7 Ocak 2018 Pazar

PEYGAMBERİMİZİN DUALARINDAN ÖRNEK

PEYGAMBERİMİZİN DUALARINDAN ÖRNEK 
 
Abdullah bin Abbas -radıyallahu anhüma-dan ri­vâyete göre Peygamber Efendimiz'in duâlarından bi­ri şu duâ idi:
 
"Yâ Rabb! Kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, ku­lağımı nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, üs­tümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır ve beni nûr eyle (bir başka rivayette) benim damarlarımı nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, saçımı nurlandır, yüzümü nurlandır." (1)
 
Mugîre bin Şu'be'den rivayet olunduğuna göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-in dualarından biri de şu idi:
 
"Başka bir ilâh yok, ancak Allah var. O’nun şerîki yoktur. Mülk O'nundur, hamd de O'nundur. O her şe­ye kaadirdir. Allah'ım, Senin verdiğine engel olacak da yoktur, vermediğini verecek de yoktur. Ve servet sahi­bi olanlara servetleri sana karşı bir menfaat veremez. Ya­ni servetine güvenerek sana âsî olanları o servetleri kurtaramaz." (2)
 
Abdullah bin Abbas -radıyallahu anhüma-dan ri­vâyete göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-e bazı kimseler gelip:
 
-İnsanlar; yâni Ebû Süfyân ve arkadaşları sizin­le muharebe etmek için adam ve silâh toplamışlar, hazırlık yapmışlar. Onlara mukabele edecek dere­cede kudretiniz yoktur. Onlardan sakınınız diye kor­kutmak istediklerinde, bu söz mü'minlerin yakîn îmânlarını ve cesaretlerini artırıp, Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
 
"Allah bize kâfidir, o ne güzel vekîldir!" buyurdu. Mü'minler de böyle söylediler." (3)
 
Enes bin Mâlik -radıyallahu anh-dan rivâyete gö­re: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çok kere duâsı:
 
"Ey Rabbimiz, bize dünyâda da iyilik, güzellik ver, âhirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azâbından koru," meâlindeki duâ idi. (4)
Ebû Musâ el-Eş'ârîden rivâyete göre Resûl-i Ek­rem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle duâ ederlerdi:
 
"Yâ Rabb, benim hatâlarımı, bilmeden yapdıklarımı, işimde aşırı gitmemi, ve Senin benden çok iyi bildiğin hallerimi mağfiret eyle. Allah'ım, benim latifeleşmelerimi, ciddiyet hallerimi, hatâen ve kasden yaptıklarımı ve bende olan her şeyimi mağfiret eyle!” (5)
 
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyete göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;
 
"Her kim günde yüz kere:
derse o kimse için on köle azâd etmiş sevabı ve­rilir, yüz hasene yazılır, yüz günâhı silinir, o gün akşam oluncaya kadar bu ona şeytana karşı si­per olur. Hiç bir kimse ecir bakımından onu geçemez, ancak bunu ondan fazla söyleyen kimse müstesnâ.” (6)
 
"Ey, Rabbim! Gayb ilminle ve halk üzerine kudretinle, hayatı benim için hayırlı gördükçe beni yaşat, ölü­mü benim için hayırlı gördüğün zaman da beni vefât ettir. Ey Rabbim! Gizlide ve açıkda senden haşyetini istiyorum. Rızâ hâlinde de, gadab hâlinde de ihlâs sözünden ayırmamanı istiyorum, fakirlikte de zenginlikte de i'tidâlden ayırmamanı istiyorum. Senden tükenmez bir ni'met, kesilmez bir göz ferahlığı (yüzde açıkça görülen neş'e ve huzûr) istiyorum. Senden beni kazâna râzı kılmanı, ölümden sonra yaşamanın serinliğini istiyorum. Senden yüzüne bakmanın lezzetini; sana kavuşmanın şevkini istiyorum. Bütün bunları zarar vericinin zararından, sapdırıcı bir fitneden uzak olarak vermeni istiyorum. Ey Rabbim! Bizi îmân zîynetiyle süsle, bizi doğru yolda olan hidâyet rehberleri kıl.” (7)
 
"Ey Ebû Bekr'in kızı! Sana diğer duâları da için­de toplayan duâları söyleyeyim mi? Şöyle duâ et:
 
"Ey Rabbim! Senden bildiğim ve bilmediğim hayrın hem çabuk, hem geç olanını istiyorum. Ey Rabbim Re­sûlünün senden istediğini istiyorum, Resûlünün sana sı­ğındığı şeyden ben de sana sığınıyorum. Allah'ım benim için kaza ettiğin şeyin âkibetini doğru yola ulaştır.” (8)
 
"Sana bir kısım sözler öğreteyim mi ki, Allah Teâlâ kimin hayrını murâd ederse onları ona öğ­retir, sonra ebediyyen unutturmaz. De ki:
 
"Ey Rabbim! Ben zayıfım, rızân yolunda benim zaa­fımı kuvvetlendir. Beni nâsiyemden tutup hayra sevk et. İslâm'ı rızâmın en son noktası kıl. Ey Rabbim, ben zayıfım, beni kuvvetlendir. Ben zelîlim beni azîz kıl. Ben sana muhtacım, beni rızıklandır.” (9)
 
"Ey Rabbim! Acizlikten, tenbellikten, korkaklıktan cimrilikten, eli kolu dökülür derecede takatsızlıktan kasvetten, gafletten, zilletten, azlıktan, meskenetten sana sığınırım. Fakirlikten, küfürden, fısktan, şekavetten, nifaktan, yapdığını insanların duyması ve medh etmeleri için yapmaktan, riyâdan, sana sığınırım. Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten, cüzzamdan, abraslıktan ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.” (10)
 
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- duâasında: "Ey Rabbim! Beni, iyilik ettiği zaman sevinen, kötülük ettiği zaman istiğfar edenlerden kıl.” (11)
 
Ekseri duâları:
 
"Ey kalbleri çekip çeviren Rabbim! Kalbimi dînin üzere sâbit kıl." İdi.. (12)
 

(1) Buhârî, Deavât, 9; Müslim, Müsâfirîn, 181;
(2) Buhârî, Ezân, 155, Deavât, 18; Müslim, Salât,193; Tirmizî, Salât, 108; Muvattâ', Kader, 8; İbn Hanbel, Müsned,3/87.
(3) Buhârî.
(4) Bakara Sûresi, 201.
(5)Buhârî, Deavât, 60; Müslim, 70.
(6) Buhârî, Ezân, 155; Tecrîd-i Sarîh Terc. 2/910-915.
(7) el-Camiu's Sağir.
(8) İbn Mâce, Duâ, 4.
(9) Râmüzü'l-ehâdis.
(10) Benzeri hadisler Buhârî, Deavât, 39, vd.
(11) Camiu's-Sağir.
(12) Tirmizî, Deavât, 85.
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR:
 
