8 Şubat 2019 Cuma

Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 24

 
Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 24
 
           RAFİ  
 
Allah’ın isimlerinden biri de er-Rafi’dir.
 
 
Rafi, “yükselten, değerini arttıran, izzetli ve şerefli kılan” demektir
 
Er-Râfi; Dilediğini yükselten, kıymetlendiren,  dereceler ve şeref verip yükselten, dilediğinin makam ve mertebelerini arttıran, dostlarını yücelten; dilediğini aziz kılan.
 
Dilediğini aşağıya indiren, zelil eden Cenab-ı Allah, Er-Râfi’ ism-i şerifi ile dilediğini de yükseltir ve aziz eder. 
 
Bu isim dünyada tecelli ettiği gibi ahirette de tecelli edecek ve Müslüman olarak ölenler cennete girerek orada yükseleceklerdir. İşte bu, Er-Râfi isminin belki de en büyük tecellisidir!
 
Allah,kıyamet gününde kâfirleri zelil, müminleri aziz ve şerefli kılacağını  bildirilmiştir.
 
 Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a nisbet edilen ref‘ kavramı tabiatın kozmik düzeni çerçevesinde göklerin yükseltildiği, güneş sisteminin hassas dengelerle korunduğu, şeklindeki maddî muhtevanın yanı sıra insanların ruhî nitelik ve yetenekleriyle mânevî derecelerinin farklı kılındığı biçiminde soyut içerik de taşımaktadır.
 
Bununla birlikte esmâ-i hüsnâ müellifleri râfi‘ ismini daha çok soyut alanla irtibatlandırarak “dostlarının taat ve amellerini kabul edip kendisine yaklaştıran, dünyada da onları aziz kılan” şeklinde tefsir etmişlerdir.
 
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
 
“O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir...”(Bakara,253.ayet)
 
“Dereceleri yükselten Arşın sahibi Allah’tır...” (Mü’min suresi,15.ayet)
 
“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz rabbinin cezası çok çabuktur; yine O’nun bağışlaması ve rahmeti boldur.”(En’am suresi,165.ayet)
 
“...Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir. .”(En’am suresi,83.ayet)
 
“Büyük olay gerçekleştiği zaman; Artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır. O, alçaltır, yükseltir.” (Vakıa suresi,1-3.ayetler)
 
 (Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 
 (Devam edecek)
 
Efkan VURAL
 

--
 
 
 
 
 
 

