25 Haziran 2013 Salı

Başarının baş döndürme imtihanı üzerine...


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Başarının baş döndürme imtihanı üzerine...


Hepimiz en başta başarılı olmayı hedefler, gece gündüz başarı hayalleri kurarız değil mi? Ama başarının sonunda baş döndüren bir imtihanın bulunduğunu da pek düşünmeyiz.

 Düşünmediğimiz için de başarımızın sonunda bizim de başımız döner, meğer ben neymişim de haberim yokmuş, demeye bile getirir, kimseyi dinlemez hale bile gelebiliriz. Tecrübe sahibi büyükler bu hale, başarının baş döndürme imtihanı!. diyerek dikkat çekip düşündürmek isterler başarılı kimseleri! 


Nitekim Horasanlı bir hacının hac yolunda kazandığı küçük bir başarısı dahi, sonunda ne kadar başını döndürdüğüne ait verilen şu örnek de tüm başarı sahiplerini düşündürmek için verilmiş olmalıdır. 


Horasan’ın en yoksul adamı Hasan Müzeyyin, gece gündüz Kâbe’yi ziyaret duygusuyla yanıp tutuşmaya başlar. Ancak Horasan’dan kalkıp çölleri aşarak gidebileceği ne bir bineği var, ne de beş kuruş parası. Bütün bu yoklara mukabil bir şeyi var. O da Rabb’imizin kendisine ilham ettiği aşkı, şevki ve azmi.. 


İşte bu sebeple bunca imkânsızlığına rağmen aç, susuz çöllere düşmüş, vahaları geçmiş, dağları tepeleri aşmış... nihayet mihnet, meşakkatlerle sürdürdüğü uzun çöl yolculuğunun sonunda Mekke’ye ulaşmış... 


Hayret ve hasretle Harem-i Şerif’e girmiş, gözyaşları içinde Kâbe’yi tavaf etmiş, yanındaki zemzemden de kana kana içmiş, sonra da Kâbe’nin karşısında müsait bir yere oturarak şöyle bir nefes almak istemişti.  


İşte bu sırada yolculukta karşılaştığı bunca zorluk ve sıkıntıları düşünmeye başlamış:

-Neydi çölde geçen haftalar, günler; zorluk ve yokluklar... Açlık ve susuzluklar?..


Bunları hayal ederken Kâbe’ye karşı duyduğu hayranlığını bu defa değiştirmiş, kendi nefsine karşı duymaya başlamış: 


-Bravo Hasan Müzeyyin demiş, sen ne kadar da kuvvetli, kudretli, başarılı adammışsın. Bunca yokluğa, bunca zorluğa rağmen yılmadan Horasan’dan buraya çölleri aşmış, vahaları geçmiş, nihayet Kâbe’ye ulaşmışsın. Yoktur bu hacıların içinde senin gibi başarılı biri! 


Gördünüz mü başarının, en sonunda insana verdiği baş döndürücü benlik duyusunu, büyüklük iddiasını?

Haksız da değildir aslında. Bunca çölleri, vahaları o aşmış, bunca zorlukları o yenmiş… 


Ne var ki başarının sonunda kendisini bekleyen bu tehlikeli benlik imtihanından haberi yoktur. Sonunda başarının bakışını bulandırma imtihanına maruz kalabileceğini hiç hayal etmemiş. 


İşte kendinin herkesten başarılı bir büyük adam olduğuna karar vermek üzere olduğu sırada bir uyarı sesi gelir kulağına. Ses diyor ki: 


-Hasan Müzeyyin!. Kendine gel, kendine! Bunca yolları, vahaları, çölleri sen aşmadın, zorlukları sen yenmedin. Rabb’in sana bu aşkı, şevki, azmi ve gayreti verdi de onlarla aştın çölleri. Rabb’in sana böyle azim ve aşk lütfetmeseydi kendinde bunları başaracak güç kuvveti bulamaz, bunca zorlukları yenme gayretine giremezdin. Unutma, senin bu başarıda hissen, sadece ‘niyet edip teşebbüse geçmenden ibarettir!’ Niyet ve teşebbüsten sonraki gelişmelerin tümü de Rabb’inin sana ikramı, ihsanıdır. Sakın başarıyı kendi nefsine mal edip de “ben-ben” demeye kalkma, kazanırken kaybetme! 