 


ALLAH RIZASI İÇİN BİRBİRİNİ SEVENLER

ALLAH RIZASI İÇİN BİRBİRİNİ SEVENLER 
     
Dünyada Allah rızâsı için birbirini sevenler âhirette rızâ-ı ilâhîye kavuşmak suretiyle sevineceklerdir.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Hiç şüphesiz Allah Teâlâ kıyâmet günü:

Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler?  Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur. (Müslim, Birr 37. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53)

MUTLU SON

Allah için birbirini sevmenin âhirette kişiye kazandıracağı  mutlu sonu dile getiren hadîs-i şerîf,  aşağı yukarı aynı neticeyi haber veren  önceki hadisten üslûb olarak farklılık arzetmektedir. Burada Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin, rahmet gölgesinde barındıracağı kişileri nasıl bir iltifâta tâbi tutacağını ve onlara nasıl hitâ-bedeceğini bildirmektedir. Bu bir anlamda, önceki hadiste haber verilen mutlu sona nasıl bir muamele ile gidileceğini açıklamak ve  konuya  tam bir kesinlik  kazandırmak demektir.

Hz. Peygamber’in, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın nasıl hitab edeceğini bildirmesi, hiç şüphesiz kendisine verilen bilgi sonucudur.

“Hiçbir gölgenin olmadığı bugün” ifâdesi, mahşer günü dünyadaki gibi bir gölge  bulunmayacağını ifade eder.  “Allah’ın gölgesi” ise, bir önceki hadiste işaret edildiği gibi, ya arşının gölgesi, ya da rahmet ve himâyesi anlamındadır.

“Benim celâlim için” demek, benim rızâm için, sadece benim rızâmı kazanmak amacıyla demektir. Ancak böylesi bir maksatla birbirini sevenler, sevgilerine dünyevî ya da nefsî herhangi bir duygu karıştırmayanlar, hareketlerini ve dostluklarını böylece tanzim ve devam ettirenler, Allah’ın himâyesini kazanacaklardır.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1- Gerçek anlamda Allah’a gölge izâfe etmek câiz değildir.

2- Kıyametin dehşetli havasından kurtulmanın yolu, sevdiğini Allah için sevmektir.

3- Dünyada Allah rızâsı için birbirini sevenler âhirette rızâ-ı ilâhîye kavuşmak suretiyle sevineceklerdir.


Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/allah-rizasi-icin-birbirini-sevenler.html


 

MÜSLÜMANIN HEDEFİ!

MÜSLÜMANIN HEDEFİ!   
     
Bu dünyada insandan istenen şey, ibadet ve kulluktur. Nihâî hedef ise kalbî merhaleler katederek mârifetullâh’ı elde etmek, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmektir. Kul, bunun gayreti içinde olmalıdır. Asıl kerâmet de, kulun Kitap ve Sünnet istikâmetinde mesâfe alarak mârifetullâh’a nâil olmasıdır.

Muhammed Mâsûm Hazretleri bu hususta şöyle buyurur:

“Mâlûmdur ki insanın yaratılışından maksat, Hak Teâlâ’nın mârifetini tahsildir… Bir mü’min mârifetullah yolunda mesâfeler almazsa, bu, büyük bir hazineyi elden kaçırmaktır. O kişi yaratılış maksadını yerine getirmemiş, bu hayatta kendisinden taleb edilen şeyi yapmamış, faydasız işlerle meşgul olmuş demektir. O, nefsânî arzularına ehemmiyet vermiş, kıymetli ömür sermâyesini ziyan etmiş, ömrünü mâlâyânî işlere sarf etmiştir. Kendisine lûtfedilen istîdâdı, maksadını elde etmek için kullanması mümkün iken âtıl bırakmıştır. Şu kısacık ömründe ebedî saâdete dâvet edildiği hâlde, onunla meşgul olmamıştır. O kişi, yarın bu dünyayı terk edip âhirete vardığında Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna ne yüzle çıkacak!? Bu büyük gaflet ve ihmâli için nasıl bir özür ve bahâne bulacak!?
[Bu tür insanların kavurucu bir pişmanlık ateşiyle feryâd edecekleri, âyet-i kerîmede şöyle haber verilir:

“Onlar orada: «Rabbimiz! Bizi buradan çıkar da daha önce yapmakta olduğumuz amellerin yerine (Sen’in emrettiğin) sâlih amelleri işleyelim!» diye feryâd ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı peygamber de geldi! (Niçin inanmadınız?) O hâlde tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” (Fâtır, 37)]
Şunu iyi bilmek lâzım ki Cenâb-ı Hakk’a vuslat, cennet nîmetlerinden çok daha lezzetlidir. O’nun cemâl-i ilâhîsinden uzak ve mahrum kalmak da en büyük hüsrandır. [Zira iki Cennet vardır. Birincisi, kulluğun mükâfat mekânı olan Cennet, ikincisi ise Cemâlullah cennetidir.]

SON NEFESE KADAR İMTİHAN

Dünya, âhiretin imtihan mekânıdır. İnsan buraya bir sefere mahsus olmak üzere gelir. (Son nefese kadar imtihanı devam eder, sonra da ebedî bir hayat başlar.) Rabbimiz buyurur:

«Kim bu dünyada âmâ ise, o âhirette de âmâdır, hattâ daha da şaşkındır.» (el-İsrâ, 72)

Nakledildiğine göre İmâm Kuşeyrî Hazretleri, üstâdı Ebû Ali Dekkâk Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyasında gördü. Üstâdı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmâm Kuşeyrî Hazretleri:

«–Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?» diye sordu.
Ebû Ali Dekkâk Hazretleri şu cevâbı verdi:

«–Evet! Tekrar dünyaya dönüp, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalmak ve:

“–Ey insanlar! Sakın kerîm olan Rabbinizden gâfil kalmayın! Siz nasıl sonsuz bir kudretten gâfil kaldığınızın farkında mısınız?!” diye îkâz etmek istiyorum. Onlara, insanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlakâ bilmesi gerektiğini iyice tembihlemeyi arzu ediyorum!»

