3 Mayıs 2018 Perşembe

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EVLİLİK HAYATI

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EVLİLİK HAYATI


 0

Peygamber Efendimiz’in evlilik hayatı nasıldır? Peygamberimizin birden fazla evlilik yapmasının nedenleri ve hikmetleri nelerdir? Hz. Muhammed’in (s.a.v.) aile hayatı ve eşleri…
Resûlullah Efendimiz, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın insanlık için eşsiz bir örnektir. Makam ve mevkii ne olursa olsun her insanın onun hayatından alacağı pek çok ders ve ibretler vardır.
REHBER İNSAN
O, Allah Teâlâ tarafından seçilmiş bir rehber insandır. Devamlı etrafına ışık veren bir nur kandilidir. Hem kul hem elçidir. Beşer olarak doğup-büyümüş, yemiş-içmiş, ihtiyaçlarını gidermiş ve hayatını halkın içerisinde geçirmiş bir Peygamberdir.
ALLAH PEYGAMBERİMİZİ NEDEN KORUDU?
O, bütün insanlığa gönderildi. İnsanlığın huzur, sükûn ve mutluluğunu sağlamak için “Hâtemü’n-Nebiyyîn” olarak geldi. Kıyamete kadar bir daha Peygamber gelmeyecekti. Bu sebepten Allah Teâlâ ona maddî ve manevî hayatında bazı husûsî haller verdi. Dünya hayatında onu düşmanlarından korudu. Tebliğini rahat yapmasını, kimseden çekinmemesini Kitab-ı Kerîm’inde bildirdi. Meâlen:
“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Mâide Sûresi: 67)
“Ey Peygamber! Sana ve sana uyan mü’minlere Allah yeter.” (Enfâl Sûresi: 64)
“Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekleyendir.” (Enfâl Sûresi: 62) buyuruldu.
PEYGAMBERİMİZİN İBADET HAYATI
İbadet hayatında da özel halleri vardı. Teheccüd namazı ümmetine sünnet, ona farzdı. Zekât alamazdı. Ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Bol bol sadaka verirdi. Bir haccında yüz deveyi kurban etmişti.
PEYGAMBERİMİZİN AİLE HAYATI VE EVLİLİLİĞİ
Efendimizin husûsî hallerinden birisi de, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı. Cahiliye döneminde hiç değer verilmeyen kadına kıymet vermek ve çok sayıda evlenmenin önü alınmak istenmişti. İslâm’dan önce, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu. İslâm, evlenilebilecek kadınların sayısını en fazla dört ile sınırladı. Bu tür evliliği de; hanımlarına adâletli davranma şartına bağladı.
Efendimiz, Allah Teâlâ’nın hıfız ve himayesi altında kusursuz bir hayat yaşadı. Kendi isteğine göre hareket etmedi. Ağzından boş söz çıkmadı. Hevasına uymadı. Ancak kendisine vahyedileni söyledi. Vahyi bildirdi. Onun mürebbisi Allah’tır. Her şeyi ona Allah Teâlâ öğretmiştir. Kendisi ümmî idi. Lâkin Allah Teâla’nın bildirmesiyle her şeyi bilirdi. O bildirmezse hiçbir şey bilemez ve hiçbir davranışta bulunamazdı. Bunun için Cenâb-ı Hak onun hakkında:
“Arkadaşınız, (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Sûresi: 2-4) buyurmuştur.
Azhâb Sûresi: 21. âyetinde de insanlar için onun en gü- zel bir örnek olduğunu duyurarak bütün insanlığa şöyle ferman buyurmuştur:
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr Sûresi: 7)
O yaratılmışların hiçbirinin ulaşamadığı bir makamın sâhibi idi. İns u cinnin Peygamberi olarak Kur’an’ı hem insanlara hem de cinlere öğretti.
O, Kur’ân’ın yaşayan canlı örneği idi. Onun ahlâkı Kur’an’dı. Onun aile hayatı hikmetlerle dolu idi. O, Mekke’de sevilen ve sayılan bir şahsiyetti. Hiç kimse ondan ahlâka ve edebe ters düşen küçük bir hareket dahi görmemişti. Asîl bir âileye mensuptu. Dedesi ve amcaları Kâ’be hizmetlerinde bulunurlardı.
O, sîmâ ve bedence de ideal bir insandı. Hz. Yusuf’un güzelliği onun yanında hiç kalırdı. Bu sebepten herkes seve seve kızını ona verebilirdi.
PEYGAMBERİMİZİN BİRDEN FAZLA EVLİLİK YAPMASININ HİKMETLERİ
Böyle bir imkâna sahip olmasına rağmen o ilk evliliğini, kendisinden onbeş yaş büyük, çocuk sahibi ve kırk yaşında dul bir kadın olan Hz. Hatice ile yaptı. Yirmibeş yıl onunla yaşadı. Dördü kız, altı tane çocuğu oldu. Hz. Hatice annemiz vefat edinceye kadar başka bir hanımla evlenmedi. Sevgili Peygamberimizin çok kadınla evliliği elli yaşlarından sonraya rastlar. Bu evliliklerinin hepsi kendine has sebepler içinde ve ilâhî emirle gerçekleşir.
Efendimiz çok huzurlu bir aile hayatı geçirmiştir. Hiçbir hanımını azarlamamış ve münakaşa etmemiştir. Onun evlilik hayatı mutluluklarla dolu geçmiştir. O, yaşları, mizaçları, anlayışları farklı bulunan zevceleriyle mesut ve huzur dolu günler yaşadı. Hepsine eşit davranırdı. Annelerimiz de onun sevgisini kazanmaya çalışırdı. O, aileleri arasında muhabbet âbidesiydi. Hanımlarından her birinin hissiyatına ayrı ayrı dikkat gösterir, onları hiçbir zaman incitmezdi. Son derece nâzik davranırdı. İltifatkâr ve dâima güleryüzlü, mütebessim idi. Onları her gün ziyaret ederdi. Birlikte oturur, sohbet yapardı. Yaratılış itibariyle kadının nazik ve latif tabiatı böylesine müşfik ve merhametli davranmayı gerektirirdi.
İSLAM YUVASI
Efendimizin mübarek evi tam bir iman ve İslâm yuvası idi. Güzel ahlâkın yaşandığı bir mektepti. Annelerimiz de her biri ayrı ayrı birer İslâm öğretmeni idi. Mü’min hanımlar müşkillerini, özel meselelerini bu mektepte annelerimize sorarak hallederlerdi. Allah Resûlü’nün aile hayatına dâir rivayetlerin büyük kısmı annelerimizin naklettiği bilgilerle bizlere ulaştı. Nasıl ki, Peygamberimiz bütün insanlık için uyulması bakımından en güzel örnek idiyse, annelerimiz de aynı şekilde kıyamete kadar gelecek İslâm hanımefendilerine en güzel ahlâk nümunesi oldular.
Resûl-i Ekrem Efendimiz İslâm’ı yayma konusunda kendine yardımcı olan bazı ashabıyla akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek istiyordu. Bu sebepten yakın dostları Hz. Ebûbekir ve Ömer’in kızlarını kendine nikâhladı. Ayşe ve Hafsa (r.a.) ile evlendi. Hz. Osman ve Ali’ye kendi kızlarını nikâhladı. Rukiyye ve Ümmü Gülsüm’ü (r.a.) Hz. Osman’a, Fatıma’yı (r.a.) da Hz. Ali’ye eş olarak verdi.
Efendimiz çeşitli savaşlarda şehit düşen kahraman sahabîlerinin kimsesiz ailelerine ve yetim kalan çocuklarına da şefkat kanatlarını açardı. Onları en güzel şekilde himâye ederdi. Onları iman mücâdelesinde yalnız bırakmazdı. Gerekirse nikâhı altına alarak onlara destek verirdi. Sevde, Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Zeynep binti Huzeyme annelerimizle evlenmelerinin hikmeti buydu.
PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİ VE NEDENLERİ
Efendimizin evliliklerinin siyasi ve içtimâî sebepleri de vardı. Nüfuzlu kabile reislerinin kızlarıyla evlenmesi onları kendine bağlamış hatta pek çoklarının İslâm’a gelmesini sağlamıştı. Onların Müslümanlara karşı kin ve düşmanlıklarını yumuşatarak İslâm’ın yayılmasını kolaylaştırmıştı. Öyle ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ümmü Habîbe ile evlendikten sonra Ebû Süfyan savaş alanında Peygamberimizin karşısına hiç çıkmamıştır. Safiyye ve Cüveyriye ile evlendikten sonra da Yahudi kabilelerinin düşmanlıkları nispeten azalmış pek çoklarının da kalplerinin İslâm’a ısınmasına sebep olmuştur.
PEYGAMBERİMİZ EVLATLIĞININ EŞİYLE NEDEN EVLENDİ?
Toplumda yaygın olan Câhiliye adetlerini ortadan kaldırmak ve onları ıslâh etmek de Efendimize bir vazife idi. Bunun için Araplar arasında yaygın olan evlâtlıkları oğul gibi görme âdetini kaldırmak niyetiyle kendi evlâtlığı Zeyd’in boşadığı Zeynep binti Cahş (r.a.) ile nikâhlandı. Bu bâtıl âdeti bizzat kendi hayatında göstererek kaldırmış oldu.
Efendimizin birden fazla evliliğinin hikmetleri böylece göz önüne alınır, onun manevî şahsiyeti ve husûsî halleri düşünülürse, evliliklerinin hepsinin lüzûmlu ve ilâhî emrin gereği olarak yapıldığı ortaya çıkar. Bir Peygamber için Allah’ın emrini yerine getirmekten daha tabiî ne olabilir? O, insanlara sözleriyle, fiilleriyle ve yaşantısıyla rehber olarak gelmiştir. Allah Teâlâ onu Kitâb-ı Kerimi’nde şu âyet-i celîlesiyle desteklemiştir. Meâlen:
“Allah’ın kendisine helâl kıldığı şeyde Peygambere herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyle idi. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.”
“O Peygamberler ki Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” (Ahzâb Sûresi: 38-39)
PEYGAMBERİMİZİN HANIMLARI

