27 Aralık 2017 Çarşamba

ÜMMETİN DİLİ: MEHMET AKİF ERSOY

ÜMMETİN DİLİ: MEHMET AKİF ERSOY  
     
Mehmet Akif, sadece İstiklal Marşı ile değil, bütün bir manevi mirasıyla yaşıyor. Akif’in ıstırabı, hüznü, gözyaşı, öfkesi, isyanı, hasreti, ideali onu yüreklerde diri tutuyor.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“(İnsanları) Allâhʼa çağıran, iyi iş yapan ve «Ben Müslümanlardanım.» diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussilet, 33)

Resûlullah buyurdular:

“Ümmetim bir yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizî, Edeb, 81)
 
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un vefatının 80’inci yıl dönümü.



MEHMET AKİF’İ YÜREKLERDE DİRİ TUTAN MİRAS

Mehmet Akif, sadece İstiklal Marşı ile değil, bütün bir manevi mirasıyla yaşıyor. Akif’in ıstırabı, hüznü, gözyaşı, öfkesi, isyanı, hasreti, ideali onu yüreklerde diri tutuyor.
 
Mehmet Akif, birçok yönüyle okunabilir, ama herhalde en çok “Istırab”ıyla okunacaktır. Çünkü, Akif’i mustarip kılan şey, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen bütünüyle ortadan kalkmış değildir.

Mehmet Akif, Osmanlı’nın çözülüş günlerini yaşar. 24 milyon kilometre kareyi bulan, üç kıtaya serpilmiş olan Osmanlı toprağı, gün gün elden çıkmaktadır. Terkedilen topraklardaki Müslüman Osmanlı evladı, tarihin eşine az rastlayacağı bir vahşete maruz kalmaktadır.

Müslüman Şark perişandır. Sefalet kol gezmektedir. Akif’in yüreğinde bütün bu sefalet, derin izler bırakmaktadır. Halkın Müslümanlığı perişandır. Garp, bayındırdır ve zalimdir, ve bu zulmünü, Müslüman Şark üzerinde icra etmektedir. Aydınlar zihni bir tükenişin içinde, milletin değerlerinden soyuluşunun öncülüğünü yapmaktadırlar.

ISTIRABIN SEMBOLÜ

Akif, İstiklal Marşı’nı yazdığı, kurtuluşu için canını dişine taktığı ülkede olan bitenden mustariptir. Mısır hayatı, bu ıstırabın sembolüdür. Akif’in içinde, ümmetin şanlı günlerine yönelik özlem depreşip durmaktadır.

İşte bütün bunlar, Akif’ten bugüne, tüm Müslüman nesillerin yüreğini yaktığı içindir ki, Akif, ümmetin dili olmaktadır. Oraya bir de “Asım’ın nesli” özlemini ekleyin, Akif ve Ümmet bütünlüğü çıkar ortaya.

“ASIM’IN NESLİ” İDEALİ

Bütün bu sesler, bu öfkeler, bu özlemler, bu çağrılar, bu dualar içimizde ma’kes bulur, dilimizde, gönlümüzde ses olur. Bir de, kaht-ı rical acısı yaşayan İslam toplumlarının ufkuna “Asımın nesli” idealini yerleştiren Akif ebediyete gider, sesi yadigâr kalır. Mazlumiyeti sona erdirecek gayret aşkının ateşleyicisi olur. Akif’e sonsuz rahmet diliyoruz.

Kaynak: www.2g1d.com

http://www.islamveihsan.com/ummetin-dili-mehmet-akif-ersoy.html


 

ALLAH’A VERDİĞİMİZ SÖZE SADIK MIYIZ?

ALLAH’A VERDİĞİMİZ SÖZE SADIK MIYIZ?   
     
Yaratılışımızda Allah’a (c.c.) verdiğimiz söze sadık mıyız? Sözün gerekliliklerini yerine getiriyor muyuz?

Âyet-i kerîmede buyurulur:
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا…

“Böylece sizin insanlığa şahitler olmanız (yani İslâm’ı temsil etmeniz), Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mûtedil (hakka ve hayra istîdatlı, vasat, ölçülü, ifrat ve tefritten uzak) bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 143)

Hazret-i Mevlânâ; dünya hayatının Cenâb-ı Hakk’a kulluk imtihanı oluşunu, âyet-i kerîmenin bir nevi tefsiri olarak, şu güzel misal ile anlatır:

“Biz bu dünyaya ruhlar âleminde Rabbimiz’e verdiğimiz sözü tutmak, şahitliğimizi yerine getirmek için geldik.

Bizler kazâ ve kader hâkiminin;

«–Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» sorusunun cevabına;

«–Evet Rabbimiz’sin.» cevabını verdiren bir ahitte bulunduğumuz bu ezel dâvâsının görülmesi, gerçekleştirilmesi için bu dehlizde bulunuyoruz.

Mademki ezelde biz; «Evet!» dedik, işte ezelde verdiğimiz bu sözün, bu; «Evet!» deyişimizin, bu dünyada başımıza gelen musîbetlerle imtihanını vermekte, bu dâvâ için şahitlik etmekteyiz. Yani bizim bu dünyada yaptığımız; amellerimiz, işlerimiz, hareketlerimiz, sözlerimiz, dertlerimiz, kederlerimiz ve sabırlarımız, hepsi ezel dâvâsına getirdiğimiz şahitlerdir.”

