3 Ağustos 2019 Cumartesi

HAZRET-İ HATİCE ANNEMİZ’İN FAZÎLETİ


HAZRET-İ HATİCE ANNEMİZ’İN FAZÎLETİ


 0

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk eşi Hz. Hatice Annemiz kimdir? Hz. Hatice Validemiz’in faziletleri…

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine üç şeyin Cenâb-ı Hak tarafından sevdirildiğini ve bunlardan birinin de “sâliha hanım” olduğunu ifade buyurmuşlardır. (Bkz. Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)
Hatice Vâlidemiz ise, “sâliha hanım” olma hususunda örnek ve zirve bir misaldir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz tebliğine başladığında kendisine ilk ve en büyük desteği veren, Hazret-i Hatice Vâlidemiz olmuştur.
Cebrâil -aleyhisselâm- ilâhî vahyi ilk getirdiğinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok endişelenmişti. Hirâ’dan telâş içinde dönüp:
“–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne:
“‒Aslâ korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zira Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz kimselerin elinden tutarsın, fakire ihsanda bulunursun. Misafire ikram edersin. Haksızlığa uğrayan kimseleri korursun.”[1] demiş ve hayatı boyunca Efendimiz’in İslâm dâvâsında sâdık bir müşâviri, destekçisi, tesellî ve huzur kaynağı olmuştur.
Hazret-i Hatice Vâlidemiz, Peygamber Efendimiz’deki fevkalâdeliği ve üstün fazileti, nübüvvetten 15 sene evvel görebilen bir firâsete sahipti.
Nitekim, maddî imkânı bulunmadığı için evlenmeye teşebbüs edemeyen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sergilediği şahsiyete hayran olmuş ve O’na evlilik teklifini kendisi iletmişti. Hâlbuki o vakitte, servet sahibi bir hanım olan Hazret-i Hatice’ye tâlip olan niceleri vardı. Fakat Vâlidemiz, şahsiyet ve fazîletine hayran olduğu Peygamber Efendimiz’le evlenmeyi tercih etmiş, kendisine talip olanları ise reddetmişti.
Dul kalmak, hiçbir insan için bir ayıp ve kusur değildir. Peygamber Efendimiz bilâkis, nübüvvetten sonra da dul kalan bazı mü’mine hanımlara sahip çıkmış ve onları himâye etme maksadıyla evlilikler gerçekleştirmiştir. Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son nefeslerinde de, namaza çok dikkat etmekle beraber, dul ve yetimlere sahip çıkmalarını da ümmetine vasiyet etmiştir.
İstikbâlin peygamberindeki üstün ahlâkı teşhis edebilen Hatice Vâlidemiz, nübüvvetten sonra da O’nun en mühim desteği oldu. Efendimiz’i en iyi tanıyan hanımı oldu. Hatice Vâlidemiz, Rasûlullah Efendimiz’in gönlünde çok müstesnâ bir yer edindi.
Peygamber Efendimiz’in en büyük dert ortağı olan bu muhtereme Vâlidemiz, O’na ilk îmân eden şahsiyet olma şeref ve bahtiyarlığına da nâil olmuştur. Rasûlullah Efendimiz Hira Mağarası’nda inzivâya çekildiği zamanlarda, gönderebileceği hizmetçileri olduğu hâlde Rasûlullah Efendimiz’e bizzat azık götürmüştür. Eşsiz sadâkatiyle; İslâm’ın en garip ve zayıf zamanındaki boykot yıllarında, bütün servetini, Allah ve Rasûl’ü için cömertçe harcayarak muhteşem bir fedakârlık ve îman cesareti sergilemiştir.
Öyle ki, Hatice annemizin fedakârlığına Cebrâil -aleyhisselâm- bile hayran olmuştur. Nitekim vahiy meleği bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimiz ile sohbet ederken, Hazret-i Hatice’nin elinde bir kap yemekle gelmekte olduğunu haber vermiş, sonra da şunları söylemiştir:
“–Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, Cennet’te inciden yapılmış bir sarayla müjdele! Orada ne gürültü vardır ne de yorgunluk.” (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20)
Allah Teâlâ Hazretleri’nin Cebrâil -aleyhisselâm- ile gönderilen hususî selâmına mazhar olmak, bir kul için şereflerin en yücesidir. Hatice Vâlidemiz’in Allâh’ın hususî selâmına mazhar olmakla ulaştığı şeref, yaratılıştan beri acaba kaç kula nasîb oluştur? Hazret-i Hatice -radıyallâhu anhâ- ise bu ilâhî selâma şöyle mukâbele etmiştir:
“‒O (şanı yüce Allah Teâlâ) Selâm’ın kendisidir, selâm O’ndandır. Cebrâil’e de selâm olsun. Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi Sen’in de üzerine olsun!” (İbn-i Hişâm, I, 259-260; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk, c. 70, s. 118)
Onun vefatı, Peygamber Efendimiz’e;
“Şu ümmet üzerine gelen iki büyük musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum.” (Taberî, Târih, II, 229) dedirtecek kadar ağır gelmiş ve o yıla “Hüzün Senesi” adı verilmiştir.[2]