http://www.islamveihsan.com/peygamber-efendimizin-evlilik-hayati.html



MUAZ B. CEBEL


MUAZ B. CEBEL
 
Ensârın ileri gelenlerinden bir sahabi. Adı, Muaz b. Cebel b. Amr b. Evs el-Ensâri el-Hazrecî'dir. Künyesi, s"Ebu Abdurrahman"dır. On sekiz yaşında müslüman olmuştur. Peygamber Efendimiz'le birlikte bütün savaşlara katılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s) onu Muhâcirînden Abdullah b. Mes'ud ile kardeş yapmıştı. Muhammed b. Sa'd: "Muaz, uzun boylu, beyaz tenli, güzel dişli, iri gözlü, çatık kaşlı ve kıvırcık saçlıydı" diye tanımlamıştır.
 
Hz. Peygamber kendisini çok seviyor ve zaman zaman: "Ey Muaz seni seviyorum" demek suretiyle bu sevgisini açığa vururdu. Ashab arasında da, yüz güzelliğinin yanında, yumuşak huyluluğu, hayâsı, cömertliği ile tanınıyordu. Onu Hz. Ömer de çok seviyordu. Muaz hakkında şöyle dediği rivayet edilir: "Analar bir daha Muâz gibisini doğuramaz. Eğer Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu. Şayet Muaz benim hilafetim zamanında yaşamış olsaydı onu kendimden sonra halife tayin ederdim ve Rabbim bana onu niçin halife tayin ettiğimi sorduğunda da: "Ya Rabbi, senin Rasûlün'ü, Âlimler kıyamet gününde bir araya geldiklerinde Muâz, bir ok atımı (veya bir taş atımı) onların önünde olacak" derken işittim, diye cevap verirdim" demiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 583-590).
 
