Yâkūt, onun mezarının Taberiye gölünün doğu tarafında veya Remle’de, bir rivayete göre de Yemen’de olduğunu nakletmektedir (Mu’cemü’l-büldân, IV, 19). (islamansiklopesi)

HİKMET NEDiR?

Lokman -aleyhisselâm-ʼın “hikmet” ehli olduğu, Kur’ân-ı Kerîm’de kendi adıyla anılan sûrede şöyle beyân edilmektedir:

“Andolsun ki Biz Lokmân’a; «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik…(Lokman, 12)

Hikmet; eşyânın hakîkatini ve esrârını idrâk edebilmektir.

Hikmet; hakîkatleri idrâk husûsunda akla aczini kavratmaktır. Akılla kavranamayan nice sırlar, ancak hikmetle çözülür. Kâinattaki ilâhî tecellîler de hikmet nazarıyla okunabilir.

Zemahşerî, Lokmân Hekîm’in hikmetine misâl olarak şu hâdiseyi nakleder:

Birgün Dâvûd -aleyhisselâm-, Lokmân Hekîm’den bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça getirmesini istedi. Lokmân Hekîm de ona, kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirdi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Dâvûd -aleyhisselâm-, bu defâ hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini taleb etti. Lokmân Hekîm, yine koyunun dil ve yüreğini getirdi. Hazret-i Dâvûd, ona bunun sebebini sorunca da şöyle dedi:

“–Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, bunlardan daha kötüsü olmaz!..” (Zemahşerî, Keşşâf, V, 18)

LOKMAN HEKİM VE HİKMET İLE İLGİLİ RİVAYETLER

Rivayete göre Lokman’dan nübüvvetle hikmetten birini seçmesi istenince hikmeti tercih etmiş, hilâfet Dâvûd’a verilmiş, Lokman da ona vezir olmuştur (Kurtubî, XIV, 60). İkrime el-Berberî ve Şa‘bî onun nebî olduğunu söylemekteyse de Katâde b. Diâme, Mücâhid b. Cebr gibi âlimlere göre nebî değil hakîmdir (Taberî, Câmi’u’l-beyân, XXI, 67).

Diğer bir yandan hakkında Lokman Hekim Efsanesi olarak geçen ve ölümsüzlük iksirini bulmasının konu olduğu bir hikayede yıllarca dilden dile kulaktan kulağa yayılarak günümüze kadar gelmiştir.

*****

Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke’de nâzil olan 31. sûresi Lokmân adını taşımaktadır. Fakat bu sûrede Lokman’ın kimliğine dair bilgi bulunmadığı gibi Âd kavminden ve onlara gönderilen Hûd peygamberden bahseden diğer sûrelerde de onun adından söz edilmemektedir. Lokmân sûresinde (31/12-19) Lokman’a hikmet verildiği bildirilmekte ve oğluna hitaben iman, ibadet, ahlâk ve görgü kurallarına dair öğütleri aktarılmaktadır. Lokman’a verilen hikmetin ilim, üstün kavrama yeteneği, isabetli söz ve davranış, ilim-amel uygunluğu, din konusunda derin bilgi olduğu belirtilmektedir (a.g.e., XXI, 67; Fahreddin er-Râzî, XXV, 145). (islamansiklopedisi)

 LOKMAN HEKİM HAKKINDA HADİSLER

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Lokmân, peygamber olmayıp, ibâdet eden bir kuldu. Allâh Teâlâ, onu günahlardan korudu. Çok tefekkür ederdi. Îmânı kuvvetli idi. Allâh Teâlâ’yı sever, Allâh Teâlâ da onu severdi. Allâh Teâlâ, ona hikmet ihsân eyledi.” (Kurtubî, Tefsîr,XIV, 59-60)

İmâm Mâlik anlatıyor:

“Bana ulaştığına göre, Lokmân Hekîm’e:

«–Sende gördüğümüz bu (meziyetin mâhiyeti) nedir?» diye sormuşlardı. (Bununla onun fazîletlerini kastetmişlerdi.)

Şu cevâbı verdi:

«−Doğru sözlülük, emâneti yerine getirmek, beni ilgilendirmeyen şeyi terk etmek ve ahde vefâ göstermek.»” (Muvattâ, Kelâm, 17)

Ebû Ümâme -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Lokmân oğluna dedi ki:

«Âlimlerin meclislerinde bulun! Hekîmlerin sözlerini dinle! Çünkü Allâh, yağdırdığı bol yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi ölü kalbi de hikmet nûruyla diriltir.»” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 125)

KUR’ÂN’DA LOKMAN HEKÎM’İN HİKMETLİ SÖZLERİ VE OĞLUNA NASİHATLERİ

Âyet-i Kerimeler’de buyrulur:

“Lokmân, oğluna nasihat ederek: «Yavrucuğum! Allâh’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür (karanlıktır).» dedi.” (Lokmân, 13)

“–Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allâh onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allâh, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdârdır.” (Lokmân, 16)

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa, onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse, onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8)

“–Yavrucuğum! Namazını dosdoğru kıl! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış! Başına gelenlere sabret! Doğrusu bunlar, azmedilmesi îcâb eden, (büyük bir azim ve kararlılık gerektiren) işlerdir.” (Lokmân, 17)

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez!” (Lokmân, 18)

“Yürüyüşünde mûtedil ol! (Ne çok hızlı, ne de yavaş yürü! Sükûnet ve vakarını muhâfaza et!) Sesini alçalt! (Bağırıp çağırarak konuşma!) Unutma ki, seslerin en çirkini merkep sesidir.” (Lokmân, 19)

LOKMAN HEKÎM’İN NASİHATLERİ

Lokmân Hekîm’in mûteber kitaplarda nakledilen nasihatlerinden bazıları da şöyledir:

“Ey oğlum! Takvâyı kendin için âhiret sermâyesi edin! Çünkü takvâ, mal ve mülk ile olmayan bir ticârettir!”

“Ey oğlum! Cenâzede hazır bulun! Çünkü cenâze, sana âhireti hatırlatır. Haram ve günahlar ise, senin dünyâya karşı meylini artırır.”

“Ey oğlum! Yalan söyleyen kimsenin nûru gider. Kötü huylu olan kimsenin gam ve kederi çoğalır.”

“Ey oğlum! Anlayışsız kimseye bir meseleyi anlatmak, ağır bir kayayı yerinden oynatmaktan daha zordur.”

“Ey oğlum! Câhili bir yere elçi olarak gönderme! Eğer akıllı ve hikmet sâhibi birini bulamazsan, kendin git!”

“Ey oğlum! Dünyâ derin bir deniz gibidir. Çoğu insan orada boğulmuştur. Takvâ gemin, îman yükün, tevekkül hâlin, sâlih amel azığın olsun! Kurtulursan Allâh Teâlâ’nın rahmetiyle, boğulursan günâhın sebebiyledir.”

“Ey oğlum! Horoz senden daha akıllı olmasın! O her sabah, zikir ve tesbîh ediyor, sen ise uyuyorsun!”

