26 Ekim 2016 Çarşamba

SÖZ SÖYLEME SANATI

SÖZ SÖYLEME SANATI

Adam hanımıyla beraber kahvaltı yaptıktan sonra çalışma odasına anahtarını almaya gitti.

Ancak masasının üstünde ve aynanın üstünde toz tabakası gördü. Anahtarını almadan evin kapısının önüne gitti. ...

 Hanımını çağırarak masanın üstünde duran anahtarı getirmesini rica etti.

Kadın içeri girdi, anahtarı aldı ve beyinin toz tabakasının üstüne parmaklarıyla 'Seni seviyorum' yazmış olduğunu gördü.

Tam odadan çıkacakken aynada beyinin 'Sen benim sevgili karımsın,' yazısını farketti.

Kadın anahtarı eşine verdi, gülümsedi ve dedi ki:

Mesaj anlaşılmıştır. Bundan sonra ev işlerine daha çok önem vereceğim. Bana harika bir şekilde aşkla söylediğin için teşekkür ederim…





25 Ekim 2016 Salı

Lat Uzza Menat put isimleri neden Kuran'da geçiyor

Lat Uzza Menat put isimleri neden Kuran'da geçiyor

Ali Şahbaz

Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.
Acaba neden?

Nüzul sırasına göre putların ismi ilk olarak Necm suresinde geçiyor. Yani 6 yıl boyunca putların ismi hiç geçmiyor. İlk olarak Necm suresinde üç putun ismi verilerek şöyle deniliyor:
“Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” (Necm; 53/19-20)


Sonra bunların aslında ne olduğuna geçiliyor. “Onlar” deniyor , gerçekte “Sizin ve atalarınız taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir.” (Necm; 53/23) Yine “Onlar” deniyor “Zanna ve nefeslerinin arzularına tabi oluyorlar” (Necm; 53/23).

Kendi taktıkları bir takım isimler (esmâen semmeytumûhâ)…
Zan ve nefislerinin arzuları (tehve’l-enfüs) …

Demek ki “put” denilen şeyin insanın iç dünyasındaki kökü heva ve heves ve bunlar bir takım“isimler”den başka bir şey değil. İnsanlar o “isimlere” anlam yüklüyor ve perestij ederek yüceltiyorlar.

O “isimlere” dokundurtmuyorlar ve etraflarında atomu parçalamaktan da zor önyargılar oluşturuyorlar. Putları kırmak aslında bu “isimleri” alaşağı etmek ve etraflarında oluşturulan önyargıları kırmak demek oluyor.

***
Peki, madem putlar bir takım isimlerdir, taştan tahtadan yapılmış tasvirleri de nefislerin hevasının dışa vurmuş sembolleridir, dahası Lât , Uzza ve Menat’ın tahtadan taştan yapılmış tasvir ve heykellerinin şu an yerinde yeller esmektedir, o halde bu “isimlerin” hala Kur’an’da yer alıyor olmasının ve bizzat “isimlerin” anılmasının sebebi ne olabilir?

Bu putlar öyle bir şey olmalı ki hala yaşıyor, nefislerin hevasından kaynaklanıyor ve “isimlerinin”hala bir anlam ifade ediyor alması ve tapınç nesnesi haline getirilmiş olması lazım.
Hem de ne anlam ifade ediyor!
Hem de ne tapınç!
Bakın nasıl…

***

“Lât” kelimesi etimolojik olarak “ilah” kelimesinin bozulmuş hali ve mutlak otoriteyi ifade ediyor; El/Elot/Elat/Lat/Elohim/Allot//İlah…
Eski çağlarda Aramice/İbranice’ye kadar uzanan Arapça’nın kök dillerinde kişiyi “içeriden yöneten şey”, “mutlak itaat /otorite” kaynağı anlamında yukarıdaki kelimeler kullanılmaktaydı.
Demek ki Lât “isminin” bugünkü karşılığı “otorite” dediğimiz şeydir.

***

“Uzza” kelimesi bunu tamamlıyor. Kur’an’da kullanılan “Aziz” isminin daha değişik söylenişi. “Güç” “kuvvet” anlamına geliyor: Aziz/Mu’ız/Muaz/Izzet/Muazzez…
Demek ki Uzza isminin bugünkü karşılığı da “güç, kuvvet” dediğimiz şeydir.