Hz. Muâz, sünnete de son derece bağlıydı. Bir gün peygamber (s.a.s) mescidin kıble duvarında tükrük görmüş ve bunun üzerine: "Her biriniz namazına durduğu vakit Şüphesiz Rabbi ile münâcât eder (söyleşir). Rabbi, kendisi ile kıblesi arasındadır. O halde hiç biriniz kıblesine karşı tükürmesin. Mutlaka tükürmesi gerekirse, ya sol tarafına veya sol ayağının altına tükürsün... " buyurmuştur. Bunun üzerine Muâz (r.a): "İslâmiyet'i kabul ettiğim günden beri sağ tarafıma tükürmüş değilim (çünkü sağ tarafta insanın sevaplarını yazan melek vardır)" demiş ve bu hareketiyle Rasûlüllah'a ne kadar bağlı olduğunu göstermiştir (Sahih-i Buharî, Tevridi Sarih Tercemesi, II, 353-354).
 
Muâz b. Cebel'in diğer bir özelliği de Kur'ân'ı ezbere bilmiş olması ve onu güzel okumasıdır. Bunun için Sevgili Peygamberimiz: "Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah b. Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu Hûzeyfe'nin âzadlısı Sâlim" buyurmuştur. Aynı zamanda Hz. Peygamber zamanında Kur'ân'ın toplanmasında emeği geçenlerdendir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 190; Tecrid Terc., IX, 401; X, 22).
 
Muâz (r.a), yaşayışında zühd ve takvaya da büyük önem verirdi. Geceleri teheccüd namazı kılar ve namaz sonunda: "Allahım! Şu anda gözler uykuda ve gökte yıldızlar parlamış durumda. Sen ise, diri, her an yaratıklarını gözetip duransın... Rabbim bana dünya ve âhirette hidâyet nasib et! Şüphesiz Sen va'dinden dönmezsin" diye duâ ederdi (İbnü'l-Esir, Üsdül-Gâbe, V, 194-197).
 
İbn Mes'ûd, Muâz (r.a) hakkında: 3"Şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir kimse idi; Allah'a şirk koşanlardan olmadı" demiştir. Bunun üzerine ona, bu sizin söyledikleriniz Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim hakkında söylenmiştir (en-Nahl, 16/120) denildiğinde: "Muaz da böyleydi; hayrı biliyor, ona uyuyor, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ediyordu" cevabını vermiş ve onu İbrahim (a.s)'e benzetmiştir (Üsdü'l-Gâbe, V, 197).
 
Muaz (r.a), Sahabe'den Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer vs.'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden hadis rivayet edenler arasında Enes b. Malik, Mesruk, Ebu't-Tufeyl, Esved b: Hilâl, Ebu Müslim el-Havlânî, Abdullah b. Kays ve Abdullah b. Ganem gibi zevât gelmektedir. Rivayet ettiği hadislerin toplamı ise sâdece yüz elli yedidir (ez-Zehebî, Tezkiratü'l-Huffâz, I,19-22; Nevzat Âşık, Sahabe ve Hadis Rivayeti, s. 117).
 
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayış) sahibiydi. Daha Rasülullah'ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: "Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel'dir" demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84). Peygamber Efendimiz onu, İslâmı anlatıp öğretmek ve Kur'an-ı Kerim'i ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen'e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber'le aralarında geçen konuşmayı Muâz (r.a) şöyle anlatır: "Allah Rasûlü beni Yemen'e gönderirken şöyle dedi: "Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?" Ben: "Allah'ın kitabındakilerle" diye cevap verdim. "Eğer Allah'ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?" dedi." "Allah Rasûlü'nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?" dediğinde: "Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. "Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah'a hamdolsun" dedi. Ve Yemenlilere, size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı (İbn Sâ'd, a.g.e., III, 583-590). Ona şu tavsiyelerde bulundu: "Ey Muâz! Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Cennet'in anahtarı nedir? diye sorarlarsa: "Lâ ilâhe illallah'tır" de. Yâ Muâz, dâima alçak gönüllü ol, hilimle (yumuşaklıkla, akla uygun olarak) hükmet. Cenab-ı Hak, sende samimiyet görürse yardımını ihsan eder, muvaffakiyet verir. Eğer içtihâddan âciz kalırsan meseleyi tahkik edinceye kadar hüküm verebilmek için bekle, yahut meseleyi bana bildir. Nefsinin arzularına uymaktan çekin. Nefsin arzuları insanr Cehennem'e götürür. Halka merhamet ve şefkatle muamele et. "Yâ Muâz! Onları Allah'tan başka Allah olmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadete çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, Allah'ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse, zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını bildir" (Buhari, Zekât,1). Ve şu mübarek sözleriyle vedâlaştı: Ey Muâz! Belki bu son görüşmemiz olabilir. Allah seni dinde başarılı kılsın ve sana hidâyet nasib etsin; önünden, arkandan, sağından, solundan, yukarıdan veya aşağı tarafından gelebilecek her türlü belâ ve musibetlerden korusun. Senden, insanların ve cinlerin kötülüklerini uzaklaştırsın. Ey Muâz, belki mescidimi ve kabrimi ziyaret edersin" Bunun üzerine Muâz (r.a), üzüntüsünden ağlayarak ayrıldı. Netice Allah Rasülü'nün tahmin ettiği gibi oldu. Muâz, Hz. Ebu Bekr'in halifeliği döneminde Yemen'den döndü. Kalan ömrünü Şam'da geçirdi ve Ürdün'de Tâûn hastalığından, henüz genç sayılabilecek bir yaşta otuz sekiz yaşında vefat etti (Mahmud Esad, İslam Tarihi, Trc. A. Lütfı Kazancı-Osman Kazancı, İstanbul 1983, s. 833), (Ayrıca bk. İbn Hacer, el-İsâbe, III, 426-427; Suphi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Trc. M. Yaşar Kandemir, s. 322).

Ahmet GÜÇ


 
 

DUHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

DUHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?


