6 Nisan 2018 Cuma

MEHMET AKİF’İN İBRETLİK SADAKATİ

MEHMET AKİF’İN İBRETLİK SADAKATİ


 0

Vatan ve İslam şairi Mehmet Akif’in sözünde sadakatini, kaliteli bir şahsiyet oluşunu anlatan gerçek bir hikâye…
Mithat Cemal Kuntay anlatıyor:
“Meşrûtiyet’in ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Mehmet Âkif’in haz etmediği şeyler işlemedi: Araba, tramvay, şimen­difer ve vapur… Çapa’daki bizim eve o gün sütçü ekmekçi gibi adamlar bile gelmediler. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ek­mekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat… Âkif bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım, nasıl geldiğini merak ettim;
“Beylerbeyi’nden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti.”
“Bu kadar mı?” dedim.
Tabii ki bu kadardı ve tabii ki Beşiktaş’tan Çapa’ya işle­yen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya da lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda, tipiye, yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Âkif de benim hayretime şaşıyordu:
“Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefât etmem lazımdı. Çün­kü geleceğim diye söz vermiştim.”
SÖZÜN MÂNÂSI
İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü.
“Âkif” dedim, “sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyor­san, bana izin ver de ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün, şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur!”
“Ben böyleyim” dedi, “Ben de böyleyim” dedim.
Bu vakıadan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğim gibi, onun gözünde ne karayel fırtınası, ne diz boyu kar “meşru maze­ret” değildi.”[1]
[1] Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Âkif, s. 252-253. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif Ersoy Hakkında Araştırmalar, s. 326
Kaynak: Adem Ergül, 365 Lider Davranış, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/mehmet-akifin-ibretlik-sadakati.html



5 Nisan 2018 Perşembe

CÂBİR İBN ABDULLAH

CÂBİR İBN ABDULLAH
(602 ?- 696)
 
Sahabi. Cabir b. Abdullah b. Amr, b. Haram, b. Ka'b, b. Ganem, b. Seleme. Künyesi Ebû Abdullah olan Câbir Hazrec kabilesindendir.
 
Câbir'in babası, ikinci Akabe bey'aitinde müslüman olmuş ve Haramoğulları nakipliğine tayin edilmişti. Kâfirler Uhud gazasında onu, burnunu ve kulaklarını keserek işkence ettikten sonra şehit ettiler. Dokuz kızı vardı, bunlara Câbir baktı. Hz. Câbir babasının şehadetini şöyle anlatır: "Babam Uhud'da şehit oldu. Kız kardeşlerim bana bir deve vererek git babamızın cenazesini bu deveye yükle getir ve onu Selemeoğulları kabristanına göm dediler. Deveyi alarak gittim. Yanımda birkaç adam da vardı. Rasûl-i Ekrem babamı cihat meydanından taşıyarak aile kabristanına götürmek istediğimi haber aldılar. O, Uhud'da oturuyordu. Beni huzurlarına çağırarak dedi ki: Nefsimi elinde tutan Cenâb-ı Allah'a yemin ederim ki; Abdullah arkadaşları ile birlikte gömülecektir. Rasûl-i Ekrem'in bu sözü üzerine ben de babamı taşımaktan vazgeçtim ve onu Uhud şehitleri ile birlikte gömdüm." (Buhârî, II, 584). Rasûlullah Câbir'e, "Sana bir müjde vereyim mi? Allah babanı diriltti. Ve kendisine perdesiz doğrudan doğruya hitap etti. Halbuki şimdiye kadar hiçbir kimseye böyle hicabsız söylediği olmamıştır" buyurdu.
 
