3 Mayıs 2019 Cuma

CUMA NEDİR? CUMA NAMAZI NEDİR?

CUMA NEDİR? CUMA NAMAZI NEDİR?


 0
Cuma ne demek? İlahi dinlerin kutsal günleri hangileridir? Cuma namazının Müslümanlar için önemi nedir? İslam‘da cuma gününün önemi ve fazileti…
Cuma, İslâm dininde çok önemli kabul edilen haftalık toplu ibadet günüdür. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma günü, daha önce Yahudi ve Hıristiyanlar için haftalık ibadet günü olarak belirlenmiş, fakat onlar bunu değiştirerek Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibadet günü kabul etmişler; son olarak cuma günü, Müslümanlar için yeniden haftalık ibadet günü kılınmıştır.
Toplanma, bir araya gelme anlamına gelen cuma, aynı zamanda haftada bir gün kılınan iki rekâtlık farz ibadetin adıdır. Cuma günü öğle namazı vaktinde cemaatle kılınan bu namazdan önce hutbe okunur.
CUMA GÜNÜNÜN ÖNEMİ
Cuma gününün önemine ve haftalık toplu ibadet günü seçilmesinin anlamına ilişkin olarak Hz. Peygamber’den birçok hadis rivayet edilmektedir. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün cennete girmiş ve o gün cennetten çıkmıştır. Kıyamet de cuma günü kopacaktır” (Müslim, “Cum‘a”, 18). Başka bir hadiste bu günde yapılan duaların kabul edileceği bir anın (icâbet saati) bulunduğu haber verilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber “Ben icâbet saatinin, hangi an olduğunu biliyordum, fakat Kadir gecesi gibi, bu da bana unutturuldu” (Hâkim, I, 279) buyurmuştur.
GÜNAHLAR O GÜN AFFEDİLİYOR
Âlimler Hz. Peygamber’in bu ifadesine dayanarak Allah’ın güzel isimleri arasında İsm-i Azam‘ın, Ramazan‘ın son on günü içerisinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi icâbet saatinin de gizli tutulduğunu ve bu suretle insanların gün boyu Allah’a yönelmelerinin sağlanmasının hedeflendiğini söylemişlerdir.
Yine cuma günü ile ilgili olarak, gerekli temizliği yaptıktan sonra camiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin daha önceki cuma ile bu cuma arasında işlediği günahların affedileceği belirtilmiş (Buhârî, “Cum‘a”, 6, 19; Müslim, “Cum‘a”, 26), bu günü hafife alarak üç cuma namazını terkeden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir (Ebû Dâvûd, “Salât”, 204). Kurban bayramı arefesinin cumaya rastlaması halinde halk arasında o yıl yapılan haccın, “hacc-ı ekber” (büyük hac) olarak isimlendirilmesi de cumanın önemiyle ilgilidir.
TEMİZLİK NEDEN ÖNEMLİDİR?
Cuma günü Müslümanlar açısından büyük önem taşıdığı ve âdeta bir bayram günü kabul edildiği için, Perşembe günü akşamından başlamak üzere maddî ve mânevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermek gerekir. Bunların başında boy abdesti almak gelir ki cuma günü boy abdesti almak bilginlerin çoğuna göre sünnet, bazılarına göre farzdır. Bunun yanında, cuma günü namaza gelmeden önce tırnak kesme, dişleri temizleme gibi bedenî temizlikler yapmak, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız etmeyecek, aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır.
Mümin, böyle değerli ve önemli bir günün mânevî havasına girmeli, dua ve tövbesini bu günde saklı olup dua ve tövbelerin kabul edileceği vakit olduğu bildirilen “icâbet saati“ne denk düşürmeye çalışmalı, ayrıca Kur’an okumalı, tezekkür ve tefekkür etmeli, Resûlullah’a salât ü selâm getirmeli ve samimi bir kalp ile yüce Allah’a dua ve istiğfarda bulunmalıdır.
Hutbe okunurken konuşmak, cuma vakti alışveriş yapmak ve cuma günü yolculuğa çıkmak gibi yapılması, cuma namazının terkine yol açabileceği endişesiyle hoş karşılanmayan davranışların hükümleri aşağıda ele alınacaktır.
Kaynak: İslam İlmihali 1, TDV Yayınları




03.05.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN


03.05.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN



Muhterem Müslümanlar!