Beyninde yankılanan bu sesten sonra başını kaldırıp bakar ki, karşısında maneviyat büyüğü meşhur ‘Ebu Bekir Kettani’  hitap emektedir kendisine. Büyük veli uyarısını şöyle tamamlar.


- Dikkat et der, Rabb’imiz Nisa Sûresi ayet 79’da buyurur ki: 

“Sana verilen tüm iyilik ve hayırlar Allah’tandır. Bunları nefsine mal ederek gasp etme. Kazandığın tüm kötülük ve günahlar da nefsindendir,  onları da başkalarının üzerine atma!.” 


Şimdi irşat kitaplarında verilen bu baş döndüren örnekten sonra düşünme sırası bize geliyor:

-Ne dersiniz, Rabb’imizin yardımıyla başardığımız hayırlı amel ve hizmetlerimizi biz de kendi nefsimize mal ederek kimseyi dinlemez hale mi geliyoruz acaba?  Bu yüzden de aczimizi zaafımızı hatırlatan ikazlara mı uğruyoruz?  Bu önemli konuyu kendilerini başarılı bulan herkes düşünmeli mi? Düşünmeli de ‘ben ben’ yerine ‘biz biz’  mi demeli?

 


21 Haziran 2013 Cuma

Sevgide Mümin Farkı

Sevgide Mümin Farkı

 
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
 
Enes İbni Mâlik (ra)'ten rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

"Canım, kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki kul, kendisi için sevip istediğini, din kardeşi için de sevip istemedikçe tam iman etmiş sayılmaz."(1)
 
“Sizden biriniz" diye ve yeminsiz olarak da rivayet edilmiş olan hadisimiz, bize göre fevkalade önemli bir hususu, bir özelliği dikkatlerimize sunmaktadır: Sevgide mümin farkı.
 
Her şeyden önce iman, sevgi ürünüdür.. Yani inanmak, sevmek demektir. Kulluk (ibadet) ise sevgiye dayalı imanın tezahürüdür, dışa vurumudur. Bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi imanın tadına, Allah ve Rasûlü’nü her şeyden fazla sevmekle erilir.
 
Allah Teâlâ, iman ile sevgi arasındaki ilişkiyi bir ayette şöyle açıklar:
 
"İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp O'na koştukları ortakları tanrı olarak benimseyenler ve onları, Allah'ı severcesine sevenler vardır. İman edenlerin Allah'a karşı sevgileri ise her şeyden daha kuvvetlidir."(2)
 
Bu ayet, doğrusuyla yanlışıyla her türlü iman ve kulluk hareketlerinin temelinde mutlaka sevgi unsurunun yattığını tespit ve ilan etmektedir. Yanlışa ve bâtıla şartlanmış olanların bu şartlanmışlıklarının kökeninde tanrı sevgisine benzer bir sevginin etkili olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca ve büyük bir açıklıkla mümin ve Müslümanların kalbindeki Allah sevgisinin her türlü sevgiden çok daha köklü ve güçlü olduğunu da belirtmektedir.
 
Ayet-i kerimede açıklanan bu köklü Allah sevgisidir ki Müslümanı her hareket ve yönelişinde, tevhid çizgisinde bulunma dikkat ve titizliğine kavuşturur. Ona, gönlüne hâkim olma duygu ve sorumluluğunu telkin ve sevgide mümin farkını koruma şuurunu temin eder.