 0

Duha Suresi neden inmiştir? Duha Suresi’nin iniş sebebi…
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et…(Kasas, 77)
Resûlullah buyurdular:
“Allah’a sığınan kimseyi koruyup himaye ediniz. Allah için isteyene veriniz. Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsanız karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine dua ediniz.” (Ebû Dâvûd, Zekât 38; Nesâî, Zekât 72)
DUHA SURESİ NEDEN NAZİL OLMUŞTUR?
Hz. Osman, bir salkım üzüm veya bir salkım hurma alarak Hz. Peygambere hediye etmişti. O esnâda bir dilenci gelip bu üzümü Allah Resûlü’nden istedi. Efendimiz de verdi. Hz. Osman dilenciye yetişip salkımı ondan satın aldı ve tekrar Hz. Peygamber’e hediye etti. Aynı dilenci gelip o salkımı yine istedi ve Allah Resûlü de verdi. Hz. Osman da gidip dilenciden o salkımı tekrar satın aldı ve getirip Hz. Peygamber’e bir daha hediye etti. Dilenci yine gelip isteyince Fahr-i Kâinât Efendimiz latife yaparak:
“–Sen dilenci misin, yoksa tüccar mısın?” buyurdu.
Bundan sonra bir kaç gün vahiy gelmedi. Hz. Peygamber bir yalnızlık hissetti, o esnada müşrikler de Peygamber Efendimiz’in Rabbi tarafından terkedildiğini söylediler. Bu hâdiseler üzerine Duhâ Sûresi nazil oldu. (Alûsî, XXX, 157)
“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin Sen’i bırakmadı ve Sana darılmadı. Gerçekten Sen’in için âhiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında Rabbin Sana verecek, Sen de hoşnut olacaksın. O, Sen’i yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Sen’i fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetime kötü muâmele edip üzme!
El açıp isteyeni de sakın azarlama! Fakat Rabbinin nimetlerinden minnet ve şükranla bahset!”(Duhâ, 1-11)
Kaynak: www.2g1d.com
http://www.islamveihsan.com/duha-suresi-neden-indirilmistir.html



2 Mayıs 2018 Çarşamba

HASSAN B. SÂBİT (r.a)

HASSAN B. SÂBİT (r.a)
 
Kâfirlere karşı İslâm ve Müslümanları şiirleriyle destekleyen, "Rasûlullah'ın şâiri" diye bilinen Sahabî. Nesebi; Hassan b. Sâbit, b. Münzir b. Haram b. Amr b. Zeyd-i Menât b. Adiyy b. Amr b. Mâlik b. Neccâr b. Sa'lebe b. Amr b. Hazrec; künyesi, Ebu'l-Velid Ebû Abdurrahman ve Ebu'l-Hasan olarak bilinmektedir. Ünvânı; Şâir-i Rasûlullah'dır. Babası Sâbit, Annesi ise Furay'a bint-i Hâlid'dir. Soyu, Neccaroğulları kabilesinden gelip Kâhtanî Araplarına ulaşır.

Peygamberimizden yedi veya sekiz yıl önce dünyaya gelen Hassan b. Sâbit, yüz yirmi yaşını geçkin olarak Muaviye döneminde Medine'de vefat etmiştir (682M). Onun vefatı ile ilgili ayrı ayrı tarihler verilmektedir (İbn Hacer el-Askalanî, el-İsabe, I, 326).
 
Hassan b. Sâbit, müslüman olmadan önce şiirleriyle tanınan ve sevilen şâirlerden olup, bu durum daha sonra da devam etmiş, Müslüman olduktan sonra da İslâm hakkında şiirler yazıp söylemeye başlamıştır. O, bulunduğu Gassânî sarayında Yahûdi bir din adamından duyduğu yeni bir peygamberin geleceğine dair sözler üzerine onu beklemeye koyulmuş, sonuçta Hazrec kabilesinden Medine'de yeni bir Peygamber'in geldiği haberini duymasıyla müslüman olmuştur. O sırada Hassan b. Sâbit'in ileri bir yaşta, yaklaşık altmış yaşlarında olduğu söylenmektedir (Ahmed Nedvî, Sâib Ensârî, Asr-r Saâdet, Türkçe çev. III, 367).
 
Hassan b. Sâbit (r.a) müslüman olduktan sonra peygamberimizin yanından ayrılmamış, ihtiyarlığına rağmen İbn Abbâs'a göre bizzat Peygamberimizin gazvelerine katılmıştır. Bedir savaşında yaşlılık ve bedenen zayıflık sebebiyle bulunamamış, ancak yazdığı ve söylediği şiirleri ile müşrikler üzerinde büyük te'sir yaparak müslümanları cihada teşvik etmiştir. Rasûlullah, Hassan b. Sâbit'in müşriklere karşı söylediği şiirler hakkında "Hassan'ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha etkilidir" buyurmuştur (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, s. 26).

Hassan b. Sâbit (r.a) şiirleriyle; Rasûlullahı, İslâmiyeti ve müslümanları över, İslâm'ın yücelmesini ve cihâdı teşvik edici beyitler söylerdi. Ayrıca Kureyş kâfirleri ve diğer müşriklerin İslâm'a saldırılarına karşı onların yüzkaralarını ortaya koyucu şiirlerle ağızlarını sustururdu. Hz. Hassan bütün şâirlerin en üstünlerinden biri kabul etmiştir (İbn Rüşeyk, Kitabü'l-Umde, I, 56).

Medine'de Peygamberimiz Mecsid-i Nebevîde Hassan b. Sâbit'e ait bir minber yaptırmış, gerek ihtiyar olması ve gerekse o dönemin bir geleneği olan şiirin arab insanının üzerindeki te'sirini gözönüne aldığından İslâmî tebliğin yönünün sadece kılıçla değil aynı derecede söz ve yazıyla da gerçekleştirilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Bu gün dahi bin dört yüz on yıldır yürütülen bu yolda; yazılı ve sözlü tebliğin önemi kat kat artarak devam edegelmiştir. "Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrâil seninledir. Ashabım silahla harbettikleri gibi sen de dilinle savaş" (Tehzibu't-Teshib, II, 247, Asr-ı Saadet, III, 372).
 