“Mide dolarsa, tefekkür uykuya dalar. Âzâlar da ibâdetten geri kalır!”

“Ey oğlum! Öyle arkadaş seç ki, ayrıldığınız zaman, ne sen onları, ne de onlar seni dillerine dolasınlar!”

“Dostlarını koru! Yakınlarını ziyâret et!”

“Ey oğlum! Üç şey, üç şeyle bilinir: Hilim gazap ânında, şecâat harb meydanında, kardeşlik ise ihtiyaç ânında.”

“Günahlar dışında, arkadaşlarına muvâfakat eyle!”

“Ey oğlum! İnsanlar her gün ibâdet ve tâati ihmâl ettikleri hâlde nasıl olur da va’dolundukları azaptan korkmazlar!”

“Ey oğlum! Dünyâdan yetecek kadar al, ona kapılma, aksi hâlde bu, âhiretine zarar verir. Dünyâdan tamâmen de el-etek çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu, şehvetini kırar. Ancak seni namazdan alıkoyacak kadar da çok oruç tutma! Çünkü Allâh katında namaz, oruçtan daha büyüktür…”

“Ey oğlum! İyiliği, ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi, iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven, hakârete uğrar; kötülük olan yerlere giden, töhmet altında kalır; kötülüğe yaklaşan, kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişmân olur.”

“İyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma!”

“Ey oğlum! Emîn bir kimse ol ki, zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu hâlde insanlara, Allâh’tan korkuyormuş gibi görünme.”

“Kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği hâlde kendisi yanarak tükenen muma benzer!”

“Ey oğlum! Küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün!”

“Küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür.”

“Ey oğlum! Gönlünü kederlerle ve üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdîre rızâ göster. Allâh tarafından sana verilene kanâat et ki, hayâtın güzelleşsin, gönlün sürûrla dolsun ve hayattan zevk alasın.”

“Ey oğlum! Dünyâ hayâtı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de az bir
kısmı kalmıştır.”

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Lokmân Hekîm’den haber vererek şöyle buyurdu:

“Lokmân, oğluna: «Allâh Teâlâ, kendisine emânet edilen şeyi korur! Ben de seni, malını, dînini ve amelinin sonunu, Allâh Teâlâ’ya emânet ediyorum!» dedi.” (İbn-i Hanbel, II, 87)

“Pek çok enbiyâ -aleyhimüsselâm-’a hizmet ettim. Kelâmlarından sekiz sözü hulâsa olarak seçtim. Eğer dikkatli olur da, bu sekiz hasletle amel edersen, kurtuluşa erersin:
  1. Namazda iken kalbini,
  2. İnsanların arasında iken dilini,
  3. Sofrada elini,
  4. Başkasının evinde iken de gözünü muhâfaza et.

Diğer dört hasletin de ikisi dâimâ hatırlanması, ikisini ise unutulması îcâb eden şeylerdendir:
Her ahvâlde hatırlayacağın iki husustan birincisi, Allâh Teâlâ’dır ki, O’nu çokça zikret! İkincisi ise, ölümdür ki, onu da hiç unutma!

Unutacağın iki şeyden biri, başkasına yapmış olduğun iyiliklerdir ki, hemen unut! Bir de, başkalarının sana yapmış olduğu kötülükleri unut!..”

Rivâyete göre Lokmân Hekîm’in yüzük taşında:

“Gördüğünü gizlemen, şüphe ettiğini açıklamandan daha güzeldir!” yazılı idi.

Aleyhisselâm!..

LOKMAN HEKİM “HEKİMLİĞİN ATASI”

Lokman diğer özellikleri yanında hekimliğin atası olarak da tanınmış, onun bütün bitkilerin özünü bildiği söylenmiş ve kendisinden dertlere şifa olacak reçeteler ve formüller nakledilmiştir. Lokman’a nisbet edilen meseller çeşitli adlarla bir araya getirilmiştir. Bunlardan biri Emŝâlü Luķmân al-Ĥakîm ve ba’żu aķvâli’l-’Arab’dır ki Thomas Erpenius (Leidae 1615), bir diğeri olan Emŝâlü Luķmân el-Ĥakîm ise Georg Wilhelm Freytag (Bonn 1823) tarafından Latince’ye çevrilmiştir.

LOKMAN HAKÎM’İN HASTALAR İÇİN TAVSİYESİ

Hem hastalıkların hem de gönüllerin hekimi olan Lokman Hakîm Hazretleri’ne bir gün sormuşlar:

“–Efendim, hastalarımıza neler yedirelim? Ne tavsiye buyurursunuz?”

Lokman Hakîm şu güzel ve özlü cevabı vermiş:

“–Hastalarınıza acı söz yedirmeyin de, ondan başka ne yedirirseniz zararı olmaz inşâallah…”

http://www.islamveihsan.com/lokman-hekim-kimdir.html


 

2 Ekim 2017 Pazartesi

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-4

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-4
 
 
 Yüce Rabbimiz, Ankebut suresinde bizlere şöyle emretmektedir:
اُتْلُ مَآ اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلَوةَ اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللهِ اَكْبَرُ وَاللهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
 
“Kitaptan sana vahyedilenleri oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”[1][7]
 
Bu ayette ifade edildiğine göre, hakkıyla kılınan namaz, ruhu ulvileştirir ve insanı mutlaka kötülüklerden alıkoyar. Kur’an’da ve birçok hadiste belirtildiği gibi, iyiliğe sevk etmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz ve ibadet, sırtta taşınan bir vebaldir.
 
Namaz ve cemaatin terki veya hakkıyla eda edilmemesi, İslâm cemiyetinin çöküş sebeplerinin en başta gelenlerindendir. Günümüzde namazı terk edenler bir tarafa, namazı kılanlarda bile, birçok manevî hastalıklar ve kötülükler nüksetmektedir. Dolayısıyla bu da gösteriyor ki, hakkıyla eda edildiğinde müminleri kötülüklerden menetmesi gereken namaz, fonksiyonunu tam olarak icra edemiyor. Haşa Allah’ın kelamı Kur’an’da bir noksanlık söz konusu olmadığına göre, demek ki bizim namazlarımız tam olmuyor. 
 