 

Farklar

Sevgide mümin farkını ayet-i kerime "İman edenlerin Allah'a karşı sevgisi her şeyden kuvvetlidir" şeklinde tespit etmektedir. Bu tür bir üstünlüğün ve farkın şuurunda olan müminler, karşılarında Allah'ın sevgisini bulacaklardır. Nitekim bir başka ayette "Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever"(3) buyrulmaktadır.
 
Sevgiye dayalı bir iman ve ibadet hayatının, kulu ilahi sevgiye kavuşturacağı açıktır. Bu ise kulluk içinde sultanlık demektir. Zira sonu Allah’ın hoşnutluğudur. "Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı..."(4)
 
Öte yandan bir takım insanların Allah'ı bırakıp bazı varlıkları tapınmaya değer bulması, onları "Allah sevgisi"ne eş bir sevgiye layık görmesi tam manasıyla bir sapıklıktır. Hatta sapıklıkların en kötüsü ve en tehlikelisidir. Zira sevgi sapıklığı, tüm sapıklıkların anasıdır. Gönlünü ağyara kaptırmış bir kimseden hayır gelmez.
 
Tarih boyu kendilerine tapınılan ruhlar, putlar, ay, güneş, yıldızlar, hayvan ve insanlar hep sevgi sapıklarının tatmin vasıtaları olagelmişlerdir. Hidayet rehberi peygamberler de bu gönlü çalınmış insanları uyarmak, onları gerçek sevgi ve sevgiliye kavuşturmak için mücadele vermişlerdir. Peygamberlerin verdiği tevhid mücadelesi bir anlamda da sevgide tevhid'i yakalama ya da bir başka deyişle sevgide arınma mücadelesidir.
 
Sevgide mü'min farkı, her şeyden önce Peygamber'e uymak, onun sünnetini yaşamaktır. Bir başka ifade ile Sünnet'i sevgiye rehber kılmaktır. Nitekim Allah Teâlâ bir ayette bu hususu pek açık bir şekilde ifade buyurmuştur:
 
"De ki eğer Allah'ı gerçekten seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve bağışlasın."(5)
 
O halde mümin, Allah'a karşı olan sevgisini Hz. Peygamber'i izlemek, O'na uymak ve O'nun öğrettiği şekilde yaşamakla ispat edecektir. Müminin Peygamber'e tabi olması, onun en belirgin imanî özelliğidir. Müminin Hz. Peygamber'e ve onun sünnetine karşı tavır alması düşünülemez. Zira o şu ilahi ikazın farkındadır:
 
"De ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde etmiş olduğunuz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan, Peygamberi’nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin.”(6)
 
Sevgide mümin farkı, hadisimizde açıkça dile getirilmiş olduğu gibi, kendi öz nefsi için sevip istediğini mümin kardeşleri için de aynı şekilde arzu edip istemektir. Din kardeşini kendi öz nefsine denk tutmaktır. Sevgiyi ümmet çapında bir çerçeveye kavuşturmaktır.
 
Hadisçi Taberânî'nin el-Mu'ce-mu'l-evsat'ta naklettiği bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber ile bir Müslüman arasında şu konuşma geçmektedir:
 
“-Cenneti seviyor musun?”
- Evet.
“-O halde nefsin için sevdiğini, din kardeşin için de sev!”(7)
 
İslam ahlakının en özlü tarifi olan. Allah emirlerine saygı ve bağlılık, yaratıklarına şefkat (et-ta'zim li emrillah ve'ş-şefekatü alâ halkıllah) ilkesi de tamamen engin bir Allah sevgisinin sonucu olmaktadır. Zira Peygam­ber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde "Birbirinizi sevmedikçe gerçek anlamda iman etmiş sayılmazsınız" buyurmaktadır.(8) Yani ta'zim de şefkat de sevgi kaynaklıdır. Allah emirlerine saygısızlık, yaratıklara şefkat ve merhametsizlik ise temeldeki sevgisizliğin alametidir. Bir başka ifade ile zulüm ve haksızlık, sevgisizliğin ya da sevgi sapıklığının ürünüdür.hatalarına ve kızdıklarının doğrularına karşı kör ve sağır eder. Bu da her zaman gerçekten yana, haktan yana olmakla yükümlü bulunan mümini, imanına ters düşen istenmeyen durumlarla karşı karşıya bırakır. O halde sevgide mümin farkı, gönlüne ve duygularına hâkim olmak demektir. Nitekim yine sevgili Peygamberimiz "Dostunu ölçülü sev, zira günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına ölçülü kız, unutma ki günün birinde dostun olabilir"(10) buyurmuş, sosyal ve beşeri gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.
 
