28 Haziran 2019 Cuma

PEYGAMBERİMİZİN AHDE VEFASI


PEYGAMBERİMİZİN AHDE VEFASI


 0

Peygamber efendimiz, kötülük gördüğü kişilere karşı bile iyilik yaparak gönüllerini yumuşatır. İyilik gördüğü kişileri de ihmal etmez, iyiliklerine karşı ise mutlaka en güzel şekilde mukabele ederdi. 
Allâh’ın Rasûlü, fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldılar. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Hazret-i Peygamber’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceklerini düşünüyorlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber, Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliklerini sezdiler. Duâları bittikten sonra onların yanına gelerek:
“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordular.
Onlar da endişelerini dile getirince, Allâh’ın Resûlü büyük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdular:
“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.”
Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HAMD VE ŞÜKRÜ
Rasûl-i Ekrem Efendimiz Mekke’nin fethi sonrasında Allâh’a karşı şükrünü ve hamdini daha da ziyâdeleştirerek:
سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ وَأَتُوبُ اِلَيْهِ
“Ben Allâh’ın zât-ı sübhânîsini her vechile, yâni zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, isimlerinde şânına yaraşmayan eksiklik şâibelerinden tenzîh ve takdîs ederim. O’na lâyık her türlü övgü ve tâzîmât ile hamd ederim. Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim.” zikrini, namazlarında, özellikle rükû ve secdelerde çokça okumaya başlamıştı. Hazret-i Âişe (r.anha) bunun sebebini sorunca Efendimiz:
“Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi, onu gördüğüm zaman bu zikri çokça yapmamı emretmişti. Ben o alâmeti gördüm.” buyurdu. (Müslim, Salât, 220)
Nitekim Nasr Sûresi’nde de kendisine yardım ve fetih geldiğinde ve insanların fevc fevc İslâm’a girdiklerini gördüğünde, tesbîhini daha da artırması ve istiğfâr etmesi emredilmişti.
FETHU’L-FÜTUH NE DEMEK?
Nasr Sûresi’nde geçen “nasr: yardım” kelimesinin bütün Araplara üstün gelmeye, “feth” kelimesinin de Mekke’nin fethine işâret ettiği söylenmiştir. “Feth” kelimesinin “açmak” mânâsından hareketle İbn-i Abbâs (r.a.) Mekke’nin fethine “Fethu’l-Fütûh” ismini vermiştir. Çünkü buradaki fetih, sâdece düşman elindeki bir şehrin alınmasından ibâret olmayıp Mescid-i Harâm’ın kontrolü ve Kâbe’nin fethi mânâsına da gelir. Aynı zamanda kalplerin Allâh’ın dînine, İslâm kapısının bütün insanlığa açılmasını da ifâde eder. Yâni Peygamber Efendimiz, o gün içine girdiği şehirden ziyâde gönülleri fethetmiştir. Bu sebeple Mekke’nin fethedilmesi, İslâm fütühâtının başlangıcı kabûl edilmiştir. Derhâl bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihâna yayılan İslâm’ın maddî ve mânevî fütûhâtı, Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır. Zîrâ bütün kabîleler İslâm’a girmek için Mekke’nin fethini gözlüyorlar ve:
“O’nu kavmi ile baş başa bırakın, eğer onlara üstün gelebilirse O peygamberdir.” diyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 53)
Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre Resûlullâh, Mekke’yi fethedince Araplar:
“Allâh Teâlâ Mekkelileri Fil sâhiplerinin ordusundan korumuşken, Muhammed (s.a.v.) mâdem ki Mekkelilere üstün geldi, o hâlde sizin eliniz O’na erişemez.” dediler ve fevc fevc Allâh’ın dînine girdiler. (Elmalılı, IX, 6236-6238)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/peygamberimizin-ahde-vefasi.html



28.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: BİR MUKADDES YOLCULUK: HAC


28.06.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: BİR MUKADDES YOLCULUK: HAC


Muhterem Müslümanlar!