Hz.Peygamber (s.a.v) Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin devam ettirilmesi ve daha da ileri götürülmesi için sadece cuma ve bayram namazlarında değil, günlük beş vakit namazlarda da müminlerin camilere koşarak orada bir araya gelmeleri ve birlik ve beraberlik içerisinde namazlarını kılarak, Yüce Allah’a dua ve niyazda bulunmalarını önemle ümmetine tavsiye etmiştir. Ayrıca cemaatla kılınan namazın fert olarak kılının namazdan 25-27 derece daha faziletli olduğunu bizlere şu şekilde belirtmiştir: “Kişinin cemaatla kıldığı namaz, evinde veya işyerinde kıldığı namazdan yirmi beş (veya yirmi yedi) derece daha sevaptır. (Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Mesacid, 42) Eğer sizden biri, güzelce abdest alır ve namazdan başka bir şey düşünmeksizin mescide gelirse, mescide gelirken atmış olduğu her adımdan dolayı Allah onun derecesini bir kat daha artırır ve bir hatasını da bağışlar. Mescitte kaldığı sürece de namaz kılmış kabul edilir ve melekler de kendisine dua eder” (Buhari, Vudu, 34; Salat, 87; Ebu Davud, Salat, 19)
 
Peygamberimiz farz namazların cemaatle kılınmasına o kadar önem vermiştir ki, Müslim’in Ebu Hureyre (r.a)’den rivayetine göre, bir gün Resul-i Ekrem’in yanına âmâ bir adam gelerek:
 
- Ya Resulallah! Beni mescide götürecek bir yardımcım yoktur, dedi. Namazı evinde kılmak için kendisine müsaade buyurulmasını istedi. Resul-i Ekrem’de ona müsaade etti.
 
Adam dönüp giderken Rasulullah:
 
- Ezan sesini işitiyor musun? diye sordu. Âmâ:
 
- Evet işitiyorum deyince, Rasulullah:
 
- Öyle ise davete icabet et, buyurdu.
 
Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadiste Hz.Peygamber, meşru bir sebebi olmadan camide cemaatla namaza gelmeyenlerle ilgili şu tehditli sözleri söylemiştir: “Bazen içimden öyle şeyler geçiyor ki, bir gün birine, benim yerime namaz kıldırmasını emredeyim. Sonra cemaate katılmayanların yanlarına gidip, oradakilerden odun toplamalarını söyleyeyim ve cemaate gelmeyenlerin evlerini üzerlerine yakayım istiyorum.” (Buhârî, Ezan, 29; Müslim, Mesacid, 42) Aslında Hz.Peygamber böyle bir şey yapmamıştır, fakat bu tehdit, meşru bir sebebi olmadan camiye cemaata gelmeyenlerin ne kadar kötü bir davranış sergilediklerini ifade etmek ve onların cemaate iştirak etmelerini sağlamak için söylenmiştir.
 
Buhârî ve Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir başka hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v): “Müminler, yatsı namazı ile sabah namazındaki sevabı bilselerdi, emekleyerek de olsa cemaatle namaz kılmaya gelirlerdi.” buyurmuştur.
 
Peki farz namazlarının camide cemaatle kılınmasındaki gaye nedir? Bu gayeyi şu şekilde açıklayabiliriz: Bir semtte bulunan müminlerin beş vakitte birbirlerinin hallerinden haberdar olması, onlardan herhangi bir Müslümanın bir sıkıntısı varsa, elbirliği ile giderilmesi, hasta varsa, yardımına koşulması içindir. Cemaate gelmeyenin mutlaka meşru bir mazereti olduğu göz önüne alınarak evine gidilip yoklanır ve sorunu giderilmeğe çalışılır.
 
Hz.Peygamber ve Ashabı, içlerinden birinin cemaate devam etmediğini görünce hemen onu araştırıyor, şayet başına herhangi bir musibet gelmişse derhal onunla ilgileniyor ve ne yapılması gerekiyorsa gereğini anında yapıyorlardı. Nitekim Asr-ı Saadette, Mescid-i Nebevî’yi devamlı olarak silip süpüren temizliğini yapan bir zenci kadın vardı. Bir ara Rasulullah (s.a.v) onu görememiş ve merak edip, Ashabına o kadını sormuştu. Ashap ta onun öldüğünü söyleyince, Hz.Peygamber, neden bana haber vermediniz diyerek, Ashabına kızmış kadının kabrini kendisine göstermelerini istemiş ve kadının kabrine giderek onu ziyaret edip dua etmiştir. (Buharî, Salat, 72; Müslim, Cenaiz, 23)
 
Bugün ise bu gayeler kaybolmuş ve Müslümanlara şahsî sevap kazanma endişesi hakim olmuştur. Sadece nefsini düşünüp kendi meseleleri ile meşgul olup, iştirak ettiği cemaatin meseleleriyle ilgilenmeyen bir kimse, Hz. Peygamber’in müjdelediği yirmi yedi derece sevaba ulaşabilecek midir aceba? Bu şekilde şahsî menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen insanları bünyesinde toplayan cami, cemaati ile bir bütünlük ortaya koyamadığı için elbette fonksiyonunu yerine getiremeyecektir.
 
İslâmın, toplumun menfaati için tesis ettiği kurumlardan biri olan camiler ve mescitler, Asr-ı Saadetten başlayarak, bugüne kadar bütün İslâm âleminde Müslümanların ibadet, ilim ve meşveret merkezi olmuştur. Fakat zamanla dünya işleri çoğalıp, siyaset aslî manasının dışına çıkmış, işler karmaşık hale gelince, camilerin içinde artık kudsî hava barınamamış, orada sadece ibadet ve ilim kalmıştır. Camilerimizde bugün, ibadet ve ilmin de ne derecede uygulandığı münakaşa konusu olabilir. Bugün camiler, tam olarak fonksiyonlarını yerine getiremiyorlarsa, elbette bunun suçunu cemaat ve cami bütünlüğündeki birliğin sarsılmasında aramak gerekir.
 
Hz.Peygamber (s.a.v)’in şu hadislerinin sırrı en güzel bir şekilde camide tecelli eder: “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat hususunda müminler sanki bir ceset gibidirler. Ondan bir uzuv şikayet ederse, uykusuzluk ve ateşle cesedin diğer uzuvları da ona iştirak ederler.” “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirine bağlayan bir tek bina gibidir.” İşte Müminler günde beş vakit namazlarında bir araya gelerek kaynaşmalıdırlar.
 
Bugün İslâm cemiyetinde cemaatle namaz terk edildiği için, Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma tam manasıyla temin edilememektedir. Cemaatten kopan insan yavaş yavaş namazlarını da aksatmaya başlıyor ve neticede büyük şehirlerdeki kalabalıklar onu da yutuyor. Namazı terk edenler, çok kısa bir zamanda İslâmî şuurdan da yoksun bir hale geliyorlar. Bu da önce cemaati terk etmekle başlıyor.
 
Günümüzde tamamen ferdî ve egoist bir toplum hayatı yaşandığından, bulunduğumuz mahallelerde cemaate devam edilip, diğer şahıslarla irtibat sağlanamadığı için, kimsenin kimseden haberi olmamaktadır. Aynı apartmanda oturan komşular birbirlerini yeterince tanımadıkları gibi, bayramlarda bile birbirlerine gidip bayramlaşma yapmıyorlar. Neticede tamamen bencil bir cemiyet hayatı başlıyor. Herkes, birbirine yardımcı olmak şöyle dursun, bir din kardeşini faka bastırıp kandırmanın yollarını arıyor. Dolayısıyla toplumda kimsenin kimseye güveni kalmıyor. Bunun neticesinde de herkesin birbirine şüphe ile baktığı bir cemiyet hayatı karşımıza çıkıyor. Aralarında birlik ve dayanışma olmayan menfaatperest bir toplumda, camilerin fonksiyonlarını yapması beklenemez. Bunun sonucu olarak da camilerimiz garip ve tezyinatsız kalmaya mahkum olur. Şunu unutmamak gerekir ki, camilerin en mühim tezyinatı, bugün olduğu gibi; mermerler, boyalar, oymalar, nakışlar, halılar, kubbeler değil, Allah’ın ve Peygamberinin önderliğinde cami ve cemaat şuuru ile bezenmiş, kendi nefsinden ziyade, başkalarını düşünen diğer gam insanlar topluluğunu yetiştirmeye ihtiyacımız vardır.
 