Önümüzdeki Pazar günü yatsı namazını müteakip kılacağımız teravih namazıyla on bir ayın sultanı Ramazan ayına kavuşmuş olacağız. Aynı gece sahura kalkarak oruca niyetlenecek, bereket ve mağfiret mevsimine gireceğiz inşallah.

Bizleri bu aya ulaştıran Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun. Ümmeti olmakla şerefyap olduğumuz Habib-i Huda Muhammed Mustafa (s.a.s)’e salat ve selam olsun. 


Aziz Müminler!

Ramazan ayı, bir yıl boyunca hasretle yolunu beklediğimiz rahmet ayıdır. İmanın, ibadetin, güzel ahlâkın, ümmet bilincinin ve İslam kardeşliğinin pekiştiği müstesna bir zamandır. Müminin bir yandan Rabbiyle olan bağını, diğer yandan kardeşleriyle olan ilişkilerini gözden geçirdiği bir nefis muhasebesi dönemidir.

İşte böyle mübarek bir aya kavuşmanın verdiği huzurla Peygamber Efendimiz (s.a.s) ashabına şöyle seslenmiştir: “Ramazan ayı size bereketiyle geldi, Allah bu ayda sizi zengin kılar, bundan dolayı size rahmet indirir, hataları yok eder, bu ayda duaları kabul eder. Allah Teâlâ sizin ibadet ve hayır konusunda birbirinizle yarış etmenize bakar ve meleklerine karşı sizinle övünür. O halde iyilik ve hayırdan yana Allah Teâlâ'ya kendinizi gösterin. Ramazan ayında Allah'ın rahmetinden kendisini mahrum eden kimse bedbaht kimsedir.”1


Kıymetli Müslümanlar!

Ramazan, sabırlı ve kanaatkâr halimizle bizi takvaya eriştiren oruç ibadetinin farz kılındığı aydır. Hidayet ve istikamet rehberimiz Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı aydır. Cenâb-ı Hak bu hususu bizlere şöyle beyan eder: “Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin...”2

Ramazan, yaz sonunda yağıp yeryüzünü kir ve tozdan temizleyen güz yağmuru gibi müminleri günahlardan arındıran tövbe ayıdır. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s), “Kim inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır”3 buyurur.


Değerli Müminler!

Ramazan-ı şerif, ömrümüzün en değerli hasat mevsimi, hepimiz için maddî ve mânevî açıdan yenilenme fırsatıdır. Müslümanlar için bir umut, heyecan ve uyanıştır. İnfakla yoksulların, düşkünlerin, muhtaçların, kimsesizlerin hatırlandığı ve korunduğu bir yürek seferberliğidir. Ramazan'a kavuştuğu hâlde onun kadrini ve kıymetini bilmeyen kişi, çok büyük bir hazineden mahrum kalmıştır!


Aziz Müslümanlar!

Ramazan-ı şerifin en bereketli yaşandığı mekanlar, mümin gönüllerin huşû içinde Rableri huzurunda divan durduğu camilerimizdir. Her türlü benlik duygusundan arınarak kulluğumuzu Allah’a arz ettiğimiz camilerimiz, şehirlerimizin ruhu, mahallemizin kalbidir. Camilerimiz aziz milletimizin gayret ve fedakârlıkları, maddî ve manevî destekleriyle inşa edilmektedir. Bugün ülkemiz genelinde sayısı doksan bini bulan camilerimizden yükselen ezanlar istiklalimizin sembolü, istikbalimizin umududur.

Bu camilerimizden biri de Türkiye’nin en büyük camii olarak inşa edilen ve bugün resmi açılışı yapılacak olan İstanbul Büyük Çamlıca Camii’dir. Bu vesileyle geçmişten günümüze camilerimizin imar, inşa ve ihyasına öncülük eden, destek olan, yardımda bulunan bütün hayır sahiplerini şükranla yâd ediyoruz.


Muhterem Müminler!

Ramazanın bereketinden istifade edelim. Kur’an ayında yuvalarımızı ve gönüllerimizi Kur’an’la buluşturalım. Mukabele geleneğimize sahip çıkarak Peygamberimizin sünnetini ihya edelim. Camilerimizdeki vaazlara ve coşkulu teravih namazlarına kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, çocuğuyla bütün ailemizin katılmasını sağlayalım. Zekât ve sadakalarımızla ihtiyaç sahiplerinin yüzünü güldürelim.