Babası şehit olunca ardında bıraktığı borçlarını Câbir ödeyemedi ve Rasûlullah'a giderek, "Ya Rasûlallah! Babam Uhud günü şehit olduğunda bana borç bıraktı. Alacaklılar beni sıkıştırıyorlar. Bana Yardım ediniz de borcumun bir miktarını gelecek yıla ertelesinler." dedi. Rasûlullah "Hay hay, öğleye doğru size gelir, alacaklıları görürüm" dedi. Rasûlullah Câbir'in evine gitti. O istirahat ederken Câbir onun için bir koyun kestirdi. Rasûlullah uyanınca Câbir'e "Bana Ebû Bekir'i çağır" dedi. Rasûlullah ve yanındaki ashabı yemek yediler. Yemekten sonra Rasûlullah gitmek üzere ayağa kalkınca Câbir'in zevcesi ona "Ya Rasûlallah, bana ve kocama dua et" diye yalvardı.
Rasûlullah da
"Cenâb-ı Hak seni ve kocanı mağfiretine nail etsin" buyurdu. Rasûlullah daha sonra alacaklıları çağırmış ve onlardan Câbir'e mühlet vermelerini istemiş, onlar mühlet vermeyince Rasûlullah Câbir'e hurmalarını ölçüp onlara vermesini buyurmuştur. Câbir, hurmalarıyla babasının borçlarını ödedikten sonra kendisine de bir miktar hurma kalmıştır. Bunu Rasûlullah'a aktarırken karısına dönüp "Ben sana Rasûlullah'ı rahatsız etmemeni tenbih etmemiş miydim?" deyince karısı "Rasûl-i Ekrem benim evime gelir de, ben ondan bana ve kocama dua etmesini nasıl istemem?" demiştir. Câbir, "Biz, Rasûl-i Ekrem'in himmet ve imdadı ile borçtan kurtulduk" demiştir. Rivayete göre Câbir, Bedir ve Uhud savaşlarından başka bütün Cihat hareketlerine katılmıştır. Câbir, Enmar gazasında Rasûlullah'ın hayvanının üzerinde namaz kıldığını rivayet etmektedir. Hendek savaşında da Rasûlullah ile ashabının tam üç gün aç kaldıklarını, hendek kazan bazı sahabîlerin rastladıkları kayayı yerinden oynatamadıklarını nakleden Cabir şöyle der: "Rasûl-i Ekrem'e bir kaya parçasına tesadüf ettiklerini söylemişler. Hz. Peygamber de onlara "Siz bu kaya parçasının üzerine biraz su serpiniz" buyurdu. Su serpildi, sonra Rasûl-i Ekrem kazmayı eline alarak besmele çektikten sonra kazma ile kayaya üç defa vurunca kaya tuzla buz oldu. Bu sırada dikkat ettim, Rasûl-i Ekrem karnına (açlıktan) bir taş bağlamıştı."
 
Hz. Câbir, Sıffin vakasında Hz. Ali tarafında yer aldı. Ancak, Hz. Ali'nin şehit edilmesinden sonra Muaviye'ye bey'at etti. Ömrünün sonlarında gözleri görmez oldu. Medine'de doksanüç yaşında öldü.
Câbir, Rasûlullah'tan bin beş yüzden fazla hadis rivayet etmiştir. Etli sekizi Buhârî ve Müslim'de mevcut olup müttefekun aleyhtir. Ashab arasında Câbir İbn Abdullah isminde iki kişi daha vardır: Biri Câbir İbn Abdillah İbn Rebâh; diğeri Câbir İbn Abdillah er-Râbisî'dir. (Tezkiretü'l-Huffaz, I, 37)
 
Hz. Câbir'in Rasûlullah'tan önemli rivayetleri vardır. Bunlardan bazıları şöyledir: İstihâre* hadîsi: "Rasûlullah Kur'an'dan bir sure öğretir gibi (büyük küçük) işlerimizin hepsinde bize istihâre (duasını) öğreterek şöyle buyurdu. "Sizin biriniz bir işe kalben azmettiğinde o kimse farz değil (istihare niyetiyle nafile olarak) iki rekat namaz kılsın. (Namazdan) sonra şöyle dua etsin: -Ya Rab hakkımda hayırlısını bildiğin için senin dergâh-ı inâyetinden bana hayırlısını bildirmeni dilerim. Ve hayırlı olana gücün yetiştiğinden lutfundan bana güç vermeni dilerim. Ya Rab, hayırlı olanın bana gösterilmesini ve takdirini senin o büyük fazl ve kereminden dilerim. Allah'ım senin her Şeye gücün yeter, halbuki benim yetmez. Sen her Şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Muhakkak sen Şuurumuzdan uzak olan her şeyi de pek yakından bilirsin. Ya Rab, bilirsin ki bildiğinde hiç şüphe yoktur Şu azmettiğim iş dinim, dünya ve âhiretim için hayırlı ise, benim için onu kolaylaştır. Sonra işlemeye kudret bahşettiğin ve bana nasip kıldığın bu işi, mübarek eyle. Yine şu azmettiğim iş dinim, dünya ve âhiretim için şer ise, bu işi benden beni de bu işten uzaklaştır. Ve hayır nerede ise o hayrı bana takdir eyle. Sonra nefsimi bu takdir buyurduğun hayır kabul etmeye razı kıl. "
 
Hz. Câbir "istihare eden müminin duada bu iş diye geçen yerlerde hacetini adıyla anmasını" söylemiştir.
 