İslâmın yayılmasında ve İslâm toplumunun yetişmesinde önemli fonksiyon icra etmiş olan camilerin, zamanla toplum hayatından çekilerek, sadece ibadet edilen yerler haline gelmeleri ve günümüzde camilere gelen cemaatin sayısının da çok azalması bizleri düşündürmektedir. Camilerin Rasulullah devrindeki sosyal aksiyon ve aktivitesine kavuşturulabilmesi için şu hususları yerine getirme durumundayız:
 
a) İlim ve teknik çağının yorduğu, bunalttığı insanımızın dinlenip rahat ve huzura kavuşabileceği yerlerden birinin, belki en güzelinin camiler olduğunu hatırdan çıkarmayarak, camilerimizi pırıl pırıl ve cazibeli hale getirmeliyiz.
 
b) Toplumu camide toplayabilmek ve manevî bir hava içerisinde tutabilmek için, cami civarında Müslümanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayan kurumlar yapılmalı ve bu kurumlar bakımlı olmalıdır.
 
c) Camiler, ibadetin dışında Müslüman halkın dinlerini doğru bir şekilde öğrenebilecekleri, halkla bütünleşen kurumlar haline getirilmesi gerekmektedir.
 
d) Camilerde insanlarımızı eğitecek ve onlara doğru ve sağlam dinî bilgileri verecek olan din görevlilerimizdir. O halde bilgili, kabiliyetli, İslâmı anlatmak için çırpınan fedakar imam-hatipler yetiştirilmelidir.
 
Mevcut imam-hatiplerimizin de kendilerini sürekli yenilemeleri gerekmektedir. Şunu iyi bilmeliyiz ki, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar. Kur'an'da ifade edildiği gibi Hz.Muhammed (s.a.v) peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir. O halde O'nun hayattayken icra ettiği o değerli görevi bugün din görevlilerimiz yürütmektedir. Demek ki yaptığımız görev çok kutsal bir görevdir. O halde bu kutsal görevi, en mükemmel bir şekilde yerine getirmemiz için elimizden gelen gayreti sarfetmek zorundayız. Bu vazifeyi yaparken de tek örneğimiz ve rehberimiz Hz.Muhammed (s.a.v)'dir. Zira Yüce Allah, O'nu Allah'a ve ahiret gününe inanan ve Allah'a kavuşmayı uman mü'minler için en güzel örnek olarak takdim etmektedir.
 
Değerli Dinleyenler! Beni sabırla ve dikkatle dinlediğinizden dolayı hepinize teşekkür edip, saygılar sunuyorum. Hoşça kalın, Allah yardımcınız olsun.
 
(SON)

 
Profesör.Dr.Mehmet SOYSALDI
 
  


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


 



ATEŞİN DOKUNMAYACAĞI ELLER

ATEŞİN DOKUNMAYACAĞI ELLER

HELAL GIDA   
     
Helâlinden kazanmak için çalışıp gayret etmek gerekmekle birlikte, ihtirâsa kapılarak helâl-haram sınırlarını çiğnemek, büyük bir gaflettir.
 İslâm, her hususta olduğu gibi yeme-içme husûsunda da helâl ve haram hudutlarıyla bir gıdâ rejimi telkîn eder. Zira bâtın tasfiyesi için, helâl lokma şarttır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Lokmalar tohum gibidir. Fikir, düşünce ve niyetler onun mahsûlüdür.”

“Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmadan gelir. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma haramdır.”

“Hiç buğday ektin de arpa çıktı mı? Hiç atın merkep yavrusu doğurduğu görülmüş müdür?”

“Dün gece mîdeme birkaç şüpheli lokma indi de ilham yolunu tıkadı.”

İçinde yaşadığımız âlemde rızkı aramak için sebeplere sarılmak zarûrîdir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” buyrulur. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

ATEŞİN DOKUNMAYACAĞI ELLER

Allah Resûlü (s.a.v) Tebük’ten dönerken, Sa‘d el-Ensârî (r.a) kendisini karşıladı. Allah Resûlü (s.a.v) onunla musâfaha yaptı. Ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce:

“–Elin neden böyle?” diye sordu. O da:

“–Bunlar kürek ve çapa izidir. Bunlarla çalışıp âilemin nafakasını kazanıyorum.” dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v):

“–Bunlar ateşin dokunamayacağı ellerdir.” buyurdu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, I, 424-425; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 86)

Diğer bir rivâyette:

“–Bunlar, Allah Teâlâ’nın sevdiği ellerdir.” buyurmuştur. (Serahsî, Mebsût, VII, 62 [Kitâbü’l-Kesb])

Helâlinden kazanmak için çalışıp gayret etmek gerekmekle birlikte, ihtirâsa kapılarak helâl-haram sınırlarını çiğnemek, büyük bir gaflettir.

Sahâbe efendilerimiz sabah evlerinden çıkarlarken hanımları:

“–Efendi, Allah’tan kork; haram kazanma! Biz dünyada açlığa sabrederiz, fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına dayanamayız!” diyerek uyarırlarmış. (Abdülhamîd Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)

KALBİ ÖLDÜREN KAZANÇ

Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı şeyleri yiyip içmek veya haram yollardan kazanılan parayla gıdâlanmak, uhrevî bir azap vesîlesi olduğu kadar, insanın kalbî hassâsiyetlerini de dumûra uğratır.

Abdülkâdir Geylânî ç şöyle nasihat eder:

“Haram yemek kalbi öldürür, helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma vardır seni dünya ile, lokma vardır seni âhiret ile meşgûl eder. Yine lokma vardır, seni Hâlık Teâlâ’ya rağbet ettirir.”

Bu hakîkate binâen Süfyân-ı Sevrî Hazretleri de:

Kişinin dindarlığı, gıdâsının helâlliği nisbetindedir.” buyurmuştur.

İnsanın kazandığı para da, yılan gibidir. Hangi delikten girdiyse oradan çıkar. Cebine haram para giren kimsenin amelleri de bozulmaya başlar. Zâhiren düzgün gibi görünse de, kalben ve bâtınen bozulur, ihlâs ve rûhâniyeti zâyi olur. Bu sebeple helâlin hesâbı, harâmın da azâbı olduğu şuuruyla, kazanca haram ve şüpheli karıştırmamaya, helâl nîmetleri de ölçülü bir şekilde kullanmaya âzamî gayret göstermek şarttır.