Peygamberimizin ifadesiyle “ilk gecesinden itibaren şeytanların bağlandığı, cehennem kapılarının kapatıldığı, cennet kapılarının açıldığı, sayısız müminin ateşten azat edildiği”4 bu mübarek ayı hakkıyla idrak edenlerden olalım.                                                          
 

1 Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 344.
2 Bakara, 2/185.
3 Buhârî, Îmân, 28.
4 Tirmizî, Savm,1; İbn Mâce, Sıyâm, 2.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



İMANIN ANAHTARI

İMANIN ANAHTARI


 0

İslam’da tefekkür etmenin önemi ve fazileti nedir? Mevlânâ Hazretleri tefekkür ve tefekkürün fazileti hakkında ne buyuruyor? İşte cevabı…
Tefekkür bir îmân anahtarıdır. Hak ve hakikate karşı âmâ olmayan bir kişinin; kâinattaki ilâhî imzayı, nâdîde nakışları ve sonsuz kudret akışlarını görmemesi mümkün değildir.
TEFEKKÜR ETMENİN FAZİLETİ
Mevlânâ Hazretleri şöyle der:
“Ey kardeş; sen, tefekkür ile hayat bulmalısın.
Bedenin; kemik ve etten ibaret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.” (Mesnevî)
Bu tefekkür, mü’minin gönlünden ahlâkına ve yaşayışına yansır. Bu sözün bir başka anlaşılma şeklini de Hazret-i Mevlânâ şöyle söyler:
“Sen, hatırlanması ve dile getirilmesi güzel olan bir söz ol! Çünkü insan, kendi hakkında bir şahitlik olarak kendisini senâ eden güzel sözlerden ibarettir.” (Mesnevî)
Tefekkür bir îmân anahtarıdır. Hak ve hakikate karşı âmâ olmayan bir kişinin; kâinattaki ilâhî imzayı, nâdîde nakışları ve sonsuz kudret akışlarını görmemesi mümkün değildir. Öyle ki; başındaki göz âmâ bile olsa, yine de o, basîret gözüyle âşikâr olarak görür:
“Âmâ olan bir kimse bile noksansız bir güneşin doğduğunu, hararetinden anlar.” (Mesnevî)
Fakat kalp gözü âmâ olur ise, ona da en âşikâr hakikati dahî göstermenin imkânı yoktur:
“Bakışı eksik, görüşü kıt olan yarasanın gözleri, güneşin ışığını da göremez.” (Mesnevî)
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler için;
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ
“Onlar kördürler, sağırdırlar ve dilsizdirler!” buyurur. (el-Bakara, 18)
Çünkü hakkı görmezler, hakikati işitmezler ve kalpleriyle, dilleriyle ikrâr edip îmâna gelemezler. İnsanı bu hâle gaflet düşürür:
“İki parmağının ucunu, iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan, bu âlem yok değildir. Görmemek ayıp ve kusuru, ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir.
Sen evvelâ gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. İnsan gözden ibarettir. Geri kalansa cesettir. Göz ise ancak gerçek dostu (yani Hakk’ı) görene denir.” (Mesnevî)
Gaflet, hakikî tefekkürü dondurur. O hâlde, onu ısıtıp harekete geçirecek bir hararete ihtiyaç vardır ki, Mevlânâ Hazretleri bunun zikir olduğunu şöyle belirtir:
“Zikir düşünceyi harekete geçirir. Zikri şu donmuş fikre bir güneş yap.” (Mesnevî)
Göz ve gönül, böyle bir zikir ve tefekkürle, nurlandırılırsa, kalp gözü hakikatleri seyretmeye başlar:
“Hakk’ı tanıyan iki göz sahibi olursan, iki dünyayı da dostla dopdolu görürsün.” (Mesnevî)
Böyle bir göz; insana rehberlik eder:
“İnsana, kimse gözü gibi rehberlik edemez.” (Mesnevî)
Nitekim Hazret-i Yûsuf, kendisine; «Heyte lek: Gelsene bana!» diyen Züleyhâ’nın câzibesinden, Rabbinin burhânını görerek kurtuldu. Allâh’a sığındı. Demek ki, onun gözü; hakkı hak ve bâtılı bâtıl görebilmişti. Davet edildiği nefse hoş gelen zinânın; aslında ateş olduğunu, yılanlar, akrepler gibi korkunç bir hâlde olduğunu görebildi.
O esnada köle edilip babasının yanından uzaklaştırıldığı için, yanında onu terbiye edecek ne babası ne de hocası vardı. Fakat onun, tenhada da kalbine ve diline; «Maâzallah!» dedirten bir takvâsı vardı. İnsana değer veren de budur:
“Hayvan nasıl kabiliyeti ile değer kazanırsa, insan da aklını ve kalbini kullanmasıyla değer kazanır.” (Mesnevî)
Günümüzde, «akıl» dâimâ vahyin mukabili ve rakibi gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki böyle bir akıl; kontrolsüz, şaşkın ve tenâkuzlarla dolu felsefeci aklıdır.
Gerçek akıl ise; insanı yanlışlardan koruyan, ilâhî hakikatleri okumasını ve dinlemesini sağlayan mekanizmanın adıdır. Yani Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kurban olmuş olan akıldır.
Mevlânâ -kuddise sirruhû- ne güzel söyler:
“Akıl zarûrîdir; ama insanda, ancak aklın sınırlı olduğunu anlayacak kadar akıl olmalıdır.” (Mesnevî)
Eğer insan, aklın sınırlı olduğunu idrâk edemeyecek kadar akılsız ise; o âciz ve fânî aklıyla, dîni de kendisi vaz‘ etmeye, onun üzerinde fikir yürütmeye kalkar.
Hazret-i Mevlânâ uyarır:
“Dînin aslını anlamaya imkân yoktur, ona ancak hayran olunur.” (Mesnevî)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın şu sözü de bu hakikatin güzel bir ifadesidir:
“Eğer din, rey ile olsa, ayakların altına mesh etmek, üstüne mesh etmekten daha evlâ olurdu.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 63)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş,Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Ocak, Sayı: 167