Hz. Câbir'in rivayet ettiği diğer hadislerden bazıları şunlardır: "Sizin biriniz farz namazı mescidinde kıldığında (dönüp evine gelerek sünnet, müstehap, kaza namazlarını evinde kılmak suretiyle) evini de namazın feyz ve bereketinden nasibdar kılsın. Cenâb-ı Hak onun namazından evinde bereket yaratır. "
 
"Bir kere yanımızdan bir cenaze geçmişti de Rasûlullah (s.a.s.) cenaze geçtiği için kıyam etmişti. Biz de ayağa kalktık. Ve, Ya Rasûlallah, bu bir Yahudi cenazesidir dedik. Rasûlullah, Bir cenaze gördüğünüzde (müslim olsun, kâfir olsun) kıyam ediniz. Çünkü ölüm, korkunç bir şeydir buyurdu.
 
"Ey Câbir dikkat et. Sana Kur'an'da nazil olan en büyük sureyi bildiriyorum. Bu, Fâtiha-i Şerîfe'dir. Zira onda her derde karşı bir şifa vardır. "
 
"Rasûlullah (s.a.s) zamanında biz, at eti yerdik."
 
"Ezan ile beraber ticaret haram olur. Hutbe (cuma hutbesi) esnasında da söz söylemek haramdır. Söz söylemek hutbeden sonra helâl olur. Ticaret de namazdan sonra helâl olur."
 
"Rasûlullah'ın mescidinde bir hurma kütüğü vardı. Hz. Peygamber, hutbe esnasında ona dayanırdı. Kendisi için minber yapıldığında bu kütükten gebe develerin iniltisine benzer sesler çıktığını işittik. Hz. Peygamber minberden inip de elini üzerine koyunca sustu." O sırada kütük susturulan çocuk gibi hafif hafif inliyordu. Susturduktan sonra "O, yanında edildiğini işittiği zikrullah için ağladıydı" buyurdular."
 
Bir defa biz Rasûl-i Ekrem (s.a.s) ile birlikte Cuma namazı kılarken Şam tarafından yiyecek yüklü bir kervan geldi. Cemaat birer birer kâfileye doğru yönelip oniki kişi kalıncaya kadar hep dağıldılar. O zaman şu ayet nazil oldu: "Onlar bir ticaret yahut bir eğlence buldular mı hemen oraya koşup dağılıyor ve seni ayakta hutbe irad ederken bırakıp savuşuyorlar. Onlara de ki, namaz ve niyazları mukabili olarak Allah katında saklı duran sevap, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. "
 
"Benden evvel hiç bir kimseye verilmedik beş şey bana verilmiştir: Bir aylık yola kadar (düşmanlarımın kalbine) korku salmak ile zafere erdim. Yeryüzü bana mescid kılındı. Onun için ümmetimden namaz vakti gelip çatmış her kim olursa olsun namazını kılıversin. Ganimet bana helâl edildi. Halbuki benden evvel kimseye helâl edilmemiştir. Bana şefaat verildi. Bir de her peygamber özellikle kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim. "
 
"Rasûl-i Ekrem (s.a.s) efendimiz öğleni (zevâlden sonra) gündüzün sıcağında; ikindiyi henüz güneş (beyaz ve) tertemiz iken; akşamı güneş battığında; yatsıyı da gâh erken gâh geç kıldırırdı. Cemaati toplanmış bulduğunda acele eder, gecikmiş bulduğunda tehir ederdi. Sabah namazını ise onlar, yahut Rasûlullah karanlıkta kılarlardı."
 
"Hz. Peygamber (s.a.s) sarımsağı kastederek Her kim bu yeşillikten yerse mescidlerimize, yanımıza gelmesin buyurdu."
 
Hz. Câbir Medine'de ölen son sahabidir. Hadis, tefsir ve fıkıh'da önemli bir yeri vardır. Müttaki veya facir, herkesin Cehennem'e gireceğini, fakat ateşin müttakileri yakmayacağını, Allah'ın onları ateşten kurtaracağını bildirerek, Meryem suresinin on yedinci ayetinin tefsirine açıklık getirmiştir. Yine o şu hadîsi bildirmiştir: "İnsanlar Allah'ın dinine fevc fevc girdiler, ondan fevc fevc çıkacaklar. "
 
Şâmil İA.