Hassan b. Sâbit (r.a), hayatı boyunca şiir sahasının önde gelen simâlarından biri olmuştur. Bedir savaşından sonra yahudi şair lideri Ka'b b. Eşref savaşta ölen Mekkeli müşrikleri için şiirler söylemişti. Çevrede te'sir uyandıran bu şiirlere karşı Peygamberimiz (s.a.s) de Hassan b. Sâbit'e şiirler yazmasını söylemiş Hassan b. Sâbit de Yahudi şaire karşı şiirler yazarak onun Mekkeli müşrikler arasında itibarının sarsılmasına neden olmuştur. Hicretin dokuzuncu yılında Temimoğulları kabilesinden bir heyet, esirlerini almak üzere Medine'ye gelmişti. Yanlarında en meşhur hatiblerinden de getirerek İslâm aleyhinde propaganda yapmayı düşünüyorlardı. Ancak Peygamberimiz Hassan b. Sâbit, Utarid adlı müşrik şâirin söylediği şiire karşı "Kalk bunun konuşmasına karşılık ver" emriyle, Hassan b. Sabit oradaki müşriklere güzel bir ders vermiş ve onların meclisten çıkıp gitmelerini sağlamıştır. Daha sonra Temim heyetinden Akra b. Hâbis, kendinden geçerek "Allah'a yemin olsun ki bu Zat'a (Rasûlullah'a), bizim bilmediğimiz bir yardım gelmektedir. O muhakkak muvaffak olur, onun hatibi ve şâiri bizim şâirimizden üstündür" diyerek hayranlık ve İslam'ın gücünü itiraf etmiştir. Sonra Akrâ b. Habis Peygamberimize gelerek müslüman olmuş ve orada bulunan Temimoğulları da İslâm'ı seçmişti. Bu olaya sebep olan Hassan b. Sâbit'in, şu meâldeki bir şiir söylediği kaydedilmektedir: "Fihr ve kardeşlerimin önde gelen kişileri, insanlara uyacakları bir adeti açıkladılar. Kalbinde Allah'a karşı tavka duygusu bulunanlar ve her türlü hayrı işleyenler bu adeti memnuniyetle kabul ederler. (...) Çok iffetlidirler. Onların iffeti hakkında vahy nâzil oldu. Hiç bir pisliğe bulaşmayan müslümanlardır. Dünyaya düşkünlükleri de onları kirletmez (..). Arzular ve taraftarlar farklılık gösterdikleri zaman sen Rasûlullah'ın kendilerine taraftar olduğu kavme ikramda bulun (...) onlar bütün kabilelerin en faziletlisidirler; ister ciddi olarak konuşsunlar isterse alay etsinler bu hüküm değişmez; (İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l Meâd, çev. Vecdi Akyüz, Ali Vasfikurt, Salim Ögüt, İstanbul 1990, IV, 68-69). Aynı dönemde Abdullah b. Revâha ve Ka'b b. Mâlik de İslâm'ın yüceliği için şiirler söylüyorlardı.
 
Hassan b. Sâbit (r.a), Peygamberimizin vefatıyla ruhî bir çöküntü içerisine girmiş ve üzüntüsünden gözleri görmez olmuştur. Uzun mersiyeler söyleyerek Peygamberimizin arkasından yas tutmuştur. Şiirlerinin birinde "Rasûlullah'ın pak alnı karanlık içinde göründüğü zaman ortalığa nur saçan, karanlığı aydınlatan çerağ gibi görünür" demişti. Daha sonraları böyle bir hal içinde uzun bir hayat yaşayan Hassân b. Sâbit, M. 862 yılında vefat etmiştir. Peygamberimizin "Muhakkak ki Allahu Teâla, Rasûlünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassân'ı Cebrâil (a.s)'la takviye etmektedir" Hadisi onun tek tesellisi olmuştur (Buhâri, Bedu'l-Halk 6; Meğâzî, 30; Müslim, Fadailü's-Sahabe,153-157). Hassân b. Sâbit'in Peygamberimiz hakkında "Sizden iyisini gözlerim görmedi asla, sizden güzelini doğurmadı hiçbir ana, her ayıp ve kusurdan pak yaratıldınız, sanki dilediğimiz gibi yaratıldı mı" (Müslîm, Fedâilü's-Sahâbe,151) sözleri de "şâirlere sapıklar uyar. Onların her sahaya dalıp çıktıklarını ve yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak imân edip sâlih amel işleyenler Allah'ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıktan sonra haklarını alanlar böyle değildir. O zâlimler, yakında nasıl bir inkılapla yıkılacaklarını bileceklerdir" (eş-Şuarâ, 26/224-227) âyetlerinde geçen "Sâlih amel işleyen" şâir kullar arasında olduğunu göstermektedir.
 

Naci YENGİN

KAYNAK: http://www.islamdahayat.com/infusions/ozel/ozel.php?ozel_id=39
 

 
 
 
 

SANAL ALEMDE TASAVVUFİ TERBİYE MÜMKÜN MÜ?

SANAL ALEMDE TASAVVUFİ TERBİYE MÜMKÜN MÜ?