Sevgide mümin farkı, sevgi ve kine, "Allah için" kaydını değişmez gerekçe kılmaktır. Zira Peygamber Efendimiz, "Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için kin tutmaktır”(11) buyurmuş, bir başka hadislerinde de "İslam (ve iman ) bağlarının en güçlüsü, Allah için sevmek Allah için kin tutmaktır"(12) diye bu gerçeği pekiştirmiştir.
 
O halde başta dünya sevgisi olmak üzere her türlü sonlu ve geçici sevgi ve meyillerden, müminlerden başkalarına yönelik dostluk gösteri ve tavırlarından uzak kalmak sevgide mümin farkının farkına varmak ve icaplarını yerine getirmek demektir. Bu da her Müslümanın hem görevi hem de hakkıdır.
 
Mümini sevgisiz ya da sınırlı sevgi sahibi gibi görmek ve göstermek isteyenler, kendi yanlışlarına meşruiyet ve haklılık kazandırabilmek için müminleri istismar etmek isteyenlerdir. İmanın izzet ve özüne yakışmayan yalancı ve göstermelik sevgi ve yönelişlerden arınmak, sevgide tevhid gerçeğinin hakiki sevgisine ermek için gayret sarf etmek, dostun düşmanın birbirine karıştığı, ümmetin kendi değerlerine sahip önderler aradığı bugünlerde müminler için en mübarek cihad niteliğindedir. Gönlüne, sevgisine hâkim olan, mümin farkını koruyacak ve bu özelliğiyle birçok ciddi meselenin çözüm yolunu bulmuş olacaktır.
 
Sevgide mümin farkı, sevgi körü ve sağırı olmamaktır. Sevgili Peygamberimiz bu noktaya bir hadis-i şeriflerinde "Sevgin seni kör ve sağır eder"(9) buyurarak işaret etmiştir. Denetimsiz bırakılan sevgi, gerçekten insanı, sevdiklerinin

 
Dipnotlar

1. Müslim, İman 69,72 ; İbn Mâce, Mukaddime 10
2. el-Bakara(2), 165
3. el-Maide (5),54
4. el-Beyyine (98), 8
5. el-Bakara(2), 31
6. Heysemi, Mecmeu'z-zevaid, VIII, 186
7. et-Tevbe (9), 24
8. Müslim, İman 93, Tirmizi. Et'ime 45
9. Ebû Davud. Edep 116; Ahmed İbn Hanbel, Müsned,V, 194.VI.450
10. Tirmizi, Birr 59
11. Ebû Davud, Sünnet 2; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 146; Yorumu için bk. Bu kitap, “Kin de Kutsaldır” başlıklı 13. yazı.
12. Beyhakî, Şuabu'1-imân, 1,46

 

Gerçek Hayat Ahiret Hayatıdır


Gerçek Hayat Ahiret Hayatıdır

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allâh’ım! Gerçek hayat sadece âhiret hayâtıdır.” (Buhârî, Rikak, 1)
 

Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle buyurur:
“Aslında her an, canının bir cüz’ü ölüm hâlindedir. Her an, can verme zamanıdır ve her an, ömrün tükenmektedir.”

Gerçekten hergün şu fânî hayattan bir gün daha uzaklaşırken kabre bir adım daha yaklaşmıyor muyuz? Her gün ömür takvimimizden bir sayfa kopmakta değil midir?