KAYNAK: http://www.islamdahayat.com/infusions/ozel/ozel.php?ozel_id=39
 
 
 
 
 
 

Kanadım Kırık Olsa da…


Egemen Yayınları sahibi Fahrettin Yüksel bey fakirden sonra bir engelli kardeşimin daha hayalini gerçekleştirdi. Hem engelli hem yetim hem fakir Rukiye kardeşimin kitabını yayınladı. Allah razı olsun. 

Kitabı satın alma konusunda Desteğinizi rica ediyorum. 10 TL

Celal

*************


Kanadım Kırık Olsa da…

Rukiye Türeyen'in İlk Kitabı 
Bu haber 2018-04-04 20:33:01 eklenmiş ve 168 kez görüntülenmiştir.

Kanadım Kırık Olsa da…

Soğuk bir aralık ayında dünyaya gelmişim, sene 1980… 
Henüz 3 aylıkken küçücük bedenimi ateşler sarmış…
Anne babam hastaneye götürdüklerinde doktorlar umut vermemiş ama ben umuda hiç küsmedim. Gezdirmeyin doktor doktor dediklerinde kışın ortasında bedenimi sarıp sarmalayan ateş gitmişti. Ardında hasarlı, yıkık dökük bir beden bırakarak… 
Depremin ardından yıkılmış binaya benziyordu.
Bebektim anlamıyordum. Engelimle yaşım ilerledikçe tanışıyordum.
Mesela oyun, okul, kimsenin yardımı olmadan dışarı çıkmak gibi…
En acısı da adım atamamaktı. Tabii küçükken. İnsan küçükken her şeye katlanamıyor.
Gezmek istiyor, yardım almadan adımlamak ister yürümek hatta koşmak ister.
Küçüksün çünkü. Anlamıyorsun engel nedir bilmiyorsun.
Beden bende değil, ben bedendeydim. Yani ben bedenimi değil, bedenim beni yönetiyordu. Ben büyüdükçe bedenim de büyüdü benimle…
Engelimi hissettirmedi bana. Sadece sağ tarafım biraz küçük kalmıştı.
Sol tarafımda ise karnımın üst kısmı yukarıya doğru çıkıktı ve bu kaburgamdı.
Hasar kalmıştı bedenimde dediğim gibi…
Bir ateş nelere yol açmıştı…

Ailem, bir engelli ailesiydi artık…
En zor iş ise anneme düşmüştü…
Benim 4 kardeşim vardı. Onların içinde bir ben çürük elmaydım.
Ortanca kardeşimin ismi Kader. Benim ikinci annem gibiydi.
Okuldan gelir, beni tekerlekli sandalyeye bindirip gezdirirdi.
Oyun oynarken bile beni yanından ayırmazdı. Kendisi nereye gidiyorsa beni de yanında götürürdü. O’na Kaderim diyordum…
O ve diğer kardeşlerim bana engelimi hissettirmemişlerdi. Seneler geçiyordu. Engelimle birlikte büyüyorduk. Daha da zorlaşıyordu hayat ben ve ailem için. Beden küçükken daha kolay kaldırılıp, kolayca gezdiriliyordum.
Bedenim büyüdükçe boynumu tutamaz olmuştum. Vücudum başımı taşıyamıyordu.
Tekerlekli sandalyeme oturamıyordum… Başım yığılıveriyordu sol omzuma doğru.
Çuvalın ağzını bırakırsın düşer ya başım da öyleydi. Bir tek babam kaldırıyordu, o da gündüzleri kahvehanede çaycılık yapıyordu. 18 yaşımda yatağa bağlı engelli bir bireydim artık. O zamanlar bilgisayar kullanmıyordum. Sıkılınca, altı delik beyaz bir sandalyem vardı, onda oturuyordum. Normal sandalyelere oturamıyordum. Hemen kayıveriyordum.
Annem ve kardeşim beni birlikte kaldırıp altı delik beyaz sandalyeme oturtturuyorlardı.
Bilgisayar kullanmaya 2007 yılında başlamıştım. Hiç okul hayatım olmadı.
Gazeteleri önüme alır, dayımın yardımlarıyla okumaya çalışırdım. Harfleri birleştirmek zor gelse de başarmıştım. Bilgisayar kullanımında da pek yardım almamıştım. İnternete ilk girdiğimde baktığım konular ‘İslam’da engellilerin yeri’ ve ‘Ahirette engelliler’ idi. O zaman kendimden utanmış ve kendime kızmıştım. Benim çürük elma gibi gördüğüm engelim, ahirette engelsiz insanların “Keşke ben de dünyada engelli olsaydım” diyecek kadar kutsalmış. İşte o zaman anlamıştım… Engelimin bir çürük değil de Yüce Allah tarafından bahşedilmiş bir nimet olduğunu…
Bilgisayar kullanmaya başladığımda, bu benim için dört duvar arasından dışa açılan bir pencere olmuştu. Üstelik o pencerenin önünde de oturmama gerek yoktu. Yattığım yerden her yeri görebiliyordum…