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “İnsanlar için yapılmış ilk ev, Mekke’de inşa edilen, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olan Kâbe’dir. Orada apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin Kâbe’yi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim bunu inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”1


Aziz Müminler!

Hac, Peygamber Efendimizin ifadesiyle, İslam binasının üzerine oturduğu beş temel esastan biridir. Hac, Rabbimizin rızasını kazanmak için Kâbe’yi tavaf etmek, Arafat’ta vakfeye durmaktır. Mübarek bir yolculukla dünyanın dört bir yanından Mekke’ye gelen müminlerin, uzaklarda iken günde beş vakit yöneldikleri Kâbe’nin gölgesinde buluşmalarıdır. Allah’ın evini ziyaret için yola çıkan bu müminlere Kur’an-ı Kerim’de şöyle seslenilir: “Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında cinsel davranışlarda bulunmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Ahiret için azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının!”2


Kıymetli Müslümanlar!

Hacca niyet edip yola düşen Müslüman, bedeniyle ihrama, ruhuyla takva elbisesine bürünür. Allah ve Resûlü’nün emirlerine tabi olacağına, her türlü günah, kötülük ve çirkinlikten uzak duracağına söz verir. Renkleri, dilleri, ülkeleri farklı ama gayeleri aynı olan mümin kardeşleriyle birlikte telbiye getirerek şöyle niyazda bulunur:
“Buyur Allah’ım buyur! Emrindeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Allah’ım buyur! Hamd sana mahsustur. Nimet de senin, mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.”3

Peygamberimiz, “müminin telbiye getiren sesine taşların, ağaçların hatta toprağın eşlik ettiğini” söyler.4 Muhteşem bir kâinat korosu hacı adayıyla beraber duaya durur.


Muhterem Müminler!

Resûl-i Ekrem Efendimizin müjdesi, adım adım haccı yaşayan her Müslüman’ın yüreğinde karşılık bulur: “Allah tarafından kabul edilmiş haccın karşılığı ancak cennettir.”5  Bu müjdeye nail olmak isteyen hacı adayları Arafat’a çıkar, mahşerin provasını yapar. Arafat, hakikati bilmek, marifete ermek, ölmeden önce kendini hesaba çekmektir.

Arafat vakfesinden sonra bir sel gibi akarak Müzdelife’ye gelen hacılar, buradan Mina’ya geçer. Müzdelife, ikinci kez Allah’ın huzurunda vakfeye durarak bilinçlenmek; Mina ise dünyalık sevgileri aşıp sadece Allah’ın rızasını temenni etmektir.

Cemeratta şeytan taşlayan mümin, aslında şeytanla beraber kendisini günaha davet eden nefsini, hırsını, tutkularını da bir bir taşa tutar. Sonra ziyaret tavafını yapmak üzere Kâbe’ye yönelir. Bakışlarını Kâbe’ye, gönlünü Hakk’a çevirir.

Hac esnasında kesilen kurbanlar ise Allah’ın nişaneleridir. Ancak kesilen hayvanların ne etleri, ne de kanları Rabbimize ulaşacaktır. O’na ulaşacak olan yalnızca takvamızdır.


Aziz Müslümanlar!

Hac, mümin için tam manasıyla bir dönüm noktasıdır. Hacılar Hz. İbrahim’in vefasını, Hz. İsmail’in teslimiyetini, Hz. Hacer’in tevekkülünü kuşanır. Onlar gibi Hak yoluna canını kurban etmeye adanır. Peygamberimizin ayak izlerinin olduğu yerlerde dolaşan her hacı, sabrı, şükrü, dirilişi ve huzuru bir arada yaşar. Bu kutsal yolculuk için heybesini takva azığıyla dolduran mümin, azığını tüketmemek adına her türlü kötü söz ve olumsuz davranıştan uzak durmalıdır. Hac ibadetini yaparken hiçbir canlıyı incitmemeli ve tabiata asla zarar vermemelidir. O güne kadar yaptığı hataları ve işlediği günahları arkasında bırakarak mübarek beldelerden ayrılan hacı, kalan hayatında bir daha bu yanlışlara dönmemelidir.