İSLÂM’DA SABRIN ÖNEMİ

İSLÂM’DA SABRIN ÖNEMİ


 0

Her hususta sabır zarûrîdir. İbadette devamlılık için sabır… İsyâna karşı, nefse ve nefsânî arzulara karşı sabır… Musîbetlere, çilelere, belâlara karşı; rızâyı zedelememek, gönül hoşnutluğunu muhafaza için sabır…
Varlıkta, nefsânî arzulara temâyülün arttığı imkânlar içinde; ayağın kaymaması için sabır… Yoklukta, fakirliğin küfre yaklaştığı hengâmda; îtikâdı sarsmamak, haram yollara tevessül etmemek için sabır…
Rabbimiz çok sabırlıdır. Günahkâr kullarından intikam almak için acele etmez. Bilâkis onların tevbeye yönelerek hâllerini ıslah etmeleri için sabırla sayısız fırsatlar lûtfedip mühlet verir.
ÖFKEYLE ACELE HÜKÜM VERİLMEMELİ
Mü’min de dâvâsına hizmet yolunda başına gelen ezâ ve cefâlara sabretmesini bilip bu ilâhî sıfattan hisse almaya gayret etmelidir. Öfkelenip aceleyle hüküm vermemeli, şikâyet ve sızlanmayı terk etmeli, musîbetlerin bütün şiddetiyle gelip çattığı anda bile sabrın sonundaki selâmeti düşünerek gönül huzurunu korumalıdır.
ALLAH’IN TAKDİRİNE RÂZI OLMALI
Rabbinin rızâsını dileyen, evvelâ kendisi O’nun takdîrine rızâ hâlinde olmalıdır. Kim Allâh’ın takdîrine rızâ hâlinde yaşarsa, o kimse dâimâ ilâhî rahmet tecellîleri altında olur. Velev ki ağır hastalık, çile ve ıztırapların içinde bile olsa… Çünkü Allah onun her zaman yâr ve yardımcısıdır ve en sonunda onu mükâfatlandıracaktır.
EYYÛB ALEHİSSELÂM’IN SABRI
Bu hususta Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hâli güzel bir numûnedir. Zira o, başına gelen tahammül ötesi iptilâları büyük bir sabır ve teslîmiyetle karşılayıp Hakk’ın takdîrine rızâ göstermiştir. Cenâb-ı Hak da onun hakkında; “ne güzel kuldu”buyurmuştur.
HER HUSUSTA SABIRLI OL
Velhâsıl her hususta sabır lâzımdır: İbadette, muâmelâtta, varlıkta, yoklukta vs… Çünkü hayatta her şey, ilâhî imtihan malzemesidir. Bunun için, bilhassa Kitap ve Sünnetʼin emirleri istikâmetinde yaşayabilme gayretinde ve Hakk’a dâvet hizmetinde yorulmamak, bezginlik göstermemek ve hayâtın her safhasında sabırlı olmak îcâb eder.
GÜZEL AHLÂKIN EN MÜHİM TECRÜBE NOKTASI
Hak dostu Hâtem-i Esam Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Güzel ahlâkın en mühim tecrübe noktası,  eziyetlere sabretmek ve külfete tahammüldür. Başkasının kötü huyundan şikâyet etmek, kendi kötü ahlâkının delilidir. Çünkü güzel ahlâk, aynı zamanda eziyetlere katlanmak demektir.” (İhyâ, III, 161)
Dünyanın fânî olduğunu, oradaki cefâlara sabretmenin ebedî saâdet sermâyesi olacağını bilen bir mü’min de, karşılaştığı musîbetlerin yükünü kalbine koymaz, hayâtın değişen şartları karşısında muvâzenesini bozmaz, gönlünün rotasını Rabbinin rızâsından başka bir yöne çevirmez.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/islamda-sabrin-onemi.html



7 Şubat 2019 Perşembe

SEVGİ, BİR MÜSLÜMAN İÇİN NE İFADE ETMELİ?


SEVGİ, BİR MÜSLÜMAN İÇİN NE İFADE ETMELİ?