O hâlde, bizim gibi gâfillere mutlakâ lâzım olan şey şudur ki, kıymetli ömrümüzü bu ulvî ve bediî mânâları kazanmak için sarf edelim. Şu fânî hayatta mârifetullâh’ı idrâk edebilmenin usullerini taleb edip sâlihlerden ve âriflerden bu muammânın îzâhını can kulağıyla dinleyelim. O feyzi nereden alırsak oraya koşalım. Her ne kadar bu kıymetli hazineyi lâyıkıyla elde edemesek de, hiç değilse ona vâsıl olma derdinden mahrum kalmayalım…

Hak yolcusuna lâzım olan, bu yoldaki gayretlerine hiç ara vermeden, daha ileri gitmek için dâimâ dertli ve gayretli olması, her an mes’ûliyet hissi içinde bulunmasıdır… Böyle olursa ümid edilir ki lûtuf ve ihsan denizi coşar ve âşık-ı sâdık bu dalgalardan kurtularak, mârifetten gönlünde bir pencere açılır ve Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanımaya başlar…

Kıymetli dostlarımdan ricam şudur ki, bu uzak düşmüş âciz kardeşinizi duâlarınızdan mahrum bırakmayınız ve ilâhî mârifete nâil olması için niyazda bulununuz!”[1]

İLAHİ MARİFET

Yine Muhammed Mâsûm Hazretleri şöyle buyurur:

“İlâhî mârifet, keşif ve kerâmetlerden daha üstündür. Zira mârifet, ilâhî esrârı keşfetmektir; hârikulâde hâller ve kerâmetler ise yaratılmış varlıkların hâllerini keşfetmektir. O hâlde ilâhî mârifet ile kerâmetler arasındaki fark, Hâlık ile mahlûkun farkı gibidir. Sahih mârifet, îmânı kemâle erdirmeye ve terakkî ettirmeye yardımcı olur. Kerametler ise böyle değildir, insanın kemâle ermesi ona bağlı değildir… Keşif ve kerâmete tâlip olan kişi, küçük şeylere tâlip ve esir olmuştur.

O, Cenâb-ı Hakk’a yakınlıktan ve O’nu kalben tanıyabilmekten nasipsizdir… Kişi kerâmet göstermek sûretiyle kendisini diğer insanlardan farklı görmeye başlarsa, kibir ve ucba sürüklenerek ibadet ve seyr u sülûkün faydasından mahrum kalır ve mârifet yolunu kendisine kapatmış olur.”[2]

Hayatın gençlik devresi, bu ulvî gâyeye vâsıl olmanın en güzel zamanıdır. Hazret bu hususta da şöyle buyurur:

“Yavrum! Ömrün en kıymetli zamanı, gençlik günleridir. İnsanın güçlü-kuvvetli, âzâlarının sağlam olduğu bu günler geçer ve ömrün en zayıf vakti gelip çatar. Ne yazıktır ki insanlar, en şerefli kazanç olan mârifetullâh’ı, gelip gelmeyeceği belli olmayan ihtiyarlık vaktine havâle ederler. Ömrün en şerefli vakitlerini, en rezil şey olan hevâ ve hevese sarf ederler. Unutma ki; «Yarın yaparım diyenler helâk oldu!»”[3]

DİPNOTLAR
[1] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 87, no: 102.
[2] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 52, no: 50.
[3] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 63, no: 65.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/muslumanin-hedefi.html


 

ÖLÜ KALPLERİ DİRİLTEN SÖZLER

ÖLÜ KALPLERİ DİRİLTEN SÖZLER  
     
İnsan özünü geliştiren ve mânevî yolculuğu kolaylaştıran pozitif enerji kaynağı hikmetli kelamlardır.

İlâhî mesajlar ve hikmet ehlinin dilinden dökülen inci gibi sözler, ham insanı pişirir, olgunlaştırır ve “insaniyet makamı”na yüceltir.

Söz vardır, insanın içini karartır, gönlünü katılaştırır. Gülen yüzü soldurur, koşanı durdurur, âlemi savaş alanı haline getirir. Yine söz vardır, gönüllerin neşe ve sürur kaynağı, kişinin hayat iksiri, toplumun ülfet harcıdır. Diriltici söz, diri bir özün bereketli bir nefhasıdır. İnsan daha diri bir hayat için bu iksiri aramalı, bulmalı ve kana kana içmelidir.

HİKMET EHLİNİN SÖZLERİ

Lokman Hekim oğluna der ki:

“Oğlum, hikmet ehli âlimlerin sohbetinde bulun. Zira Allah, ölü toprağı yağmurla dirilttiği gibi, ölü kalpleri de hikmet ehlinin sözleriyle diriltir.”45

Mevlânâ’nın üstadlarından olan Seyyid Burhaneddin’in -Kuddise Sirruh- şu sözleri de kelamla yayılan enerjinin etkileme gücüne işaret eder:

“Bak evlâd! Ceviz kabuğunu yemek, nasıl mideyi zayıf düşürürse, kabuktan ibâret olan sözü duymak da gönlü öyle zayıf hale getirir. Hakk’ın sözünü Hak’tan duy. Canın vasıtasız olarak Hak’tan duyma makamına erememişse, hakikat ehlinin sözlerine kulak ver.”

ŞAHSİYETİN İNŞASI

Her söz bir enerji ortaya çıkarmaktadır. Faydasız sözü söylemek ne kadar zararlı ise dinlemek de en az o kadar zararlıdır. Bazen adı sohbet, konferans ve vaaz olsa da, özü pişmemiş kimselerin ham sözlerinden oluşan laf kalabalıkları, gönlü daha da zayıf hale getirebilmektedir. Bu bakımdan sözüne kulak vereceğimiz kimselere dikkat etmek, kendi şahsiyetimizin inşası bakımından son derece önemlidir. Atalarımızın ifade ettikleri gibi “İnsan kulaktan sulanır”. Su zannedilerek içilen zehirlerin hayatı söndüreceği ise açıktır.

Bütün bu pozitif enerji arayışlarını, ilâhî rahmet nazarına erişmenin vesileleri olarak görmelidir. Pozitif enerji uğruna, kullara ya da diğer bir varlığa perestiş (tapınma) şaibesi taşıyan her türlü fikir, davranış ve faaliyetlerden, anlamsız nümayişlerden, sahte rollerden, riyâkârlık kokusu taşıyan amellerden fersah fersah uzak kalınmalıdır. Beşeriyet bazen aynadaki tezâhürü gerçek zannedip batıl itikatlara saplanabilmektedir. Bu itibarla pozitif enerji arayışlarında niyetimiz, Rabbimizin kullarına ve varlığa ikram ettiği nimetleri devşirerek, özbenliğimizi uyandırmanın yolunu bulmak ve bu sayede ilâhî rahmet nazarına liyakat kazanabilmektir. Zira uyanık bir gönülle Rabbülâlemin arasında kurulacak enerji akım hattının (fuyuzât-ı ilâhiyyenin) insanı yeryüzünün halifesi yapacağında hiç şüphe yoktur.