Bu vesile ile cemaatimizden hacca gidecek olan bütün kardeşlerimizin haclarının mebrur olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum. Hutbemi Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in şu hadisiyle bitiriyorum: “Hacca gidenler ile umreye gidenler, Allah’ın elçileridir. Allah’a dua ederlerse, Allah onların dualarını kabul eder ve Allah’tan günahlarının bağışlanmasını isterlerse Allah onların günahlarını bağışlar.”6

1 Âl-i İmrân, 3/96,97.
2 Bakara, 2/197.
3 Müslim, Hac, 19,21.
4 Tirmizî, Hac, 14.
5 Buhârî, Umre, 1.
6 İbn Mâce, Menâsik, 5.
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



GERÇEK MÜMİNİN ÖZELLİĞİ

GERÇEK MÜMİNİN ÖZELLİĞİ


 0

Müslümanı öteki insanlardan farklı kılan özellik…
Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân’dan -radıyallahu anh- rivâyet edildiğine göre Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)
HADİSİN AÇIKLAMASI
İmanı uğrunda Mekke müşriklerinin dayanılmaz işkencelerine uğramış olan bu çilekeş ve büyük sahâbînin rivâyet ettiği hadîs-i şerifte sevgili Peygamber Efendimiz, mü’minin imrenilecek durumuna, onun her hal ü kârda hayır üzere ve mutlu olduğuna dikkat çekmekte, dolayısıyla Müslümanları sabır ve şükre davet etmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, hayır içinde olmak, kâr etmek, mutlu yaşamak, yarınlara umutla bakmak her insanın temel arzusudur. Şerre, kötülüğe, mutsuzluğa, zarara râzı olacak akıllı bir kişi düşünmek mümkün değildir. Zira böyle bir şey fıtrata aykırıdır.
Bunun yanında dünyanın meşakkatler, sıkıntılar külfetler ve tezatlar yurdu olduğu da bir başka gerçektir. Bu sebeple tezatlar içinde doğruyu bulmak, sıkıntılar içinde mutlu olabilmek, külfetler içinde boğulmadan, kötülüğe kapılmadan hayr üzere hayatı sürdürebilmek büyük bahtiyarlıktır. İşte insanı bu bahtiyarlığa ve başarıya ulaştıran özellik tek kelime ile iman’dır. Çünkü iman duygu ve davranışlarda orta hallilik (itidal) ve hayırda devamlılık (istikrar) kaynağıdır. İnsanlar hatayı itidallerini kaybettikleri anda işlerler. İman, ilâhî irâde ile irtibat kurmak demektir. Bu irtibat kesintiye uğrarsa, insan tehlike, zarar ve şerle karşı karşıya kalır.
SADECE GERÇEK MÜMİNE HAS ÖZELLİK
Hayat sevinç-üzüntü şeridi halinde devam edip gider. Sevinç vesileleriyle karşılaşınca şımarmak, üzüntü sebepleriyle yüz yüze gelince  ölçüsüz şekilde üzülmek, mü’minin iradesini, aşırılıktan uzak orta halli yaşayışını etkileyip onu büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli ortamdan mü’min, nimete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulur.
Hadisimiz, olgun  Müslümanın öteki insanlardan farklı olan bu özelliğine işâret etmekte, inananlara hayat mücâdelesinde güçlü ve mutlu olmanın en doğru yolunu göstermektedir.
İnsanların olaylar karşısında gösterdikleri tepkiler değişiktir. Çok büyük sevinç anlarını geçiştiriveren kişilerin yanında, her türlü kaydı unutmuş görünerek, olmadık aşırılıklara düşenler de görülmektedir. Büyük sıkıntıları büyük bir metânetle karşılayanlar olduğu gibi, çok küçük sıkıntıları bile dayanılması imkânsız felâketmiş gibi büyütüp feryâd ü figân edenler, hatta işi daha da ileri götürüp – Allah saklasın – kendi canına kıyanlar, intihara kalkışanlar da bulunmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma irâdesidir. Sabır, belâyı daha başka belâlara sebep kılmama, günahı günahlara gerekçe yapmama disiplinidir. Hadisimiz, bu irade ve disiplinin sadece olgun mü’mine has olduğunu haber vermekte, imanın, tepkilerimize olan etkisini gözler önüne sermektedir.
MÜMİN OLMAK NE DEMEK?
Hadisimizden anladığımıza göre, mü’min olmak demek, belâ ve sıkıntıya uğramamak demek değildir [bk. Ankebût Sûresi (28), 2]. Öteki insanlar gibi mümin de sıkıntılarla karşılaşır, imtihan olunur. Ne var ki o, bu sıkıntı ve musibet ortamından kurtulma imkânına, sabır gibi bir can yeleğine sahiptir.
O halde “çekilmesi güçleşen dünya hayatı”nın, “yaşanması istenen” bir hayat haline gelebilmesi için gerçek anlamda mü’min olma yarışına girmek lazımdır. “Dayanıklı mü’min” olmak konusunda öteki mümin kardeşlerimize destek olmak gerekmektedir. Hadisimizin ihtivâ ettiği hayret karışımı takdirin ve teşvikin anlamı bu olsa gerektir.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. İman, belâ ve musibete uğramaya mâni değildir.
2. Sabretmek suretiyle belâ nimete dönüştürülebilir.
3. Nimete şükür, nimetin arttırılmasına sebep olduğu gibi, belâya sabır da onun hayra dönüşmesine vesile olur.
4. Şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirme imkânıdır. Bunu da Allah Teâlâ mü’minlere ihsan buyurmuştur.
Kaynak: Riyâzü’s-sâlihîn, Erkam Yayınları