2014 yılında amatörce yazarlığa başlamıştım. Senaryo yazmayı seviyordum. 20’li yaşlardaydım… O yaşlarda daktilo sevdam vardı. Daktilom olsa da senaryo yazsam diyordum hep. Daktilom değil fakat bilgisayarım olmuştu. Artık istediğim kadar hikâye yazabilecektim. 
Sonra ilk senaryoma başladım… Bilgisayarı aldığım gün.

“Kanadı Kırık Melek” … Evet, onun kanadı kırılacaktı. Melek, güzeller güzeli Melek’in hikâyesini yazdım. Melek kim miydi? O herhangi bir genç kızdı. Yaşamın çeyreğinde engellerle tanışan bir kız. İnsandık ve başımıza neler gelebileceğinden habersiz sürdürüyorduk hayatımızı. Melek de başına gelecekleri bilmeden yaşamını sürüyordu.
İlk hikâyemin yazımı 2 sene sürmüştü. Sonrasında sponsor aramıştım fakat arayışlarım karanlık sokağa çıkıyordu. Önümdeki ışıkta yavaş yavaş sönüyordu. Ben yine de umudumu kesmemiştim. Yaşadıkça umut vardı… Benim için yaşam zaten bir umuttu. Engeller vardı yolumda evet, fakat kolay elde edilen şeyler çabuk yitirilirdi. Zorluklarla kazanılansa kaybedilmeyecek kadar değerliydi…

Umut iç dünyamın karanlık köşesinde filizlenip karanlığın inadına ışıklarını saçıyordu.
Günler geçiyordu, bense bir yönümü daha keşfetmiştim. Şiir yazmaya da başlamıştım artık.
Kendi yeteneklerimi kendim keşfeder olmuştum. Vücudumda kullanabildiğim tek uzvum sol elimin işaret parmağıydı. Onunla bir takım gibiydik. İkimiz makaleler, şiirler, hikâyeler yazıyorduk…

Bir gün öyle bir şey oldu ki, kötü niyetli insanların arasından süzülüp gelmişti. Hala iyi insanlar vardı ve dünya onların sayesinde ayakta duruyordu. Kendisi bana ilk kitap teklifi yaptığında, inanamamıştım. Güven, ailem ve benim için önemliydi. Başta güvenememiştim ama zamanla güvenimi kazandı. Beni ziyarete geldiğinde o güven iyiden iyiye arttı…

Bu kişi, Egemen Yayın Evi’nin sahibi Fahrettin Yüksel’di ve o aynı zamanda bir maden mühendisiydi. Hobi olarak başlamıştı kitap basımına. Sonraları engelli bireylere ulaşarak
Onların kitaplarını hiçbir ücret talep etmeden basmaya başlamıştı. Bir nevi engelli bireylerin hayallerini gerçekleştiriyordu. Şimdi sıra bendeydi, benim hayalimdeydi. Çok yakında kitabım çıkacaktı ve ben çok heyecanlıydım…

Ziyarete gelirken yanında bir polis arkadaşını da getirmişti. Polisleri sevdiğimi, eğer beden sağlığım yerinde olsaydı polis olmak istediğimi biliyordu…

Kitabımdan bahsetmem gerekirse, farklı hikâyelerden oluşan bir kitap…
Bir tane uzun hikâye mevcut, diğer hikâyeler kısa kısa…
Uzun hikâyemin ismi Kanadı Kırık Melek olduğu için kitabın ismi, Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar…

Rukiye Türeyen!

********
Kitabını almak için 

1-  




2-  





 HABER KAYNAĞI:

http://www.canturkhaber.net/haber/2261/kanadim-kirik-olsa-da.html



BİLÂL-İ HABEŞÎ

BİLÂL-İ HABEŞÎ
 
Hz. Peygamber'e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. İslâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habeşî, aslen Habeşlidir. Anasının adı Hamâme, babasının adı Rebah, künyesi Abdullah'tır.
 