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o mübârek annemizin rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmamıştır. Hazret-i Hatice’nin vefatından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını onun akrabalarına göndermiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın ömrüne yemin ettiği sevgili Habîb’inin, Peygamberlerin zirvesi olan Efendimiz’in gönlünde böylesi bir yer tutabilmek, ne büyük bir izzettir, şereftir, bahtiyarlıktır.
Hatice Vâlidemiz’in Rasûlullah Efendimiz’in gönlündeki eşsiz mevkiini gösteren bir hâdiseyi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle nakletmektedir:
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımdayken yaşlı bir kadın geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Siz kimsiniz?” buyurdu.
“–Ben Cessâme el-Müzeniyye’yim.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır, bilâkis sen Hassâne el-Müzeniyye’sin.” buyurdu. (Yani hem onun ismini daha güzeliyle değiştirdi hem de zarif bir iltifatta bulundu.) Ardından:
“–Biz görmeyeli nasılsınız, durumunuz nasıl, şimdiye kadar ne yaptınız ne ettiniz?” diye sordu. O da:
“–Anam-babam Siz’e fedâ olsun yâ Rasûlâllah! İyiyiz elhamdülillâh!” dedi. Kadın çıkıp gidince:
“–Yâ Rasûlâllah! Bu yaşlı kadına ne kadar da iltifat ve îtibâr ediyorsunuz?!” dedim. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–O kadın, Hatice hayattayken bize gelip giderdi. Vefâkârlık ise îmandandır.” buyurdu. (Hâkim, I, 62/40)
Kur’ân-ı Kerîm’de “mü’minlerin anneleri”[3] olarak ifade buyrulan Vâlidelerimiz’e karşı hürmet ve muhabbette kusur etmemek, onlar hakkında konuşurken sözlerimize dikkat etmek, onların mânevî şahsiyetlerini incitecek hâl ve tavırlardan titizlikle sakınmak, bugün her mü’mine düşen bir îman edebidir. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:
“Ashâbım aleyhinde aslâ konuşmayınız! Ashâbım hakkında (menfî bir sûrette) konuşmaktan şiddetle sakınınız! Benden sonra onlara kesinlikle lâf dokundurmayınız! Onları seven, sırf bana olan muhabbeti sebebiyle sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlığı sebebiyle bunu yapar. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş, bana eziyet eden ise Allâh’a eziyet etmiş olur. Allâh’a eziyet edenin ise, çok geçmeden Allah belâsını verir.” (Tirmizî, Menâkıb, 58/3862)
“Seven, sevdiğinin her şeyini sever.” düsturunca, bizler de Efendimiz’in sevdiği her şeyi sevmekle mükellefiz ve ancak böyle huzur bulabiliriz. Zira bu, hakikî bir sevginin de pek tabiî bir neticesidir. Namazlarımızda ve salevât-ı şerîfelerde Efendimiz’in mübarek ailesi için de duâ etmekteyiz.
Rasûlullah Efendimiz, yirmi beş sene boyunca hayat arkadaşı olan Hatice Vâlidemiz’i çok sevmiş, her vesîleyle onu hatırlamış ve dâimâ hayırla yâd etmiştir.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hatice Vâlidemiz hakkında şöyle buyurmuştur:
“Zamanının en hayırlı kadını Meryem idi. Bu zamanın en  hayırlı kadını da Hatice’dir.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20, Enbiyâ, 45; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 69)
Rasûlullah Efendimiz’in nesli, Hatice Vâlidemiz vesîlesiyle devam etmiştir. Efendimiz’in evli bulunduğu yılların üçte ikisi, Hatice Vâlidemiz ile geçmiştir. O, Allah Rasûlü’nün her bakımdan muazzez ve unutulmaz bir hâtırasıdır. Bizler için de Hatice Vâlidemiz; hem en muhtereme bir Vâlide, hem de örnek alacağımız fedâkâr, cömert ve müstesnâ bir “sâliha hanım” numûnesidir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek zevcelerini, mü’minlerin anneleri olma hasebiyle kendi öz annelerimizden daha çok sevmeli, ümmetin annelerine kendi annelerimizden daha fazla hürmet göstermeliyiz.
Velhâsıl Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek lisanlarından;
“Ashâbıma sövmeyiniz! Kim ashâbıma söverse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun! Allah onların tevbelerini de kabul etmez, ibadetlerini de!”[4] beyânı sadır olmuşken, fazîletçe ashâb-ı kirâmın en önde gelenlerinden biri olan Hazret-i Hatice Annemiz’e karşı edep ölçülerinin dışına çıkmak, en hafif tâbiriyle haddini bilmezliktir ve bir nifak alâmetidir.
Dipnotlar:
[1] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, Îman, 252; İbn-i Sa‘d, I, 195.
[2] Hadiste ifade edilen diğer belâ ise amcası Ebû Tâlib’in vefâtı olmuştur.
[3] Bkz. el-Ahzâb, 6.
[4] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 21, VI, 260. Krş. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XII, 179, nr. 33086.