Kalpler, Allâh’ın emirlerine itaat hâlinde olursa, vücutlar feyiz ve hayır menbaı olur. Şüpheli ve harama bulaşan vücutlar ise kötülük menbaı hâline gelir.

HELAL VE HARAM HASSASİYETİ

Bütün bunlar gösteriyor ki; helâl ve haram husûsunda hassâsiyet ölçülerine son derece dikkat etmemiz zarûrîdir. Dolayısıyla önce bunların neler olduğunu en güzel ve doğru şekilde öğrenmek, sonra da uygulamak noktasında aslâ gaflet edilmemelidir. Aklımız, gönlümüz ve hissiyâtımız dâimâ helâllere meyyâl hâle gelmeli, haramlardan da nefret etmelidir. Hem şüphelilere hem de haramlara irâdemizde sağlam duvarlar çekebilmeliyiz ki, onların maddî ve mânevî zehirleri, virüsleri, mikropları, rûhumuzu kemirmesin. Bunun için en basit ve küçük görüneninden en büyüğüne kadar haramların her çeşidine karşı, onları kime karşı işlediğimiz muhâsebesi içerisinde uyanık olmalıyız. Bilhassa “kul hakkı” meselesinde, bir iğne kadar bile olsa, harama bulaşmamaya son derece dikkat etmeliyiz.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/helal-gida.html


 

1 Ekim 2017 Pazar

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-3

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-3
 
 
Mescitler, sadece dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı yerler değildi. Daha ilk asırlardan itibaren edebiyat, bilhassa eski Arap şiiri de mescitte verilen derslerin konuları arasındadır. Hatta bazen mescitte nazarî tıp dersleri dahi verilmiştir. Mesela XI. yüzyılda İbnü’l-Heysem, Ezher Camiinde tıp dersleri veriyordu.
 
Camilerin eğitim ve öğretim mahalli olarak kullanılması geleneği Osmanlılar’da da başlangıçtan beri benimsenen ve devam ettirilen bir uygulama olmuştur. Osmanlı medreselerinde mevcut odalarda öğrenci ikamet etmekte, medrese dershanesinde belirli dersleri görmekte, bunun dışında genel dersleri camilerde takip etmekteydi. Takrir şeklinde halka açık olarak verilen bu dersler için XVII. yüzyıldan itibaren dersiamların tayin edildiği bilinmektedir. Osmanlı devletinin yıkılmasına kadar aralıksız süren bu usule Cumhuriyet döneminde de devam edilmiştir.
 
3-Caminin Devlet Müessesesi Olarak Hizmetleri: Caminin devlet müessesesi olarak hizmetlerini şu şekilde sıralayabiliriz:
 
a) İdarî Merkez Olarak Kullanılması: Hz.Peygamber İslâm dininin tebliğcisi olduğu gibi, İslâm devletinin de başkanı idi. Hz. Peygamber’in evi mescide bitişik idi ve O, cami ile evini dinî ve idarî münasebetler yönünden âdeta bütünleştirmişti.
 
Hz.Peygamber (s.a.v) devlet yönetimiyle ilgili meseleleri mescitte görüşüp karara bağlıyordu.
 
Hz.Peygamber (s.a.v) diplomatik görüşmeleri de mescitte yapar, yabancı elçileri güzel elbise giyerek burada karşılardı.
 
Camiler daha sonra bu fonksiyonlarını kaybetmişlerdir.
 
b) Camiler Adalet ve Hukukî Hizmetlerin Yapıldığı Yerlerdi:
 
Hz.Peygamber (s.a.v) zamanında çok yönlü olarak kullanılmış olan mescidin yerine getirmiş olduğu önemli görevlerden birisi de, çeşitli hukukî hadiselere sahne olmasıdır. Karı-koca arasındaki gerçekleştirilen nikah akdinin sona erdirilmesinden, alacaklı ile borçlu arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesine kadar pek çok hukukî mesele mescitte çözüme kavuşturulmuştur.
 
Hz.Peygamber döneminde cami ve mescitlerin yerine getirmiş oldukları diğer görevleri şöyle sıralayabiliriz:
 
1.Mescitlerde edebî yarışmalar tertiplenirdi.
 
2.Mescitler, misafirhane olarak kullanılırdı.
 
3.Mescitler, hastane olarak kullanılırdı.
 
4.Mescitler, hapsane olarak kullanılırdı.
 
5.Mescitler, ganimetlerin dağıtıldığı yer olarak kullanılırdı.
 
6.Çeşitli bayram eğlenceleri buralarda tertiplenirdi.
 
Asr-ı Saadette mescidin bu çok yönlü kullanımına rağmen Hz. Peygamber, onun amacı dışında kullanılmasına kesinlikle müsaade etmezdi. Mesela Hz.Peygamber (s.a.v) mescitte şu hareketlerin yapılmasını kesinlikle yasaklamıştır:
 
1.Mescitte alış veriş yapmak.
 
2.Herhangi bir kayıp eşyanın ilân edilmesi.
 
3.Mescide cenaze sokulması.
 
4.Mescitte silah çıkarılması.
 
5.Mescitte cezaların tatbik edilmesi.
 
6.Mescitte saçların tıraş edilmesi.
 
7.Mescitlerin kirlenmesini sağlayacak bütün kötü işlerin yapılmasını yasaklamıştır.
 
8.Camilerde cemaatin huzurunu bozan her türlü davranıştan uzak durmak gerekir. Soğan sarımsak gibi ağır kokulu şeyleri yedikten sonra camiye gitmek mekruh sayıldığı gibi günümüzde camilerde çok rastladığımız, başkalarını inciterek öne geçmek, rahatsızlık verecek şekilde safları sıkıştırmak ve namaz kılanın önünden geçmek de sakınılması gereken davranışlar olarak sayılabilir.
 
Asr-ı Saadette olduğu gibi Osmanlı döneminde de camiler çok yönlü görev üstlenmiş, toplum hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur.
 
Osmanlı döneminde Hz.Peygamber’in camiye kazandırdığı etkinlikler hemen hemen aynen devam ettirildiği gibi, bazı yeni görevler de ilave edilmiştir.
 
Başlıca yapılış amacı ibadethane olmasının yanında camiler, birer eğitim-öğretim müessesesi olma özelliklerini Osmanlılar döneminde de devam ettirmişlerdir. Her ne kadar o dönemde eğitim-öğretim kurumu olarak medreseler önemli bir yere sahip olmuşlarsa da, medreselerin ayrılmaz birer parçası olarak camiler de, medreselerden geri kalmamıştır. Bu dönemde daha çok göze çarpan camili medrese veya medreseli cami, bunun en güzel örneğini oluşturur.
 
Osmanlılar döneminde camilerin, içinde yer aldığı ve âdeta onsuz olmaz diye düşünülebilecek bir kurum da külliyelerdir. Külliye, cami esas olmak üzere, çevresinde çeşitli sosyal görevi olan binaların düzenlenmesi suretiyle meydana getirilmiş bir binalar bütünüdür. Bir sosyal merkez olan külliyelerin merkezinde ise daima cami yer almıştır.
 