http://www.islamveihsan.com/imanin-anahtari.html



Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 34


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 34

                                   AZîM
 
Allah’ın isimlerinden biri de el-Azim’dir.
 
Azim,bir fiili işlemek yahut işlememek konusunda kesinleşmiş karar veya irade anlamındadır.
 
El-Azim, azamet ve büyüklük sahibi manasına gelmektedir. Allah-u Teâlâ Azim’dir. Hem zatında hem isim ve sıfatlarında azamet ve büyüklük sahibidir.
 
El-Azîm ; Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.
 
Varlık âlemini sıfatlarının tasarrufuyla kuşatmıştır. Ezeli ve nurani ilmi ile varlıkları ihata etmiş olup; her şey O'nun ilmi  dairesi içindedir. Hiçbir şey Allah’ın ilminin dışında kalması mümkün değildir. O’nun ilminden hiç bir şey gizi kalmaz. 

Allah’ın İlmi gibi kudreti de büyüktür, yücedir. Zati olan kudreti sınırsızdır.
 
Allah’ın mutlak kudretine müdahale edecek hiç  bir güç yoktur.
 
Yaratıcılıkta tektir, ortağı  eşi ve benzeri yoktur. Eşyayı süratle ve kolaylıkla yoktan yaratır. İstediği her şeyi hemen  yaratır. Allah bir şeyin olmasını dilerse ona ol der! Oda oluverir. 

Onun kudreti bütün alemi kuşatmıştır.
 
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurur:
 
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur." (Şura suresi, 4.ayet)
 
“O hâlde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).” (Vakıa suresi,74.ayet)
 
“ (Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” (Zâriyât Suresi 47. Ayet)
 
“Eğer aldırmazlarsa de ki: bana Allah yetişir ondan başka ilah yoktur, ben O’na dayanmaktayım ve O, büyük Arşın sahibidir.” ( Tevbe Suresi: 129.ayet)
 
Ayetel kürsi olarak biline bakara suresinin 255.ayetinde Yüce Allah şöyle buyurur:
 
“Allah, O'ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.” . (Bakara suresi, 255.ayet)
 
(Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 
 (Devam edecek)
 
Efkan VURAL

https://efkanvural.blogspot.com/2019/04/allahn-isimleri-esma-i-husnaen-guzel_18.html