 0

Sanal âlemi tasavvufi terbiyede kullanabilir miyiz? Sanal sohbet ortamları hazırlayıp acaba orada manevi bir ortam oluşturabilir miyiz? Zira günümüzde insanlar pek çok işini sanal âlemde yapmaktadır. Peki bu mümkün mü? 
İnternetin insanlar için oluşturduğu haber, görüntü ve iletişim ortamına sanal âlem ismi verilmektedir. Şüphesiz sanal âlem tek başına iyi veya kötü olarak isimlendirilemez. Kullanan kişiye göre bu âlem faydalı veya zararlı olabilir. Sanal âlemin imkânlarını kullanarak insanları hakka ve hayra çağıran, bu âlemdeki güzel mesajları ve videoları kullanan insanlar yok değilse de bu âlemi hayra kullananların sayısı azın azıdır. Zira insanlar genelde bu âleme ilim ve irfan öğrenmek için değil, daha çok faydasız işlerle meşgul olmak için girmektedirler. Her daim boş işler ve hevesler peşinde koşan nefis için internet âlemi, içindeki pislikleri saçması için eşi bulunmaz bir mekândır.
Bunun sebebini tasavvufi açıdan ele almak gerekirse bu konuda Gazali’nin yaptığı nefis tahlili önem arz eder. Ona göre nefsin tüm hastalıklarının aslı dört meselede yatar. Bunlar şehvet peşinde koşma manasına behimilik, kızgınlık gösterme ve intikam alma manasına subuilik, insanları kandırma manasına şeytanilik, başkalarına büyük görünme manasına rububiliktir. Diğer tüm manevi hastalıklar da bunların muhtelif oranlarda karışmasından meydana gelir.
“GÖZÜNE SAHİP OLAMAYAN KABİNE DE MALİK OLAMAZ”
Nefsin en büyük zevki behimi arzularını yerine getirmek, özellikle karşı cinse ulaşmaktır. Şehvetine esir olan insanlar bu manada behaimden yani hayvanlardan bile daha aşağıdadırlar. İnsanın diğer bir hastalığı ise kızdığı insanlara hakaret etmesi, onların gıybetini yapması ve hasımlarına zarar vermek istemesidir. Hatta Gazali’ye göre düşmandan intikam almak zevklerin en üstünüdür. Nefsin 3. zaafı ise insanları kandırmak, onları dolandırarak rahat bir hayat yaşamaktır. İnsanların kısa yoldan zengin olma hırsını kullanan nice kalpazanlar interneti adam kandırmak için çok etkin bir şekilde kullanmaktadırlar. Gazali’nin sıralamasında en üstte yer alan rububiyyet ise insanın tanrılık taslaması, kendini olduğundan başka türlü ve üstün şekilde göstermesidir. Peki, bu zaaflarla sanal âlemin ilişkisi nedir?
Tüm bu nefsani zaafların en rahat tatmin edildiği yer sanal âlemdir. Gerçek âlemde bu zaaflarını tatmin etmeye kalkışanlar bu günahların bir bedelinin olduğunu bilirler, başkalarının eleştiri ve hatta fiziki müdahalelerinden çekinebilirler. Hâlbuki tüm bunları sosyal medyada yapmak hem kolay hem de bedelsizdir. Zira adı üstünde, bu âlemde herkes sanal, yani yalancı bir kimlik ile dolaşmaktadır. İsteyenler için bitmez tükenmez gayri ahlaki görüntüler, filimler, videolar bu âlemde ulaşılması kolay ve ucuz olan metadır.
Göze sahip çıkmakla alakalı olarak İmam Rabbani şöyle buyurur: “Mevlânâ Yâr Muhammed, kalbin dönem dönem duyulara bağlı olduğunu biliyor olmalıdır. Kaçınılmaz olarak duyulardan uzak olan her şey kalpten de uzak olmaktadır. “Gözüne sahip olamayan kalbine de mâlik olamaz” hadîs-i şerîfi bu mertebeye işaret etmektedir… Bu yüzden tarikat şeyhleri işin başında ve ortasındaki müritlerinin kâmil ve mükemmil bir şeyhin sohbetinden uzak kalmalarına müsaade etmezler.” (117. mektup)
İNTERNETTE TASAVUFİ TERBİYEYİ NASIL KULLANABİLİRİZ?
Yine öfkemizi bir dilin imkân verdiği en kötü kelimelerle sanal muhataplara karşı savurmak, değişik yalanlarla insanları kandırmak ve başkalarına olduğumuzdan daha büyük görünmek sanal âlemde son derece kolaydır. Doğru ile yalanın, gerçek ile hayalin, nefsaniyetle şehvetin kol gezdiği caddelerdir sanal âlem. Pek çok insan bu âlemin ismine kanarak burada işlenen günahların da sanal olduğunu düşünmektedir. Hâlbuki âlem sanal olsa da günahlar gerçektir, hatta yaptığımız kötülükleri pek çok insan takip ettiği için bu günahlar aleni işlenmiş sayılır ve manevi cezası da ona göre kat kat artmaktadır.
Peki, sanal âlemi tasavvufi terbiyede kullanabilir miyiz? Sanal sohbet ortamları hazırlayıp acaba orada manevi bir ortam oluşturabilir miyiz? Zira günümüzde insanlar pek çok işini sanal âlemde yapmaktadır. Hanımlar sanal mağazalardan alışveriş yapmakta, öğrenciler sanal üniversitelerde eğitim almakta veya dostların facebook, twitter gibi sanal âlemlerine misafir olmaktadır. Evet yukarıda saydığımız bazı işleri sanal âlemde yapmak hem zaman tasarrufu açısından hem de başka açılardan faydalı olabilmektedir. Ama tasavvufi terbiyenin yapısı açısından sanal âlemi maneviyat âlemine uygulamak oldukça zor görünmektedir.
Zira tasavvufî terbiyede iletişim gönülden gönle, gözden göze olur. Evet internet belki belli bilgilere ulaşmak, hatta edebine uyulduğunda ariflerin sohbetlerini takip etmek için yeni fırsatlar sağlamaktadır ama tüm bunlar gönüller arası hal transferini mümkün kılamamaktadır. Manevi etkileşim için sanal değil, gerçek dost gerekir. Bu sebeple selefi salihin, sohbet ve ülfet ederek insanın manevi kardeşlerini çoğaltmasını tavsiye etmiş, uzlet köşesine çekilerek dostsuz kalmayı hoş görmemişlerdir. Feridüddin-i Attar hazretleri; “Allah adamları ile bir an sohbet etmek, yüz sene inzivada yaşamaktan daha iyidir.” demiştir. Hatta denilebilir ki bugün İslam adına çok kötü işler yapanların çoğu dini bilgilerini internetten ve sanal arkadaşlardan öğrenmektedir. Dünyanın değişik köşelerinde insan kanı akıtarak İslam’ın ismini kötüye çıkaranların maalesef sanal âleme esir cahiller olduğu müşahede edilmektedir.
SANAL ALEMDE DİNİ SOHBET OLUR MU?
Sufilere göre tasavvufta salikler manevi etkileşim ve aynileşme için aynı havayı solumalı, aynı tastan çorba içmelidir. Edep ve adap ancak bu şekilde elde edilir. Zira salik, sadece güzel sözden değil ayrıca nazardan, kalpteki duygulardan, vücut dilinden hatta sohbet yaranlarının kalplerinden geçirdiği güzel niyetlerden de istifade eder. Sanal âlemdeki dini sohbetlere katılsa bile orada ariflerin halinden istifade edemez.
Gülen nar, bağı, bahçeyi de güldürür. Ariflerin sohbeti, seni de arifler arasına katar… (Mesnevi, c. I, 721)
Aklını başına al da, bir gönül arkadaşının sohbeti ile gönlüne gıda ver. Yürü, mânevî gücü, bir ermişten, bir ikbâl sahibinden iste. (Mesnevi, c. I, 726)
Din ve dünya açısından insana faydası olmayan kimselere sufiler “ahmak” ismini verirler.Ahmakların işi gücü boş işlerle ve hayallerle meşgul olmaktır. Önceleri kaçıp kurtulması bir bakıma mümkün olan ahmaklıklar bugün maalesef sanal âleme ve cep telefonlarına girmiş olup bunlardan kaçmak son derece zor hale gelmiştir. Mevlana, Hz. İsa’dan nakille faydasız kimselerin sohbetinden kaçınılmasını şu güçlü ifadelerle tavsiye eder:
  • Hz. Îsâ’nın kaçtığı gibi, sen de ahmaktan kaç, ahmakla sohbet, konuşup görüşmek, nice kanlar dökmüştür.
  • Hava suyu nasıl yavaş yavaş çeker, buharlaştırırsa, ahmak da onun gibi sizden bir şeyler çalar, rûhen sizi yoksul bırakır.
  • Senin hararetini çalar, soğukluk verir, seni mermi taşı üstüne oturmuş kişiye döndürür. (Mesnevi. c. III, 2595-97)
Hz. Mevlana’nın da tavsiye ettiği üzere gerek gerçek âlemde gerekse de sanal âlemde olsun salik ahmaklardan, aylakçılardan kaçınmalıdır. Sanal âlemi insan beynini donuklaştırmakta ve onu tembelleştirmektedir. Bu âlemi tiryaki olanlar, Cuma hutbesini dinlerken bile sağa sola mesaj gönderenler, sohbetlerde bile kısa süreliğine bu yalancı âlemden uzak kalmaya sabredemeyenler acaba ciddi bir nefis terbiyesine nasıl dayanacaklardır?
Netice olarak ariflerin güzel sözlerini paylaşmak, dini kitapları yaymak, veya ihvanla haberleşmek için sanal âlem kullanılabilir. Hatta en güzel programları bu aleme yüklemek bizim için elzemdir. Bu ayrı bir konudur, bizim burada dikkat çektiğimiz nokta kullanıcıların bu sitelere girerken sanal âlemde gereğinden fazla oyalanmaları tehlikesidir. Bu sebeple salik sanal âlemde de son derece disiplinli olmalı, gerçek hayattaki nezaket ve zarafetini bu âlemde de aynen devam ettirmelidir. Bu âlemi mecburiyet ölçüsünce kullanmalı, ekranın kapanmasıyla sona eren yalancı dostlukların efsunundan kendini korumalıdır.
Kaynak: Prof. Dr. Süleyman Derin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 359