Hiç şüphesiz ki cami, o dönemde dinî görevlerin yerine getirildiği bir yerdi. Bunun yanında o, aynı zamanda külliyenin bir toplantı binası idi. Ayrıca cami, çeşitli konularda vaazların verildiği, hutbeler yoluyla toplumu aydınlatıcı bilgilerin verildiği yerdi. Aynı şekilde orada dersler de verilirdi, yani o dönemde camiler, bir nevi medreselerin de dershaneleri durumundaydı.
 
CAMİLERİN SOSYAL BÜTÜNLÜĞÜN SAĞLANDIĞI YERLER OLMASI
 
İslâm dini tevhid dini olup, birlik ve beraberliğe büyük önem verir. Yüce
 
Rabbimiz:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُوا
 
“Hepiniz toptan sımsıkı Allah’ın ipine sarılınız, sakın ayrılığa düşüp parçalanmayınız.”[1][6] buyurmuştur.
 
Peygamber Efendimiz de: “Allah’ın –rahmet ve inayet- eli cemaat üzerindedir”, “Cemaat, birlik ve beraberlik rahmettir. Ayrılık ise azaptır” buyurmuştur. Camilerimiz birlik ve beraberliğimizin en güzel bir şekilde gerçekleştiği yerlerdir. Zaten sözlerimin başında da ifade ettiğim gibi, cami kelimesi, “cem eden, toplayan, bir araya getiren” demektir. Bu toplanma günde beş vakit namazda, cuma namazında ve senede iki defa kılınan bayram namazlarında tezahür eder. Genç-ihtiyar, zengin-fakir, âmir-memur, âlim-câhil demeden bütün insanların bir araya geldiği aynı safta omuz omuza Allah’ın huzurunda durdukları yegane mekan camilerdir.
 
Cuma ve bayram namazları mutlaka camide kılınması gerektiği için bu namazlar daha da kalabalık olur. Böylece Müslümanlar bir araya gelerek ibadet etmekle kalmazlar, tanışır kaynaşırlar. Birbirlerinden haberdar olurlar. Küskünler barışır, fakire, kimsesize, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine elbirliğiyle yardım edilir.
 
(Devam edecek)
 
Profesör.Dr.Mehmet SOYSALDI
 


 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


 
 
 
 

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR   
  
Adâlet, İslâm’da o kadar ehemmiyetlidir ki, her hususta ona riâyet emredilmiştir. İnsanlar adâleti hâkim kıldıklarında, Allâh’ın râzı olduğu huzurlu ve rûhânî bir kulluk hayâtı yaşarlar. Adâlet ortadan kalktığında ise, dünya üzerinde hak, hukuk, insaf ve dengeden bahsetmek mümkün olmaz.

Adâlet, devletleri ayakta tutan temel direktir. Öyle ki; “Küfr ile pâyidâr olunur, fakat zulm ile olunmaz!” sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmiştir. Bütün idârenin adâlet ile kâim olduğunu ifâde sadedinde de; “Adâlet mülkün temelidir.” denilmiştir.

Cenâb-ı Hak,Peygamberlerini de, insanları Allah’tan uzaklaştıran, menfaat ve haksızlık üzerine kurulu zulüm düzenlerine son vermek ve yeryüzünde hakkı ve adâleti hâkim kılmak için göndermiştir.

ALLAH’IN ÖĞÜTLERİ

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Allah Teâlâ, adâleti, ihsânı, akrabâya yardım etmeyi kesinlikle emreder; çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (en-Nahl, 90)

“Allah size, mutlaka emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (en-Nisâ, 58)

Mü’min, sadece hüküm verirken değil, ölçüp tartarken, şâhitlik yaparken, hâsılı her zaman ve her hususta âdil olmalıdır. Öfkeliyken de sâkinken de adâletten ayrılmamalıdır.[1]

HAKLARINDA ŞAHİTLİK ETTİKLERİNİZ

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, anne babanız ve akrabânız aleyhinde bile olsa Allah için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın…” (en-Nisâ, 135)

Bir adam Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’in önüne oturdu ve şöyle dedi:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylüyor, ihânet ve isyân ediyorlar. Ben de onları azarlıyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden benim durumum ne olacak?”

Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Onların sana karşı yaptıkları hıyânet, isyan ve yalanlar ile senin onlara verdiğin cezâ hesaplanacak. Eğer senin verdiğin cezâ, onların suçuna eşit olursa senin lehine ya da aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin cezâ, onların suçundan az ise, bu lehine fazîlet olacaktır. Eğer verdiğin cezâ, onların suçunu aşarsa o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın ki, bu senden kısas yoluyla alınacaktır.”

ADALET TERAZİLERİ

Adam bir kenara çekilerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Allah Teâlâ’nın; «Biz, kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz yeteriz.»[2] kavl-i celîlini okumuyor musun?”

Adam bunun üzerine şöyle dedi:

“–Vallâhi yâ Resûlâllah, hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan daha hayırlı bir yol kalmadı. Şâhid olunuz, onların hepsi de hürdür.” (Tirmizî, Tefsîr, 21/3165)

[1] Bkz. Heysemî, I, 90.
[2] el-Enbiyâ, 47.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları
 
http://www.islamveihsan.com/adalet-mulkun-temelidir.html
 
 
 

30 Eylül 2017 Cumartesi

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-2

Milli Birlik Ve Bütünlüğümüzün Sağlanmasında Camilerin Rolü Ve Önemi-2
 
 
İSLÂMDA CAMİ VE MESCİTLER
 
Burada cami ve mescitlerin İslâmdaki kısa tarihçesi üzerinde durmak istiyorum.
 
a) Mekke  Döneminde Mescid:
 
Şüphesiz ki Hz.Peygamber, daha ilk zamanlardan beri bir ibadet yeri ve bir müessese olarak mescidin İslamda oynayacağı rolün önemini çok iyi biliyordu. Fakat gerek Müslümanların Mekke döneminde sayıca az olmaları, gerekse Mekkeli müşrikler tarafından Müslümanlara karşı uygulanan siyasî baskı sebebiyle Mekke’de mutlak manada bir mescit yapma imkanına sahip olamamıştır. Aslında Kabe’nin varlığı da bunu gerekli kılmıyordu. Bilindiği gibi, Mekke döneminde Hz. Peygamber İslâmiyeti tebliğ etmeye başladığı zaman Mekke Müşriklerinin büyük tepkisi ve işkencelerine maruz kalmıştır. Hz. Peygamber kendisine yapılan baskı ve hakaretlere rağmen, zaman zaman Mescid-i Haram’da, Kabe’de, Hacerü’l-Esved ile Rüknü Yemânî arasında namaz kılardı. İlk Müslümanlar ise, Dûrul-Erkam’ı bir mescit haline getirmişlerdi. Ayrıca evlerinde ve vadilerde gizli olarak ta ibadet ediyorlardı.
 