O hâlde, bir mü’min; ömrünü dâimâ sâlih amellerle tezyin etmelidir ki, ezeldeki ahdine sâdık olduğunu gösterebilsin. Hazret-i Mevlânâ, sâlih ameller işlemeye teşvik ederek şöyle devam eder:

“Neden ezel hâkiminin mahkeme koridorunda susup duruyoruz. Biz buraya şahitlik etmeye gelmedik mi? Neden Muhammedî emirlere uyarak, insan gibi yaşayarak, şahitliğimizi yerine getirmiyoruz?

Ey şahit, ne zamana kadar mahkeme koridorunda bekleyip duracaksın? Vakti gelmişken şahitlik vazifeni yap. Bu iş bitsin, gitsin. Bu pis, bu sıkıcı koridorda hapis olup kalmak hoşuna mı gidiyor? Aksilik yapma, aklını başına al, şahitliğini bir an evvel yerine getir. Kurtul, çık git.

Seni buraya şahitlikte bulunman; inat etmemen, inkâra düşmemen için çağırdılar.

Hâlbuki sen; şu daracık yerde, şu pis karanlık koridorda oturmuş, inadından elini sadaka vermekten, yoksullara yardımdan esirgiyor, dilini Allâh’ı zikretmekten alıkoyuyor, dudaklarını yumuyorsun.

Ey şahit, senden beklenen şahitliğini yapmadıkça bu koridordan nasıl kurtulursun? Yaşadığın zamanın kıymetini bil. İş başarma zamanı geçmeden, sâlih ameller işle, kurtul.

İster yüz senede ister bir anda; madem sonunda şu emâneti vereceksin, hemen şimdi ver de kurtul.

Namaz da oruç da bütün görünen ibâdetler, iyilikler de içte îman nûruna şahitlik ederler.”
 
“Bir kimse mal ile yahut başka türlü bir vasıta ile hayra çalışırsa, o gayret; «İçimde, gönlümde cömertlik ve iyilikseverlik cevheri vardır.» demektir.

«Benim içimde, takvâ ile cömertlikten ibaret bir cevherim vardır ki, bu zekât ve bu orucun ikisi de ona şahittir.» demektir.

O oruç der ki:

«–Allâh’ım! Bu kişi helâl lokmayı bile Sen’in emrine uyarak yemedi. Susuzken su içmedi, bu kişi nasıl olur da harama el atar?»

Verdiği zekât der ki:

«–O çok sevdiği kendi malından ayrıldı, yoksula verdi. Bu adam, eline fırsat düşünce nasıl olur da hırsızlık yapar?»”

Unutmamalıdır ki, en kötü hırsızlık, fakirin zekât hakkını gasbetmektir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Ekim Sayı: 152

http://www.islamveihsan.com/allaha-verdigimiz-soze-sadik-miyiz.html


 

26 Aralık 2017 Salı

Efkan Vural - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-3

Efkan Vural - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-3

Celal ÇELİK’in yazdığı kitabı sizlere tanıtmaya devam etmek istiyorum.
 
Kitabına şöyle devam eder;
 
Fantastik bir soru sorar. Bebeği engelli doğacak kişilerin bebeğini kürtajla aldırması uygun mu? Diye sorar. Ve der ki, engelli doğacak olan  bebeğin nasıl bir insan olacağını biz asla bilemeyiz...
 
Celal,engelli olmanın kendisi için bir piyango olduğunu söyler. Çünkü bu dünyada bu hastalığa sabreder,isyan etmez ve ibadet ederse,sonsuz olan ahirette, Cennete gireceğine ve sonsuza dek mutlu olacağına inanır. Ve engelliler için bu durumun bir piyango olacağını dile getirir.
 
Kendisinde bulunan “Friedreich Ataksisi” hastalığını hem nimet ve hemde şifa olarak görürür.
 
Her insanın bir derdi vardır. Dertsiz insan yoktur,der. Kendisinin engelli olmasıyla belki de, çok daha acı şeylerle karşılaşabileceğini söyler.
 
Celal,engelli olmasının ve “Friedreich Ataksisi” hastalığının Allah’tan kendisine verilen bir ödül olarak görür.
 
Allah insanı imtihana tabi tutar. Dünya bizim için bir imtihandır,der.
 
Hastalıklar,belalar,sıkıntılar ve bütün nimetler imtihanımız içindir.
 
Celal bol bol Türk sanat müziğini dinlediğini anlatır.Çünkü Türk sanat müziğini dinleyerek ruhunun huzura kavuştuğunu ve kalbinin yumuşadığını hissediyor...
 
Babası Celal’i kendi arabasıyla işe getiri,götürür. Tekerlekli sandalyede olduğu halde işini yürütür. Gün boyu sandalyede oturur,uzanıp dinlenemez.
 
İşyerinde, Patronu,müdürü ve diğer çalışanlar Celal’e ilgilerini hiç eksik etmezler.
 
Evde yaşamı kolaylaştırmak için, babası bir çok yenilik yaptı. Tuvalete gidişi,vinç yardımıyla klozete oturması,vs.bir çok şeyi düşünerek yaptıklarını ve diğer engellilerle paylaştıklarını anlatır.
 
Maddi aşkın ilahi aşka dönüşmesini açıklayan Celal ÇELİK,kendisinin de “Gönül” ’ün yüzüne baktğında aslında gördüğünün Cenab-ı Hakk’ın Cemali olduğunu fark ederek, ilahi aşk denizinin kıyısına ulaştığını söyler.
 
Celal, emekli olamayacağını düşünüyordu. Hastalığından dolayı okadar yorgun düşüyor du ki, sabahları işe gitmek için, babası tarafından zorla kaldırılıyor. Yorgun argın tekerlekli sandalye ile arabanın bagajında işe gidip geliyor. Çok yorulduğu için de istifa ederek işten ayrılmak istiyordu. Babası, Celal’e bir kaç yıl daha dayanmasını ve sonra emekli olmasını söylüyordu.
 
Celal, “Friedreich Ataksisi”  hastalığı ile ilgili bir takım bilgiler vermektedir. İstatistiklere göre bu hastaların 30,35,45,50,bazı ülkelerde 60 yaşına kadar yaşayan hastaların olduğunu belirtir.
 
Celal ÇELİK, genelde Allah’a vuslatı (kavuşmayı) çok arzu eder. Ancak Allah’ın takdirini bilmediğimiz için, bize düşenin  O’na sabırla kulluk etmek olduğunu söyler. Öiümü temenni etmemeliyiz ölümü istemek Allah’ın işine karışmak demektir, der.
 
Allah’ın takdiri gelincede ölümden korkulmaz. Celal, ölümle beraber bütün sevdiklerimize kavuşacağımızı söyler.
 
Celal,nihayet 2010 yılında emekli olur. Emeklilite kendine blog sayfalar açar. Blog sayfalarında günlük ve haftalık yazılar yazar. Bu kitabıda yazarak emeklilik günlerini değerlendirir.
 
Celal, kitabında sülalelerinde tek engellinin kendisinin olduğu düşünürdü. Halbuki sülalenin tek engellisinin  kendisinin olmadığını anlatır. Kendisinden başka engellilerin de var oduğunu ve bunlardan  bir tanesini kitabında konu eder.
 
Celal ÇELİK, emekli olduktan sonra yazları Konya- Ereğli’de kalırlar. Ereğli’ye giderken yolda mola verirler. Mola yerinde, tekerlekli sandalye arabanın asansöründen aşağıya düşer ve Celal’ın üstü başı çamur olur. Celal’in yüzü yaralanır. Çok acı ve sızı çeker. Orada biraz dinlendikten sonra,yorucu ve eziyetli bir yolculuktan sonra Ereğli’ye giderler.
 
Daha sonra Eylül ayında Celal, Ankara’ya döner. Ağır bir şeker komasına girer. Babası onu hastaneye götürür.Hemen yoğun bakıma alınır. Yoğun bakımda 20 gün kalır. Celal,yoğun bakımda zor ve sıkıntılı günler geçirdiğini dile getirir. Celal bu zor günlerde “Buda geçer Ya Hu! “diyerek, sabreder...
 
Yoğun bakımdan sonra hastanenin servis bölümüne alınır. Gördüğü tedavi sonrası nihayet eve döner. Evde de hastane de olduğu gibi ilaç,tedavi ve beslenme düzenli bir şekilde devam eder.
 
Evdeki tedavi süresince babası,annesi,kız kardeşi Celal’in etrafında pervane gibi dönerler.
Yapılan tüm mücadele ile Celal’in sabrı ve inancı ile hastalıklardan temizlenir.
 
Celal ÇELİK,iyileştikten sonra yine yaz aylarında Konya- Ereğliye giderler. Tüm aile Ereğli’de toplanır. Celal,Ereğli’de çok güzel günler geçirdi.
 
Günler geçtikten sonra oradada idrar yollarından rahatsızlanan Celal,hastalıklardan yine kurtulamaz. Hastaneye götürülür,idrar yollarından kapalı bir ameliyat olur. 20 günlük bir tedavi sonrası rahatlar.
 
Her Cuma ,Ereğli’de bulunan Selçuklu eserlerinden tarihi Ulu Camide namaz kılar. Orada çeşitli kişilerle tanışır,onlarla konuşur ve sohbet eder.
 
Celal, Konya –Ereğli’de unutulmaz günler geçirdiğini dile getirir...
 
(Devam edecek)
 
Efkan VURAL
 
 
NOT:
 
Merak edenler olursa kitabı Hepsiburada dan sipariş edebilirsiniz
 
 
 
 

DİLDEN GÖNÜLE

DİLDEN GÖNÜLE

Ermişin birisine sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? diye sormuşlar.


’’Bakın göstereyim’’ demiş, ermiş....


Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.Hepsi oturmuşlar yerlerine.


Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye birde şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.


Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.

En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.


Buyrun deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp,sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş ;

"Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı, düşünürse, o aç kalacaktır ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.

Şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima...
 




HUZURLU BİR İBADET İÇİN NE YAPMAK GEREKİR?

HUZURLU BİR İBADET İÇİN NE YAPMAK GEREKİR?   
     
İbadetlerden zevk alamamanın temel sebebi; haram ve şüphelilerden yeterince kaçınmamak ve günahlardan kendini lâyıkıyla korumamaktır.
 
Mevlânâ Hazretleri buyurur:
 
“Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüp­heli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”
 
“Nûr ve kemâli artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.”
 
[Nitekim Hak dostlarından Süf­yân-ı Sev­rî -kud­di­se sir­ruh-:
 
“Ki­şi­nin din­dar­lı­ğı, ek­me­ği­nin he­lâl­li­ği nis­be­tin­de­dir.” bu­yur­muş­tur.
 
Yine bir ­gün ken­di­si­ne:
 
“–Efen­dim! Na­ma­zı bi­rin­ci saf­ta kıl­ma­nın fa­zî­le­ti­ni an­la­tır mı­sı­nız?” de­dik­le­rin­de de he­lâl lok­ma­ya dik­kat çek­miş ve:
 
“–Kar­de­şim! Sen ek­me­ği­ni ne­re­den ka­za­nı­yor­sun, ona bak! Ka­zan­cın he­lâl ol­duk­tan son­ra, han­gi saf­ta di­ler­sen na­ma­zı­nı ora­da kıl; bu hu­sus­ta sa­na güç­lük yok­tur.” ce­vâ­bı­nı ver­miş­tir.]
 
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarından Hikmetler – 1, Erkam Yayınları
 
 
 
 

İSLAM’DA AKIL VE HAKİKAT

İSLAM’DA AKIL VE HAKİKAT 
     
Kur’ân-ı Kerim, vahyin muhtevâsı içinde hakikî değerini bulan akla işaret ederek birçok ayette akıl “akıl sahiplerine” seslenmiştir. Ayet-i kerimelerde sık sık “Akletmez misiniz?..”, “İdrâk etmez misiniz?..”, “Tefekkür etmeniz için…”, “Umulur ki düşünürsünüz…”, gibi ifadelerle düşünmeye sevketmiştir.

Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir kimse methedildiği zaman;

“Onun aklı nasıl?” buyururlardı.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde sık sık;

“Akletmez misiniz?..”,

“İdrâk etmez misiniz?..”,

“Tefekkür etmeniz için…”,

“Umulur ki düşünürsünüz…”,

“İbret alın!..” gibi ifadelerle biz kullarını dâimâ tefekküre davet eder. Kur’ân-ı Kerim; idrâki açar, tefekkürü derinleştirir, firâseti keskinleştirir, basîreti berraklaştırır.

KUR’AN’I KERİM AKLA İŞARET EDİYOR

Kur’ân-ı Kerim, vahyin muhtevâsı içinde hakikî değerini bulan akla işaret ederek on altı defa;

«Ülû’l-elbâb» yani «akıl sahipleri»ne temas etmiştir. Onlara hitap etmiş, ancak onların anlayabileceği kevnî âyetleri beyan buyurmuştur.
Aklın vahiy muhtevâsı içinde terbiye edilmesi, peygamberlerin de vazifeleri arasındadır. Nitekim âyet-i kerîmelerde peygamberlerin vazifeleri şöyle sayılmıştır:
  • Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini tebliğ etmek.
  • İnsanların iç âlemini temizlemek. Kalbi arındırarak şeffaflaştırmak.
  • Kitap ve hikmeti tâlim etmek.

Kitap Allâh’ın kitabıdır. Hikmet ise, hâdisâtın sırrî tarafıdır. Perde arkasıdır. Bunları nebevî rahleden tahsil ettikçe, kulun kalbine bir derinlik gelir. Bu derinleşmenin tezâhürlerinden biri de firâsettir. Yani, hâdiseleri vukûundan evvel sezebilme husûsiyetidir.

Hadîs-i şerifte buyurulmuştur:

“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15)

Bunun tahsili için kalbin takvâ ile mesafe alması şarttır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ

“…Allah’tan ittikā edin (takvâ sahibi olun), Allah size (bilmediklerinizi) öğretir…” (el-Bakara, 282)
 
Bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur:

 
“Ey îmân edenler! Eğer Allah’tan ittikâ ederseniz, O, size bir furkān (iyi ile kötüyü ayırt edecek bir ilim, firâset ve anlayış) verir…” (el-Enfâl, 29)

Bir mü’minin Kur’ân-ı Kerim’den alacağı neticenin kalbî vaziyetine göre değişeceğini, bir dalgıç misâliyle verebiliriz.

Denizin kenarında duran kişi, denizin ancak ufka kadar olan sathını görür. Güçlü bir dalgıç ise, o deryâya dalabildiği kadar nice manzaralar görür.

Mü’min gönüller de;

Takvâ neticesinde Kur’ân-ı Kerim’le derinleşirler ve tefekkürleri nisbetinde de her âyette nice değişik manzaralar seyrederler. Bunun en güzel tezâhürlerini «evliyâullah»ta görürüz. Onlar Kur’ân’dan aldıkları ilham ile, âyetlerde temâşâ ettikleri hikmet deryâlarına dalarak nice şâheserler kaleme almışlardır. Evliyâullâh’ın sözcüsü mahiyetindeki Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’si bunun en güzel misâlidir. Hâdisâtın ve vukûatın hikmet tarafını mükemmel bir şekilde dile getirir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Kasım Sayı: 153

http://www.islamveihsan.com/islamda-akil-ve-hakikat.html


 

25 Aralık 2017 Pazartesi

Efkan Vural - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-2

Efkan Vural - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-2
 
Nihayet, 1993 yılında üniversite son sınıfta iken hastalık kendisini gösterdi. Yürüme bozukluğu, denge sorunu ile ortaya çıkan bu hastalık ve Gönül’den ayrılma Celal’in moralini iyice bozmuştu.
 
Hastalık ilerliyordu. Hastaneye gitti. Hastaneden bir netice alamadı. Babası Celal’i hastaneye götürdü. Tedavi için hastaneye yatırıldı. Celal’e yapılmadık test kalmadı.
 
Bir gün doktor neticeyi Celal’e bildirir.Celal’in “Friedreich Ataksisi” hastası olduğunu söyledi. Celal daha hastalığın adını telafuz edemiyordu. İlk defa böyle bir hastalık duydu.
 
Doktor bu hastalığın ne olduğunu biraz açıkladı. Doktor Celal’e,bu hastalık dengesiz yürümeyle başlar, sürekli ilerler ve tekerlekli sandalye ile devam  eder. Sonra yatalak bir duruma gelinir,dedi.
 
Doktor bu haliyla bir işte çalışamayacağını ve yatalak bir durumda hayata devam edebileceğini söyler. Celal artık yıkılmış ve kendisinden geçmiştir. Battaniyenin altında sabaha kadar ağlamıştı.
 
Celal günlerce üzülür. Aklına aşık olduğu Gönül gelir ve onun sevgisiyle hayata tutunmak ister. Celal Gönül için şiirler yazarak yaşama umudunu yitirmek istemez.
 
Askeri hastaneye gider. Çok sevdiği komando askeri olma hevesi kırılır. Oradan aldığı askerlik yapamaz raporu ile tekrar yıkılır.
 
Bu kitabı yazmasının nedenlerini yazar. Yaşadıklarının en azından yeğenleri için bir hatıra olması için bunları yazarak kayıt altına almak ister.
 
Celal, kitabının bir gün basılması durumunda, başta engelliler olmak üzere herkes için faydalı olmasını ve hiçbir şekilde menfaat gözetmediğini dile getirir.
 
Celal,1994 yılında özel bir şirkette tekniker olarak çalışmaya başlar. Burada 16 yıl başarılı bir şekilde çalışarak, 2010 yılında aynı şirketten emekli olur.
 
Kendi kendine dinle ilgili bazı sorular sorar. Bu sorulara cevap arar. Celal, aklını kullanarak,kainattaki sırlardan hareketleYüce Allah’ın varlığına bir çok delili örnek  verir.
 
Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu, 1400 yıl önce gelen Kur’an’ın günümüze ışık tuttuğunu açıklar.
 
Celal,namaz ibadetini yerine getirmeye başlar. Allah’a olan aşkı ortaya çıkar. Celal,artık “Gönül”’ü değil Allah’ı düşünür. Gönül Onu ilahi aşk denizine ulaştırmıştır. İlahi aşk gemisine binen Celal,manevi yolculuğa başlar.
 
Kendi durumundan hareketle,görünen şeylerin, görüntüsünün arkasında başka bir gerçek olduğunufark etti. Kendisinin  engelli oluşu onu, Yüce Allah’a olan aşkını engellememiştir.
 
Aksine kalb gözü ile Yüce Allah’a aşık olmuş ve sonsuz mutluluğa ulaşmış olduğunu anlatır.
 
Celal, hastalığının kendisini uyandırdığını ve Allah’a olan bağlılığını artırdığını söyler.
 
Sağlıklı olsaydı, belki de imana ulaşamayacağını,daha farklı biri olabileceğini söyler.
 
Celal, kendisinin aşk için yaratıldığını düşünür. 2003 yılındaki hidayetiyle ilahi aşkı başlar.
 
1992 ile 2003 yılları arası aşksız yaşadığını, bu yıllarda hep arayış içinde olduğunu ve sonunda Leyla’dan  Mevla aşkına ulaştığını söyler.
 
Celal, içinde bitmeyen bir özlemin olduğunu, yıllarca bir şeylere hasret duyduğunu söyler. Bu hasretin bu özlemin, Allah’ın Cemali olduğunu anlatır.
 
Celal, yaptığımız iyilikler ve güzel şeyler bize hem bu dünyada ve hemde  ahirette yarar sağladığını, Allah için bir şeyler yapmak gerektiğini, Allah’a bir adım atana Allah’ın koşarak geldiğini dile getirir.
 
Celal, rahatsızlığı nedeniyle Yüce Allah’a bol bol dua eder, O’ndan şifa diler. Dua yapmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu belirtir.
 
Celal,Allah’ın kendisine bazen ilahi ip uçları verdiğini söyler.
 
Celal, bilgisayarda çalışırken,elektriklerin kesilmesi,meilleri gönderememesi vs.şeylerde Allah’ın kendisini uyardığını düşünür.
 
(Devam edecek)
 
Efkan VURAL
 
 
 
NOT:
 
Merak edenler olursa kitabı Hepsiburada dan sipariş edebilirsiniz
 
 


EN BÜYÜK NİMET!

EN BÜYÜK NİMET!  
     
İnsanoğlu için kıymetli pek çok değer vardır. Mal, mülk, şöhret, makam, sağlık, güzellik, sevgi, dostluk vb.. Bütün bunlar Rabbimizin bize lutfettiği nimetlerden yalnızca birkaçı. En büyük nimeti de herhalde başlı başına bir hazine olan insan hayatı. Günler geceler birbirini kovalarken hiç farkında olmadan bir de bakıyorsunuz saçlar bembeyaz oluvermiş, bedeninizden çatlak sesler gelmeye başlamış. Artık dizlerde eski derman kalmamış, vücut kuvvetten düşmeye başlamış…
 
İşte nasıl eridiğini anlamadığımız ve satın alınması mümkün olmayan bir servettir zaman. Zaman; başka güne aktaramayacağımız, o günün sonuna kadar kullanmak zorunda olduğumuz bir sermayedir. O kadar kıymetli bir servet ki ne parayla, ne altınla, ne inciyle, ne de mücevherle alınması mümkün değildir. Bunu hepimiz biliriz. Üstelik şu dünya hayatının sınırlı bir zaman dilimi olduğunu da biliriz.
Cenabı Hak Kur’anı Kerim de Asr’a yemin ederek zamana dikkatimizi çekmektedir.
 
Bu; kıymeti hiçbir şeyle ölçülemeyen, tek saniyesinin dahi büyük önemi olan sermayeyi nasıl değerlendirmeliyiz?
 
Başlayan her yeni günün payımıza düşen her anını değerlendirmek ya da harcamak elimizdedir. Onu kalıcı hale dönüştürmek; kıymetlendirmek, bezemek, süslemek elimizdedir. Bir kuş olup uçan; bir su olup yaz güneşinde buharlaşıp bizden uzaklaşan; yeniden yaşanması mümkün olmayan saliselerin, saniyelerin kıymetini bilip ona göre davranmalıyız. Zamanı durdurmak elimizde değil ancak onu değerlendirerek geleceğe taşımak elimizdedir.
 
KAVANOZ İLE ÇAKIL TAŞLARININ HİKAYESİ
 
Meşhur hikayedir. Kavanoz ile çakıl taşlarının hikayesini pek çok kişi bilir: Adamın birinin eline kaya parçaları vermişler, çakıl taşları vermişler, kum vermişler, su vermişler; bir de kavanoz tutuşturmuşlar. Sonra da dönüp :
 
“Haydi bakalım bunları yerleştir” demişler. Ne yapabilir bu durumda adam? Kavanozu su ile doldursa içine başka bir şey konmaz. Kum ile doldursa çakıl taşlarına yer kalmaz. Çakıl taşlarına öncelik tanısa bu sefer de kaya parçalarına kavanozda yer bulamaz. O zaman ne yapmalı bu adamcağız? Elbette ki büyük kaya parçalarından işe başlaması gerekir. Önce kaya parçalarını yerleştirir kavanoza, kalan boşluklara çakıl taşlarını koyar. Çakıl taşları arasında kalan boşluklara da kumları döker. Kum tanecikleri arasında kalan boşlukları da su ile doldurarak işlemi tamamlar.
 
Bizler de her günümüzü elimize tutuşturulan içerisi boş bir kavanoz gibi görmeli; onu nasıl en iyi biçimde doldururuz diye düşünmeliyiz. İşte akıllı insan zamanını şuurlu kullanmaya gayret eder.
 
Tarih boyunca yapılan hayırlı çalışmalar hep bu sağduyu ile elde edilmiştir. Akıllı insan geçmişte oyalanıp gamın girdabına girmez hep geleceğe umutla bakar. Maksadı şu gök kubbede hoş bir seda bırakmaktır. Hem bu dünya hayatında hem de ebedi hayatında huzur ve saadeti yakalayabilmenin yarışı içindedir vesselam.
 
Kaynak: Hatice Yeğenler, Altınoluk Dergisi, Ocak 2015, 347. Sayı
 
 
 
 

24 Aralık 2017 Pazar

Efkan VURAL - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-1

Efkan VURAL - KİTAP: İçimdeki Bitmeyen Özlem-1

 


Sevgili Celal ÇELİK’in uzun yıllar üzerinde çalışarak  ve büyük bir uğraş  vererek yazmış olduğu “İçimdeki Bitmeyen Özlem” adlı kitabı  sizlere taıtmak istiyorum.
 
Egemen yayınları tarafından basılan kitap, Mayıs 2017 ‘de 1.baskısıyla okuyucusuyla buluştu.
 
Kitap, Egemen yayınları kültür serisinin 11.kitabı olarak yayınlanarak büyük bir hizmete imza atılmıştır.
 
Kitap, 16 bölümden ve  150 alt başlıktan oluşup, 271 sayfadan ibarettir.
 
1973 Yılında Konya Ereğli de  doğan celal ÇELİK kendi hayat hikayesini anlatmaktadır.
 
Engelli bir kişi olarak hayatını sürdürmekte olan Celal ÇELİK, engelli olmasını Allah’ın kendisine verdiği bir hediye olarak  düşünmektedir.
 
Kitabı okurken göz yaşlarınızı tutamadığınız anlar olacaktır. Kitap’ta çoğumuz kendi haytından kesitler bulacaktır.
 
Kitap’ta maddi aşkın ilahi bir aşka dönüştüğüne şahit olacaksınız. Bir engellinin hayata bakışını, mücadelesini ve sabrını göreceksiniz.
 
Kitabı okuduktan sonra hayata bakışınız değişecektir. İçinde bulunduğunuz nimetleri farkedeceksiniz.İşinizi daha güzel yapmaya çalışacaksınız.
 
Kitap’ta her tür özelliğe sahip kişilere ibret olabilecek anlatımlar bulacaksınız.
 
Celal ÇELİK, gençliğinde yaşadığı aşkı anlatır. Maddi aşkının  nasıl ilahi bir aşka dönüşdüğünü  ve içindeki bitmeyen özlemin ne olduğunu anlatmaktadır.
 
Kitap, çok akıcı ve hiç sıkılmadan bir nefeste okunabilecek güzel bir eser.
 
Kitap’ta neler anlatıldığını kısaca yazmak istiyorum.
 
Celal ÇELİK,hayatında üç önemli noktanın olduğunu söyler.Bu üç önemli noktayı üç mektup olarak anlatır.
 
Kitabın 1.bölümünde hayatını etkileyen 3.mektubu paylaşır. Konya-Ereğlide kaldığı süre içerisinde Cuma namazlarını Ulu Cami’de kılar. Haftada sadece bir gün dışarı çıkar, o günü bayram gibi algılar. Camiye gidip gelmesini,camide kurduğu dostlukları  ve yol boyunca yaşadıklarını anlatır.
 
Hayatının dönüm noktası olan üçüncü mektubu,kendilerini ziyarete gittiğimde bunu bana açar. Celal, hayatını anlatacağı bir kitap yazmayı ve bu kitabın basılabileceği haberini benimle paylaşır.
 