http://www.islamveihsan.com/sanal-alemde-tasavvufi-terbiye-mumkun-mu.html



PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YAPTIĞI MESLEKLER

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YAPTIĞI MESLEKLER


 0

Peygamber Efendimiz hangi meslekleri yapmıştır?
Peygamber Efendimiz’in çocukluk, gençlik ve Peygamberlik vazifesinden sonra yaptığı meslekler…
Çocukluk ve Gençliğinde;
  • Çobanlık
  • Ticaret
Peygamberlik Vazifesinden Sonra;
  • Devlet başkanlığı,
  • Ordu komutanlığı,
  • Hâkimlik,
  • Ortaklaşa iş yaparken başkanlık,
  • Öğretmenlik,
  • İmamlık,
  • Vaizlik,
  • İdarecilik
Hz. Peygamber, amcası Ebû Tâlib hayatta iken ve ticârete başlamadan evvel bir müddet “çobanlık”yapmıştır. Bu meslek, Araplar arasında basit, sıradan bir meslek değil, eşrâf ve zengin çocuklarının da yaptığı bir işti. Ayrıca çobanlık, hemen hemen bütün Peygamberlerin meşgalesi olmuştur. Bununla Allâh Teâlâ onlara teblîğ vazîfesini vermeden önce, idâreci­likte lâzım olan birtakım husûsiyetler kazandırmıştır.
PEYGAMBER MESLEĞİ
Resûlullâh bir gün:
 “Allâh Teâlâ’nın gönderdiği her Peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîleri:
“−Siz de mi koyun güttünüz, yâ Resûlallâh?” diye sordular. Efendimiz:
“−Evet, ücret karşılığında[1] Mekkelilerin koyunlarını güderdim.” buyurdu. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5)
PEYGAMBERLER NEDEN ÇOBANLIK YAPMIŞTIR?
Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Mûsâ (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Davut (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de Peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126)
Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu.
Peygamber Efendimiz:
“En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir.
Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Resûlü buna işâretle:
“Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)
Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, Peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir.
[1] Hadîs-i şerifte geçen “Karârît” kelimesinin, Mekke’de bir yere verilen isim olduğu söylendiği gibi bir para birimi olan “kîrât”ın çoğulu olduğu da ifâde edilmiştir. İkinci görüşe göre Hazret-i Peygamber, her gün koyun başına dinarın yirmide biri olan bir kîrât karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güttüğünü bildirmiştir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/peygamber-efendimizin-yaptigi-meslekler.html



1 Mayıs 2018 Salı

GÜZEL AHLAKA NASIL SAHİP OLUNUR?