27 Haziran 2019 Perşembe

RU’YETULLAH NEDİR?

RU’YETULLAH NEDİR?


 0

Cennette Allah’ın görülmesi meselesine ne denir?
Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına mazhar olan bir kul için ilâhî ikramların zirvesi, “Ru’yetullah”, yani Allah Teâlâ’yı görüp O’nun yüce cemâlini seyredebilmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar! Rab’lerine bakarlar.” (el-Kıyâme, 22-23) Bunun üstünde bir saâdet ve bundan daha büyük bir nîmet de yoktur.
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:
“Cennet ehli Cennet’e girince Allah Tebâreke ve Teâlâ onlara:
«‒Size artırmamı istediğiniz başka bir nîmet var mı?» diye sorar.
Onlar:
«‒Yâ Rabbi! Yüzümüzü ak etmedin mi? Bizi Cennet’e koyup Cehennem’den kurtarmadın mı, (daha ne isteyelim)?!» derler.
İşte o zaman Allah Teâlâ perdeyi kaldırır (ve Cemâlullâh’ı seyrederler). Onlara, Rab’lerine bakmaktan daha sevimli bir nîmet verilmemiştir.” (Müslim, Îmân, 297; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 11)
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, Allah âşıklarının hâlini şöyle târif etmektedir:
“Cenâb-ı Hakk’ın bazı has kulları vardır ki, eğer Cennet’te onları «Cemâl-i bâ-kemâl»inden birazcık mahrum bırakacak olsa, Cehennemliklerin azaptan kurtulmak için Allah Teâlâ’ya yalvardıkları gibi, onlar da bu mahrûmiyetten kurtulmak için yalvarırlar.”[1]
MÜSLÜMANIN ÜÇ BAYRAMI
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri de şöyle buyurur:
“Bizim üç bayramımız vardır. Birincisi; Ramazan (ve Kurban) bayramıdır. Bu, (bazı fedakârlıkların âdeta şehâdetnâmesi olarak lûtfedilen,) insan tabiatının/nefsin bayramıdır. İkincisi; kâmil îmanla göçmek şartıyla ölüm bayramıdır ki bu, büyük bir bayramdır. Üçüncü ve en büyük bayram ise âhirette Allâhʼın (cemâlinin) tecellîsine mazhar olunduğu zamanki bayramdır.”[2]
MÜMİN NASIL YAŞAMALI?
Velhâsıl, Cennet ve Cemâlullah ile müşerref olmak isteyen her mü’minin, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde, takvâ üzere bir kulluk hayatını, aşk ve vecd içinde yaşamaya gayret etmesi gerekir. İmâm Şârânî Hazretleri der ki:
“Ey kardeşlerim! Yüce Allâh’ın Kitâbı’nda anlattığı Cennetlerin nîmetlerini düşünerek sâlih amelleri ve iyilikleri çoğaltınız! Çünkü dînin her emrettiği şey için Cennet’in nîmetleri içinde bir derece vardır. O nîmetlere ise ancak o emri işlemekle nâil olunur.”[3]
Ayrıca kulun, hayatının her safhasında, ancak rızâ-yı ilâhî ile mümkün olan Cennet’i ciddiyetle talep etmesi ve aynı hassâsiyetle de gazab-ı ilâhînin tecellîgâhı olan Cehennem’den Allâh’a sığınması îcâb eder.
Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-;
“Kendilerine Kitap verdiğimiz mü’minler, onu nasıl tilâvet etmek lâzımsa öyle tilâvet ediyorlar…”[4] âyet-i kerîmesini şöyle tefsir etmiştir:
“Cennet’in zikredildiği âyetleri okuyunca Allah’tan Cennet’i ister, Cehennem’den bahsedilen âyetler gelince de Cehennem’den Allâh’a sığınırlar.” (İbn-i Ebî Hâtim, Tefsîr, I, 218; Ali el-Müttakî, Kenz, II, 357/4230)
Dipnotlar:
[1] Ebû Nuaym, Hilye, X, 34; Kuşeyrî, Risâle, s. 499.
[2] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. 2, sf. 200.
[3] İmâm Şârânî, Ölüm Kıyâmet Âhiret, s. 48.
[4] el-Bakara, 121.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




26 Haziran 2019 Çarşamba

KUR’AN’DAKİ PARMAK İZİ MUCİZESİ

KUR’AN’DAKİ PARMAK İZİ MUCİZESİ


 1
Kur’an’da bahsedilen parmak izi mucizesi…
Allah Sâni’dir. Yarattığını sanatla yaratandır. Allah Hakîm’dir. Yarattığını hikmet ile yaratandır.
PARMAK İZİ MUCİZESİ
İnsanın parmak izi muhteşemdir. Bugün bir şifre olarak parmak iziyle açılan bilgisayarlar ve kapılar kullanılmaktadır. Zira her insanın parmak izi farklıdır. Hattâ insanın her bir parmağının izi diğerinden farklıdır. Parmak izinin, âdeta bir seri veya tescil numarası gibi her insan için ayrı ve husûsî bir şeklinin olduğu, 19. asrın sonlarında keşfedilmiş ve bilhassa emniyet ve hukukta hüviyet tespiti için kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde “Daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı bulunmaktadır.
İnsana bu husûsiyeti bahşeden Cenâb-ı Hak, 1400 sene evvel nâzil ettiği Kur’ân âyetlerinde bu ilâhî hârikaya dikkat çekmiştir. Kıyâmet günü insan bedenini tekrar diriltirken parmak uçlarını bile eski hâlinde düzenleyeceğini haber vermiştir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: “İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını bile aynen eski hâlinde düzenlemeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 3-4)
Görüldüğü gibi dâimâ Kur’ân-ı Kerîm önden gitmekte, beşerî ilim onu tasdik ederek ardından gelmektedir. Tıpkı parmak izi gibi, insanların gözleri de birbirinden farklıdır. Şifre yerine, sahibini gözünden tanıyarak çalıştırılan makineler, açılan bilgisayarlar veya kapılar, günlük hayatta giderek yaygınlaşmaktadır. 1 cm2 bile olmayan küçücük bir alanda sonsuz farklılıkları yaratan Allah Teâlâ ne yücedir!
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları




ALLAH KİMLERE RAHMET EDER?