EN BÜYÜK MAHREMİYET

En büyük mahrumiyet, ilâhî nazardan ve kelâm-ı Rabbânîden mahrumiyettir. Bu azap, en büyük Cehennem azaplarından biridir. Nitekim şöyle buyrulmuştur:

“Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Ali İmran Sûresi, 77)

Gönül seferinde pozitif iklim, yolculuğu daha huzurlu hale getirecektir.

45) Heysemî, I, 125.

Kaynak: Dr. Adem Ergül, Göklere Yolculuk Var, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/olu-kalpleri-dirilten-sozler.html


 

6 Ocak 2018 Cumartesi

HADİSLERDE DUA

HADİSLERDE DUA

Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Büyük zorluklara dûçar olduğunuz zaman "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" zikr-i ce-mîlîne devam ediniz." (1)
"Cenâb-ı Hak, duada fazla ısrar edenleri sever." (2)
"Eğer bir kul, Cenâb-ı Hakk'a bir hususda duâ eder de icâbet olunmazsa onun yerine bir hasene, yani bir sevâb yazılır." (3)
"Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbuldür." (4)
"İyilik görenlerin iyilik gördükleri kimseler hakkında ettikleri hayır duâları reddolunmaz." (5)
"Ezân ile ikâmet arasında yapılan duâ müs-tecâbdır. Bu arada hemen duâ ediniz."(6)
"Kaderden sakınmak kaderi def etmez. Lâkin sâlihlerin duâsı, nüzûl etmiş ve edecek olan elem ve musîbeti def etmeğe ve kaldırmağa medâr olur. İş böyle olunca ey Allah'ın kulları, duâ ediniz." (7)
"Kur'ân-ı Azîmü'ş-şan her ne vakit hatmolu-nursa akabinde yapılan bir duâ müstecâbdır." (8)
"Bir kimsenin sevdiği bir kimse aleyhinde olan duâsının kabul olunmamasını Cenâb-ı Hakk'tan istirhâm eyledim."(9)
"Bir farz namazını huşû' ile edâ eden kimsenin o namazın akabinde vakı' olacak bir duâsı müstecâb olur." (10)
"Mazlumun bedduâsından sakınınız. Zîra bir kıvılcım sür'atiyle semâya icabete yükselir."
Fâcir de olsa mazlûmun duâsı makbûldür." (11)
"Cenâb-ı Allah buyurmuşdur ki: "Kim bana duâ etmezse ona gadab ederim." (12) Zîrâ bu hal ya gafletten, yahut kibirden ileri gelir
"Müslüman kardeşinin ayıp ve çıplak yerlerini setrederek onu dünyâda rüsvay etmeyen kimsenin ayıplarını Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde setreder." (13)
"Bir yerde yangın vuku' bulduğunu gördüğünüz zaman ''Allahü Ekber' diyerek tekrar tekrar tekbîr alınız. Zîra tekbir yangını söndürür." (14)
"Dünyânın geniş vakitlerinde, yani sıhhat ve servet ve asâyiş ve emniyet gibi esbâb-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ve tâat ile kendini takdîm et ki muzâyakalı sıkıntılı bir zamanda seni lutf ile yâd edip gözetsin."(15)
"Ana ve babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazaya siper olur." (16)
"Kendisine iltica ile bir ricada bulunan kimsenin ricasını kesip atanın duâ ve ricasını da Allah kesip atar." (17)
"Bir mü'mine yapılan zillet ve hakareti görüp de men'ine muktedir olduğu halde muâvenette bulunmayanları Cenab-ı Hak mahşerde zelîl eder." (18)
"Her kim duâlarının kabûlünü, gam ve üzüntülerinin def olup kaldırılmasını arzu ederse sıkıntıda bulunanların imdâdına yetişsin." (19)

"İşlerde istihâre edenler, yani Allah'dan hayır dileyerek rızâsına muvafık hareket edenler zarar etmezler. İstişâre edenler de işin sonunda pişman olmazlar. İdâr-i maîşetinde isrâf etmeyip i'tidâl yolunu iltizâm edenler de fakr u zarurete düşmezler." (20)
"Bir işe başlamak istediğin zaman âkıbetini iyice tefekkür edip hayr u sevâbı mûcib ise devam et, şerr ü ıkâbı mûcib ise ictinâb et!" (21)

"Hikmet on parçadır. Dokuzu uzlette, diğer biri de sükûttadır. Yâni mâlâyâniden, kendisini ilgilendirmeyen ve lüzumsuz bulunan şeylerden hıfzeylemektedir." (22)

"Akâid-i fâside ve bid'at sâhiplerinin amellerini, ibâdetlerini Cenâb-ı Allah kabul etmek istemez." (23) Eğer tevbe edip ehl-i sünnet ve'l-cemâat i'tikadına rûcû' ederlerse kabûl eder.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh der ki: Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

"Her bir peygambere etmesi için bir duâ verilmiştir. Ben ise ümmetime şefâat olmak üzere duâmı âhirete bırakmak istiyorum." (24)

Enes bin Mâlik'den gelen rivayette ise Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

"Her bir nebî Allah'dan bir dilekte bulundu. Yahud, her bir peygamberin Allah'a edeceği bir duâsı vardı. Her biri duâsını yaptı ve kabul olundu. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetim için şefâat kıldım." buyurmuşlardır.

Enbiyây-ı izâmın her duâsının müstecâb olması kuvvetle umulur ise de, kat'î olmayıp yalnız bir duâlarının kesin olarak kabûl edileceği kendilerine bil-dirilmişdir. O duâ, her bir nebîye Allah tarafından husûsî olarak verilen duâdır.

Ezcümle Hazret-i Âdem -aleyhisselâm bu müstecâb duâsını tevbesinin kabûl olması için; Hazret-i Nuh aleyhisselâm- kavmininin helâki ve berâberindeki mü'minlerin kurtulması için, Hazret-i İbrahim-aleyhisselâm- -i Mükerreme ve Beytullah için, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Fir'avn'ın helâki için, Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- gökten bir mâide, sofra indirilmesi için etmişler ve müstecâb olmuşdur.

Hazret-i Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz ise, bu kesinlikle kabul olunacağı Allah tarafından te'min olunan duâsını, ümmetine şefâat için âhirete bırakmıştır. Ne mutlu O'nun sünnetine sımsıkı sarılan mü'minlere.


 

(1) Ebû Dâvud, Vitr, 25; Tirmizî Kıyâme, 8; İbn Hanbel, Müsned, I/336.
(2) Kenzû'l-irfân 57 (Camiu's-sağîr'den)
(3) a.e. göst. yer. 
(4) Keşfü'l-hafâ, 1/495 (Deylemî'den)
(5) Tirmizî, Birr, 5.
(6) Tirmizî, Salat, 44, Deavât, 128; Ebû Dâvud, Salât, 35.
(7) Tirmizî Deavât, 101; İbn Hanbel, Müsned, 5/224.
(8) Kenzü'l-irfan, 59 (Camiu's-sağîr'den) Dârimî, Fezailü'l-Kur'ân. 33.
(9) a.e. göst. yer. Keşfü'l-hafâ, 1/404 (Dârekutnî'den)
(10) Buhârî, Cihâd, 180; Müslim, îman, 39; Ebû Dâvud, Zekât, 5; Tirmizî, Zekât, 6; İbn Mâce, Zekât, 6;Dârimî, Zekât 1; Muvatta, Da'vetü'l-mazlûm, 1; İbn Hanbel, Müsned, 1/333.
(11) Keşfü'lhafâ, 1/405 İbn Hanbel, Müsned'den
(12) İbn Mâce, Duâ, 1; İbn Hanbel, 3/477
(13) Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58; Ebû Dâvud, Edeb, 28; Tirmizî, Birr; 19; İbn Mace, Mukaddime, 17; İbn Hanbel, Müsned, 3/91, 252.
(14) Keşfü'l-hafâ, 1/89.
(15) İbn Hanbel, Müsned, 1/307; Tirmizî, Deavât, 9.
(16) Buhârî, Mevâkîtü-salât, 5; Müslim, İmân, 137; Ebû Dâvud, Edeb, 130; Tirmizî, Salât, 13; Neseî, Mevâkît, 51; İbn Mâce, Edeb, l.
(17) Keşfü'l-hafâ, 2/272 (Ahmed b. Hanbel, Müsned'den)
(18) İbn Hanbel, Müsned, 3/487.
(19) Müslim, Müsakat, 32; İbn Hanbel, Müsned, 3/32.
(20) Keşfü'l-hafâ, 2/185 (Taberânî'den)
(21) Kenzü'l-irfan.
(22) Keşfü'l-hafâ, 1/363 (İbn Adiyy'den)
(23) İbn Mâce, Mukaddime, 7.
(24) Müslîm, îman, 334, 335 vd. Buhârî, Deavat, I; Tirmizî, Deavât, 130; İbn Mâce, Zühd, 37; Dârimî, Rikak, 85; Muvatta", Kur'ân, 26.
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR:
 
 
 
 
 

İSTANBUL TARİHİ

İSTANBUL TARİHİ  
     
Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren, birçok medeniyete ev sahipliği etmiş, farklı dil, din ve ırktan insanların bir arada yaşadıkları, dünyanın en büyük ve en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul’un kısa tarihi…

İstanbul, Bizans ve Osmanlı dönemine ait yüzlerce tarihî eserin sergilendiği dünyanın en büyük açık hava müzesi gibidir. Kuruluş yılları M.Ö. 7. yüzyıla uzanan İstanbul, aynı zamanda dünyanın en eski şehirlerinden biridir.


Panaromik İstanbul fotoğrafı

İSTANBUL’UN İLK ADI
 
İstanbul, M.Ö. 667 yılında Yunanistan’dan gelen Megaralılar tarafından küçük bir koloni olarak kurulmuştur. Megara Kralı Byzas’ın adından hareketle kurulan bu yeni şehre “Byzantion” adı verildi.

İstanbul, M.S. 330 yılında Roma İmparatoru I. Konstantin tarafından imparatorluğun başkenti ilan edildi ve şehrin adı “Yeni Roma” manasına gelen “Nova Roma” oldu.

İmparator Konstantin’in ölümünden sonra şehre onun adı verilerek “Konstantinapolis” denildi.


Fatih Sultan Mehmet

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethedildikten sonra “Konstantiniyye” ismi kullanılmaya devam etti. İstanbul, Türkler tarafından “Âsitâne (başkent)” ve “Dersaadet (saadet ve mutluluk kapısı)” olarak da isimlendirilmiştir.

OSMANLI PATİYAHTI

Tarihi boyunca hep büyük devletlerin başkenti olan İstanbul, dünya siyasetinin idare edildiği bir merkez olmuştur:

M.S. 330-395 yılları arasında Roma İmparatorluğu’na başkentlik yapmıştır. 395-1204 ile 1261-1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu’nun, 1204-1261 yılları arasında Latin İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur. 1453 yılında fethedilen İstanbul, 1922 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olmuştur.

16’ncı yüzyıl Viyana elçisi olan Busbecq, İstanbul’un bu tarihi özelliğini şu sözleriyle özetlemiştir:
“Allah, sanki İstanbul’u dünyanın payitahtı olmak üzere yaratmıştır.”


Topkapı Sarayı (Topkapı Palace İstanbul)

İstanbul’un güzelliği birçok imparatorun ve komutanın gözlerini kamaştırmıştır. İstanbul’a karşı hissiyatını Napolyon Bonapart da şu şekilde dile getirmiştir:
“Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.”

HAYALLERİ SÜSLEYEN ŞEHİR

Bütün imparatorların hayâllerini süsleyen şehir, bu yüzden Sasaniler, Avarlar, Bulgarlar, Müslüman Araplar ve Ruslar tarafından defalarca kuşatılmıştır.

İSTANBUL’DA LATİN İSTİLASI

1071’de Malazgirt zaferi ile Müslümanların Anadolu topraklarını fethetmeye başlaması üzerine Hıristiyan devletler birleşerek Müslümanları Anadolu topraklarından atmak için Haçlı Seferleri’ni başlatırlar. Bu seferlerden dördüncüsünde Haçlı ordusu Konstantinapolis’i kuşatarak şehri işgal eder. Şehir günlerce yağmalanır. Binlerce insan katledilir ve Ayasofya da dâhil olmak üzere pek çok mabet tahrip edilir. Bu istila sonrasında Bizans’ın bütün değerli hazinesi Avrupa ülkelerine taşınmıştır. Bizans’ta kurulan Latin Krallığı, 1261 yılına kadar devam etmiştir.



1261 yılında ise İstanbul, tekrar Bizans hanedanının eline geçmiştir. Fakat bu tarihten sonra İstanbul asla eski günlerdeki gücüne ve ihtişamına dönememiştir. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti’nin kurulup güçlenmesiyle Bizans, Osmanlılar tarafından bir çember içine alınmıştır.

İSTANBUL’UN FETHİ’Nİ MÜJDELEYEN HADİS

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) İstanbul’un Fethi’ni müjdeleyen hadis-i şerifinin teşviki ile birçok İslâm devleti, bu iltifata nail olabilmek için İstanbul’u fethetmeye çalışmıştır.

İLK İSTANBUL KUŞATMASI

Müslümanlar’ın ilk İstanbul kuşatması, 668’de Hz. Muaviye’nin Emevi halifesi olduğu dönemde gerçekleşti. Hz. Ebu Eyyub El-Ensari bu kuşatma sırasında şehit düşmüştü. İstanbul, Emeviler devrinde üç kere, Abbasiler döneminde de bir kere kuşatılmıştır.

İSTANBUL’UN FETHİ

Osmanlılar döneminde ise Yıldırım Bayezit ve oğlu Musa Çelebi tarafından, bir de Sultan II. Murat tarafından kuşatılan İstanbul, ancak 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından 59 gün süren bir kuşatmanın ardından fethedilebilmiştir.


Beyazıt Meydanı (İstanbul Üniversitesi, Beyazıt Yangın Kulesi)

İstanbul, gerçek kimliğini ve ihtişamını bir Osmanlı şehri olduktan sonra kazanmıştır. Fethedilmesinden sonra geçen elli yıl içinde İstanbul, dünyanın en büyük şehri hâline gelmiştir.
Osmanlı dönemi İstanbul’u için,

Yahya Kemal Beyatlı şöyle der:

“İstanbul sadece padişahlar ve halk tarafından bina edilmiş değildir. Vatanın dört bucağından, Konya’dan, Bursa’dan, Erzurum’dan, Hicaz’dan, Bağdat’dan, Tunus, Trablus, Cezayir gibi Mağrip topraklarından buralara gelip İstanbul’da kalan, burada yerle- şen nice Müslüman Türkler; kadınları, ihtiyarları, el sanatları, mûsikîleri ile, halk ve dîvan şiirleri ile, mîmârîleriyle hâsılı vatanın her bucağıyla ve tari- hin her asrından getirdikleri hüner ve hatıralarla bu şehri hep birden binâ etmişlerdir. (Nihad Sâmi Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, s.51)”

İSTANBUL’UN İŞGALİ

Birinci Dünya Savaşı sonunda 13 Kasım 1918’de işgal edilen İstanbul’un tarihinde başkentlik dönemi sona ermiştir.

Bu tarihten sonra İstanbul, resmi olarak başkent olmasa da gayrı resmi olarak gönüllerde kurulu tahtında hâlâ başkentliğini sürdürmektedir.


Rumeli Hisarı

Sâmiha Ayverdi hanımın şu sözlerine kulak verebiliriz:
 
“Büyük bir milletin binlerce yıl özleyerek; yüzlerce yıl savaşarak yarattığı azîz vatan Türkiye, her şehri, her ovası, her dağı, her ırmağıyla güzel, sıcak ve ulvîdir. İstanbul ise ulvîliğin en zengin kompozisyonudur.” (Sâmiha Ayverdi, İstanbul Geceleri, s.5.)

http://www.islamveihsan.com/istanbul-tarihi.html


 

5 Ocak 2018 Cuma

DÜNYADAKİ CENNETİMİZ: AİLE


İLİ        : GENEL TARİH : 05.01.2018  tarihli Cuma Hutbesi

DÜNYADAKİ CENNETİMİZ: AİLE

Cumanız Mübarek Olsun Aziz Kardeşlerim!

Genç bir kız, Peygamberimiz (s.a.s)’in yanına geldi ve “Yâ Resûlallah! İstemediğim hâlde babam beni kardeşinin oğlu ile evlendirmeyi düşünüyor.” diyerek serzenişte bulundu. Rahmet Elçisi, derhal kızın babasını çağırttı. Zira olayı bir kez de babadan dinlemek ve şayet fikri sorulmadan evlendirilmek isteniyorsa kıza tercih hakkı tanımak istemişti. Bu durum karşısında kendini güvende hisseden genç kız, “Ey Allah’ın Resûlü! Nikâh konusunda kadınların da söz hakkının olup olmadığını öğrenmek istediğim için size müracaat ettim.” dedi.1 

Kıymetli Kardeşlerim!

Peygamberimiz (s.a.s), bu davranışıyla hayatının en önemli kararı olan nikâhta da kadının görüşüne başvurulup rızasının alınmasına işaret etmişti. Nitekim O, “Rızaları olmadan kızlarınızı evlendirmeyin!” 2 buyurmuştu. Ve bu olay, onun nezdinde kadının yeri, onuru ve değerini gösteren örneklerden sadece biriydi. 

Aziz Müminler!

Yüce dinimiz İslam, sağlıklı bir evliliğe ve mutlu bir aile kurmaya büyük önem atfetmiştir. Peygamberimiz (s.a.s), nikâha derin bir anlam ve yüce bir ruh kazandırmıştır. Zira inancımızda nikâh, ağır bir misaktır; vebali büyük bir sözleşmedir.  Nikâh, Yüce Allah’ın adını şahit tutarak eşlerin bir ömrü paylaşmak üzere birbirlerine verdikleri sözdür. Nikâh, kadın ve erkeğin, gönül rızası ve hür iradeleriyle beraberce yüklendikleri ahlâkî ve hukukî bir sorumluluktur.  Kültür ve geleneğimizde evlilik, sadece iki insanı aynı çatı altında buluşturmak değildir. Bilakis evlilik, toplumu ve nesilleri korumak amacıyla atılan sağlam bir temeldir. Aile olmak, sevgi ve saygıyla, şefkat ve merhametle, ilgi ve hassasiyetle hayatı paylaşmaktır. Aile olmak, dünyanın türlü meşakkatlerini beraberce göğüslemektir. Sevinci ve kederi, varlığı ve yokluğu birlikte yaşamaktır. Aile olmak, iyi günde, kötü günde vefakârlık ve fedakârlıkla bir bütünü tamamlamaktır. 

Değerli Kardeşlerim!

Bizler, ailelerimizin dünyadaki cennetimiz olmasını arzu ederiz. Yuva kurarken Rabbimizden şöyle niyazda bulunuruz: “Allah’ım! Bu anlaşmayı bereketli ve mübarek eyle. Bu çifti ülfet, muhabbet ve bağlılık duygularıyla kaynaştır. Tıpkı Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı, Peygamber Efendimiz ile Hz. Hatice validemizi ve Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’yı kaynaştırdığın gibi...” 
Bizler, hayatı daha anlamlı ve bereketli kılan evliliğe anne ve babalarımızın, akraba ve komşularımızın, kardeşlerimiz ve sevdiklerimizin huzurunda adım atarız. Rabbimizin adını anarak bir ömür devam etmesi niyetiyle başladığımız birlikteliğimize insanları da şahit tutarız.  Ve bizler, sıcacık yuvalarımızın temelini atarken evlenecek çiftlerin ehliyetini, karşılıklı rızasını, sevgisini ve sadakatini esas alırız. Zira evlilik, tek taraflı bir menfaat ilişkisi değildir. Aksine evlilik, kadın olsun erkek olsun eşlerin istikballerine beraberce karar vermeleridir. Bir başkasının iradesini esir alma, onun üzerinde mülkiyet iddiasında bulunma ve geleceğini belirleme hakkı ve yetkisi hiç kimsede yoktur. Canların yegâne sahibi Allah’tır. Ve Peygamberimizin dilinde eşler birbirine emanettir. 

Aziz Müminler!

Bütün bunlara rağmen, zaman zaman doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt edebilme yetisine sahip olmayan çocuk yaştaki kızlarımız evlendirilebilmektedir. Hatta cehalet ve sorumsuzluktan kaynaklanan bu yanlış algı ve uygulamalar, kimilerince dine dayandırılmaya çalışılmaktadır. Şu bir gerçektir ki; yüce dinimiz İslam’da evlilik, gelişigüzel ve keyfi uygulamalara kapalı olan ciddi bir adımdır. Evlilik, bilinç ve sorumluluk gerektirir. Dinimizde ise sorumluluk, ceza ve mükâfat konusunda irade hürriyeti esastır. İnsanın, onuruna uygun bir şekilde hayatını sürdürme hakkını gasp etmek ve özellikle çocukları türlü istismarlara maruz bırakmak dinimizde asla caiz değildir. Kendine, Rabbine ve çevresine karşı henüz sorumluluk bilincinde olmayan bir çocuğun evliliğe zorlanmasının dinî ve ilmî hiçbir meşruiyeti, hiçbir temeli yoktur. Yuva kurmanın, eş ve anne olmanın anlamını idrak etme rüştüne erişmemiş bir kızın evlendirilmeye çalışılması asla kabul edilemez bir durumdur. Gerek dinimizin ilkeleri, gerekse Peygamberimiz (s.a.s)’in sünneti doğrultusunda ailede kalıcı huzur ve mutluluğu sağlamak adına evlilikte her iki tarafın da hakları gözetilmelidir.

Kardeşlerim!

Hutbemizi bir âyet ve bir hadisle bitirmek istiyorum:  Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”3

Peygamberimiz (s.a.s) de şöyle buyuruyor: “Evleneceğiniz eş konusunda seçici davranın, denginizle evlenin. Kızlarınızı da emsalleriyle evlendirin.”4                                                 

1 Nesâî, Nikâh, 36; İbn Hanbel, VI, 135. 2 Buhârî, Nikâh, 42. 3 Rum, 30/21. 4 İbn Mâce, Nikâh, 46.  

Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx


“KADINLARLA İYİ GEÇİNİN” AYETİ

“KADINLARLA İYİ GEÇİNİN” AYETİ  
     
“Kadınlarla iyi geçinin” ayeti neyi anlatıyor? Kadınlarla iyi geçinmek için neler yapabilirsiniz? “Kadınlarla iyi geçinmek”le ilgili hadisler ve tefsir yorumlarını sizin için derledik.

İnsanlarla iyi geçinmek için önce onlara güzel ve tatlı söz söylemek, sonra da elden geldiğince iyi ve nâzik davranmak gerekir. Peygamber Efendimiz’in ortaya koyduğu ölçüye göre insanların en hayırlısı, aile fertlerine karşı iyi davrananlar, onlarla iyi geçinenlerdir.
“Kadınlarla iyi geçinin.” (Nisâ sûresi (4), 19)

Bu ölçüyü iyice pekiştirmek isteyen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, aile fertlerine en iyi davranan kimsenin kendisi olduğunu belirtmiştir (Tirmizî, Menâkıb 63; İbni Mâce, Nikâh 50).

Resûlullah Efendimiz’in hanımlarıyla gülüp şakalaşması, akşamları zaman zaman hanımlarından birinin evinde diğer eşlerini de toplayıp onlarla birlikte yiyip içmesi, şakalaşması, Hz. Âişe ile -bilindiği kadarıyla- iki defa koşu yapması, Habeşlilerin gösterilerini seyretmeye onu dâvet etmesi ve hatta zaman zaman hanımlarının kaprislerine katlanması âyet-i kerîmede tavsiye edilen iyi geçimin en güzel örnekleridir.

KADINLARA İYİ DAVRANAN DEĞERLİ KİŞİLER

Kadınlara iyi davrananların değerli kişiler, kötü davrananların ise âdî kimseler olduğu; insanın evinde çocuk gibi, fakat dışarıda erkek gibi davranması gerektiği İslâm büyükleri tarafından ortaya konmuş sağlam ölçülerdir.
“Hanımlarınız arasında adaleti sağlamak için ne kadar uğraşsanız da bunu başaramazsınız. Bâri onlardan birine aşırı gönül verip de ötekini kocası yokmuş gibi büsbütün ortada bırakmayın. Eğer iyilik yapar ve günahtan sakınırsanız, Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisâ sûresi (4), 129)

Birden fazla kadınla evlenen kimse, eşleri arasında adaleti ve eşitliği sağlamak zorundadır. Yemelerinde, içmelerinde, giyim ve kuşamlarında fark gözetmeyecektir. Herbirinin yanında aynı miktarda kalacaktır. Bunları yapmak zaten o kadar zor değildir. Fakat eşleri aynı derecede sevmek mümkün değildir. Sevgiyi aynı oranda paylaştırmak insanın tabiatına da aykırıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenen erkeklere, eşlerini aynı derecede sevme mecburiyetini getirmemiştir.