b) Medine Döneminde Mescid:
 
Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında Medine’ye 5 kilometre mesafede Kuba mevkiinde 4 gün kalmış ve orada kendine bir namazgah yeri çevirmişti. Daha sonra Kuba halkı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in  namaz kıldığı yerde bir mescit yapmışlardır. İslâmda ilk mescit, Kuba mescididir. Yüce Allah, Tevbe suresinde bu mescitle ilgili şöyle buyurmaktadır:
لاَ تَقُمْ فِيهِ اَبَدًا لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
 
 “.....İlk günden takva üzerine kurulan mescit, elbette içinde namaza durma durumuna daha uygundur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever.”[1][4]
 
Hz. Peygamber ara sıra Medine’den Kuba’ya bazen yürüyerek, bazen de binek üzerinde gidip bu mescitte namaz kılardı. Hz. Peygamber (s.a.v) bu mescitte namaz kılmanın fazileti hakkında şöyle buyurmaktadır: “Kim evinde güzelce temizlenir, sonra Kuba mescidine gelir ve orada iki rekat namaz kılarsa, kendisine umre sevabı verilir.”[2][5]
 
Hz. Peygamber, hicret esnasında cuma günü Kuba’dan Medine’ye doğru hareket etmiş ve yolda Salim b. Avf b.Amr b. el-Hazrec oğullarının yaptırdığı mescitte ranunâ vadisinde ilk cuma namazını kıldırmıştır. Hz. Peygamber, Kuba’dan Medine’ye doğru giderken yanlarından geçtiği kişiler kendisini davet etmişler. Ancak Resul-i Ekrem devesinin serbest bırakılmasını istemiş ve mescidin yapılacağı yerin tespitini kast ederek, devenin görevli olduğunu söylemiştir. Deve, Mâlik b. Neccar oğullarının evlerinin önündeki boş bir arazide durmuştur. Hz. Peygamber, bu yeri, Sehl ve Süheyl ismindeki iki yetimden satın alarak Mescid-i Nebevi’yi buraya yaptırmış ve bu mescidin inşası sırasında kerpiç taşıyarak bizzat çalışmıştır.
 
Hz.Peygamber’in aile fertleriyle rahatça kalabileceği bir evi bile yokken, Medine’ye varır varmaz ilk iş olarak bir mescit yapmaya teşebbüs etmiş olması, bize mescidin toplum hayatındaki yeri ve önemini çok iyi bir şekilde anlatmaktadır.
 
ASR-I SAADETTE CAMİNİN FONKSİYONLARI:
 
Asr-ı Saadette mescit çok farklı amaçlar için kullanılmıştır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
 
1.Mabed Olarak, İbadet Yeri Olarak Kullanılması:
 
İslâmiyette bütün yeryüzü mescit kabul edilmekle beraber, farz namazlarının cemaatle camide kılınması, gerek sevap bakımından gerekse sosyal yönden büyük bir önem taşır. Nitekim Ashaptan bazıları farz namazları evlerde kılıp, camiye gitmemeyi Hz. Peygamber’in sünnetini terk etme olarak yorumlamışlardır.
 
Mescitler, içinde Allah’ın anıldığı ve Allah’a kulluk görevinin yerine getirildiği mekanlar olarak, Allah’a en sevimli yerlerdir. Nitekim Yüce Allah, Nur suresi 35-36. ayetlerinde mescitleri nurunun aydınlattığı yerler olarak zikreder. Bu bakımdan orada edeple hareket edilmesi emredilir. Hz. Peygamber (s.a.v) mescitler içerisinde Mescid-i Haram (Ka’be), Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa’ya özel bir değer atfetmiş, buralarda yapılan ibadetin dünya üzerindeki diğer mescitlerde yapılan ibadetlerden daha faziletli olduğunu söylemiştir:
 
Mesela Mescid-i Haram'da kılınan namaz yüz bin, Mescid-i Nebevî’de kılınan namaz bin, Mescid-i Aksa’da kılınan namaz ise, beş yüz defa daha faziletlidir.
 
Hz.Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde; “Dünya üzerinde sadece üç mescide hususi ziyaret için sefer düzenlenip yolculuk edilir. Bu mescitler ise, Mescid-i Haram (Ka’be), Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa’dır.” buyurmaktadır.
 
Hz.Peygamber (s.a.v), şeytandan Allah’a sığınarak ve rahmet kapılarının açılmasını dileyerek mescide sağ ayağıyla girer ve Allah’ın lütfunu temenni ederek mescitten çıkardı. Mescide girdiğinde ise, iki rekat "tahiyyatü’l-mescit" namazı kılardı.
 
2.Mescidin Eğitim-Öğretim ve Kültür Merkezi Olarak Kullanılması:
 
Hz.Peygamber’in, bir gün mescide girdiğinde cemaatin bir kısmını dua ve zikirle, diğer bir kısmını ilimle meşgul halde görüp, “Ben muallim olarak gönderildim” diyerek, ilimle meşgul olanların yanına oturması, Asr-ı Saadette mescidin eğitim ve öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermeye yeterlidir.
 
İslâmda ilk eğitim ve öğretim faaliyetleri Mekke döneminde Daru’l-Erkam’da başlamış, Hz.Peygamber’in Medine’de Mescid-i Nebevî’deki derslerine “meclisü’l-ilm” denilmiştir ki bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Hz.Peygamber’in etrafında iç içe daire şeklinde oturan dinleyici grubuna “halka” denilmiştir. Halkalara ders verme hususunda bazı Sahabîler de Peygamber Efendimize yardımcı olmuşlardır. Nitekim bazıları mescitte Müslümanlara Kur’an ve okuma yazma öğretiyorlardı.
 
Mescitte barınan ve sayıları zaman zaman 400’e kadar çıkan Ashab-ı Suffe, vakitlerinin büyük bir kısmını öğrenimle geçiriyorlardı.
 
Ayrıca Asr-ı Saadette mescitte eğitim ve öğretim sadece erkeklere has değildi. Kadınlar için de Mescid-i Nebevî’de ayrı bir gün tahsis edilmiş ve onların da dinî konularda geniş bilgi ve kültür sahibi olmaları temin edilmiştir. İslamda en büyük mezhep imamları camide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır. İmam-ı Şâfii küçük yaşlarda mescitlerdeki ders halkalarına katılmış ve daha sonra buralarda ders vermiştir. Yine İmam-ı Azam Ebu Hanife kendi mescidinde ders okutur ve talebelerini mescitte yetiştirirdi.
 
(Devam edecek)
 
Profesör.Dr.Mehmet SOYSALDI
 
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


 
 
 
 

KERBELÂ ACISI DİNMEYECEK!

KERBELÂ ACISI DİNMEYECEK!   
     
Kerbelâ olayı nedir? Kerbelâ’da neler oldu? İşte Ahmet Taşgetiren’in kaleminden acısı dinmeyecek Kerbelâ hadisesi…

Muharrem’in şu günleri… İslâm tarihinin en acı sayfalarına tanıklık etti. Ve Aşure Günü, bütün İslâm tarihine yetecek bir acı yaşandı.