Hayâtın bir ırmak misâli akışı karşısında insanın gâfil olmaması için yine Hz. Mevlânâ şu îkâzda bulunur:

“Ey insan! Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki hâlini ve bir binânın günün birinde harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”

Son nefesimiz, binbir hikmet çerçevesinde bir sırr-ı ilâhîdir. Yâni istikbâlimize dâir bildiğimiz en kat’î gerçek olan ölüm vâkıasının, ne zaman gerçekleşeceği, ilâhî takdîre bağlıdır. Hakîkaten insanoğlu ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüzyüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcud olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında ne ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu? (Osman Nuri Topbaş, Gönül Bahçesinden Son Nefes, Erkam Yay.)


--

20 Haziran 2013 Perşembe

Cennetlik bir kadın

HAYIRLI CUMALAR
 
"Zaferin sırrı Hz. Peygamberin (s.a.v) izini takip etmektir! "__Fatih Sultan Mehmed Han
 
"Din kardeşini sevindirmek kadar, ALLAH katında kıymetli bir şey yoktur." Hadis-i Şerif
 
 
 
 
******************************
 
Atâ bin Ebî Rebâh'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
Abdullah bin Abbâs -radıyallahu anhümâ- bana:
- Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi.
Ben:
- Evet, göster, dedim.
 
 
İbn-i Abbâs şöyle dedi:
- Şu siyah kadın var ya, işte bu kadın birgün Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e geldi ve:
- Beni sar'a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah'a dua ediniz, dedi.
 
 
Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
"- Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de istersen, sana şifa vermesi için Allah'a dua ederim" buyurdu.
 
 
Bunun üzerine kadın:
- Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar'a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.
 
Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem - de ona dua etti. (Buhârî, Merdâ, 6; Müslim, Birr, 54)
 
 
Burada, sar'alı kadının şifa isteğine Allâh Resûlü'nün iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarına kapalı gelebilir. Efendimiz, kendisine müracaat eden kadına, hakkında en hayırlı olan şıkkı hatırlatmak suretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu, Hz. Peygamber'in, ashâbına duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucudur.
 
 
Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ayrıca akıl hastalarının dertleriyle de ilgilenmiş onlardan kendisine getirilen bir kısım kimselerin sadrına elini koymak suretiyle tedavi ettiği de olmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 453)
 
 
********************
 
Enes -radıyallâhu anh-'dan nakledildiğine göre aklî dengesi pek yerinde olmayan bir kadın bir gün Resûl-i Ekrem'e gelerek:
- Yâ Resûlallah! Seninle bitecek bir işim var, dedi.
O da:
"- Pekâlâ, nerede görüşmemizi istiyorsan görüşüp derdini halledelim" dedi.
Kadınla yolun kenarına çekilip meselesini halledene kadar görüştüler. (Müslim, Fezâil 76; Ebû Dâvûd, Edeb 12)
Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- akıl hastalarının dini yükümlülüklerden tamamen muaf tutulduğunu şu sözü ile ifade etmiştir:
"Üç kimseden kalem kaldırıldı: Büluğ çağına erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan ve şifa buluncaya kadar akıl hastasından." (Tirmizî, Hudûd, 1)
 
********************
 
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- sağlam insanların özürlülerle davranışlarını düzenleyen ahlâkî prensipler de getirmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte görme özürlüye yol gösterme, sağıra ve dilsize laf anlatma sadaka olarak değerlendirilmiştir. (İbn-i Hanbel, V, 169)
 
 
Hâsılı Peygamberimiz özürlüleri, âtıl kalmaya mahkum ve zavallı bir kitle olarak görmemiştir. Problemlerini çözmeye yönelik tavsiye ve uygulamalarda bulunmakla birlikte durumlarına göre engelli insanlara vazife vermiş, ayrıca onları dünya ve ahiret saadeti bahşeden müjdeli haberlerle de tesselli etmiştir.
 