 0

Seher Aydın, Şebnem Dergisi’nin 120’nci sayısında, 21. yüzyıl insanının unuttuğu bir hakikati yazdı; sevgi.
İnsanoğlu, et ve kemik yapısına ilâveten, ruh ve gönülle tamamlanmış karmaşık bir varlıktır. Diğer canlılardan ayrıldığı irâde vasfı ise ona “halîfelik” vazifesi yüklemesi yanında, gönül dünyasını şekillendirmesini de sağlamaktadır.
Yaratmış olduğu canlıları çok seven, onlar tarafından da çok sevilen “el-Vedûd” olan Rabbimiz; kullarının da aynı ölçüde sevmesini, sevginin tezâhürü olan merhametle yaşamasını istemiş, bu sebeple onlara kendi rûhundan üflemiştir. Bu vesîle ile bütün insanlık, hep birlikte dayanışma ve sevgi ile yaşamaya muhtaçtır.
EN BÜYÜK GIDA SEVGİDİR
Hayatta her şey sevgiyle doğar, sevgiyle yaşar ve sevgiyle kavuşur Mahbûbuna… Dünyaya sevgi basamağıyla adım atan her canlı için, yaşarken en büyük gıda sevgidir. Sevgi bedene kan, rûha enerji, hayata heyecandır. Bütün canlılar âleminde görülen bu sevgi tezâhürünün en bâriz misâlini, iki ayrı cins, iki ayrı fıtrat ve iki ayrı kültürden gelen eşler arasındaki sevgide görürüz. Sonra anne ve çocuk sevgisinde… Birbirlerini Allah için seven İslam kardeşliği sevgisine ise, tarifler kifâyetsiz kalır.
Yeryüzündeki bütün canlılar da sevgiyle yaratılmışlar ve sevgiyle hayatlarını devam ettirmektedirler. Yüksek dağlarda keskin kayalarda açan rengârenk çiçekler, hep sevgiliye olan muhabbetlerinden açarlar, yaz-kış demeden… Issız denizlerde gelip giden dalgalar, her seferinde aşkla vururlar başlarını kıyıya gece ve gündüz… İpek böceğinin sevgisi ise dillere destandır. Bütün bir ömrünü adamıştır kozasına sevgiyle…
SEVGİ, SEVENE HAYAT KAYNAĞI, SEVİLENE DİNAMİZMDİR
Sevmek ve sevgiyle yaşayabilmek, insanın sahip olduğu en büyük zenginliktir. Sevgi, sevene hayat kaynağı, sevilene dinamizmdir.
Sevgi, yolları aydınlatan bir ışık, toplumu yıkayıp arındıran bir rahmet, besleyip büyüten bir gıdadır.
Sevgi gibi bol kazançlı bir ticaret ve zengin eden bir sermaye yoktur. Sevgi, ilâhî bir tılsımdır; girdiği her yere inanmayı, güvenmeyi ve hoşgörüyü getirir.
SEVGİ, BÜTÜN GÜZELLİKLERİN TOHUMUDUR
Sevgi, bütün güzelliklerin tohumudur. Yüreklere bir atan, bin bulur. Sevgiyle yola çıkan her yolcu engelleri aşar, menzillere ulaşır.
Sevmek, her kişinin değil; er kişinin hakkıdır. Sevmeyenler, gerçek mânâda yaşamayanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Hayatı mânâsız ve tatsız duygularla âdeta bitkisel hayatta geçirirler. Gönüllerinde sevginin yerini süflî duygular kapladığı için kendileriyle dahî çatışma içindedirler.
Çevrelerine asabî ve agresif bakarlar. Güzellikler yerine hep olumsuzluklar takılır objektiflerine… Yürekleri sevgiden fakir kaldığı için çoraktır; ümitler yeşermez. Âmâdır onlar, nîmet ve hayırları görmez; kendilerinden de insanlar hayır ve güzellik görmez. Kısır dünyaları daima güdük kalır.