Bilâl, İslâm'ın ilk tebliğ yıllarında Ümeyye b. Halef'in kölesiydi. İslâm'ın ortaya çıktığı yıllarda bir çok kimse, soy ve soplarının yüksekliğine, şirk toplumu içindeki nüfuzlarına bakarak kavim ve kabîle taassubuna düşmüş, İslâm'a cephe almış ve sapıklıkta kalmışlardı. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayıf ve acizliklerine rağmen hak davete uyup şirkten kurtulmuşlardı. İşte Bilâl b. Rebah (r.a.) İslâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.
 
Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl'in müslüman olduğunu anladıktan sonra, onu İslâm'dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl'i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi: "Muhammed'e küfret; Lat ve Uzza'ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın."
 
Bilâl'in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: "Allahu Ahad, Allahu Ahad", Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).
 
O, geçim için, makam ve mevki için başka ilâhlara sığınmazdı. O biliyordu ki hüküm Allah'a aittir, rızık Allah'a aittir. Öldürmek ve yaşatmak Allah'ın elindedir. Geçici dünyanın çıkarları için put ve tağutları tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de Allah'a ayırmak iman için yeterli değildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin Allah'a ait olduğunu rızık verenin yalnız Allah olduğunu, Allah'ı bütün sıfatlarıyla tanıyıp ona göre iman etmedikçe ve bu uğurda gelecek sıkıntı ve ezalara katlanmadıkça imanda kemâle ulaşmanın mümkün olmadığını biliyordu. Bilâl, rızık ve ölüm korkusu taşımıyordu. Yalnız Allah'tan korkuyor ve yalnız ondan ümid ediyordu.
 
İşkence altında kıvranan Bilâl (r.a.)'a rastgelen Varaka b. Nevfel,
 
"Vallahi ey Bilâl, Allah birdir, Allah birdir. " der, sonra da müşriklere dönerek: "Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek alırız." derdi (İbnü'l-Esir, el-Kâmil Fi't-Târih, II, 66).
 
Bilâl'in efendileri olan Mekkeli müşrikler onu, çoluk çocuğun oyuncağı yapmışlardı, ona işkence edenlerden biri de Ebu Cehil'di. Ama Bilâl'e yapılan işkenceler sırasında gösterdiği sabır ve tahammül hepsini şaşkına çevirirdi. Nasıl oluyor da bu derece ağır işkencelere katlanabiliyordu.
 
Ümeyye b. Halef'in Bilâl'e yaptığı işkencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu işkenceden vazgeçmesini söylemiş o da; "Onun ahlâkını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir" demişti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) ona şu cevabı vermişti: "Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver." Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Hz. Bilâl'i Hz. Ebû Bekir'e verdi. Başka bir rivayette Hz. Ebu Bekr'in onu yedi ukiyeye satın alıp azat ettiği kaydedilir. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 232).
 
Bilâl'i Resulullah'ın yanına götürüp azat etmiş ve Bilâl işkenceden kurtulmuştu. Elbette bu Allah'ın bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir'e bu sebeple borçlu değildir. İki mümin de görevlerini yapmışlar. Allah da onlara ecrini vermiştir. Hz. Ömer şöyle der:
 
"Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl'i azad etti. "(İbnü'l-Esîr, Üsdü'l- Gabe, I, 209).
 
Bilâl daha sonra diğer ashab ile birlikte Medine'ye hicret etti. Orada Sa'd b. Hayseme'ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik oluşturulunca Bilâl'e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has'amî kardeş ilân edildiler. Bu kardeşlik köklü bir şekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Şam'da bulunduğu sırada maaş olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeşine de bir hisse veriyordu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234).
 
Bilâl, Resulullah (s.a.s.)'ın müezzini olarak tanınmaktadır. Ve sık sıkezanı Bilâl'e okuttururdu. Hatta sabah ezanındaki " " (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini Bilâl ezana eklemiş Resulullah "Bilâl, bu ne güzel söz!" diye onu tasvip etmişti. (Avnu'l-Ma'bud, Şerh Ebû Dâvud, III,185; İbn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah'ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke'de kendisine her türlü eza ve işkenceyi reva gören Ümeyye'yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: "İşte küfrün başı!.." Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiş ve müslümanlar derhal onun ve oğlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi. Resul-u Ekrem Mekke'nin fethi ardından Kâbe'ye girerken has müezzini Hz. Bilâl'i yanlarında bulundurmuşlardı. İbn Ömer, bu vakayı şöyle nakleder ve der ki:
 
"Resul-u Ekrem, Mekke'nin fethi gününde, Mekke'nin yüksek tarafından bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarındaydılar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldılar, sonra çıktılar. Arkasında müminler içeri girmek için birbiriyle yarış etti. İlk giren bendim. Bilâl, kapının arkasındaydı. Bilâl'e Resulullah'ın nerede namaz kıldıklarını sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl'e, Allah Resulunun kaç rekat namaz kıldıklarını sormayı unuttum." (Buhârî, Meğâzî, 49).
 