--


2 Mayıs 2019 Perşembe

TÖVBE İLE İLGİLİ AYETLER

TÖVBE İLE İLGİLİ AYETLER


 0
Samimi tövbe nedir, nasıl edilir? Tövbe ile ilgili ayetler ve ayetlerin açıklaması…
Tövbe hakkında ayetler ve ayetlerin açıklaması:
1. “Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” (Nur Sûresi, 31)
Âyet-i kerîme, bütün mü’minlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir.
Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.
2. “Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra ona tövbe ediniz.” (Hûd Sûresi, 3)
Günahları bağışlayacak olan Allah Teâlâ’dır. Kul bunu böyle bilerek Yüce Mevlâ’sına el açıp affını dileyecek ve yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyduğunu O’na itiraf edecektir. Bağışlanmanın tek yolu budur.
3. “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!” (Tahrîm Sûresi, 8)
Samimi tövbe, yapılan günahın çirkinliğini insanın bilmesi, bunu vicdanının kabul etmesi ve onu işlediğine pişmanlık duymasıdır. Allah Teâlâ “Samimiyetle tövbe edin” derken, kulunun yaptığı suçtan dolayı üzülüp vicdan azabı çekmesini istemekte ve onun kendi kendine “Ben artık bu suçu bir daha yapmayacağım” diye söz vermesini beklemektedir.
İnsanı kurtaracak olan samimi tövbe (tevbe-i nasûh) işte budur. İşlediği günahtan pişmanlık duyan kimse, tövbe ettiğini diliyle söylerken gönlü gerçekten pişmanlık duymalı, bedeni günahtan uzak durmalı ve o konudaki kusur ve noksanlarını gidermeye çalışmalıdır.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları




1 Mayıs 2019 Çarşamba

OSMANLI’DA İŞÇİ HAKLARI NASIL UYGULANIRDI?

OSMANLI’DA İŞÇİ HAKLARI NASIL UYGULANIRDI?


 0
Hiç düşündünüz mü, Osmanlı döneminde işçinin sosyal hakları nelerdi, sendika var mıydı? İşte Osmanlı’da ilk sendika ve işçi hakları…
Süleymaniye Camisi’ni yaptıran Cihan Padişahı Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman’ın daha temel atılmadan vermiş olduğu bir fermana dikkat edelim… Fermanda şöyle deniyordu:
”Sakın camide çalışan kullarımın yevmiyesi geciktirilmeye, günlük olarak verile….” Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camisi’nin mimarı Mimar Sinan’a gönderdiği fermanda “…Aman dikkat idesüz… Cami hayrında çalışan kullarımın hakları alnının teri kurumadan verile… Hesaplar dikkat yapılıp, hesap hatası yapılmaya…”
ÇALIŞANLARIN ÜCRETİ GÜNLÜK OLARAK VERİLİRDİ
İşte bu ferman üzerine Mimar Sinan cami inşaatında çalışanların yevmiyeleri haftalık olarak değil artık günlük olarak verilmeye başlandı. Bunun içinde caminin avlusuna bir çadır kuruldu, bu çadırın adı “Hesap Çadırı” olarak bilinirdi.
Yani herkes işi bitince bu çadıra gelir, buradan yevmiyesini alır giderdi. Neden günlük diye sorarsanız, çalışanın alnının teri kurumadan verilmeliydi de ondan… İkinci olarak da hak geçmesin belki aynı işçi yarın sabah gelemeyebilir, hakkı zayi olmasın diye…