İNSANLARIN EN FAZLA ÖZLEDİĞİ ŞEY
Sevgiyle yaşayarak çevresine sevgiyle bakabilmek, günümüz insanlarının en fazla özlediği şeydir. Vaktinde yetişemeyen yığınla dünyevî işlerimiz, bizleri bir tebessümün dilencileri kılarken selâma ve hasbihale de hasret bırakmıştır.
KAPİTALİST SİSTEMİN YORGUNLUKLARI MUHABBETİ BİTİRDİ
Sabahleyin aceleyle evden çıkarken “Hayırlı sabahlar!”ı, akşam eve dönerken “Hayırlı akşamlar!”ı hep unutmuşuzdur; esirgemişizdir etrafımızdan… Yoğun gündem programları, âile efrâdını aynı sofra etrafında toplamaya izin vermez birçok akşamlar… Kapitalist sistemin yorgunlukları ise kaldırmıştır artık komşu gezmelerini, arkadaş sohbetlerini ve akraba ziyaretlerini…
Saraycıkları andıran evlerimiz misafir kabulüne bir türlü müsait olamaz… İşçi ve memurlar işyerlerinde sevgisiz, stresle çalışırken, çocuklar okulda şiddete meyyâl, evde hanımlar, sokakta yetişkinler agresif kişilik yapısı sergilemektedirler. İşgaller, toplu ölümler, ağlayan mazlumlar ise cabası…
HEP DAHA FAZLASI…
Âciz, küçük, zayıf, câhil, unutkan, zâlim, nahif olan insanoğlunun dünyada her şeye yetişmesi ve her şeyin en iyisini elde etmesi mümkün değildir. Ama insan, bu zayıflığına rağmen birçok zaman unutur bu özelliklerini… Hep “daha fazlası”, “daha iyisi” diye koştururken ayağına takılan hayırları göremez.
Bu arada eşini, evlâdını, komşusunu, sevgisini ihmal ediverir, farkında olmadan… Bunlara vereceği selâm ve muhabbetten mahrumiyet ise en fazla insanın kendisini yaralar, kurutur tâbiri câizse. Nitekim insan fiziğinden daha evvel metafiziğiyle, yani rûhu ve gönlü ile insandır. İnsanı yeşertip besleyen; kabuğu, kürkü değil; özü, içidir.
BİRBİRİNİ SEVMEYEN CENNETE GİREMEZ
Bu vesîle ile Peygamber Efendimiz; “Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki sizler îman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olmazsınız…” buyurmaktadır. (Müslim, Îman, 93-94; Tirmizî, Et’ime, 45)
Dünya ve dünyalık fitnelerle imtihan edilen günümüz insanı, bütün Müslümanları ivazsız ve garazsız sevip kucaklayacak bir îman tazelemesi yapmak durumundadır. Madem ki aynı Rabbe iman edip aynı Peygambere ittiba edilmekte; gayrısı düşünülmeden yürekler açılabilmelidir.
Nitekim herkes zaten kendi hesabını kendisi verecektir. Her sabah şairin dediği gibi söyleyerek yola revân olunmalıdır:
İkilik kinini içimden atıp,
Özde ben bir insan olmaya geldim.
Taht kuralı âriflerin gönlüne,
Sözde ben bir insan olmaya geldim.
Serimi meydana koymaya geldim.
Meğerse aşk imiş canın mayası.
Ona mihrab olmuş kaşın arası.
Hakk’ın işlediği kudret boyası,
Yüzde ben bir insan olmaya geldim.
Serimi meydana koymaya geldim,
Âşık Nimri Dede
Kaynak: Seher Aydın, Şebnem Dergisi, sayı: 120

http://www.islamveihsan.com/sevgi-bir-musluman-icin-ne-ifade-etmeli.html



6 Şubat 2019 Çarşamba

ARŞI TİTRETEN OLAY

ARŞI TİTRETEN OLAY


 0

Allah’ın en sevmediği helâl nedir? İşte arş-ı alâyı titreten hadise…
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Nisâ, 35)
Resûlullah buyurdular:
“Evleniniz, boşanmayınız!.. Zîrâ boşanma dolayısıyla arş titrer…” (Muhtâru’l-Ehâdîsi’n-Nebeviyye, 228)
Evlilik, İslâm’ın, üzerinde çok hassas bir şekilde durduğu maddî ve mânevî iki yönlü ulvî bir müessesedir. Dolayısıyla bu ulvî müessesenin te’sîsi husûsunda son derece ciddiyet ve dikkat sahibi olmak zarûrîdir. Aksi hâlde izdivâcı basit bir beraberlikten ibâret zannederek oluşturulan âile yuvaları, arş-ı âlâyı titreten hâdiseler olarak ifâde edilen yersiz boşanmalarla neticelenmektedir.
Hele zevk ve eğlence için kadın boşamak, hesap ve azâbı büyük bir cürüm ve zulüm olup merdûddur. Bu da, Hakk’ın aslâ afvetmeyeceği kul hakkını yüklenip helâk ve hüsrâna doğru gaflet dolu adımlarla yürümektir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönül Bahçesinden Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/arsi-titreten-olay.html



SELMAN-I FARİSİ NASIL MÜSLÜMAN OLDU?


SELMAN-I FARİSİ NASIL MÜSLÜMAN OLDU?


 0

Selmanı Farisi (r.a.) nasıl Müslüman oldu? İşte Hz. Selman-ı Farisi’nin dilinden hidayet hikâyesi…
Medîneli bir Yahûdînin kölesi olan Hazret-i Selmân-ı Fârisî, İslâm nîmetiyle perverde oluşunun nice ibretlerle dolu hikâyesini İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle anlatmıştır:
“Ben Isbahan’ın Ceyy adlı köyünde yaşayan bir kimse idim. Babam köyümüzün eşrâfındandı. Hayatta en çok sevdiği kimse bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutar, dışarı çıkarmazdı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım. Ateşgededeki ateşin bir an olsun sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi bir gün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:
«–Yavrum! Ben bugün hep inşaatla meşgûl olacağım, çiftliğe gidemeyeceğim. Oraya sen git!» dedi ve yapılması gereken bâzı şeyleri de söyledi. Sonra da bana:
«–Sakın ha, oralarda oyalanıp da beni endişelendirme! Şâyet gecikirsen seni merâk ederim ve bütün işlerim ortada kalır!» dedi.
Çiftliğe gitmek üzere yola çıktım. Bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Seslerini işittim, içeride ibâdet ediyorlardı. Babam beni hep evde tuttuğu için insanların ne hâlde olduklarını bilmezdim. Bu sebeple merak edip, ne yapıyorlar bakayım, diye yanlarına vardım. Yaptıklarını seyrettim ve kendi kendime; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç uğramadım. Onlara:
«–Bu dînin aslı nerededir?» diye sordum:
«−Şam’dadır.» dediler. Akşamleyin babamın yanına döndüm. Babam işi gücü bir tarafa bırakmış akşama kadar beni aratmış. Yanına vardığımda:
«–Yavrum! Neredeydin? Ben sana ne yapman gerektiğini söylememiş miydim?» dedi. Ona:
«–Babacığım! Kiliselerinde ibâdet eden bâzı kimselere rastladım. Onların ibâdetlerini gördüm, çok hoşuma gitti. Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım.» dedim. Babam:
«–Evlâdım, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dîni ondan daha hayırlıdır.» dedi. Babam kaçmamdan korkup ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu, sonra da beni eve hapsetti. Kilisedeki Hıristiyanlara:
«−Yanınıza Şam’dan bir ticâret kâfilesi geldiği zaman bana haber verin!» diye adam gönderdim. Şam’dan Hıristiyan tüccarlar gelince haber verdiler. Ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım. Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Oraya varınca:
«–Din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?» diye sordum:
«−Kilisedeki piskopostur.» dediler. Yanına gittim ve ona:
«–Ben bu dîne girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hıristiyanlığı senden öğrenmek ve seninle birlikte ibâdet etmek istiyorum.» dedim. Bana:
«−Kiliseye gir!» dedi. Onunla birlikte içeri girdim. Şam Piskoposu kötü bir adamdı. Hıristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan şeyleri kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Hattâ böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe ona son derece kinleniyordum. Nihâyetinde adam öldü. Hıristiyanlar onu gömmek için toplandılar. Onlara:
«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvîk eder, getirdiklerinizi kendisi için saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim. Bana:
«–Sen bunu nereden biliyorsun?» diye sordular. Onlara:
«–Size onun hazînesini gösterebilirim.» dedim. Gösterdiğim yerden, altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce:
«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Beş vakit namaz kılmayanlar içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyâyı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibâdet eden bir kimse görmedim. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisine:
«–Ey filân! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?»dedim.
«–Evlâdım! Bugün benim yolumda giden bir kimse bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin öteden beri tatbîk edilen hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.
Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de az çok bir şeyler de kazandım. Hattâ biraz davarlarım ve ineklerim de oldu. En sonunda Ammûriyeli din adamına da Allâh’ın emri geldi çattı:
«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman  Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, Hazret-i İbrâhîm’in (a.s.) dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.
Nihâyet o da öldü. Allâh’ın dilediği kadar bir müddet daha orada oturdum. Sonra Kelb kabîlesinden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:
«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de bunun mukâbilinde şu davarlarımı ve ineklerimi size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Mallarımı onlara verdim ve beni yanlarında götürdüler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler, köle olarak bir yahûdîye sattılar. Yahûdînin yanında bir müddet kaldım. Vâdi’l-Kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Ammûriye’deki efendimin bana târif ettiği, Âhir Zaman  Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de kalbim buna tam olarak kânî olmadı.
HZ. SELMAN-I FARİSİ’NİN MÜSLÜMAN OLUŞU
Vâdi’l-Kurâ’da bulunduğum sırada, sâhibimin Kurayzaoğulları’ndan olan amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin târif ettiği, Âhir Zaman  Peygamberi’nin hicret edeceği yerin burası olduğunu anladım. Artık Medîne’de oturdum durdum. Hâlbuki Resûlullâh peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de bir müddet kalmış. Fakat ben kölelik meşgûliyeti içinde bulunduğumdan O’nun hakkında hiçbir şey işitmemişim. Sonra Medîne’ye hicret edip gelmiş, yine haberim olmamış. Bir gün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sâhibim ağacın gölgesinde oturuyordu. O sırada amcasının oğlu gelip sâhibime:
«–Ey filân! Allâh Kayleoğulları’nın (Evs ve Hazrec’in) belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den yanlarına gelen ve peygamber dedikleri bir zâtın başına toplanmış bulunuyorlar!» dedi.
Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:
«−Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sâhibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:
«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi. Ben de:
«–Bir şey yok! Sâdece onun ne dediğini anlamak istedim.» dedim. Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı. Akşam olunca onları alıp Kubâ’da bulunan Resûlullâh’a gittim. Kendisine:
«–Senin sâlih bir zât olduğunu işittim. Yanında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek onları kendisine takdîm ettim. Resûlullâh ashâbına:
«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim. Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allâh Resûlü de Medîne’ye gelmiş bulunuyordu. Yanına varıp:
«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikrâm olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Resûlullâh bu defâ ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. Kendi kendime; «Bu iki!» dedim.
Daha sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz Bakîu’l-Garkad’da bulunduğu esnâda yanına vardım. Oraya ashâbından birinin cenâzesi münâsebetiyle gitmişti ve ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı. Kendisine selâm verdim. Sonra da Ammûriye’deki zâtın bana târif ettiği Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Resûlullâh niyetimi anladı ve sırtından ridâsını sıyırdı. Peygamberlik Mührü’nü görür görmez tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi bana:
«–Bu tarafa dön!» buyurdu. Gelip önlerinde oturdum.”
Daha sonra Hazret-i Selmân, İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle dedi:
“Ey İbn-i Abbâs! Sana anlattığım gibi başımdan geçenleri Allâh Resûlü’ne de anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Resûlullâh’ın pek hoşuna gitti. Kölelik, bu Hazret-i Selmân’ı meşgûl ettiğinden, Bedir ve Uhud gazvelerinde Resûlullâh ile birlikte bulunmama imkân vermedi.” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa’d, IV, 75-80)
Hazret-i Selmân, ömrü boyunca arayışı içinde olduğu Allâh Resûlü’ne kavuşmuştu. Artık onun yegâne arzusu, dâimâ Peygamber Efendimiz’in yanında olmak, O’nun emrinde bulunmaktı. Nitekim Hazret-i Selmân’ın bu iştiyâkını gören Allâh Resûlü bir gün ona:
“–Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” diye sordu. Bunun üzerine Hazret-i Selmân, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma ağacı dikmek ve kırk ukıyye altın vermek üzere efendisi ile anlaştı. Resûl-i Ekrem de ashâbına:
“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdu. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi fidan olmak üzere, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu ve Hazret-i Selmân’ın ihtiyâcı olan üç yüz hurma fidanı toplandı. Allâh Resûlü:
“–Ey Selmân! Fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları bitirdiğin zaman bana haber ver de onları kendi elimle dikeyim.”buyurdu.
Hazret-i Selmân-ı Fârisî hâdisenin devâmını şöyle anlatır:
“Hurma fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Bitirince haber verdim, Resûlullâh fidanların dikileceği yere benimle birlikte geldi. Biz fidanları O’na veriyorduk, O da dikiyordu. Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Resûlü tarafından dikilen hurma fidanlarından bir tâne bile tutmayan fidan olmadı. Böylece ağaç borcumu ödemiş oldum. Fidanlar, senesinde meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi.
Resûlullâh bir gazâdan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi getirmişti.
«–Selmân ne yaptı?» diye sordu. Allâh Resûlü’nün yanına vardığımda bana:
«–Ey Selmân! Şunu al da borcunu öde!» buyurdu.
«–Yâ Resûlallâh! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nasıl yetecek?!» dedim. Allâh Resûlü altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:
«–Al bunu! Allâh Teâlâ borcunu bununla ödeyecektir!» buyurdu.
Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Hazret-i Selmân’ın varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, o altın külçesinden kırk ukıyye tarttım. O (öyle beketliydi ki) şâyet Uhud Dağı’yla tartılmış olsaydı, muhakkak ondan da ağır gelirdi!”
Hazret-i Selmân kölelikten kurtulduktan sonra, Hendek Savaşı’na hür olarak katıldı ve bundan sonra hiçbir savaşta Peygamber Efendimiz’in yanında bulunma fırsatını kaçırmadı.
SELMAN BİZDENDİR
Hazret-i Selmân-ı Fârisî, her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, Ensâr da Muhâcirler de:
“−Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular. Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz:
“−Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak o mübârek sahâbîsini lutufların en güzeliyle taltîf etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)
Bu mübârek sahâbî, ömrü boyunca İslâm ahlâkının güzelliklerini yansıtan nice zirve davranışlar sergileyerek, mü’minlere numûne-i imtisâl bir şahsiyet oldu.
HZ. SELMAN-I FARİSİ’NİN FAZİLETİ
Nitekim onun fazîletini aksettiren bir misâl şöyledir:
İslâm Devleti, yapılan fetihlerle geniş bir coğrafyaya hâkim olunca, vaktiyle bir Yahûdînin kölesi olan Hazret-i Selmân, Medâin bölgesine vâli tâyin edildi. O sırada Şam’dan Teymoğulları kabîlesine mensup bir zât Medâin’e geldi. Yanında bir yük de incir getirmişti. Hazret-i Selmân’ın sırtında gâyet mütevâzî bir aba vardı. Şamlı zât, Hazret-i Selmân’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce:
“−Gel şunu taşı!” dedi. Hazret-i Selmân da gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:
“−Senin yükünü taşıyan bu zât, vâlidir!” dediler. Şamlı derhâl:
“−Seni tanıyamadım.” diyerek özür diledi ve sırtındaki yükü almaya davrandı. Hazret-i Selmân ise:
“−Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/selman-i-farisi-nasil-musluman-oldu.html



5 Şubat 2019 Salı

SURİYELİ KADININ HAYATA TUTUNMA MÜCADELESİ

SURİYELİ KADININ HAYATA TUTUNMA MÜCADELESİ


 0

Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejiminin yaptığı saldırılarda bacağını, babasını ve kardeşlerini kaybeden Fida Hasan’a protez bacak takıldı.
Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejiminin saldırılarında bacağını, babasını ve kardeşlerini kaybetmesine rağmen kamplarda gönüllü öğretmenlik yapan Fida Hasan, Türk kuruluşların desteğiyle protezine kavuştu.
23 yaşındaki Hasan, rejim güçlerinin dört yıl önce düzenlediği hava saldırısında bir bacağını, babasını ve kardeşlerini kaybetti. Eşinin çocuklarını alarak terk ettiği Hasan, Türkiye sınırında yerinden edilmiş sivillerin sığındığı kamplarda gönüllü öğretmenlik yapıyordu.
Türk yardım kuruluşu Uluslararası Doktorlar Derneğinin (AID) yaklaşık bir yıl önce protezi için çalışmalar başlattığı Hasan, STK’ların da desteğiyle protez bacağına kavuştu.
TRT Belgesel’in 2 Şubat’ta hikayesini yayınladığı Hasan, şunları kaydetti:
“Füze hayatımızı tahrip etti. Saldırı sonucu kardeşlerim ve babam şehit oldular. Bende sağ bacağımı kaybettim.” dedi.
Saldırıda kolunun ve sol bacağının kırıldığını belirten Hasan, “Karnımdan ve karaciğerimden yaralandım ve ameliyat oldum. Kampa geldikten sonra çok zor günler geçirdim. Kalacak çadır bile bulamadım. Kimse bana yardım etmiyordu. Yanımda kimse yoktu, tek başına yaşamak çok zordu. Gerçekten çok zordu.” ifadelerini kullandı.
Hasan, Türk STK’nın kendisini Türkiye’ye getirdiğini belirterek, şunları söyledi:
“Birkaç ameliyat geçirerek 9 ay kaldım. Benim durumum çok kötüydü. Sadece 33 kiloydum. AID Uluslararası Doktorlar Derneği ile protezimin yapılması için Suriye’de bir merkezde buluşuyorduk. Beni tedavi ediyorlardı. Doktorlar bana çok iyi baktılar. Farklı bir milletten olmalarına rağmen benim ailem gibi oldular. Onlardan çok memnun oldum. Durumum düzeldi. İHH İnsani Yardım Vakfı ve AID Uluslararası Doktorlar Derneği benim hayalimi gerçekleştirdiler. Onlar için ancak dua edebilirim. Allah onlardan razı olsun. Her zaman bu memnuniyet kalbimde kalacak. Beni yalnız bırakmadıkları için onlara çok teşekkür ediyorum.”
“TÜRKLERİ GÖRDÜĞÜM ZAMAN BU DÜNYANIN HALA İYİ OLDUĞUNU HİSSEDİYORDUM”
Türkiye’de tedavi olduğu dönemde gördüklerinden çok etkilendiğini dile getiren Hasan, şöyle konuştu:
“Türk milleti çok güler yüzlü ve iyiler. Türkiye’de çok güzel bir 9 ay geçirdim. Sokakta beni gören insanlar bana yardım ediyordu çünkü ben o zaman tekerlekli sandalye ile yaşıyordum. Allah’a şükür. Türkleri gördüğüm zaman bu dünyanın hala iyi olduğunu hissediyordum. Hayatımın sonuna kadar onlardan memnun kalacağım.”
SURİYE’DE PROTEZE İHTİYAÇ DUYAN YAKLAŞIK 100 BİN ENGELLİ VAR
AID Uluslararası Doktorlar Derneği Genel Başkanı Uzm. Dr. Mevlit Yurtseven de dernek olarak en temel hedeflerinin uzuv kaybı yaşamış kişilerin hayatlarını bir nebze de olsa kolaylaştırmak olduğunu söyledi.
Yurtseven, “Protez teslimini yapmamız sonrasında Fida’nın sevincini, gözlerindeki ışıltıyı görmek bizim en büyük kazancımızdır. Protez Ortez Projesi, ‘Hayaller Gerçek Olsun’ sloganıyla global bir projeye dönüşecek.”ifadelerini kullandı.
Suriye’de iç savaşın başından bu yana uzuv kaybı yaşamış ve protez ihtiyacı olan yaklaşık 100 bin engelli olduğunu tespit ettiklerini aktaran Yurtseven, şöyle devam etti:
“Bu tespit kaba bir tespittir. Zira savaş şartlarında kesin rakamlara ulaşmak oldukça zor. Uluslararası Doktorlar Derneği olarak İstanbul, Şanlıurfa ve Reyhanlı’da olmak üzere şu anda üç yüksek teknolojili protez merkezimizde 3D teknoloji kullanarak protezler üreterek insanlara yardım eli uzatıyoruz. Ayrıca 4. merkezimizin faaliyetini, Suriye içinde Cerablus’ta başlatıyoruz. Elbette bütün bunları bağışçılarımız, destekçilerimiz ve partnerlerimizle omuz omuza hayata geçiriyoruz. Protez ve ortez projesini ‘Hayaller Gerçek Olsun’ sloganıyla küresel bir proje haline getirmek için harekete geçmiş bulunuyoruz. Öncelikle Somali’nin başkenti Mogadişu’da, sonrasında Yemen ve Afganistan’da kalıcı protez merkezleri kuracağız. Bu merkezlerde hem protez üreterek ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı hem de bu ülkelerde protez konusunda uzman çalışanlar eğiterek yetiştirmeyi amaçlıyoruz.”
Yüksek Teknolojili Protez Ortez Yapım ve Uygulama Projesi Koordinatörü Doç. Dr. Yaşar Tatar da Hasan’ın merkeze geldiğinde oldukça ürkek olduğunu ancak zaman içerisinde sorunlar halledilerek protez takıldığında çok mutlu bir insana dönüştüğünü ifade etti.
Kaynak: AA

http://www.islamveihsan.com/suriyeli-kadinin-hayata-tutunma-mucadelesi.html