Celal ÇELİK, acizane kendisine vermiş olduğum motivasyon ile kitabı yazmaya  karar verdiğini belirtir. Ailecek Celal ÇELİK ile birlikte Güzel Ereğli’yi dolaştığımızı ve bu sayede güzel günler geçirdiğimizi ifade etmektedir.
 
Celal ÇELİK, Ereğli’den Ankara’ya döner. Hikayesine  babasının  dedesi olan Çanakkale Gazisi İsa dededen başlar.İsa dedesinin sayesinde dünyaya geldiğini söyler. Celal,Faik dedesinden,baba annesinden,genç yaşta vefat eden ve adını taşıdığı Amcası Celal’den söz eder.
 
1982 yılında Konya-Ereğli’den Ankara’ya taşınırlar. Ankara’da bir gece konduda yaşarlar. Celal,okul hayatınını dile getirir. Komşularından hatıralar anlatır.
 
Calal,11-12 yaşlarından beri dengesiz yürüdüğünü,dik yürürken zorlandığını,çevresindekiler kendisine,”dik yürüsene”,”dengesiz” vs. şeklinde  hep alay edildiğini söyler.
 
Evde erkek kardeşi düz yürüdüğü için onu kıskanırdı. Bu yüzden bazen kardeşiyle kavga ederdi.
 
Sınıfta öğretmeni tarafından bir oyun için tahtaya kaldırıldı. Gözleri bağlanarak, etrafında dengesiz dönmesi ile sınıftakiler kendisine çok gülmüştü. Bu duruma üzülen Celal,Gözlerini açtığında ölmek ve unutulmak istiyordu.
 
Yeni taşındıkları mahallede Gönül adında güzel bir kız karşısına çıkar ve ona aşık olur. Dünyalar güzeli Gönül gözünün önünden hiç gitmedi.
 
Lise son sınıfta iken dedesi Faik vefat etti. Annesinin rahatsızlığı nedeniyle dedesinin cenazesine gidememişti.
 
Celal,liseden sonra iki yıllık Meslek Yüksek Okuluna devam etti. Sevdiği kızın ailesi İstanbul’a taşınmıştı. Onu artık göremiyordu. Konya’da Üniversitede okurken Celal kendini çok yalnız hisseder. Sevdiği kızı düşünerek biraz olsun yalnızlığını giderirdi.
 
Celal aşık olduğu Gönül’ü görmek ister. Onunla telefonla görüşür ve gönlünün aşığı olan Gönül’ün peşine düşer. Maceralı bir yolculuk sonrası Celal İstanbul’a gider.
 
Sabah İstanbul’a iner. Aşık olduğu Gönülle görüşür. Onunla el sıkışır. Çay bahçesinde çay içerler, birbirleriyle sohbet ederler ve hasretlik giderirler.
 
Akşam üzeri İstanbuldan ayrılır,hüzünlü ve buruk bir ruh haliyle hayallere dalarak sabah Konya’ya varır.
 
Celal,Üniversite yurdunda çok samimi olduğu Ahmet ,Erkan ve Metinle güzel ve unutulmaz günler geçirir. Bazen parasız kalırlar,bir hafta sonu hepsinin parası biter.İki simit alırlar ve dörde bölerek hafta sonunu geçirirler. Celal,yedikleri o simidin tadının hala damağında hissettiğini söyler.
 
Celal öğrenci yurdunda yaşadıkları bir çok anıyı anlatır. Bir gün cankuş FM adında bir verici yaparlar. Yurt içinde radyo yayını gerçekleştirirler. Dört arkadaş Üniversitede ve yurtta güzel günler geçirirler.
 
1992 yılında aşık olduğu Gönül’den gelen ilk mektup Celal’i yıkmıştı. Gönül mektup’ta ayrılmak istediğini dile getirir. Mektubu okuduğunda Celal üç arkadaşıyla sabaha kadar Arabesk kasetleri dinlediler.
 
Celal,Gönül’ün kendisini düzgün yürüyemediği için bırkmak  istediğini düşünmüştü.Celal herkes gibi dimdik sallanmadan  yürümeyi çok hayal ettiğini söyler.Celal Gönül’ün mektubunda tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştı. Arkadaşlarının onayı ile tekrar İstanbul’a gider,Gönül ile görüşür.
 
Gönül,Celal’e  dersleri ve sınavları bahane ederek ayrılmak istediğini söyler. Birbirlerini sevdiklerini dile getirirler. Celal buruk bir sevgiyle Konya’ya döner. Celal,o  yıl üniversite son sınıfta iken, hep Gönül’ü düşünür. 


Gönül son mektubunda bir kaç bahane sayarak  ayrılmak istediğini yazar. Gönül bu son muktubunda  Celal’e sonsuz mutluluklar dileyerek elveda der.
(Devam edecek)

Efkan VURAL
 
 
 
 
 
 
 

ÇOCUĞA ÖZGÜVEN NASIL KAZANDIRILIR?

ÇOCUĞA ÖZGÜVEN NASIL KAZANDIRILIR?  
     
Çocuğa sorumluluk duygusu ve özgüven nasıl kazandırılır? Gelişim evresindeki çocuklarımıza karşı nasıl bir tutum içinde olmalıyız? İşte siz ebeveynlere çocuklarınızın gelişimi için çok kıymetli tavsiyeler…
 
Anne babalar çocuklarının her zaman okulda başarılı,  ders çalış demeden derslerine çalışan ve okulun en gözde öğrencilerinden olmalarını isterler.
 
Yine anne babalar çocuklarının okul hayatında olduğu gibi toplumsal hayatta sorumluluk almaktan ve sorumluluğu yerine getirmekten korkmayan, kendi işlerini kendileri yapan ve kendine güveni tam olan çocuklar olmalarını isterler. İstemesine istenir de beklentiler bazen gerçekleşmeyebilir.
 
Birincisi beklentilerin çocukların yetenek ve kapasitelerinin üstünde olmasıdır. Genelde herkes çocuğunun zeki ve yetenekli olduğunu düşünür; fakat fazla ders çalışmadığından yakınırlar. Oysa bu çocukların küçük yaştan itibaren zihinsel gelişimlerinin bir gereği olan her şeyle oynamak isteyişi anne babaların, ona dokunma, bunu elleme, oraya gitme… gibi emirler doğrultusunda çocuklara neleri yapmamaları gerektiğini öğretmektedirler. Bunun sonucunda ders çalışmayan, araştırma yapmayan, çevreyi incelemeyen, kitapları karıştırmayan çocuklar, büyüdükleri zaman sadece etrafı gözlemleyen; fakat araştırma şevki kırılmış, ne yapacağını bilmeyen ve ders çalışmak istemeyen çocuklar olacaklardır.
 
İkinci olarak da çocukların güven ve sorumluluk duygularını geliştirme konusunda anne babalar, onları ikilem içinde bırakmaktadır. Ders çalışma konusunda çocuklara sonuna kadar güvenildiği halde kendi kararlarını verme ve uygulama konusunda onlara gereken güven ve destek verilmemektedir.
 
Çocukların yetenek ve kapasitelerine uygun bir beklenti içine girmekle beraber çocukların benlik saygısı ve sorumluk duyguları geliştirilmelidir. Kendine güvenmeden yapılan işler, sonbahardaki ağacın yaprakları gibidir. En küçük bir rüzgârda kendilerini yerde bulacaktır. 
 
SORUMLULUK DUYGUSUNU GELİŞTİRME
 
Toplumlumuzda genel olarak çocuklar, sorumluluk duygusu gelişmiş bir birey olarak değil de bağımlı bir kişi olarak yetiştirilmektedir. Bunun sonucunda bu çocuklar, bağımlı kişiliğe bağlı olarak, arkadaşlık kurmaktan çekinen, içe kapanık, kendi ayakları üzerinde duramayan, kendi kararlarını veremeyen çocuklar olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Anne babalar çocuklarının her şeylerine o kadar çok müdahale ediyorlar ki giyeceği ayakkabıdan tutun da seçeceği mesleğe kadar karışmaktadırlar. Yine çocukların ne zaman, nerde ve nasıl ders çalışacaklarına dahi anne babalar karar vermek istiyorlar. Hata bazı aileler ellerinden gelse ve müsaade edilse çocuklarının sınavlarına girmek isteyecekler.
 
Çocuklar belli bir yaşa geldikleri zaman da “Kocaman oldun, bensiz hiçbir iş yapamıyorsun.” demeye başlarlar. Anne babaların tutumu, kanatları yolunmuş kuştan uçmasını istemeye benzemektedir.
 
Çocukları okulda ve toplumsal hayatlarında başarılı kimseler olarak görmek istiyorsak, çocukların adına onların işlerini yapmaktan ve onların işlerini düşünmekten vazgeçmeliyiz.
 
Çocukların yaşlarına uygun görevler verilerek cesaretlendirilmeli, çocuğun çabası ve yaptıkları takdir edilerek bazen ödüllendirilmelidir. Çocukları başkaları ile kıyaslamak yerine dünü ile bugünü kıyaslanmalıdır. Çocuğun olumsuz davranışları yerine olumlu davranışları görülüp benlik saygısı yükseltilmelidir.
 
ÇOCUKLARINIZIN ÖZGÜVEN KAZANIMI İÇİN TAVSİYELER
 
Bunların Dışında:
 
 
1. Aile içi konuşmalarda çocuklara söz hakkı verilmeli.
 
 
2. Çocukların olumsuz yönleri yerine olumlu yönleri görülerek, uygun geribildirimler verilmeli.
 
 
3. Çocukların yaşlarına ve yeteneklerine uygun beklenti içine girilmeli.
 
 
4. Çocukların yaş ve seviyelerine uygun sorumluluklar verilerek cesaretlendirilmeli.
 
 
5. Aile içinde çocukların da vazgeçilmez ve değerli oldukları hissettirilmeli.
 
 
6. Çocukları olumsuz yargılamalardan kaçınmalı ve onlara uygunsuz cezalar verilmemeli.
 
 
7. Çocuklarda görülen olumsuzlukları gündemde tutmaktan ve onları başkalarıyla kıyaslamaktan kaçınmalı.
 
 
8. Çocukların sosyal ortamlara katılmaları ve buralarda görev almaları teşvik edilmeli.
 
 
9. Çocukların eve gelen misafirlerin içine girmeleri teşvik edilmeli ve onlara bu ortamlarda söz hakkı tanınmalı.
 
 
10. Çocukların olumsuz davranışlarına karşı aşırı tepki vermekten ve eleştirmekten kaçınmalı.
 
 
Sonuç olarak çocukların öz güvenini geliştirmek için iyi bir model olmak, yeteneklerine uygun sorumluluk vermek ve olumlu pekiştireçler kullanmakla olacaktır.
 
 
Kaynak: M.Emin Karabacak, Altınoluk Dergisi, 2014 – Eylül, Sayı: 343, Sayfa: 022