Faizden Uzak Durun!

Faizden Uzak Durun!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Kat kat artırmak sûretiyle faiz yemeyin! Allah’a karşı takvâ sahibi olun ki felâha eresiniz. Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının! Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin ki rahmet-i ilâhiyeye nâil olasınız.” (Âl-i İmrân, 130-132)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Kişi doğrudan yemese bile ona tozundan bulaşacak.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3331. Nesâî, Büyû’, 2/4452; İbn-i Mâce Ticârât, 58)
 

Peygamber Efendimiz (sav), faiz yiyenlerin âhiretteki cezalarını gösteren bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Miraç gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışardan görünüyordu. Ben:

“–Ey Cibrîl bunlar kimlerdir?” diye sordum.

“–Bunlar faiz yiyenlerdir!” cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

 

Abi sen yanlış gelmişsin :))

Abi sen yanlış gelmişsin :))
onlar dua etmiyor :))))

 
 

 
 

18 Haziran 2013 Salı

ÇOCUĞUN HAKLARI

ÇOCUĞUN HAKLARI
  
 
Bir adam, halife Hz. Ömer'e gelerek, oğlunun serkeşliğinden, ana babasına asi oluşundan şikayette bulundu. Bunun üzerine Ömer efendimiz adamın oğlunu huzura çağırıp ebeveyne itaat hususunda nasihat ve tahşidatta bulundu. Genç, onu dinledikten sonra şu soruyu sordu:
 
 
"Ey müminlerin emiri! çocuğun ana babası üzerinde hakları yok mudur?" Hz. Ömer "Evet, vardır" dedi. Çocuk, onların ne olduğunu sorunca, Hz. Faruk şu cevabı verdi;
  
 
1-Evlenirken anasını araştırıp, seçmesi
  
2-Çocuk doğunca ona güzel bir isim koyması
 
3-Allah'ın kitabını ona öğretmesi bu haklardandır.  
 
Bunun üzerine o genç dedi ki; "Ya Emire'l müminin! Doğrusu babam bunlardan hiçbirini yerine getirmemiştir. Anama gelince, zenci bir kadındır, aynı zamanda daha önce bir Mecusi'ye aitti. Benim ismimi "Cuâl"(kara böcek) koymuş ve Allah'ın kitabını da bana öğretmemiş, bir harf olsun bana belletmeyi akletmemiştir. Şimdi benden ne saygı ve terbiyesi bekliyor?"
  
 
 
Bu sözler üzerine Hz. Ömer(RA) babaya dönerek şöyle dedi; "Be adam bana gelip oğlunun asiliğinden şikayet ediyorsun. Oysa ondan önce sen ona âsi olmuş, haklarını çiğnemişsin. O sana kötülük yapmadan evvel sen ona kötülük yapmışsın."
  
 
Kaynak: Ribat Mecmuası- cilt-1
 
 

Rahmeti Bol Rabbimiz

Rahmeti Bol Rabbimiz

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
(İbrahim dedi ki) “Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.” (Şu’arâ, 81,82)

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“…Allah ancak, merhametli kullarına rahmet eder.” (Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11. Buhârî, Eymân 9, Merdâ 9, Tevhîd 25; Ebû Dâvûd, Cenâiz 24, Edeb 58; Nesâî, Cenâiz 22; İbni Mâce, Cenâiz 53)

Ömer İbnü’l-Hattâb (ra) şöyle dedi:
“(Bir keresinde) Rasûlullah (sav) (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Rasûlullah (sav) çevresindekilere (o kadını işaretle):

“-Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu.

“-Aslâ, atmaz!” dedik.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber:

“-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.(Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35)

 

--

HZ. YUSUF’UN ÖRNEK AHLAKI


HZ. YUSUF’UN ÖRNEK AHLAKI

Kuran’da bildirilen peygamber kıssalarının hikmetlerinden biri de ayetlerin sadece geçtiği zamanın olaylarını anlatması değil, tüm zamanlarda, gelecekte de insanlara bazı dersler vermesi ve yaşanabilecek olaylara işaretlerde bulunmasıdır. “Hz. Yusuf Kıssası” da bu doğrultuda çeşitli hikmetler ve anlamlar taşımaktadır. Yusuf Peygamberin hayatına bakıldığında hemen her dönemde Müslümanların birbirleriyle benzer zorluklar yaşadıkları, din ahlakını yaşamayan kişiler tarafından bazı iftiralara maruz kaldıkları, sabretmeleri ve tevekküllü olmaları gereken çok fazla durumla karşılaştıkları görülür. Bu, Allah (cc)’ın değişmez kanunudur; Allah (cc)’ın kanununda değişiklik olmayacağı ise Kuran’ın birçok ayetiyle haber verilmiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. (Fetih Suresi, 23)


Kuran’da Hz. Yusuf’un hayatı ile ilgili bir çok bilgi verilmiştir. Kuşkusuz müminlerin bu kıssadan alacakları pek çok ders vardır. Nitekim Yusuf Suresi’nin son ayetinde de, peygamber kıssalarının, imani akıl ve hikmete sahip olan, dünyanın özünü kavrayabilen müminler için önemli ibretler içerdiği bildirilmektedir:

Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır… (Yusuf Suresi, 111)

Hz. Yusuf, küçük yaşta iken kardeşleri tarafından bir kuyuya atılarak ölüme terkedilmiş, daha sonra köle olarak satılmış, sonra iftiraya uğrayarak uzun yıllar hapiste kalmış, çeşitli zorluklarla denenmiştir. Tüm bu olaylar sırasında Hz. Yusuf çok üstün bir ahlak sergilemiş, Allah (cc)’a karşı olan derin imanını, tevekkülünü ve sadakatini çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.



Öncelikle daha çocuk yaşta iken, babalarının Hz. Yusuf’u kendilerinden daha çok sevdiğini düşünerek kıskançlığa kapılan kardeşleri, ona bir tuzak kurarak, onu öldürmek üzere bir plan kurmuşlar ancak daha sonra Hz. Yusuf’u öldürmek yerine onu bir kuyuya atma kararı almışlardır. Babalarına ise, kardeşlerini bir kurdun kaptığını ve öldüğünü söylemişlerdir. Hz. Yusuf, henüz küçük bir çocuk olmasına rağmen bu olayda Allah (cc)’a karşı çok olgun, sabırlı, tevekküllü ve teslimiyetli bir ahlak göstermiştir. Ardından ise Allah (cc), bir yolcu kafilesine Hz. Yusuf’u buldurarak onu kuyudan kurtarmıştır. Hz. Yusuf burada da bir başka olayla denenmiş, köle ticareti yapan kimselerin eline düşmüştür. Ancak bu olayda da üstün ahlakından taviz vermemiştir. Daha sonra bu insanlar, Hz. Yusuf’u Mısır’lı bir vezire satmışlardır. Rabbimiz, kendisini satın alan Mısırlı’nın vesilesiyle onu koruma altına alarak, onun güzel bir şekilde bakılmasını ve büyütülmesini sağlamıştır. Onu Mısır’da yerleştirmiştir. Onu satın alan kişi Hz. Yusuf’u eşine emanet ederken onun hakkında şefkatli ve merhametli bir üslup kullanmış, ona iyi bakması yönünde tembihte bulunmuştur. Hatta kendileri için Hz. Yusuf’tan bir yarar dahi ummuş ve onu evlat edinmeyi dahi düşünmüştür. Bu olaylar da yine Allah (cc)’ın Yusuf Peygambere yardım ve desteğinin, şefkat ve merhametinin bir delilidir. Kuyuya atıldığında pek çok tehlike ile yüz yüze iken, Rabbimiz onu kurtarmış ve rahat edeceği, iyi bir yerde barındırmış, Mısır’da yerleşik kılmıştır. Tüm bunlar Allah (cc)’ın onun üzerindeki nimetleridir.