2 Ağustos 2019 Cuma

02.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: RABBİN İÇİN KURBAN KES


02.08.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: RABBİN İÇİN KURBAN KES


Muhterem Müslümanlar!

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Şüphesiz biz sana bitip tükenmez nimetler verdik. Şimdi sen Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!”1

Okuduğum hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Âdemoğlu, kurban bayramı günü, Allah’a kurban kesmekten daha sevimli gelen bir amel işleyemez...”2 


Aziz Müminler!

Rabbimizin rızasına yaklaşmamıza ve müminlerle kardeşlik bağlarımızın pekişmesine vesile olan Kurban Bayramının heyecanı yüreklerimizi sardı. Bizleri bu mübarek günlere ulaştıran Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun. 11 Ağustos Pazar günü, inşallah hep birlikte bayrama kavuşacağız. Kurbanlarımızla Rabbimize olan teslimiyet ve sadakatimizi, yardım ve ikramlarımızla da kardeşlerimize olan muhabbetimizi tazeleyeceğiz. 


Kıymetli Müslümanlar!

Kurban, belirli şartları taşıyan hayvanları usulüne uygun olarak ibadet maksadıyla kesmektir. Bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da asıl maksat kurbiyettir. Yani, Allah’a yakınlaşma çabasıdır. Takvaya ulaşma arzusudur. Kurban, itaatkâr kullarından, Rahmân’a yükselen bir saygı ve samimiyet beyanıdır. Cenâb-ı Hak, bu gerçeği bizlere şöyle haber verir: “Kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. O’na ulaşacak olan yalnızca takvanızdır.”3


Değerli Müminler!

Kurban, Hz. Âdem’den bu güne her topluma emredilmiş bir ibadettir. Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar…”4

Kurban ile samimiyet sınavına tabi tutulan Hz. Âdem’in çocukları Habil ve Kabil’i hatırlayınız. Bu sınavda Allah’ın emrine en güzel şekilde itaat eden ve kanaatkâr davranan Habil kazanmış, samimiyetsiz ve kıskanç tavrıyla Kabil kaybetmiştir. Çünkü bütün ibadetlerin özü ihlas ve takvadır.

Kurban ile teslimiyet imtihanından geçen Hz. İbrahim’i ve oğlu İsmail’i hatırlayınız.  Bu ağır imtihanda Peygamber bir baba ve oğlu, sahip olunan her şeyin Allah yolunda tereddütsüz feda edilebileceğini insanlığa göstermiştir. 

Vefat edinceye kadar her yıl kurban kesen Peygamber Efendimizi hatırlayınız. Allah’ın Sevgili Elçisi (s.a.s), kurbanlarını bizzat boğazlamış, etinden hem kendisi ve ailesi yemiş, hem dostlarına ikram etmiş, hem de ihtiyaç sahiplerine infak etmiştir. Kurbanda Peygamberimizin vefası ve duası vardır. Onun infak ve paylaşma ahlakı vardır. 