ÇADIR AYNI ZAMANDA SENDİKA GÖREVİNİ DE YAPIYORDU
Mimar Sinan, bu çadırı sadece yevmiye dağıtmak için değil aynı zamanda bir Sendika gibi de kullanarak, işçilerle –ustalar arasındaki meseleleri de burada çoğu zaman bizzat kendisi çözüyordu…. Öyle ki tebdil kıyafet gezen Sultan Süleyman, bazılarına da kendisi de şahit olmuş ve “…Şükürler olsun ki cami yapılırken hiçbir kulun hakkına girilmiyor…” diye, Sinan’ı övmüştür.
Çadır’a gelen işçiler, ustalar ayrı ayrı şikâyetleri veya varsa meseleleri dinlenir, dinlendikten sonra hemen cevap verilmez, bir tam gün sonra tekrar çağrılırdı.
Bunun sebebi ise ola ki sinirden söylenmiş sözler olur, siniri geçer şikâyetini geri alır veya ertesi güne kadar şikâyet edenin şikâyeti giderilirdi.
İşte onun için bu hesap çadırı o kadar halk arasında meşhur olmuştur ki halktan birçok kişi de buraya giderek kendi mahallindeki birçok sıkıntılarını burada dile getirmeye çalışmışlardır.
hesap-ce-mesi-1024x768
Hesap Çeşmesi
HESAP ÇADIRI HESAP ÇEŞMESİ OLDU
Süleymaniye Camisi tamamlanmaya yakın, Tiryaki Çarşısı’nın baş tarafında bulunan yere Mimar Sinan bu hatırayı yaşatmak hem de daha sonra geleceklere bir ibret vesikası olmak üzere bir çeşme yaptırmayı düşünür… Bu çeşmeye (Hesap Çeşmesi) ve (Çadır Çeşme) de denilmektedir.
Hesap Çeşmesi denilmesinin sebebi, külliyenin yapılması sırasında burada yüksekçe bir yere çıkan Mîmar Sinan belirli zamanlarda yanında çalıştırdığı ustalara yevmiyelerini dağıtmış olmasındandır…
 “Çadır Çeşme” denilmesinin sebebi ise zamanında çeşmenin yerinde Çadır olup, yevmiyeler buradan günlük olarak dağıtıldığı için çeşmenin kulağı çadır şeklinde yapılmıştır.
Küfedeki taşından dört yüzlü olarak yapılan çeşmenin köşeleri kesiktir. Bu kesintiden ortaya çıkan kenarlar başlıklı düz sütunlar halindedir. Sütunların başlıkları hizasından hafif çıkıntılı bir korniş çeşmeyi çevirmektedir. Barok üslubun hakim unsuru olan bu yassı payeler cepheleri hareketlendirmektedir.
Duvarlar sade ve süslemesizdir. Çeşmenin yalnız bir cephesine ayna taşı konulmuştur. Bu yüzde korniş ile yapının kurşunla kaplı sivri külahının ikinci korniş arasındaki boşluğa su ve çeşmeyi öven ayetler celi sülüs hatla yerleştirilmiştir.
MAHALLE ÇEŞMELERİ DERT DİNLEME ÇEŞMELERİ OLUYOR
Mimar Sinan’ın yaptırdığı bu çeşmeden sonra daha sonraki hayır sahipleri de yaptırdıkları çeşmelerin böyle olmasını istedikleri için çeşmenin bir yerine “Çadır” resmi ya da çadır figürü koyarak, ahalinin burada derdini söylemesini, en azından içini boşaltmalarını suyun akıp gitmesi gibi sıkıntılarının da burada gitmesini ümit ederek, bu şekilde çeşmeler yaptırılmıştır. Rivayet odur ki bir zamanlar İstanbul’da bu çeşmelerden epey miktarda vardı.




İSLAM’DA İŞÇİ HAKLARI NASILDIR?

İSLAM’DA İŞÇİ HAKLARI NASILDIR?


 0
Müslüman bir iş adamının çalıştırdığı işçi ile münasebetleri nasıl olacak? İşçi hakkı nedir? İşçi ücretlerinin tayininde nasıl bir kıstas uygulanabilir?
İŞÇİ-PATRON MÜNASEBETİ
Altınoluk: Efendim, müslüman bir iş adamının çalıştırdığı işçi ile münasebetleri nasıl olacak? İşçi hakkı nedir? İşçi ücretlerinin tayininde nasıl bir kıstas uygulanabilir?
ZALİM PATRONLAR İRŞAD EDİLMELİ
Osman Nûri Topbaş: Bizler daha ziyade fakir-fukarâya acırız. Aslında en çok acınacak olanlar, işçisine zulmeden zalim patronlardır. Onlara acımak ve irşâd etmek lâzım. Zira bugün yaşanan problemlerin büyük bir bölümü, zalim patronlardan kaynaklanıyor.
ZALİM PATRON: “BENİM KAPIMDAN EKMEK YİYORSUN”
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi zalim patron, işçisine “Benim kapımdan ekmek yiyorsun.” diyor. Bunu demeye ne hakkı var? Hem ona ne kadar ekmek veriyor?
işçi-ölümlerinde-HER-YIL-BİR-SOMA-YAŞANIYOR
Rasûlullah Efendimiz vefat ânında dahî iki şey üzerinde şiddetle durdu. Hattâ râvî diyor ki; “Allah Rasûlü’nün sesi kısılmıştı, sesi duyulmaz hâle gelmişti, buna rağmen Allah Rasûlü sözlerini tekrar tekrar söylüyordu.”
Birincisi; Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifemiz olan “Namaz, namaz, namaz!”
İkincisi ise; “Emriniz altındakilerin hukukuna dikkat edin!” buyuruyordu. Ashâb-ı kirâm sırf bu hukuk endişesiyle birçok harp esirini âzâd ettiler.
800
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!Mezarda geçer akça neyse, onu biriktir!..
(Necip Fâzıl Kısakürek)
Müslüman bir iş adamı da emri altındakilere yediğinden yedirecek, içtiğinden içirecek. Aşırı yük vermeyecek. Ki bu hukuku, İslâm yalnız insanlara değil hayvanlara bile verdi. Efendimiz binek hayvanları üzerinde oturmuş, sohbet eden bir grup gördü. Onlara:
HAYVANLARINIZI YORMAYIN!
“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” buyurdu. (Ahmed, III, 439)
AYETİN İNİŞ SEBEBİ OLAN KÖLE
AltınolukYani müslüman bir patronun işçisine davranışında daha hassas olması mı gerekiyor?
Osman Nûri Topbaş: Hucurât Sûresiʼnde; “…Allâhʼın huzûrunda sizin en ekreminiz (en değerliniz), en çok takvâ sahibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) âyeti var. Bu âyetin iniş sebebi bir köledir. Çok câlib-i dikkattir. Mâlûm, harp hukuku gereği, esirler köle diye satılıyordu o dönemde.
Müslüman olmuştu o köle. “Beni satın alacak kişiden benim de bir talebim var.” demişti. “Ezan okunduğunda beni serbest bırakacak, gideceğim Allah Rasûlü’nün arkasında namaz kılacağım.” diyordu. Öyle de oldu. Efendimiz her Ravza’ya girişinde, gözü-gönlü o köleyi arardı. Bir gün kölenin sahibine:
“‒Köleni göremiyorum, nerededir?” diye sordu.
“‒Yâ Rasûlâllah, çok hasta.” cevabını alınca Efendimiz bütün sahâbîleri yanına alarak:
“‒Haydi, köleyi ziyarete gidiyoruz.” dedi. Bir müddet sonra yine köleyi göremedi. Efendimiz yine sahibine, kölesinin nerede olduğunu sordu. Bir iş mi verdin, namaza gelme hakkını mı gasp ettin, dercesine…
“‒Yâ Rasûlâllah, canı gırtlakta, sekerat hâlinde.” cevabını alınca da Efendimiz yine:
“‒Haydi öyleyse, hepimiz köleyi ziyarete gidiyoruz.” dedi. Vefat edinceye kadar Efendimiz kölenin yanından ayrılmadı. Vefat edince de Efendimiz köleyi yıkattırdı, defnedilinceye kadar mezarının başında bulundu. Mekkeli Muhâcirler;
Gül, Hazret-i Peygamber Efendimiz’in sembolüdür. Bu hayat dershânesindeki en mühim tahsil;
O Güller Şâhı’nı tanıyabilmek,
O Gül’ün latîf kokusundan ve rûhânî dokusundan nasîb alabilmek,
O Gül’ün yaprağında bir şebnem tânesi olabilmektir…
ALLAH RASULÜ’NÜN KÖLEYE KARŞI YOĞUN ALAKASI
‒Biz îmânımızı korumak için, evimizi-yurdumuzu terk ettik, canımızı ve malımızı fedâ ettik, Allah Rasûlü’nün bu köleye alâkası bize alâkasından daha fazla oldu.” dediler. Medîneli Ensâr;
“‒Biz de canımızı ve malımızı Allah yolunda bezlettik, lâkin Allah Rasûlü’nün bu köleye alâkası bize alâkasından daha fazla oldu.” dediler. Bunun üzerine;
“…Allah katında sizin en ekreminiz (en değerliniz), en çok takvâ sahibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) âyeti nâzil oldu. Yani bu âyet, yüksek mevkî sahibi, varlıklı bir kişi için inmedi. Bir köle için indi. Zâhiren bir köle idi, fakat hakîkatte bir takvâ sultânı idi.
Zira o köle ne istedi ücret olarak? Allah Rasûlü ile beraberliği istedi. Bu beraberliği ne için istedi? Allah Rasûlü ile beraber secde edebilmek için istedi.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Müslümanın Para ile İmtihanı, Erkam Yayınları