Sonraki yıllarda Hz. Yusuf, evinde kaldığı vezirin karısı tarafından iftiraya uğramış ve bu sebeple haksız yere yıllar yılı zindanda kalmıştır. Tüm bu olaylar sırasında da yine Allah (cc)’ın rızasını herşeyin üzerinde tutmuş, Allah (cc)’ın kendisi için takdir ettiklerine gönülden teslim olmuştur.


Hz. Yusuf’a kurulan onca tuzaktan; kuyuya atılmasından, iftiraya uğramasından, haksız yere zindanda tutulmasından ve yıllar boyu orada unutulmasından sonra ise Allah (cc) onu ülkenin hazinelerin başına geçirmiş; ona güç, mal ve iktidar vermiştir.


Hz. Yusuf’un hayatında olduğu gibi, Rabbimiz tüm müminlere, yaşadıkları zorlukların ardından onları felaha kavuşturacağını vadetmiştir. Allah (cc)’ın bu vaadini bildiren ayetlerden biri şöyledir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir… (Nur Suresi, 55)
 
 

17 Haziran 2013 Pazartesi

Yıllar önce "stadlar da bir gün size dar gelecek" demişti

Yıllar önce "stadlar da bir gün size dar gelecek" demişti



Yıllar önce

11. Türkçe Olimpiyatları Kapanış Töreni'ne gösterilen yoğun ilgi, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin tam 22 yıl önce söylediği sözleri hatırlattı.

11. Türkçe Olimpiyatları Kapanış Töreni muhteşem bir açılış ile başladı. Yüzbinlerin akın ettiği Atatürk Olimpiyat Stadı tıklım tıklım doldu, bir o kadar da kişi stadyum dışında kurulan dev ekranlardan programı izledi. Programı stat içinden ve dışından 250 bin kişinin izlediği belirlendi.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 19 Temmuz 1991 yılında bir sohbeti esnasında, "Siz Olimpiyat salonları yaptıkları o büyük salonları yapacaksınız sonra açık salonlar diyeceksiniz. Bu olimpiyatların yapıldığı açık kapalı stadyumlar da bir gün size dar gelecek. Çünkü sizin yolunuza kader su serpmiş." sözleriyle bu günlere işaret etmişti. 17 haziran 2013
 
 
Videoyu izlemek için tıklayınız... 4 dk
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 

 

Sıla-i Rahim Hikmeti

Sıla-i Rahim Hikmeti

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
 “…Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde bir gözetleyicidir.” (Nisâ, 1)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten adam, kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.”(Buhârî, Edeb 15. Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10.)

Kişinin akrabâ ve yakınlarıyla alâkasını devâm ettirmesi, onları koruyup gözetmesi, yâni sıla-i rahimde bulunması, dînimizin çok ehemmiyet verdiği esaslardan biridir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, akrabâları birbirlerine mîrasçı kılmış, birtakım haklar ve vazifelerle aralarındaki bağları kuvvetlendirmiştir.

Akrabâ çevresi, insanı maddî ve mânevî kötülüklerden muhafaza ettiği gibi muhtelif hayır ve sâlih amellerin işlenmesinde de yardımcı olur. Peygamberler, tebliğlerine akrabâlarından başlamışlardır. Yine onlar, akrabâlarının desteğiyle tebliğ vazifelerine devâm etmişlerdir.

Dolayısıyla müslüman, dînî ve dünyevî hususlarda yakınlarına faydalı olmak ve hayırlı işlerde onlardan istifâde edebilmek için akrabâlık bağlarını devâm ettirmeli ve “sıla-i rahim” vazifesini hiçbir zaman ihmâl etmemelidir. (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyet-2, Erkam Yay.)

 

--