Resulullah, Kâbe'yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhîd nameleriyle coşturmuştu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem'in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine'de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti: "Eğer sen beni Allah için azat ettinse bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!" Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: "İstediğin yere git!..." Resulullah'ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Şam'a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye'de meydana gelen gazalara katıldı (İbn Sa'd, Tabakat III,238).
 
Hz. Ebû Bekir'in vefatından sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin'e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye'ye gelmişti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs'e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs'e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resulullah'ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl'den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu. Bilâl Tevhîd'in bu üstün yanı olan ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl'in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi. Kudüs'ü teslim alma sırasında Hz. Ömer'den başka Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.
 
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in irtihâlinden sonra Suriye'ye giden Bilâl,
"Havlan" kasabasına yerleşti. O burada huzur içinde yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye'de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gördü. Resulullah ona, şöyle demişti: "Beni ziyaret etmeyecek misin?" Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine'ye gece ulaştı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara'ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem'le birlikte geçirdiği günlerin hatırasını düşünerek ağladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl'i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmişlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid'inde ezan okumuştu. Bilâl'in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye başlamışlardı. Birinci şehadetten sonra Resulullah'ın risâletini ikrar eden şehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber'in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine'ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaşatan, herkesin hislerini coşturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem'e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl'in sesi idi.
 
Hz. Bilâl, hicretin yirminci yılında altmış yaşlarında iken vefat etti. Dımaşk'ın Bâbü's-Sağîr tarafına defnolundu. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238; İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gabe, I, 209).
 
Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuşmasındaki zevk ile mezcetmiş; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen "ah ne acı" dedikçe, Bilâl: "Oh! ne tatlı!." diyor ve ekliyordu: "Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaşlarıyla buluşacağım." diyordu.
 
Bilâl-i Habeşî, İslâm'ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl'in, ilk müslümanlardan olduğunu ve İslâm akîdesi uğrunda en büyük çileyi çekenlerden olduğunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem'e hizmetle geçirdi. O, Resulullah'ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve işte Resulullah'dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber'in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her şeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah'ın evinin ihtiyaçlarını sağlar, sonra da müsait zamanlarda o borçları öderdi.
 
Hz. Bilâl'in doğruluk ve ahlâkı, İslâm'a bağlılığı bütün çağdaşları tarafından aynı derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle değil, ashab'ın ileri gelenlerinden ve İslâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.
 
Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doğru saçlarının çoğu beyazlaşmıştı. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 238-239).
 
Ahmed AĞIRAKÇA

KAYNAK:


 

--


TERBİYE OLMAMIŞ NEFİS

TERBİYE OLMAMIŞ NEFİS


 0

Kedilerin önüne en lezzetli kebaplar konulsa iştahla yemeye başlarlar. Lâkin önlerinden bir fare geçtiği zaman o leziz kebapları bırakıp farenin peşinden koşarlar.
Terbiye olmamış ham bir nefsin hâli de böyledir. Saâdeti bırakıp sefâletin peşinden koşar.
Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Fare birçok yol bilir, fakat bildiği yollar hep toprak altındadır. O; her tarafta toprağı oymuş, delik deşik etmiştir. Fareye benzeyen nefis de, ancak dünyalık peşinde koşar, boş hülyaları kemirir. Zira fareye dünyadaki ihtiyacını temin edecek kadar akıl verilmiştir.”
ŞUUR VE İDRAKE ERMİŞ GERÇEK AKIL
Nefsine mağlup olanların aklı da akl-ı maâş’tır. Yani ancak dünyevî menfaatlerini düşünebilen bir akıldır. Mânevî terbiye ile olgunlaşarak nefsânî takıntıları aşabilenlerin aklı ise “akl-ı maâd”dır. Yani esas hayatın âhiret hayatı olduğunun şuur ve idrâkine ermiş gerçek bir akıldır.
Nitekim hadîs-i şerîfte gerçek akıl sahipleri şöyle târif edilir:
“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesaba çekerek ölümden sonrası için çalışan; ahmak ise nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allah’tan (hayır) umandır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

http://www.islamveihsan.com/terbiye-olmamis-nefis.html



4 Nisan 2018 Çarşamba

ZÜHD NEDİR?

ZÜHD NEDİR?