***

Üçüncüleri olan diğer “Menat” ise yine çok tanıdık: Menna/Mamon/Money/Many/Menat/Manat…
O bildiğiniz “para” demek yani.
Çarlık Rusyası’nın para birimi: “Manat”
Bugünkü Azarbaycan’ın, Türkmenistan’ın hala para birimi; “Manat”

***

Lât: Otorite…
Uzza: Güç…
Menat: Para…

Şimdi ayeti yaşayan yorumu ile yeniden okuyalım:
“Otorite, güç ve üçüncüleri diğer para… Bunlar sizin ve atalarınızın takdığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir… Onlar gerçekte zanna ve nefislerinin isteklerine/arzularına tabi oluyorlar…”
Nefislerinin istek ve arzuları otorite, güç ve para arzuluyor. Bunlara ulaşmak için, üçüne de perestij ediyorlar ve gözleri başka bir şey görmüyor, put gibi tapınç nesnesi haline getiriyorlar…
Otoriteyi, gücü ve parayı kendilerinde toplamak/biriktirmek istiyorlar. Bunları elde etmek için girmedikleri kılık, atmadıkları takla kalmıyor. Bunlar için savaşıyor, vuruşuyor, kan döküp fesat çıkarıyorlar…
Otorite: Devlet, saltanat, taht, lider, ecdad, egemenlik, sınır, ulus…
Güç: Silah, petrol, toprak, nüfus, nüfuz…
Para: Sermaye, banka, altın, gümüş, dolar, euro…
Yeryüzünde kan döküp fesat çıkarmak bunlar için olmuyor mu?
Yaşadığımız çağa dikkat ediniz…
Otorite sevdasından emperyalizm doğmuş.
Güç tapıncından faşizm doğmuş.
Para hırsından kapitalizm doğmuş.
İnsanlığın ezelî ve ebedî sorunu bu üçü; Lât (otorite), Uzza (güç/kuvvet) ve Menat (para) başka bir şey değil.

***

Ne diyor Kur’an bu üçüne karşı?:
Allah’tan başka otorite yoktur (La ilahe illallah)
Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la guvvete illa billah) Ve üçüncüsü: Mülk Allah’ındır (Lehu’l-Mülk).
Şimdi anlaşıldı mı bunların “ismi” neden veriliyor Kur’an’da.
Çünkü bunlar insanlıkta ölmeyen “isim”ler.
Yok olup gitmiş taşlar, tahtalar değil.
Bunlar yaşayan putlar: Lât, Uzza, Menat…

R.ihsan..
 
 

24 Ekim 2016 Pazartesi

DİYANET

DİYANET

 

‘Diyanet’, sözlükte din, dini emirlere uymak, dindarlık demektir.

 

İslâm dini esaslarının başı ‘şehâdet’ cümlesidir. İslâm’a girmek için iki şehâdet kelimesini birlikte söylemek şarttır.

 

“... Güvene kavuştuğunuz  zaman namazı tam kılın, çünkü namaz müminlere vakitli olarak farz kılınmıştır.” [165] âyetinin bildirdiği üzere belirli vakitlerde farz kılınan namaz, zekât ve İslâm’ın diğer farzları gibi şehâdet kelimesi de İslâm’da kalmanın şartıdır. Yüce Allah (c.c.) zekâtı, şirk ile küfür arasında zikrederek zekât vermemenin, şirk ve küfür türünden bir günah olduğuna işaret etmiş bulunmaktadır.

 

“..O ortak koşanların vay haline : Onlar ki zekât vermezler ve âhireti inkâr ederler.” [166]

 

Kur’an’da salât (namaz) ve zekât çoğu kez beraber anılır ve aynı hükmü taşırlar. Örneğin: 'Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? Derler ki : Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik!' [167]

 

Hac ibâdetini terk etmek de  kâfirlerin sıfatlarından sayılmıştır. “Yoluna gücü yeten herkesin o Eve gitmesi (haccetmesi)  insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim inkâr ederse şüphesiz Allah bütün alemlerden zengindir. (kimseye muhtaç değildir. )” [168]

    

Bakara sûresinde, takvâ (Allah’ın azabından korunma ) oruç tutmaya bağlanmıştır. “Ey inananlar, öncekilere yazıldığı gibi (Allah’ın azabından ) korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı).” [169]

 

Takva, insanın kendisiyle Allah’ın azâbı arasına koruyucu bir siper koymasıdır.

 

Büyük günahlar Kur’an-ı Kerim’de sayılmıştır. Yalan söylemek, zina etmek, adam öldürmek, faiz yemek, içki içmek, kumar oynamak, iftira etmek vs büyük günahlardandır. Kur’an-ı Kerim’de, yalan söylemek, necis (pis) olan putlara tapmakla bir tutulmuştur.

 

“Artık o pis putlardan ve yalan sözlerden kaçının!” [170]

 

Zinâ hakkında da şöyle buyurulmaktadır: “Zina eden erkek, zina eden veya puta tapan kadından başkası ile evlenemez; zina eden kadın da zinâ eden veya puta tapan erkekten başkası ile evlenemez. Bunlarla evlenmek müminlere haram kılınmıştır.” [171]

 

Bu âyette zinâ, müşriklerin yapacağı işlerden sayılmıştır.

Mümin bir insanı öldürmek de, insanı Allah (c.c.)’ın gazabına, lanetine ve Cehennem’de sürekli kalmaya sebep olan büyük bir günahtır. Yüce Allah (c.c.) buyurmuştur“Her kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere (gideceği) cehennemdir.“ [172]

 

Faiz yiyenler de Allah (c.c.)’a karşı savaş açmış olur. “Ey inananlar, Allah’tan korkun, eğer inanıyor iseniz faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (artık faiz almayın). Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü ile savaşa girdiğinizi bilin.” [173]

 

Allah (c.c.) katında geçerli tek din ve ‘Allah’ın başkasını kabul etmeyeceği din’ özellikleri, yalnızca son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in tebliğ ettiği ‘İslâm Dini’nde vardır.

 

“Bugün dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” [174]

 

“Allah katında geçerli din İslâm’dır.” [175]

 

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” [176]

      

İnsanoğlu huzur ve rahatını sağlamak için Allah (c.c.)’ın dinini bizzat yaşamaktan, hayatını O’nun sistemine uydurmaktan, toplum nizamını Allah nizamına uydurmaktan başka bir tarafa yönelmemelidir. İnsan kendi başına bir nizam kuramaz, kurduğu taktirde kesinlikle Allah’ın evrende geçerli olan kanunları ile çatışacaktır. O zaman insanoğlu ezilmek durumunda kalacaktır. Bugün insanlık acı bir boşluğun huzursuzluğu içinde kıvranıp duruyorsa bu, ruhlardan iman gerçeklerinin silinmesinden ve beşer hayatının Allah’ın nizamından yoksun kalmasındandır.

 

[165] Nisâ sûresi,  4/103.
[166] Fussilet sûresi,  41/6-7.
[167] Müddessir sûresi,  74/42-44.
[168] Âl-i İmran sûresi,  3/97.
[169] Bakara sûresi,  2/138.
[170] Hac sûresi,  22/30.
[171] Nûr sûresi,  24/3.
[172] Nisâ sûresi, 4/93.
[173] Bakara sûresi, 2/278-279.
[174] Maide sûresi, 5/3.
[175] Al-i İmran sûresi, 3/19.
[176] Al-i İmran sûresi, 3/85




KAYNAK:BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALIMMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=561
 

--

DÜNYADAKİ VAKİT!..

DÜNYADAKİ VAKİT!..

Dünyadaki bir nefeslik vakit, ahiretteki bin yıldan kıymetlidir.

Çünkü, ahirette ibadet yoktur, tevbe yoktur, nefsle mücadele yoktur, haramdan kaçma mücadelesi, küfre düşme endişesi yoktur, İslam’a hizmet imkanı yoktur.

İşte Cehennemde kalanlar için bir nefeslik dünya zamanı, sonsuzdan daha hayırlıdır.


Çünkü, tekrar dünyaya sadece bir nefeslik yollansalar, yapacakları iş, Kelime-i şehadet getirip, Amentü’yü okuyarak iman etmek olur.

Ancak bu imkan verilmez.
 

 



23 Ekim 2016 Pazar

DİRAYET

DİRAYET

‘Dirayet’, bilmek, tanımak, akıl, zekâ, yetenek, derin görüş sahibi olmak, derinliğine vakıf olmak demektir.

Konusu Kur’an-ı Kerim’i açıklamak olan Tefsir ilminde dirayet denilince, tefsir çeşitlerinden biri olan ‘Dirayet Tefsirleri’ akla gelir. Dirayet tefsirleri, rivayet tefsirlerinde dikkate alınan, Sahabe ve Tabiin sözleri, Kur’an’ın yine Kur’an ile ve Hz Peygamber (s.a.v.)’in hadisleri ve yorumlamalarının yanında dil, edebiyat, dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere ‘Rey’ (görüş) tefsirleri de denilir.

Ahlâk biliminde ‘Dirayet’, akıllı ve zeki olma, akılsız ve aptal olmama, derinliğine konulara hakim olma anlamında kullanılmaktadır. Dirayetli kişilerden başkalarına zarar gelmeyeceği gibi, genelde kendileri de zarar görmezler. Çünkü onlar zarar gelecek yerlere gitmezler, gitseler bile zarar görecekleri noktaya vardırmadan uzaklaşırlar.

Dirayet, iyi düşünmekte, iyi ve doğru söylemekte ve özellikle güzel davranışlarda bulunmakta görülür. Sermayesi ise sabır ve fikri çalışma ile beraber fiili çalışmadır.

Dirayet sahibi kişiler çok aranır, fakat az bulunurlar. Dirayet, düşmanlara karşı savunmada bazen silahtan daha çok iş görür.

Dirayetli arkadaşa sahip olmak, dirayetli eşi ve çocuğu olmak insan için büyük bir kazançtır. Çünkü dirayetli kişiler, kendilerine bir işi uzun uzun anlatmaya gerek olmadan anlar ve onun gereğini yaparlar. Belki de yapılması gerekli olan bir şey kendilerine söylenmeden önce bile onu düşünüp, tasarlayarak sonucunu ortaya koyarlar. Bu nedenle yukarıda özelliklerini saydığımız kimselerin değerleri bilinmeli, yetenekleri doğrultusunda bunlar yetiştirilmelidir.

Dirayetten kurnazlık ve hile ile önlem alma yeteneği anlamı da çıkarılabileceğinden bu özellik Cenâb-ı Hak için kullanılmaz.



KAYNAK:BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALIMMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=560

--

DESTİLERİNİ KIRMASINLAR YETER...

DESTİLERİNİ KIRMASINLAR YETER...

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve açık hava
13 saat

DESTİLERİNİ KIRMASINLAR YETER...

Keyif bu ya Hatice Turhan Sultan, İstanbul'u dolaşmaktan çok hoşlanır. Yanına sadık nedimesini alır, güzergahı arabacıya bırakı...r. İhtiyar faytoncu Valide Hanım'ın huyunu iyi bilir. Daha ziyade fukaranın içine sürer ve gezi bir garip gönlü yapılarak sonlanır.

İşte yollarının Azapkapı'ya çıktığı günlerden birinde, boyu büyüklüğünde destiyi sürükleyen minik bir kız dikkatini çeker ve dizginlere asılır. Arabanın perdesi belli belirsiz aralanır ve bir çift meraklı göz küçük kıza takılır.

Kızcağız güç halle destiyi kucaklar, lüleye dayar. Alttan diziyle destek verip doldurur ama indirmesi çok zordur. Nitekim beklenen olur, ağır desti yalağa çarpar ve parçalanır.


Minik kız kısa bir şaşkınlığın ardından kırıkları toplamaya başlar. Bir yandan içli içli ağlar, bir yandan dizini döve döve ağıt yakar. Valide Sultan dayanamaz, gelip küçük yavrunun başını okşar.
 
"Üzülme güzelim" der, "ben sana daha güzel bir desti alırım. Tamam mı?" Küçük kız "Ben destiye üzülmüyorum ki" der, "kendime kızıyorum. Kocaman oldum ama eve hayrım dokunmuyor. Söyleyin, eğer çeşmeden su bile getiremiyorsa, Saliha neye yarar?"

Bu olgunluk, bu iş yapma hevesi, bu mesuliyet şuuru ve bu berrak lisan Valide Sultan'ın dikkatini çeker. Sorar soruşturur, Saliha'nın civar konaklardan birinde yaşayan bir besleme olduğunu öğrenir.


Hemen kararını verir, onu saraya yerleştirir. Bir "kadınlar akademisi" olan Harem'de onlarca cariye vardır, ancak Saliha Dilaşup şefkati, merhameti, becerikliliği ile akranlarına fark atar. Hiçbiri cömertlikte onla yarışamaz. Kaldı ki benzersiz nakışlar yapar, mânâlı şiirler yazar.

Nitekim 2. Mustafa'ya eş, 1. Mahmud ve 3. Ahmed'e anne olur. Saliha Sultan (ikbaline vesile olduğundan mıdır bilinmez) su hayrına çok para harcar.

Yine bir gün oğlunu çağırır ve Azapkapı'ya bir çeşme yaptırmak istediğini söyler. 3. Ahmet sorar "İyi ama anne, nasıl bir çeşme?" 


 Saliha Sultan "Orasını mimarlar bilsin" der, "yalnız küçük kızlar destilerini kırmasınlar yeter."


22 Ekim 2016 Cumartesi

BİTKİLERLE İLGİLİ HADİS-i ŞERİFLER

BİTKİLERLE İLGİLİ HADİS-i ŞERİFLER

1. Telbineye (Arpa unuyla yapılan çorba) önem veriniz. Hastaya onu yediriniz. Hadis-i Şerif.

2. Sizden biriniz kalbi üzerinde bir ağırlık hissettiği zaman ayva yesin. Hadis-i Şerif.

3. Bir kimse bakla yerse, yemeye devam ederse Allahü Teâlâ o kimsenin yediği baklanın misli kadar hastalığını çıkarır. Hadis-i Şerif.

4. Sizlere iki şifayı tavsiye ederim. Birisi bal, diğeri Kuran okumaktır. Hadis-i Şerif.

5. Sizlere sinameki ve Sennut’u yani tereyağı, bal ve kimyon karışımı tavsiye ederim. Zira bunlar ölümden başka her derde devadır. Hadis-i Şerif.

6. Ekmeğe saygı gösteriniz. Çünkü Allahü Teâlâ onu göklerin bereketinden indirmiştir. Hadis-i Şerif.

7. Bir sahabenin; “Ya Resulullah kardeşim isale yakalandı.” dediğinde Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

“Bal şerbeti içirin. İsale karşı soğuk bal şerbeti çok faydalıdır.” buyurdu. Hadis-i Şerif.

8. Yaylada otlayan genç devenin sütü, sindirim bozukluğu olan kimseler için devadır. Hadis-i Şerif.

9. Hardal ve tere tohumuna kıymet veriniz. Zira Allahü Teâlâ bunları bir çok derde deva kılmıştır. Hadis-i Şerif.

10. İçinde hurma bulunmayan evin halkı açtır. Hadis-i Şerif.

11. Her kim kalbinin düzgün çalışmasını isterse incir yemeye devam etsin. Hadis-i Şerif.

12. Ey Aişe, çorba pişirdiğiniz zaman kabağını çok koyunuz. Zira kabak üzüntülü kimsenin gönlünü güçlendirir. Hadis-i Şerif.

13. Hindibayı silkmeden yeyiniz. Zira cennetten üzerine damla düşmediği bir gün yoktur. Hadis-i Şerif.

14. Hurmanın hararetini karpuzun soğukluğu ile, karpuzun soğukluğunu hurmanın harareti ile gideriniz. Hadis-i Şerif.

15. Yemekten evvel kavun yenirse kanı yıkar, hastalıkları giderir. Hadis-i Şerif.

16. Bağsur hastalığı olan İbni Abbas’a, “Gebere otunun çiçek tohumlarını alıp iyice döv, sonra sulandırıp içersin.” Hadis-i Şerif

17. “Ayağımız ağrıyor.” diyenlere; “Ayağınıza kına yakın.” buyururlardı. Hadis-i Şerif.

18. Mantar ekip dikmeden yetişen bir bitkidir. Suyu ise göz hastalığına şifadır. Hadis-i Şerif.

19. Yatmadan evvel maydanoz yemek, tatlı bir nefesle uyumaya, diş ağrısını gidermeye şifadır. Hadis-i Şerif.

20. Mercimek yemeye devam ediniz. Mercimeği yetmiş peygamber övmüştür. Hadis-i Şerif.

21. Sizin narlarınızdan bir nar yoktur ki, içinde cennet narından bir tane bulunmasın. Hadis-i Şerif.

22. Gözü ağrıyan Hazreti Ali'ye (Radıyallahü Anh); Kırmızı pancar yemelerini tavsiye etmiştir. Kırmızı pancar, hastalıkların etkisini azaltır. Hadis-i Şerif.

23. Yerden biten her bitkide şifa ve zehir vardır. Pirinç ise öyle değildir. Onda yalnız şifa vardır. Hadis-i Şerif.

24. Sarmısak yiyiniz ve onunla tedavi olunuz. Çünkü sarmısakta yetmiş derde deva vardır. Hadis-i Şerif.

25. Eğer ölüme şifa ve çare olan birşey olsaydı sinameki olurdu. Hadis-i Şerif.

26. Sirke negüzel bir katıktır. ALLAH’ım sirkeyi bereketlendir. Çünkü sirke benden önceki peygamberlerinm de katığı idi. Sirke bulunan ev katık sıkıntısı çekmez. Hadis-i Şerif.

27. İnek sütüyle tedavi olunuz. Çünkü sütte Allahü Teâlânın şifa yarattığı kanaatindeyim. Zira inek her çeşit ottan otlanmaktadır. Hadis-i Şerif.

 


 28. Hardal ve tere tohumuna kıymet veriniz. Çünkü bir çok derde devadır. Hadis-i Şerif.

29. Udu hindiye kıymet veriniz. Onda yedi hastalık için şifa olduğu muhakkaktır. Boğaz şişliğinde tozunu zeytinyağına karıştırıp buruna damlatılır. Hadis-i Şerif.

30. Üzüm yiyiniz. Yorgunluğu giderir, sinirleri kuvvetlendirir, öfkeyi durdurur. Bir kişi günde yirmibir adet kuru siyah üzüm yerse, cesedinde hoşlanmayacağı bir şey kalmaz. Hadis-i Şerif.

31. Zemzem suyu hangi niyetle içilirse onun içindir. Eğer şifa niyetiyle içilirse şifa bulur, susuzluğu gidermek için içilirse susuzluğu giderir, açlığı gidermek niyetiyle içilirse doyurur. Çünkü o su Cebrail aleyhisselamın ayağını vurarak çıkardığı, ayrıca Allahü Teâlânın İsmail Aleyhisselama içirdiği kutsal ve mubarek bir sudur. Hadis-i Şerif.

32. Zeytin yağını yiyiniz ve onunla yağlanınız. Zira o, mubarek, kıymetli ve değerli bir ağaçtan yetişmektedir. Hadis-i Şerif.

33. Sizlere çörek otunu tavsiye ederim. Zira bunda ölümden başka bir çok hastalık için şifa vardır. Hadis-i Şerif.

34. Veba hastalığından, aslandan kaçar gibi kaçınız. Hadis-i Şerif.

Unutkanlıktan şikayet eden bir kişiye; “Size inek sütü tavsiye ederim. İnek sütü kalbi ve dimağı kuvvetlendirir, unutkanlığı da giderir.” Hazreti Ali (Radıyallahü Anh)
Günlük yemeye devam edin. O kalbi kuvvetlendirir. Unutkanlığı da giderir. Hazreti Ali (Radıyallahü Anh)

Yiyeceklerin efendisi önce et, sonra pirinçtir. Hazreti Ali (Radıyallahü Anh)

Halk içinde müteber bir nesne yok devlet gibi olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman.

9 şey günlük hayatında sana fayda verir:

1/Mutluluk istiyorsan: Namazı vaktinde kıl
 

2/ Yüzünde nur istiyosan teheccüde kalk
 

3/Huzur istiyorsan:
 
Kur'anı ağır oku
 

4/Sıhhat istiyorsan:
Oruç tut
 

5/Mutluluk istiyorsan:
İstiğfar devam

6/Üzüntüsüz olmak istiyorsan:
Dua'ya devam et.
 

7/Şiddetin yok olmasını istiyorsan:
La havle ve lâ kuvvete
 

8/Bereket istiyorsan:
Peygamber Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem ve O'nun temiz pak ehline salavat getir.

9/Yorulmadan iyilik yapmak istiyorsan:
Bu mesajı saklama sevdiklerin istifade etsin.
 

 



21 Ekim 2016 Cuma

DİLİ TUTMAK

DİLİ TUTMAK
 
‘Dili tutmak’, kendisini ilgilendirmedikçe ve gerekmedikçe konuşmamaktır. Zira dilin, gereksiz, ilgisiz şeyleri konuşmasına engel olmak, insanı birçok tehlikeden korur. ‘İnsanın selâmeti, dilini tutmaktadır’ denilmiştir.
 
Dili tutmanın da birkaç çeşidi vardır.
 
Birincisi, büyüklerin huzurunda susmak ki bu, huzurun edebidir. Yüce Allah: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size rahmet edilsin.” buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.)’den Kur’an dinlemeye gelen cinlerin, birbirlerine: “Susun!” deyip edeple Kur’an dinlediklerini bildirmiştir. [150]
 
Birçok ayette Allah (c.c.)’ın huzurunda meleklerin, insanların ve bütün yaratıkların saygı ile sustukları; O’ndan izin almadan kimsenin konuşmaya cesaret edemeyeceği haber verilmektedir:
“Kıyâmet gününde Rûh ve melekler, O’nun huzurunda dizilip dururlar. Rahmân’ın izin verdiğinden başkası konuşamaz: (Rahmân’ın konuşma izni verdiği de ) sadece doğruyu söyler.” [151]
      
“O gün gelince hiç kimse O’nun izni olmadan konuşamaz.” [152]
     
“Rahmân’a saygı için sesler kısılmıştır. Fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.” [153]
 
 
Yüce Allah (c.c.), Hucûrât sûresinde müminlere, Sevgili Elçisinin huzurunda hiçbir konuda O’nun önüne geçmemelerini, O’ndan önce konuşmamalarını veya O’nun emri olmadan bir şey yapmamalarını emretmiştir:
“Ey inananlar, Allah’ın ve Elçisinin önüne geçmeyin, Allah’tan korunun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey inanlar, seslerinizi peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın; birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa çıkar.  Allah’ın Elçisinin huzurunda seslerini kısanlar var ya, Allah onların kalplerini takvâ için sınamıştır. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” [154]
 
Birinci âyetin iniş nedeni hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kimine göre Kurban bayramı günü bazı kimseler, Peygamber (s.a.v.)’den önce kurban kesmişlerdir, âyet bununla ilgilidir. Peygamber (s.a.v.) kurbanını kesmeden başkalarının kesmemesi emredilmiştir. Kimine göre âyeti şekk (tereddüt) gününde (Ramazan’ın başlangıcı günü) oruç tutmakla ilgilidir. Şekk günü oruç tutanlara, Peygamber (s.a.v) Ramazan orucuna başlamadan, kendilerinin başlamaması emredilmiştir. Katâde (r.a.)’nin  rivayetine göre de âyet: ‘Keşke falan konuda şu hüküm inseydi, keşke şöyle yapılsaydı’ diye dilekte bulunanlarla ilgilidir. Peygamber (s.a.v.) bir hüküm beyan etmeden önce kendi kendilerine dini konularda fikir beyan etmelerini hoş görmemiştir. Kuşkusuz âyet, peygamberden önce iş yapmak, yahut bir konu hakkında hüküm vermek isteyenlerle ilgilidir.
 
Herhalde Peygamber(s.a.v)’in huzurunda bir konu görüşülmüş, veya bir olayın hükmü sorulmuş, henüz Peygamber cevap vermeden önce bazı kimseler konu hakkında fikir beyan etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.9’e karşı edebe (görgü ve nezaket kurallarına) aykırı olan bu davranışı  Allah (c.c.) yasaklamıştır.
    
Abdullah İbnu'z-Zübeyr (r.a.) anlatıyor: ‘Benî Temim kabilesinden binekli bir grup Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına geldiler. Hz. Ebu Bekir: "Ka'kâ' İbnu Ma'bed (r.a.)'i bunlara emir tayin etmesini, Hz. Ömer (r.a.) de Akra İbnu'l-Hâbis'i emir tayin etmesini Hz. Peygamber (s.a.v.)'e söylediler. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'e çıkıştı ve: ‘Sen bana muhalefet etmek istiyorsun!’ dedi.
 
Hz. Ömer :
‘Asla sana muhalefet etmeyi düşünmedim!’ dedi. Aralarında ithamlaşma oldu ve sesleri yükseldi. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
"Ey iman edenler, Allah'ın ve Resulü'nün huzurunda (sözde ve işte) öne geçmeyin. Allah'tan korkun. Çünkü Allah hakkıyla işiten, (her şeyi) bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Ona, sözle birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki siz farkına varmadan amelleriniz hoşa gidiverir" [155]
 
Hucûrat süresinin 2. ve 3. âyetleri de, Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda yüksek sesle ve ciddiyetsiz tarzda konuşanlarla ilgili olup onlara ‘edep’ yani görgü ve nezaket kurallarını öğretmektir. Henüz yeni müslüman olan bir kısım bedevilerin, eğitimsiz ve kaba çöl ahlâkını birden bire bırakmaları kolay değildir. Bunlardan bazıları Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda kaba tarzda, yüksek sesle ve bağıra bağıra konuşuyorlardı. Enes ibn Malik’in rivayetine göre yaratılıştan bağıra bağıra konuşan Sabit b. Kays, bu ayet indikten sonra ‘Ben yüksek sesle konuşuyorum, demek ki amellerim boşa gidiyor, ben cehennemlik oldum’ deyip evine çekilmiş ve artık Peygamberin yanına gelmez olmuş.
 
Peygamber (s.a.v.), onun komşusu olan Sa’d b. Muaz’a, Sabit’in neden huzuruna gelmediğini, bir derdi olup olmadığını sormuş, gidip Sabit ile konuşan Sa’d Peygamber (s.a.v.)’e Sabit’in düşüncesini anlatmış:
 
- Şu ayet indi. Bilirsiniz ki içinizde en yüksek sesle konuşan benim. Demek ki ben cehennem ehliyim!
Peygamber (s.a.v):
 
Hayır o cennet ehlidir, buyurmuş.” [156]
 
Taberi’deki bir rivayete göre bu âyet indikten sonra çok ağlayan Sabit, evindeki ahıra girmiş, karısına kapıyı arkadan üstüne demir destekle kapatmasını söylemiş. Asım b. Adî, onun durumunu Allah (c.c.)’ın elçisine bildirmiş. Allah’ın elçisi Asım’ı gönderip Sabit’i çağırtmış. O zaman kapının desteğini kırarak Sabit’i kendisini kapattığı ahırdan çıkarmış ve beraberce Allah’ın elçisine gelmişler. Allah’ın elçisi Sabit’e, ağlamasının nedenini sormuş. Sabit:
 
- Ben yüksek sesle konuşurum. Bu âyetin, benim hakkımda inmiş olmasından korkuyorum, deyince Allah’ın elçisi :
 
- Güzel yaşayıp şehîd olarak öldürülmeğe ve cennet’e  girmeğe razı oluyor musun? demiş. O da:
 
- Allah ve Elçisinin müjdesine razıyım. Bundan sonra bir daha Allah Elçisinin yanında sesimi yükseltmem, demiş. [157]
                  
İkincisi, dili yalan, gıybet, dedikodu ve çirkin sözlerden korumak için susmaktır. İnsan birçok belaya dili yüzünden uğrar. Dil, gönülde onarılmayacak yaralar açar. Nitekim Hz. Ali (r.a.)’nin şu sözü çok konuşulur:
‘Kılıçların yarası iyileşir ama, dil yarası iyileşmez.’
 
Nefsini eğitme yolunda olanlar, nefsin kendini övmekten, arkadaşlar arasında sivrilmekten hoşlandığını bildikleri için susmayı konuşmaya yeğlemişler; ‘Söz gümüş ise sükutu altındır’ demişlerdir. Bu, tasavvuf yolcularının, ahlâkı düzeltme metotlarından biridir. İmam-ı A’zam’ın seçkin ve halkasında fetvaya yetkili öğrencilerinden olan Davud et-Ta’i, evine çekilmeğe karar verince, önce Ebu Hanife’nin derslerinde , arkadaşları arasında oturup hiçbir konu hakkında konuşmamayı denemiş, tam bir yıl orada susmağa alıştıktan sonra evinde uzlete çekilmiştir. [158]
 
Peygamber (s.a.v), bir çok hadisinde dilin açtığı zararları anlatmıştır:
Muaz b. Cebel’in şöyle dediği rivayet edilir: ‘Ya, Resûlallah, dedim, söylediğimiz sözlerden ötürü cezalandırılır mıyız?’ buyurdu ki:
'Ey Cebel oğlu, insanların burunları üstüne Cehennem’e  atılmaları, dillerinin ürünü değil midir?' [159]
 
“Kim Allah ve Ahiret gününe inanırsa o kimse, ya hayır söylesin veya sussun” [160]
 
“Kim dilini korursa, Allah onun açığını örter; kim öfkesine hakim olursa Allah onu, azabından korur, kim Allah’a döner, özür dilerse Allah onu affeder.” [161]
 
“Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri bırakması, iyi Müslümanlığından (güzel ahlâkından)dır.” [162]
 
Peygamber (s.a.v), Ka’b’ı  sordu, hasta olduğunu söylediler. Çıkıp onun evine gitti, yanına girdiğinde:
- Sevin ey Ka’b, dedi. Ka’b’ın annesi:
 
- Cennet sana mübarek olsun, ey Ka’b, dedi. Peygamber (s.a.v):
 
- Bu Allah adına söz veren kadın kim? buyurdu. Ka’b:
 
- Annemdir, Ya Resûlallah, dedi. Peygamber (s.a.v.):
 
“Ey Ka’b’ın annesi, ne biliyorsun, belki Ka’b, kendisini ilgilendirmeyen söz söylemiş, yahut yapması gereken şeyi yapmamıştır?” [163]
 
Yani Cennet, hesaba çekilmeyecekler için hazırdır. Kendini ilgilendirmeyen sözler söylemiş olan ise (söyledikleri sakıncasız da olsa) hesaba çekilir. Hesaba çekilmek de bir çeşit azaptır. Bundan dolayı o kimse için cennet hazırdır, denemez. Sorguya çekilmeden Cennet’e girmeyecek kimseye de: ‘Sen cennetliksin’ denilemez. Çünkü onun durumu, sorgudan sonra belirlenecektir.’ [164]
 
Ancak susmanın bir ölçüsü vardır ki o da İslâm prensipleridir. Yerinde ve zamanında susmak, güzel bir şey olduğu gibi, yerinde ve zamanında konuşmak da önemli ve değerli meziyetlerden biridir. Gerektiği zaman konuşmayan kimse, bu büyük meziyetten yoksun demektir. Ebu Ali ed-Dakkâk: ‘Hakkı söylemeyip susan kimse, dilsiz şeytandır.’ demiştir.
 
Bu konuda şâir:
‘Bana benden olur her ne olursa,
Başım rahat olur dilim durursa!’ demiştir.
 


[150] Ahkâf sûresi, 46/29.
[151] Nebe’ sûresi, 78/38.
[152] Hûd sûresi, 11/105.
[153] Tâhâ sûresi, 20/108.
[154] Hucûrât sûresi, 49/1-3.
[155] Buharî, Tefsir, Hucurat 1, 2, Meğazî 67, İ'tisam 5; Tirmizî, Tefsir Hucurat (3262); Nesâî, Kazâ' 6, (8, 226)
[156] Buhâri, Müslim.
[157] Camiu’l-Beyan.
[158] Kuşeyri Risâlesi, s.213.
[159] Müstedrek, Hakim.
[160] Tirmizî, Kıyamet  51, 2502.
[161] İhya, Gazâli.
[162] Tirmizî, Zühd 11, (2318, 2319); Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 3,
[163] İhya, Gazali.
[164] İhya, Gazali.

KAYNAK:BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALIMMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=559
 
 

--