KADINLARLA İYİ GEÇİNMEKLE İLGİLİ HADİSLER

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
  • “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.”[1]
Buhârî ile Müslim’deki diğer bir rivayete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
  • “Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydala-nabilirsin.” [2] 
Müslim’deki bir başka rivayete göre ise Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.” [3]

KADININ YARADILIŞINA DAİR BİLGİLER

Kadının neden yaratıldığı konusu çok tartışılmıştır. Aslında bir insan olarak kadının da tıpkı erkek gibi topraktan yaratıldığında şüphe yoktur. İslâm âlimlerinin bu konu üzerinde uzun uzun durmasının sebebi, Peygamber Efendimiz’in bu hadisidir.

Hz. Peygamber “kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır” derken acaba bunu gerçek mânasında mı söylemiştir? Yoksa bu sözle kadının hırçınlığını ve istenen kıvama zor geldiğini mi anlatmak istemiştir? İşte bu soruların kesin cevabı bilinmemektedir.

Siyer âlimi İbni İshâk’ın haber verdiğine göre Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu Abdullah İbni Abbas:

“Havvâ Âdem aleyhisselâm uyurken, onun sol tarafındaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır” demiş (ibni Hacer, Fethü’l-bârî, IX, 219). Fakat güvenilir hadis kitaplarında bu konuda doyurucu bilgi yoktur.

Erkekle kadının yaratılışını Kur’ân-ı Kerîm şöyle anlatmaktadır:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini meydana getiren, ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının” [Nisâ sûresi (4), 1].

Bu âyet Hz. Havvâ’nın Hz. Âdem’den yaratıldığını bildirmekle beraber, onun kaburga kemiğinden meydana getirildiğini haber vermiyor.

Bizi bu konuda tereddüde sevk eden husus Peygamber Efendimiz’in:

“Kadın tıpkı kaburga kemiği gibidir. Kemiği doğrultayım dersen kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle faydala-nabilirsin” buyurmasıdır. Acaba Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadisiyle şunu mu anlatmak istemiştir:

Kadın kaburga kemiğinden yaratıldığı için huyu da kaburga kemiği gibi biraz eğricedir. Ona istediğiniz şekli veremezsiniz!..

Hadîs-i şerîfin bize öğretmek istediği nedir?

Efendimiz bize kadının yaratılışına dair biyolojik bilgi vermek istememiştir. Bize kadınla nasıl geçinmek gerektiğini anlatmıştır. Dövmekle sövmekle kadını arzu edilen şekle koymanın mümkün olmayacağını belirtmiştir. Hiddet ve şiddet yerine, ülfet ve şefkat yolunu tutmayı tavsiye etmiştir.

Kadına ancak bu yolla yaklaşmanın ve ona tesir etmenin mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Aile yuvasının huzuru, ailedeki fertlerin saâdeti için tutulacak yol budur. Fakat kadının dünyasına ve âhiretine zarar verecek hususlarda doğruyu anlatmak ve ona yardımcı olmak gerekir. Zaten Allah Teâlâ, doğruyu bulmakta aile fertlerinin birbirine yardımcı olmasını tavsiye ederek “kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz” [Tahrîm sûresi (66), 6] buyurmaktadır.

Bazı âlimler hadîs-i şerîfteki: “Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” ifadesini, kadının en problemli tarafı dilidir, şeklinde yorumlamışlardır. Kadının cehenneme dili yüzünden gireceğini belirten şu hadîs-i şerîf bu yorumu desteklemektedir:

“Siz çok lânet eder ve kocanızın iyiliklerini görmezden gelirsiniz”  (Buhârî, Hayız 6). Lânet ve iyiliği inkâr dille yapılır. Kocasının maddî durumunu düşünmeden konu komşuda gördüğünü kendi evinde de isteyen, dediği olmazsa hırçınlaşan, aile sırlarını olur olmaz kimselere açan, sağda solda dedi kodu yapan kadın bütün bu kötü davranışları diliyle yapar. Şu hâle göre “kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır” sözünü dil olarak anlamak mümkündür.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Erkekler kadınlardaki bazı kaprislerin tabii olduğunu düşünerek onlara karşı anlayışlı davranmalıdır.

2. Kadında kusur olarak görülen hususları düzeltmeye kalkmak, aile içinde huzursuzluğa ve dolayısıyla mutsuzluğa yol açabilir. Bu sebeple en iyisi, bağışlanabilecek kusurlara göz yummaktır. “Kadınlarla iyi geçinin” âyetiyle emredilen de budur.

http://www.islamveihsan.com/kadinlarla-iyi-gecinin-ayeti.html


 

İHLASLI İNFAKIN BÜYÜK ECRİ

İHLASLI İNFAKIN BÜYÜK ECRİ  
     
Hz. Osman (r.a) malını Allah yolunda infak etmekle meşhurdur. Rahmet rüzgârları gibi her yöne hayır saçar, bir gün tasaddukta bulunur, ertesi gün köle âzâd eder, diğer gün fakir ve yoksulları doyurur, böylece vermek üzerine kurulu bir hayat yaşardı.

Bir gün bir zât Hz. Osman’a (r.a) gelerek şöyle dedi:

“–Ey mâl sâhibi zenginler! Bütün hayrı alıp götürdünüz; malınızdan tasaddukta bulunuyor, köle âzâd ediyor, hacca gidiyor ve infak ediyorsunuz!”

Hz. Osman (r.a):

“–Siz gerçekten bize gıpta ediyor musunuz?” diye sordu.

O zât:

“–Evet, vallahi size gıpta ediyoruz!” dedi.

KÜÇÜCÜK İNFAKIN FAZİLETİ

Bu sefer Hz. Osman (r.a) şu cevâbı verdi:
“–Allah’a yemin ederim ki bir kimsenin zorluk çekerek infâk ettiği bir dirhem, çok malın bir kısmından infâk edilen on bin dirhemden daha hayırlıdır.” (Beyhakî, Şuab, III, 251; Ali el-Müttakî, VI, 612/17098)

Zaman olur az, çoğu geçer. İhlâsla, îsârla, sabır ve tahammülle verilen bir sadaka veya yapılan küçücük yardım, kolaylıkla yapılan nice büyük infak ve yardımlardan daha kıymetli olur, daha çok makbûle geçer.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Hz. Osman’dan 111 Hayat Ölçüsü, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/ihlasli-infakin-buyuk-ecri.html