 0

Hak dostlarından örnek misallerle; Zühd kavramı nedir? Müslüman için önemi nedir?
ZÜHD NEDİR?
Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken bir kalbî tavırdır. İlâhî takdir neticesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşindeyse, o da, zühd ve istiğnâ ehli sayılmaz. Zira zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak, kendi isteğiyle kalbi dünyaya esir olmaktan muhafaza etmektir.
Rasûlullah Efendimiz, zühd hâlini ne güzel târif buyurmuşlar:
“Dünyada zâhidlik, ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyada zâhidlik, ancak Allâh’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla îtimâd etmen (yani rızka değil, Razzâkʼa güvenmen); başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfâtından son derece ümitvâr olmandır.” (Tirmizî, Zühd, 29/2340)
HAK DOSTLARINDAN ZÜHD MİSALLERİ
Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:
“Dünya, Allah’tan gâfil olmaktır. Yoksa para, kumaş, kadın ve evlât sahibi olmak değildir. Seni oyalayıp Hak’tan gâfil kılan ne varsa, senin dünyan odur.”
Yûnus Emre Hazretleri, dünya devre-mülkünün hakîkatini ne kadar da veciz bir şekilde dile getirir:
Mal sahibi, mülk sahibi,Hani bunun ilk sahibi?Mal da yalan, mülk de yalan,Var biraz da sen oyalan!
PÂRİSÂ HAZRETLERİ’NİN İBRETLİK HİKAYESİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdat şehrinde, nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini zannederek üzülür. İçinden:
“Yazık! En güzel ibâdet edilecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin dâimâ Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Yani âzâlar dünyevî meşgûliyette, fakat kalp zikreder hâlde, Rabbiyle beraber…
Bu sefer:
“Mâşâallâh! El kârda, gönül Yârʼda!..” buyurarak genci takdîr eder.
Zira bu hâl; “halvet der encümen”, yani halkın içinde Hak ile beraber olup yalnız O’nunla kalabilme ve kesrette vahdet  / çokluk içinde teklik, yani kalbin her an Cenâb-ı Hak ile beraberliğini temin edebilmektir.
Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan ak sakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak:
“Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der ve adamın hâline gıpta eder.
Sonra onun da kalbine nazar edince görür ki bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.
PARANIN YERİ GÖNÜL DEĞİL, CÜZDANDIR!
Hakîkî zenginliğin ölçüsü, mal çokluğu ve cüzdan kabarıklığı değil; kanaat ve gönülden infaktır. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır!
Demek ki dünyaya karşı zâhid olmak, fakirlikte ve zenginlikte dünyadan kalben müstağnî kalabilmektir. Mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin sürdürebilmektir. Yani dünya ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumaktır.
Mevlânâ Hazretleri, insanı varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbih ederek buyurur ki:
“Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”
Yani gönül Hakkʼa râm olduğu zaman bütün dünya bir kulun tasarrufuna verilmiş olsa bile onun kulluk istikâmetini bozamaz. Fakat kalp, dünya muhabbetinden korunamadığı takdirde dünyanın zerresi bile kulun mâneviyâtını ifsâd edebilir.
ÇOK ZENGİNLİK İHTİRASI KAMÇILAYABİLİR
Fakirlikte de zenginlikte de sabrı bir mârifet hâline getirmek gerekir. Vasatın üstündeki zenginlik de vasatın altındaki fakirlik de çok zordur. Lâkin sabredildiği takdirde mükâfâtı çok büyüktür. Böyle olabilenler, yani “ağniyâ-i şâkirîn / şükür ehli zenginler ve fukarâ-i sâbirîn / sabreden fakirler”, toplum içinde azınlıktadır.
Gâfil insanlarda ise çok zenginlik de çok fakirlik de aynı günahta birleşir. Çok fakirlik ve çok zenginliğin, iffetsizliğin kapılarını açma riski vardır. Diğer taraftan çok zenginlik, ihtirâsı kamçıladığı için, çok fakirlik de sabrı zorladığı için, sirkati, haksız kazancı mübah gösterebilir. Bunun içindir ki Efendimiz:
“Yâ Rabbi, unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten… Sana sığınırım.” [1] (İbn-i Abdiʼl-Berr, Câmiu Beyâniʼl-İlmi ve Fadlih, c. I, sf. 727.) niyâzında bulunmuştur.
Hadîs-i şerîfte de buyrulduğu üzere Allâh’a isyan ettirecek derece fakirlik ve azdıran zenginlik, birbirine muâdil görülmüştür.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Müslümanın Para ile İmtihanı, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/zuhd-nedir.html