KERBELÂ OLAYI

Dün Kerbelâ’yı okudum. İçim yandı, kavruldu. Nasıl, nasıl, nasıl olur bütün bu işler? İnsanlık nasıl böyle insanlığından soyunur da, canavarları aratacak bir vahşetin içine düşer? İslâm dünyasında nasıl, Peygamber’in torunu, torununun çocukları, aç kurtlardan daha vahşi bir topluluğun ok, mızrak, kılıç darbeleri altında can verirler?

Koca Fırat’tan bir damla su içmelerine müsade edilmeden hem de… Hem de kesilmiş başları mızrak uçlarına takılıp dolaştırılarak… Bu insan denen varlık nerelere sürükleniyor böyle?
 
HZ. HÜSEYİN’İN KERBELÂ’DA KONUŞMASI

Diyor ki, Allah Resulünün reyhan kokulu torunu, karşısındaki, peygamber hukukundan azıcık nasibi olabileceğini düşündüğü, Peygamber hatırasına azıcık hürmet edebileceğini umud ettiği, içlerinde yürek taşıdığını sandığı canavar gürühuna:

“Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz size caiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar amcam değil midir? Peygamber’in benim ve kardeşim hakkındaki: “Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir” sözünü duymamış mısınız?

“Eğer sözümü tasdik ederseniz, bu söylediğim sözler bir gerçektir. Allah’a andolsun ki, Allah Teala’nın yalancıya gazab ettiğini ve uydurduğu sözün zararını kendisine çevirdiğini bildiğim günden beri yalan söylemiş değilim. Eğer beni yalanlarsanız şimdi müslümanların arasında Peygamber’in ashabından olan kimseler mevcuttur; bunu onlardan soracak olursanız size söylerler. Cabir b. Abdullah-i Ensari, Ebu Said-i Hudri, Sehl b. Sa’d-is Saidi, Zeyd b. Erkam ve Enes b. Malik’ten sorun, öğrenin; şüphesiz onların hepsi, Resulullah’ın benim ve kardeşimin (Hasan’ın) hakkında buyurduğu sözü duymuşlardır. Bu sözler, sizi kanımı dökmekten alıkoymuyor mu?”

“Ben ve kardeşim hakkında Peygamber’in buyurduğu bu sözde şüpheniz varsa benim Peygamberinizin kızının oğlu olduğumda da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a andolsun ki, doğu ve batı arasında (bütün dünyada), sizin ve dışınızdakiler arasında da Resulullah’ın benden başka torunu yoktur. Yazıklar olsun size! Acaba öldürdüğüm bir kimse veya zayi ettiğim bir mal ya da (size vurduğum) bir yara karşılığında mı beni cezalandırmak istiyorsunuz?

“Ey insanlar! Allah’a andolsun bundan sonra süvarinin bineğe binerek meydanda gezdiği süre miktarınca dünyada kalırsınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan bana nakletti. Bilin ki Hüseyin’in ümidi ancak yüce Allah’adır. Çünkü hayatı Allah’ın kudreti elinde olmayan kimse yoktur. “Yok, yok, yok!

KERBELÂ’DA NELER OLDU?

Yürekler harekete geçmez. Yüreklerin içi boşalmıştır sanki… Orada, göğüslerin içinde yürek yerine bir kaya parçası vardır sanki… Oklar, kılıçlar ve mızraklar konuşur yürekler yerine… kan konuşur. Söz, vahşetindir.

Hazreti Hüseyin’le birlikte Medine’den gelenler birer birer şehit olurlar. Herbirinin şehadeti ayrı bir destandır. Onlardan biri Ebuzer-i Giffari’nin kölesi Cevn’dir. İşte onun can pazarına yansıyan pırıltısı:

“Cevn, İmam Hüseyin’in huzuruna çıkarak meydana gitmek için izin istiyor.

Hazreti Hüseyin: “Ey Cevn, diyor, sen afiyet ve asayiş ümidiyle bizimle buraya kadar geldin; şimdi kendi yoluna gidebilirsin.”

Cevn Hazreti Hüseyin’in (a.s) ayaklarına kapanarak şöyle diyor: Ey benim imamım! Ben kötü kokulu, hasebi düşük ve rengi siyah bir köleyim. Güzel kokulu, şerif hasebli ve beyaz renkli olmam için cennete girmeme müsade edin. Allah’a andolsun ki, benim siyah kanım siz Resulullah’ın (s.a.) Ehl-i Beyt’inin pak kanlarına karışıncaya kadar sizi bırakmam.

Bunun üzerine Hazreti Hüseyin Cevn’a izin veriyor. Cevn meydana gidiyor, vuruşuyor ve şehit oluyor. Hazreti Hüseyin onun başı ucuna gelerek buyurdu ki: “Allah’ım! Onun yüzünü ak et, kokusunu güzelleştir, onu salih kişilerle haşret ve onu Muhammed ve Ehl-i Beyt’iyle haşret.”

Artık sıra Ehl-i Beyttedir. Ehl-i Beyt’ten savaş meydanına ilk çıkan Hazreti Hüseyin’in büyük oğlu Ali Ekber olur. Ali Akber, torunlar içinde Resulullah Efendimize en çok benzeyendir. O savaşa giderken Hazreti Hüseyin “Allah’ım! Şahid ol ki, halk içinde Peygamber’in Muhammed’e en çok benzeyeni bu kavmin üzerine gidiyor. Biz Peygamber’i görmek istediğimizde ona bakıyorduk. Allah’ım!” diyerek uğurlar. Ali Ekber parça parça edilir vahşet güruhu tarafından.

Hazreti Hasan’ın oğlu Kasım, girer savaşa ve şehit olur. Henüz 13 yaşındadır. Hiçbir şey, hiçbir şey yüreklerinde bir kıvılcım oluşturmaz vahşet güruhunun. Sonra… sonra… Hiç anlatılamayacak şeyler oldu. Savruldu göklere Şehit Hüseyin’in ve Ehl-i Beyt’in muazzez kanları… Ondan beri dinmeyen bir ağıt vardır mü’minlerin gönlünde… Bir yara… Bir sancı… Bir fay hattı, bir uçurum…

Bir de ders olsa keşke…

İKTİDAR HIRSI

Neleri nasıl unutuyor insanlar, gözleri ve gönülleri kararınca… Neleri nasıl çiğniyor… Peygamber emanetine kılıç çekmek… Bu nasıl bir şeydir! Ve Peygamber (s.a.)’in ahirete irtihalinden sadece yarım asır sonra… Peygamber neslinin henüz yeryüzünden çekilmediği bir zamanda! Nasıl bir şey!
Bir ders! İktidar hırsını, kabile-kavim asabiyyetini Müslümanlığının, mukaddes değerlerinin, Peygamber hatırasının önüne geçirmemek için iz’an…

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, Sayı: 251,Ocak 2007


http://www.islamveihsan.com/kerbela-acisi-dinmeyecek.html