GÜZEL AHLAKA NASIL SAHİP OLUNUR?


 0

Gerçek mü’minlerin vasıfları nelerdir?
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.” (Nahl, 97)
Resûlullah buyurdular:
“Kıyâmet gününde mü’min kulun terâzisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)
Bir gün Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurdu:
“-Sübhânallah! İnsanların çoğu hayır yapmaktan ne kadar da geri duruyorlar! Hayret doğrusu, bir kişiye Müslüman kardeşi bir ihtiyacı için gelir de o kişi kendisini hayır işlemeye muhtaç görmez, (kardeşinin ihtiyacını karşılamaz)! Hâlbuki onun güzel ahlâka koşması lâzımdır. Zira güzel ahlâk insanı kurtuluşa götürür.”
Bu esnâda bir kişi kalkıp:
“-Anam babam sana fedâ olsun ey Mü’minlerin Emîri! Sen bunları Peygamber Efendimiz’den mi işittin?” diye sordu.
HAKÎKΠMÜMİNLERİN VASIFLARI
Hz. Ali (ra) şöyle cevap verdi:
“-Evet. Ancak bundan daha güzelini de işittim. O da şudur: Tayy Kabîlesi’nin esirleri getirildiğinde içlerinden bir kadın, gâyet fasih bir lisanla:
“-Ey Muhammed! Eğer münâsip görürsen bizi serbest bırak! Arap kabîlelerini üzerimize güldürme! Ben bu kavmin efendisinin kızıyım. Babam insanların şeref ve haysiyetini korur, esirleri kurtarır, borçlu ve hastalara yardımcı olur. Açları doyurur, muhtaçları giydirir, misafiri ağırlar, yemek yedirir, selâmı yayardı. Bir ihtiyacı için gelen kişiyi kesinlikle geri çevirmezdi. Ben Hâtem-i Tâî’nin kızıyım.” dedi.
Bunun üzerine Resûlullah:
“-Ey kadıncağız! Bu saydıkların gerçek mü’minlerin vasıflarıdır. Şayet baban müslüman olsaydı ona merhamet eder, çok iyi davranırdık. Bu kadını serbest bırakın! Zira onun babası güzel ahlâkı severdi. Allah Teâlâ’da güzel ahlâkı sever.” buyurdu.
Ebû Bürde (r.a.) ayağa kalkıp hayretle sordu:
“-Yâ Resûlâllah! Allah güzel ahlâkı sever mi?”
Rasûlullah (sav) şöyle cevap verdi:
“-Nefsim kudret elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki hiç kimse güzel ahlâka sahip olmadan cennete giremez!” (Beyhakî, Delâil, no: 2087 [Vefdü Tayy]; Şuab, VI, 241/8013)
Kaynak: www.2g1d.com

http://www.islamveihsan.com/guzel-ahlaka-nasil-sahip-olunur.html



İNSANLARIN FARKLI MİLLETLERE VE TOPLUMLARA AYRILMASININ NEDENİ NEDİR?

İNSANLARIN FARKLI MİLLETLERE VE TOPLUMLARA AYRILMASININ NEDENİ NEDİR?


 0

İnsanların farklı milletlere ve toplumlara ayrılmasının nedeni nedir? Allah (c.c) insanları neden farklı ırklarda yarattı? Hucurat suresi 13. ayetinde açıklıyor…
“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır.”
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Müslümanların dünya görüşlerini ve değer ölçütlerini dayandırdıkları âyetlerden biri de budur. Fertler, gruplar, kavimler, ümmetler, milletler siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafî vb. farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır.
Ayrıca her biri kendi farkını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Âyet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma fonksiyon ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor.
Âyetteki etka kelimesinin içerdiği takvâ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir (bk. A‘râf 7/26). Hak dine iman dışındaki evrensel değerler hangi kişi ve grupta bulunursa o, diğerlerinden daha üstündür, daha değerlidir. Sıra hak dine imana gelince, özellikle ebedî kurtuluş bakımından başka hiçbir değer ve erdem imanın yerini tutamaz, imandan üstün olamaz. Âyetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile gruplar arası ilişkiyi –konuyla ilgili başka âyetleri de göz önüne alarak– şöyle özetlemek mümkündür:
Bütün insanlar bir erkekle (Âdem) bir kadından (Havvâ) yaratılmış, meydana getirilmiştir.Allah Âdem’i topraktan, eşini de Âdem’in aslından yaratmış, bunların karı-koca olmalarından sonra da doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır. Şu halde bütün insanların aslı birdir, aynı maden ve maddeden yaratılmışlardır; hem kök hem de biyolojik temel özellikleri farklı değildir, bu yönden bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz. Kök itibariyle kardeş olan insanlar birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak birleşir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur dindir. Dini bir olanlar birbirini kardeş bilirler ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkamaz. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlâktır (takvâ), hem bir grup içinde hem de gruplar arasında üstünlüğün, üstün değerin ölçütü ahlâk olmalıdır.
KAVMİYLE ÖVÜNMEYİ MARİFET BİLENLER
Kur’an’ın nâzil olduğu zamanda Araplar’da da kavimleri ve kabileleri ile övünme, kendilerini bu yüzden başkalarından üstün görme âdeti (kültürü) güçlü bir şekilde mevcuttu. İslâm insanların eşitliği gerçeğini ilân edince bunu sindirmekte zorlananlar oldu, bazı soylu aileler ve kabileler kızlarını diğerlerine veya âzatlı (eski) kölelere vermek istemiyorlardı. Hz. Peygamber bunlarla mücadele etti, müminleri eğitti ve meşhur Vedâ hutbesinde bütün insanlığa şöyle seslendi:
“Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki rabbiniz birdir, babanız birdir. Arap’ın başka ırka, başka ırkın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?” Kendisini dinleyenler hep birden “evet” dediler. “Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin!” buyurdu (Müsned, V/411)
Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 97-98

http://www.islamveihsan.com/insanlarin-farkli-milletlere-ve-toplumlara-ayrilmasinin-nedeni-nedir.html