ALLAH KİMLERE RAHMET EDER?


 0

Allah (c.c) kimlere merhamet eder? Merhametin en güzel örnekleri nelerdir? Merhametin insan ahlakı üzerinde tecellileri ve güzelliği…
Îmânın ilk meyvesi olan merhamet, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve muhabbetini celb eden en büyük müessirdir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hadîs-i şerîflerinde bu hakîkati şöyle ifade buyurmuşlardır:
“Merhametliler (var ya!)… Rahmân, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 16)
MERHAMETİN EN GÜZEL TEZAHÜRÜ HİZMET ETMEKTİR
Merhametin en mühim tezahürlerinden biri de, hiç şüphesiz ki hizmettir. Hizmetin şümûlü ise çok geniştir. Meselâ İslâm’ı yaşamak ve yaşatmanın gayretinde olmak büyük bir hizmettir ve gönüldeki engin merhametin bir tezahürüdür. Gönlü yaralı bir kimsenin yarasına merhem olmak büyük bir hizmettir ve kalpteki şefkat ve merhametin bir nişanesidir. Allah rızâsını tahsil için yapılan her gayret ve çalışma hizmettir ve yüreklerdeki coşkun îman ve merhametin bir neticesidir. Yine meşrû bir zaruret dolayısıyla borçlanacak bir kimseye borç vererek onun ihtiyacını gidermek de bir hizmettir ve merhamet mahsulüdür.
HAYIRLARINIZI BOŞA ÇIKARMAYIN!
Lâkin bütün bu hizmetleri îfâ ederken kalp kırmamaya, gönül incitmemeye gayret göstererek nezaket ölçülerine riayet etmek şarttır. Çünkü; “Hizmette edep, hizmetten daha azizdir.” Aksi takdirde şu ilâhî îkâza muhatap olunur:
“…Yaptığınız hayırlarınızı başa kakmak ve incitmek sûretiyle boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 264)
Zira Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri’nin buyurduğu gibi;
“İnfak hususunda aslında veren kimsenin alan kimseye karşı büyük bir teşekkür edası içinde olması gerekir. Çünkü veren, alan kimse vesîlesiyle dünya ve âhiretteki birçok iptilâ, musibet ve sıkıntılardan kurtulmuş olacaktır; hepsinden daha mühimi Allâh’ın rızâsını kazanacaktır.”
Muhterem pederim Musa TOPBAŞ g de, sadaka ve infak hususunda nezaket ve edebe son derece hassasiyet gösterir ve alan kimselerin mihnet altında kalmamalarını temin için zarfların üzerine îtinâ ile;
“Muhterem ……….. Efendi, kabul buyurduğunuz için teşekkür ederiz.” ifadesini yazarak, ilâhî rızâya vesîle olduğu için muhatabına karşı samimî bir teşekkür hissiyâtı içinde olurdu.
Unutulmamalıdır ki, mülkün yegâne sahibi Cenâb-ı Hak’tır. Kulun bütün varlığı, Allâh’ın kendisine ihsân ettiklerinden ibarettir. Ve Rabbimiz kulundan cimrilik göstermeyip infakta bulunmasını talep etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“…Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki; «İhtiyaç fazlasını»…” (el-Bakara, 219)
Dolayısıyla herkes, kavuştuğumuz bu mübarek ayda Cenâb-ı Hakk’a yakınlık kazanmak için imkânı ölçüsünde vermeye çalışmalı. Peki, elinde olmayan nasıl verecek? Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, ashâbın en fakirlerinden olan Ebû Zer -radıyallâhu anh-’a hitâben buyurduğu şu sözler, bu hususta ne kadar mânidardır:
“Yâ Ebâ Zer! Çorbana su kat!” Çünkü Ebû Zer’in çorbasına koyacak dânesi yoktu, çorbasını ancak su ile çoğaltabilirdi.
KOMŞUNU GÖZET
Efendimiz’in ona ikinci emri ise şöyle oldu:
“Komşunu gözet!”
Zira mü’min, mü’mine zimmetli. Bugün acaba kaç kişi, civârındaki hânelerden haberdar? Kaç kişi komşuları arasındaki ihtiyaç sahibi, dul, yetim ve gariplerin hâlini araştırıp dertlerine derman olmanın gayretinde?
Hâlbuki etrafımızdaki hânelerde ihtiyaç sahibi bir yetim var mı, dara düşmüş bir garip var mı,  arayıp bulmak, bir mü’minin aslî vazifesi. Âyet-i kerîmede “…Sen onları sîmâlarından tanırsın…”[1] buyruluyor.
Efendimiz’in Ebû Zer’e bir diğer emri ise şöyle oldu:
“(Verirken de) mâruf üzere (nezâketle) ver.” (Müslim, Birr, 142-143) Yani kalp kırmadan, gönül incitmeden ver… Tepeden bakmadan ver. Sana lûtfedilen her nîmetin bir şükrânesi olarak nezâketle ver.
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın, İstanbul şühedâsının âilelerine, onları rencide etmemek için büyük bir titizlik göstererek akşamın loş karanlığında, kapalı kaplar içinde yemek göndermesi, bizlere infak esnâsında göstermemiz gereken nezâket ve inceliğin müstesnâ bir misalini sergilemektedir.
Yine Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın;  “hizmetkârların kırdığı veya zarar verdiği eşyaları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmin etmek” gâyesiyle kurduğu vakıf, ne zarif bir hassâsiyet örneğidir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Ey insanlar! Ölmeden evvel Allâh’a tevbe ediniz! Sizi meşgul edecek birtakım sıkıntı ve meşakkatlerle karşılaşmadan evvel, sâlih amellere koşunuz! Allâh’ı çok çok zikretmek ve gizli-açık bol bol sadaka vermek sûretiyle, O’nun, üzerinizdeki hakkını îfâya gayret ediniz ki rızka nâil olasınız, yardım göresiniz ve ıslâh edilesiniz!” (İbn-i Mâce, İkāme, 78)
Ayrıca bilinmelidir ki, meşrû bir ihtiyacı dolayısıyla dara düşmüş bir kimseye borç vermek, sadakadan daha efdaldir. Nitekim hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“Mîrac gecesinde Cennet’in kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
«Sadaka, on misliyle mükâfatlandırılacaktır. Ödünç para ise on sekiz misliyle…»
Ben:
«–Ey Cibrîl! Ödünç verilen şey, niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
«–Çünkü yoksul, (ekseriyetle) yanında az-çok para bulunduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
Cenâb-ı Hak, kullarının, kendi rızâsı istikâmetinde yaptıkları hayırları ve infâk ettikleri sadakaları; “Karz-ı hasen: En güzel borç” nâmıyla kabul etme lûtfunda bulunmaktadır. Üstelik bu borcu bizzat kendisinin, hem de kat kat fazlasıyla ödeyeceğini şöyle taahhüd etmektedir:
“Kim Allâh’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” (el-Hadîd, 11)
“…ALLAH TEÂLÂ DA O KİMSENİN AYIP VE KUSURUNU ÖRTER.”
Allâh’ın rızâsını tahsil maksadıyla yapılan her türlü mâlî harcamanın Allâh’a verilen bir borç olarak zikredilmesi, verilenin Allah katında aslâ zâyî olmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak mutlakâ geri döneceğine dâir bir nevî ilâhî vaaddir.
Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi, bir mü’minin ihtiyacını gidermek husûsunda ne büyük bir müjdeyi ihtivâ etmektedir:
“Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
İslâm’ı hayatlarının mihveri kılan şanlı ecdâdımızın emsâli görülmemiş bir nezâket eseri de, muhtaçların sıkılmadan ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için ihdâs edilen “Sadaka Taşları” olmuştur. Üzerinde hafif bir oyuk bulunan bu taşlar, mahallenin münâsip yerlerine yerleştirilirdi. Hâli-vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın üzerindeki çukura bırakırlardı.
Daha sonra semtin fazîletli ve iffetli fakirleri de ihtiyaçları kadar parayı oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Durumları düzeldiğinde ise aldıklarını kat kat fazlasıyla oraya geri bırakırlardı.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den naklettiği şu hâdise, ödemek niyetiyle alınan bir borcun geri ödemesinde Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî yardımını ne güzel bir sûrette sergilemektedir:
“İsrâiloğullarıʼndan bir kimse, arkadaşından bin dinar borç talep etti. O ise:
«‒Bana şâhitlerini getir, onların huzurunda vereyim de şâhit olsunlar!» dedi.
Borç isteyen kimse:
«‒(Fânîlerden şâhidim yok.) Şâhit olarak Allah yeter!» dedi.
Diğeri:
«‒Öyleyse buna kefil getir.» dedi.
Borç isteyen:
«‒Kefil olarak Allah yeter!» dedi.
Diğeri:
«‒Doğru söyledin.» dedi ve belli bir vâdeye kadar parayı ona verdi.
Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu, vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, fakat bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Borçlu olduğu kimseye hitâben yazdığı mektupla birlikte bin dinarı o oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapatıp düzledi ve denize getirip (gönlündeki engin îmânı ve Cenâb-ı Hakk’a olan tevekkül, teslîmiyet ve îtimâdını serdedercesine):
«‒Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım.
Benden kefil isteyince, “Kefil olarak Allah yeter!” demiştim. O da kefil olarak Sen’den râzı olmuştu.
Yine benden şâhit istediğinde, “Şâhit olarak Allah yeter!” demiştim. O da şâhit olarak Sen’den râzı olmuştu. Ben ise şimdi malını ona göndermek üzere bir gemi bulmak için gayret ettim, fakat bulamadım. Şimdi onu Sana emânet ediyorum!» dedi ve odun parçasını denize attı. Odun (deniz üzerinde yüzerek gözden) kayboldu.
Sonra oradan ayrılıp memleketine gidecek bir gemi aramaya devam etti.
Diğer taraftan borç veren kimse de parasını getirecek bir gemi gelir ümidiyle (sahilde ufuklara) bakmaya başladı. Bu arada, içinde parası bulunan odun parçasını buldu. Onu âilesine odun yapmak üzere aldı. Odunu testere ile bölünce, içinde para ve mektup olduğunu gördü.
Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinar getirdi ve:
«‒Malını getirmek için durmadan gemi aradım, ancak bundan önce gelen bir gemi bulamadım.» dedi.
Alacaklı:
«‒Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?» diye sordu.
Borçlu:
«‒Ben sana, bindiğim gemiden önce bir gemi bulamadığımı söylüyorum.» dedi.
Alacaklı:
«‒Allah Teâlâ Hazretleri, odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı bize ulaştırdı ve senin yerine borcunu ödedi. Şimdi bu getirdiğin bin dinarı geri al ve selâmetle git!» dedi.” (Buhârî, Kefâlet 1, Büyû 10)
Velhâsıl âyet-i kerîmede buyrulur:
“…Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a gönül hoşluğuyla borç (karz-ı hasen) verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük olmak üzere!..” (el-Müzzemmil, 20)
Rabbimiz, cümlemizi ince, rakik ve hassas gönüllü, infâk ehli kullarından eylesin. Gönüllerimizi, bütün mahlûkātı içine alan bir rahmet dergâhı kılsın. Âmîn!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Mayıs Sayı: 171