Aziz Müslümanlar!

Kurban, maddi ve manevi anlamda yüce bir sorumluluktur. Eşimizle, dostumuzla, komşumuzla, akrabalarımızla, kardeşlerimizle aynı nimet etrafında buluşmaktır. Kurban, Allah yolunda iyilik ve infakta bulunma, O’nun nimetlerini paylaşma bilincini diri tutmaktır. En yakınlarımızdan başlamak üzere, muhtaçların,  mağdurların, garip ve kimsesizlerin yüzünü güldürmektir. Renk, dil ve coğrafya ayrımı gözetmeksizin, ihtiyaç sahiplerinin hanesine muhabbet ve sevinç taşımaktır. Adını bile duymadığımız nice ülkelere, hiç görmediğimiz insanlara iyilik eli uzatmaktır.  Kardeş olmanın, bir olmanın, ümmet olmanın şuuruna ermektir.  


Muhterem Müminler!

Diyanet İşleri Başkanlığımız, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da Türkiye Diyanet Vakfı ile işbirliği içerisinde vekâlet yoluyla kurban kesim faaliyeti yürütmektedir. Geçen yılki vekâletle kurban çalışmamıza büyük teveccüh gösterdiniz. Emanet ettiğiniz dört yüz otuz bin hisse kurbanı, on yedi milyon altı yüz elli bin ihtiyaç sahibi mazlum, mağdur, mülteci kardeşimize ulaştırdık elhamdülillah. 

Bu yıl, “Kurbanını Paylaş, Kardeşinle Yakınlaş” şiarıyla başlattığımız faaliyet çerçevesinde emanet ettiğiniz kurbanların bir bölümü ülkemizde, bir bölümü de yurtdışında görevlilerimiz nezaretinde kestirilecektir. Emanetlerinizi, büyük bir titizlikle gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştıracağız. Böylelikle müminlerin gönülleri arasında sevgi köprüleri kurulmasına, ümmet bilincinin güçlenmesine vesile olacağız. İslam’ın infak ahlakının, yardımlaşma ve dayanışma ruhunun bütün bir insanlık nezdinde canlı tutulmasına ve daha da yaygınlaşmasına hizmet etmiş olacağız.

Türkiye Diyanet Vakfı, Arefe günü akşamına kadar bağış almaya devam edecektir. Siz kıymetli cemaatimizi bu hayır faaliyetine katılmaya davet ediyoruz. Unutmayalım ki, bir hisse kurban, binlerce dua olarak bizlere geri dönecektir. Konuyla ilgili cami görevlilerimizden ve müftülüklerimizden bilgi alabilirsiniz. 

Bu vesileyle, sağlık, huzur ve afiyet içerisinde bizleri bayrama ulaştırmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Cenâb-ı Hak, kurbanlarımızı ve diğer ibadetlerimizi yüce katında makbul eylesin.                                                         
 

1 Kevser, 108/1-2.
2 Tirmizî, Edâhî, 1.
3 Hac, 22/37.
4 Hac, 22/34.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



EN AZILI DÜŞMAN


EN AZILI DÜŞMAN


 0

Nefisle mücadele, düşmanla mücadeleden daha zordur.
Ebû Hüreyre’den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Gerçek babayiğit, güreşte rakîbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108)
HADİSİN AÇIKLAMASI
Dinimizin övüp takdir ettiği yiğit, yarışta, güreşte rakîbini yenen kimse değil, kin ve öfkeyle dolduğu zaman  nefsini kötü bir söz ve davranıştan alıkoyabilendir. Bu sebeple bir hadîs-i şerîfte: “Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha zordur” buyurulmuştur. Bir başka hadiste ise: “En azılı düşmanın nefsindir” denilmiştir (bk. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I, 143).
Hadisimiz bir taraftan içimizdeki rakiplerle mücâdelenin, dışımızdaki rakiplerle mücâdeleden daha zor olduğunu ortaya koymakta, bir yandan da yiğitlik duygu ve gösterilerini inkar etmeden onları iyiye yönlendirmektedir. Böylece inananları tehlike ile burun buruna geldikleri kızgınlık ve öfke anlarında sabırlı davranmaya teşvik etmektedir. Sabır, kin ve öfkeyi değilse bile, böylesi hallerde gayr-i meşrû bir iş yapmayı önleme gücü olmaktadır.
648 numarada tekrarlanacak olan hadisimiz, özellikle yiğitlik taslayan, kahramanlıktan hoşlanan ve bunu fizikî güç gösterisinde sananları asıl kahramanın kim olduğu konusunda uyarmakta ve her inanan kişiyi böyle bir kahramanlığa davet etmektedir.  Bu mânada yarış, güreş, savaş her zaman söz konusudur. O halde böyle bir babayiğit olmaya bakmak gerekir.
Her şeye rağmen bir kere kızmış olan kimseyi teskin etmek için ne yapılması gerekir? Bu sorunun cevabını aşağıdaki hadiste bulmaktayız.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Nefisle mücâdele ve ona hâkim olmak, düşmanla cihad etmekten daha zordur.
2. Ferdî ve sosyal zararını düşünerek öfkelenmemeye çalışmak gerekir.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları




Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 45


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 45


Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler):

                                        MÜCÎB



Allah’ın isimlerinden biri de el-Mücîb’dir.

el-Mücîb, dileklere karşılık veren demektir.

el-Mücîb, ellerimizi  Allah'a açıp dua ettiğimiz zaman bizi kapısından boş çevirmeyerek dualarımızı kabul eden yüce yaratıcımızdır.

el-Mücîb, kendisine dua edip arzu ve istek de bulunan kullarına yardım edendir. Kulların dua ettiğinde onların dualarına  cevap verip kabul edendir.

el-Mücîb, dua edildiğinde kuluna cevap verip istediği şeyleri karşılıksız bırakmayandır.
Allah Teâlâ, kullarına, onlardan daha yakındır. Kendine yalvaranları işitir, bilir ve onların isteklerini verir. İnsanın duaya şiddetle ihtiyacı vardır. Dua yapmak  ibadettir. Duadan mahrum kalmamak lazımdır.

Kulun, bütün benliğiyle yüce Yaratana yönelerek O’dan istek ve dilekte bulunmasına ve bu sebeple icra edilen her türlü yakarışa İslam literatüründe “dua” denmektedir.

Dua Allah'ın yüceliği karşısında, kulun acziyetini itiraf etmesi, sevgi, saygı ve tazim duyguları içinde, O’nun lütuf ve yardımını dilemesini ifade eder.

Duanın ana hedefi, insanın Allah'a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre, dua kul ile Allah arasında bir nevi diyalog manasına gelmektedir.

Allah kullarının duasını boş çevirmez.Duaların mutlaka bir karşılığı vardır. Duaların karşılığı ya bu dünyada veya ahirette verilecektir.




Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde bazı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler." (Bakara Suresi 186. ayet)

"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez." (A’râf Suresi 55. ayet)

"(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”
(Furkân Suresi 77. ayet)


"Rabbiniz, Bana dua ediniz, duanıza cevap vereyim..." (Mü’min Suresi 60. ayet)

"Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma." 
(A’râf Suresi 205. ayet)


 (Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)

 (Devam edecek)

Efkan VURAL
 
http://efkanvural.blogspot.com/2019/07/esma-ul-husna-45.html  

--


İSLAM’DA TEMİZLİK

İSLAM’DA TEMİZLİK


 0

İslam’da temizliğin yeri ve önemi nedir?
İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[1] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEMİZLİKLE İLGİLİ TAVSİYELERİ
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[2] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[3] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[4]
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) TEMİZLİK HASSASİYETİ
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:
“–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…”buyurdular.
Bilâl -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)
ABDEST ALMAK FARZ MIDIR?
Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:
“…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)
NAMAZ-TEMİZLİK İLİŞKİSİ
Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.
İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)
Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden Müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.
Dipnotlar:
[1] Bkz. Ebû Dâvûd, Tahâret, 129/355.
[2] Bkz. Tirmizî, Et‘ime, 39/1846.
[3] Buhârî, Vudû, 75; Müslim, Zikir, 56.
[4] İbn-i Mâce, Tahâret, 4; Muvatta’, Tahâret, 36; Ahmed, V, 276, 282; Dârimî, Tahâret, 2.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları




1 Ağustos 2019 Perşembe

ÖFKESİNİ YENEN KİŞİYE VERİLEN MÜJDE

ÖFKESİNİ YENEN KİŞİYE VERİLEN MÜJDE


 0
Kızgınlık ve öfkesini geçiştirebilmek, böylesine önemli ve faydalı bir meziyettir. Ancak bunu başarmak oldukça zordur. Bu sebeple kin ve öfkenin zararından kurtulabilmenin en iyi yolu baştan kızmamaktır.
Muâz İbni Enes’ten -radıyallahu anh- rivâyet edildiğine göre  Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte  serbest bırakır.” (Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18)
HADİSİN AÇIKLAMASI
Peygamber Efendimiz, sabırla ilgili tavsiyelerine uyan ve öfkesini yenmeyi başaran kişilere bu hadiste bir müjde vermektedir. Nefsinin kızgınlığını yatıştırana, yine nefsi teskin edici cinsten olmak üzere âhirette istediği hûriyi seçme serbestisi… Bu, dünyadaki peşin faydaları yanında sabrın âhirette de fayda vereceğini, yani meselenin uhrevî boyutunu göstermektedir. Bu müjde inananları, öfkelerini yenip sabretmeye ciddî bir şekilde teşvik etmektedir.
Hadiste “öfkesinin gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde” kaydı önem arzetmektedir. Önemli olan da böyle gücü yettiği anda sabredebilmektir. “Kızgınlığını yenip insanları bağışlamak” olgun mü’minlerin özelliklerindendir [bk. Âl-i İmrân sûresi (3), 133-134].
“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde, öfkesini yenen kimsenin kalbini, Allah emniyet ve imanla doldurur”, “Gazabını teskin edenin Allah ayıplarını örter” hadisleri de kin, nefret ve hiddetine hâkim olanlara verilecek diğer karşılıkları belirlemektedir.
“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde” kaydı, özellikle yöneticileri hedef alan mesajlar  ihtiva etmektedir. Onların hiddetlerine hâkim olmaları hiç şüphesiz bir çok haksızlığa ve telâfisi imkânsız bazı kayıplara mâni olur. Bu sebeple, iktidar sahiplerinin kin ve öfkelerini yenmeleri ayrıca bir önem arzetmektedir.
Kızgınlık ve öfkesini geçiştirebilmek, böylesine önemli ve faydalı bir meziyettir. Ancak bunu başarmak oldukça zordur. Bu sebeple kin ve öfkenin zararından kurtulabilmenin en iyi yolu baştan kızmamaktır.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Kızgınlığı yenmek Allah Teâlâ’yı memnun eder.
2. Sabrın en değerlisi gücü yeterken kızgınlığını bir tarafa bırakıp insanları affedebilmektir.
3. Sabrın sonu selâmettir.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları




CAHİLİYE DÖNEMİ’NDEN ASR-I SAADET’E

CAHİLİYE DÖNEMİ’NDEN ASR-I SAADET’E


 0
Peygamber Efendimiz cahiliye toplumundan nasıl bir Asr-ı Saadet toplumu çıkardı?
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, yani kendisine tâbî olanlara para dağıtmadı, servet dağıtmadı, makam-mevkî de vaat etmedi onlara. Onlara zirve bir şahsiyet sergiledi. Çünkü insanlar karaktere hayrandır.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN İKİ EMANETİ
Bizlere Efendimiz’in en mühim mirası, karakter ve şahsiyet mirasıdır. O mirası yaşamamızı ve yaşatmamızı arzu etti.
“Size iki emânet bırakıyorum; Kur’ân ve Sünnet’imdir.” buyurdu. (Bkz. Muvatta’, Kader, 3)
Peygamber Efendimiz’in şahsiyeti, dürüstlüğü, doğruluğu, güzel ahlâkı, kendisine îmân etmeyen kişiler tarafından dahî tasdik edildi.
Nitekim tebliğe başladıktan sonra en yakın akrabalarına;
“–Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi. Hepsi;
“–Sen el-Emîn’sin, es-Sâdık’sın, içimizde en doğru insan Sen’sin.” dediler. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26)
Demek ki bir Müslüman dâimâ bir şahsiyet ve karakter tevzî edecek, kendisine îtimâd edilecek.
Bugün Bosnalı Boşnakların, Arnavutların Müslüman olmasının en büyük sebebi budur. 1. Murad Han’dan sonra gelenler, Anadolu’nun, Konya’nın, Kayseri’nin temiz halkını getirip oralara yerleştirdiler. Onların hâliyle oranın halkı da Müslüman oldu.
Câhiliye devrinin kaba-saba insanları İslâm ile şereflenip Efendimiz’in taht-ı terbiyesinden geçtikten sonra, zarif, ince ruhlu bir şahsiyet kazandılar ve “gerçek bilenler”den oldular, gerçek ilmi tahsil etmiş oldular.
Ne oldu? Tefekkür gelişti:
–İnsan vücûdunun bir damla sudan,
–Kuşun basit bir yumurtadan,
–Ağacın ve meyvelerin yok denilecek kadar küçük bir çekirdekten meydana gelişleri ve emsâlleri üzerinde uzun uzun, derin derin tefekkürler başladı…
–Hayat, Allah rızâsına endekslendi.
–Merhamet, şefkat ve hakkı tevzîdeki derinlik zirveleşti.
–Sahâbe-i kirâmda; Allah Rasûlü’nün hâliyle hâllenmek, en büyük gâye oldu.
–Riyâzat hâli yaşandı.
–Aşırı tüketim, oburluk, lüks, gösteriş; sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu.
–“Yarın bu nefsin konağının mezar olacağı” telâkkîsi gelişti.
Velhâsıl Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, 23 yıl boyunca sergilediği kumandanlık, eğitimcilik, hukukçuluk, riyâset gibi vazifelerde en müstesnâ üsve, en büyük örnek şahsiyet oldu.
Dolayısıyla her insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şerefli hayatı ve Sünnet-i Seniyye’sinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ÖRNEKLİĞİ
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa hayatın her safhasında eşsiz örnekler tevzî etti. Nitekim O:
Din liderliği ile örnektir. Devlet reisi olarak örnektir. İlâhî muhabbet bağına girenlere örnektir. Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzuu ile örnektir. Zor zaman ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganimet karşısındaki cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âile efrâdına şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere af ve müsâmahası ile örnektir:
Eğer servet sahibi, zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan O yüce Peygamber’in tevâzu, istiğnâ ve cömertliğini tefekkür et!
Eğer zayıf teb’adan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin idâresi altında yaşayan mazlum Peygamber’in hayatından örnek al!
Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesaret ve teslîmiyet Peygamberi’nin hayatından ibret al!
Allah göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde şehid düşen veya yaralanan ashâbının arasında kendi yarasına aldırmadan sabır ve şecaatle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!
Eğer muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na incerakik ve hassas gönlünün feyzini aktararak ilâhî emirleri öğreten Peygamber’i düşün!
Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde edepdikkat ve iştiyakla oturan Peygamber’i tasavvur et!
Eğer öğüt veren bir vâiz veya emin bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına sohbet ederek hikmetler saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!
Eğer hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her türlü yardımdan mahrum iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete davet eden Peygamber’in hayatına bak!
Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, bâtılı perişan edip hakkı îlân ettinse, Mekke’nin fethi günü gâlip bir kumandan olduğu hâlde, mukaddes beldeye büyük bir tevâzu ile devesi üzerinde secde edercesine giren şükürhâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!
Eğer çiftlik sahibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadîr, Hayber ve Fedek arâzisine mâlik olduktan sonra onları ıslah ve en iyi şekilde idâre edecek şahısları iş başına getiren O dirâyetli Peygamber’den örnek al!
Eğer kimsesiz biri isen, Abdullah ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, O nurdan Yetim’i düşün!
Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de amcası Ebû Tâlib’in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayatına dikkat et!
Eğer ticaret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Şam’a ve Yemen’e giden kâfilelerin en ulusu olan Zât’ın ahvâlini mülâhaza et!
Eğer hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma hususunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!
Ve tekrar gözünü tarihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sahibi zengini huzûrunda eşit tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!
Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatice’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek Zât’ın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!
Eğer bir baba isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan O yüce Zât’ın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!
Velhâsıl senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, her dâim Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun…
Çünkü O’nun muallimi Allah Teâlâ’dır; kılavuzu Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Bu bahsi Mehmed Âkif’in şu güzel mısrâlarıyla nihâyetlendirelim:
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur O Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet,
Yâ Rab, bizi Mahşer’de bu ikrâr ile haşret…
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları