26 Ocak 2019 Cumartesi

VEYSEL KARÂNİ HAZRETLERİNDEN 7 MADDE

VEYSEL KARÂNİ HAZRETLERİNDEN 7 MADDE


 0

Hak dostu Veysel Karânî Hazretleri; bu imtihan âleminde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının nasıl bir zıtlığa rabtedilmiş olduğunu, yedi maddede[1] şöyle ifade ediyor.
1- YÜKSEKLİK ARADIM, TEVÂZÛDA BULDUM
Âyet-i kerîmede buyrulur: “Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler…” (el-Furkân, 63)
İdrîs -aleyhisselâm- bir nasîhatinde der ki:
“Akıllı kimsenin mertebesi yükseldikçe tevâzû hâli artar.”
Ârif bir şâir de bu hakîkati şöyle nazma döker:
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât
Mütevâzî olanı rahmet-i Rahman büyütür.
“Tohum toprağa düşmedikçe filizlenip büyüyemez. Allâh’ın rahmeti de, kibirlileri değil, ancak mütevâzı olanları büyütüp yüceltir.”
Hazret-i Mevlânâ’nın şu beyânı da, böbürlenenlerin ve benlik iddiâsına kalkışanların, kazâ kılıcını kendi aleyhlerine tahrik ettiklerinin açık bir ifâdesidir:
“Kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi yoktur.”
Gurur, kibir ve ucub, ekseriyetle istîdatlı ve varlıklı insanlarda meydana gelir. Hâlbuki insana lutfedilen bütün nîmetler, iki uçlu bir bıçak gibidir. Yani hayra da, şerre de kullanılabilir. Bu itibarla maddî-mânevî istîdat ve zenginliklerin asıl ihtişâmı, cimrilik ve israftan uzak durup tevâzû ve cömertlikle imkânlarını muhtaçlara sarf edebilmektir. Mü’min dâimâ; “Kendime ne kadar, başkalarına ne kadar Allah rızâsı için sarf hâlindeyim?..” tefekkürü içinde olmalıdır.
2- BEYLİK ARADIM, HAYIRSEVERLİKTE BULDUM
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur: “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, II, 324)
İnsanların efendisi olmak, hayırseverlik ve hizmetle mümkündür. Bilindiği üzere insan, ihsâna mağluptur. İyilik yapmak, nice katı kalpleri yumuşatır. İnsan, iyiliğini gördüğü kimseye kalben râm olur, onu baş tâcı eder.
Ağniyâ-i şâkirîn, yani şükür ehli zenginlerden olan Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın şu ifâdeleri ne kadar güzeldir:
“Zenginliğin saltanatı, şükürdür. Şükür ise bol bol infâk etmektir.”
Âyet-i kerîmede de infâkın ölçüsü şöyle beyân edilir:
“…(Rasûlüm!) Sana (hayır-hasenat yolunda) neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını (verin)!..” (el-Bakara, 219)
3- MÜRÜVVET ARADIM, DOĞRULUKTA BULDUM
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Em­ro­lun­du­ğun gi­bi dos­doğ­ru ol!” (Hûd, 112)
“…Bu (kıyâmet), sâdıklara sadâkatlerinin fayda vereceği gündür…” (el-Mâide, 119)
Gerçek mürüvvet ve yiğitlik, özü-sözü doğru olmaktır. Doğruluk ve dürüstlük, bâzen insanı zor duruma düşürerek bedel ödetebilir. Fakat âhiret gerçeğinden haberdar olanlar, her türlü bedeli ödemek pahasına istikâmetlerini eğriltmezler. Bu fânî dünyada insan, yalan sayesinde pek çok sıkıntıdan kurtulduğunu zannedebilir. Fakat unutmamak gerekir ki, bunların hepsi, âhirette sahibinin elinde patlayacak bombalar mesâbesindedir.
Şerefli bir ömür; sırât-ı müstakîm üzere bulunmak, yani doğru yaşamak, doğru konuşmak ve arkasından gelenlere en büyük mîras olarak temiz bir vicdan ile lekesiz bir hayat bırakabilmektir…
4- ŞAN ARADIM, HİÇLİKTE BULDUM
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «Yâ Rabbi, Sen’i lâyıkıyla tanıyamadım, Sana lâyıkıyla kulluk yapamadım.» diyerek acziyet ve hiçlik hâli içerisinde Rabbine ilticâ ve istiğfarda bulunmuştur. Allâh’ın en sevgili kulu olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Rabbine karşı bu hiçlik hâli, biz ümmet-i Muhammed’in de en mühim şiarlarından biri olmalıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kulluk, O’nun azametini ve bizlere lutfettiği sayısız nimetleri tefekkür ederek ibâdetlerimizi ve şükrümüzü hiçbir zaman tam ve yeterli görmemeyi gerektirir…
Velhâsıl duâlarımız gibi ibadetlerimizin de kabûle muhtaç olduğunu unutmadan, dâimâ Cenâb-ı Hakk’a duâ ve ilticâ hâlinde yaşamamız îcâb eder.
5- NİSBET VE ŞÖHRET ARADIM, TAKVÂDA BULDUM
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“…Takvâ sâhibi olun, Allah size öğretir…” (el-Bakara, 282)
“…Sizin en değerliniz, Allah’tan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız)’dır…” (el-Hucurât, 13)
Şüphesiz ki, insanlık içinde en şerefli neseb, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Ehl-i Beyt’i ve onların soyundan gelen “Seyyid” ve “Şerîf”lerdir. Fakat, takvâ, öyle bir şeref menbaıdır ki, sahibini en şerefli nesebin bir ferdi kılar. Yani mânen Ehl-i Beyt’in bir mensûbu hâline getirir.
Nitekim Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, her hâli ile o kadar güzel bir İslâm şahsiyeti sergiliyordu ki, Ensâr da, Muhâcirler de:
“−Selman bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz olmuşlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!” buyurarak onu taltif etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)
Demek ki, zâhirî mânâda Ehl-i Beyt’e mensûb olmanın dışında, bir de mânen ve rûhen Ehl-i Beyt’ten olmak vardır ki, mü’min gönüller için şüphesiz ki mertebelerin en şereflisi olan bu fazîletin yegâne şartı “takvâ”dır. İnsanın asıl değeri, Cenâb-ı Hakk’a karşı içinde taşıdığı takvâ hissiyle ölçülür; dünyadaki mal, mülk, makam ve şöhretle değil!..
Velhâsıl takvâ; Allâh’a kul olabilme ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkıyla ahlâklanabilme sanatıdır.
6- ŞEREF ARADIM, KANAATTE BULDUM
Hadîs-i şeriflerde buyrulur:
“Kanaat, bitmez-tükenmez bir hazinedir.” (Deylemî, III, 236/4699)
“Dünyaya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin.” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)
 “…Mü’minin şerefi, geceleri kāim olmasında; izzeti ise, insanlardan müstağnî kalmasındadır!»” (Hâkim, IV, 360-361/7921)
Bazıları nice dünyalığa sahip oldukları hâlde, gözleri doyum hâlinde değildir. Kendilerine bütün Dünya verilse; “Acaba Ay’dan da bir parsel alabilir miyim?” demeye başlarlar. Kanaat yoksulu bu insanların hâlini, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle tasvîr eder:
“İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Fakat Allah, tevbe edenin tevbesini kabûl eder.” (Buhârî, Rikâk, 10)
Velhâsıl insanı yücelten, sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmesi ve kul olarak dâimâ fakr u zarûret içinde bulunduğunu kalben idrâk etmesidir. Zira kendisine dünyalar verilse, nihayet hepsi dünyada kalacak, kıyamette ise dünya da infilâk edecektir…
7- RAHAT ARADIM, ZÜHDDE BULDUM
Âyet-i kerîmede buyrulur: “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur (huzura ve doyum noktasına erer).” (er-Ra‘d, 28)
Zühd, dünya nîmetleri ile meşgul olmakla birlikte onları kalbe sokmamaktır. Yani dünya ve onun içindekilere esir olmamak, kalbi dünyanın kasası olmaktan muhâfaza etmektir.
Dünya hayatındaki insanı, varlık deryasında yüzen bir gemiye benzeten Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Şayet derya, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur ve onu dilediği yere götürür. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa, onu helâke götürür.”
“Dünya, Allah’tan gâfil olmaktır. Yoksa para-pul, giyim-kuşam, kadın ve evlât sahibi olmak değildir. Seni oyalayıp Hak’tan gâfil kılan ne varsa, senin dünyan odur.”
Mü’min gönüller için Allah ile beraberlik kadar huzurlu bir başka şey yoktur. Allah’tan bîhaber yaşayanların ruhları dâimâ muzdariptir. Kendilerini avutmak için sarıldıkları dünya zevkleri, rûha bir inşirah ve ferahlık veremez. Kasvet-i kalbin devâsı, Hakk’ın rızâsına vesîle kılınması gereken dünyayı kalpte putlaştırmamak ve onun vâsıta olduğunu bilip gâye hâline getirmemekle mümkündür. Bu ise dünyadan kalben yüz çevirmeyi, onu kalbe sokmamayı gerektirir.
HAKİKİ SAADET NEFSANİ ARZULARIN ZIDDINDA
Velhâsıl, hakîkî saâdet, ancak nefsânî arzuların zıddında gizlidir. İnsan, gözleri ve gönülleri çelen, yaldızlı ve fânî zevklerin dünyasında değil, acı da gelse, ebedî hakikatlerin dünyasında yaşamalıdır. Sahâbeden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri, bu hakîkati ne güzel îzah eder:
“İslâm, nefse hoş gelmeyen bâzı zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefislerin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer bahşolundu. Yine Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de:
«(Onların bu hâli) mü’minlerden bir grup kesinlikle istemediği hâlde, Rabbinin Sen’i evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki hâlleri) gibidir. Gerçek ortaya çıktıktan sonra bile sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad husûsunda)Sen’inle tartışıyorlardı.» (el-Enfâl, 5-6) buyurarak târif ettiği hâl üzere, Allah Rasûlü’nün yanında Bedir Gazvesi’ne çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizlere üstünlük ve zafer lutfetmişti. Yani biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)
[1] Bkz. Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, I, 64.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Bir Nasihat, Binbir İbret, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/veysel-karani-hazretlerinden-7-madde.html



25 Ocak 2019 Cuma

25.01.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: İSLAM AHLÂKININ ÖZÜ HAYÂDIR


25.01.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: İSLAM AHLÂKININ ÖZÜ HAYÂDIR



Muhterem Müslümanlar!

İslâm dini, insanın özünde var olan duyguları, Allah Teâlâ’nın belirlediği ilkeler doğrultusunda iyiye yönlendirmeyi hedefler. İnsanın fena ve çirkin olan söz ve fiillerden sakınması, kötülükleri terk edip iyiliklere sarılması için evrensel ilkeler getirir. İnsanı hem Yüce Yaratan’ın rızasına yönlendiren hem de toplumsal hayatta ilişkilerini düzenleyen bu ilkelerin başında vicdan, rahmet ve utanma duygusunu içinde barındıran hayâ gelir.

Hayâ; kişinin mahremiyet sınırlarını bilmesini sağlayan ve onu hayra yönelten fıtri bir duygudur. Allah’ın sevdiği bu üstün meziyet, imanın süsü olup insanın mayasında var olan temel bir vasıftır. Müminleri günahlardan koruyan en etkili kalkandır. Hayâ duygusu, inanan gönülleri sevgi, saygı ve güvenle doldurur; aşırılıkların önüne geçerek huzurlu bir toplum oluşturur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Öteden beri insanların peygamberlerden öğrenegeldiği bir söz vardır: Utanmıyorsan dilediğini yap!”1 


Değerli Müminler!

Kur’an-ı Kerim’de َ ين ۪ذَ الَو   َ ونُظِّاف َ ح ْمِّهِّ وج ُرُفِّ ل ْمُ ه “Onlar ki, namuslarını muhafaza ederler”2 buyuran Yüce Rabbimiz, iffetli bir hayatı, insanı ebedi kurtuluşa ulaştıracak en değerli vasıflar arasında sayar. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar”3 emrinin hemen ardından “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar”4 buyurur. Cenâb-ı Hak katında erkekkadın bütün müminler haramdan uzak durmak ve iffetli olmakla sorumludur. 

Toplumların cahiliye karanlığında ahlâki ve manevi değerleri kaybettiği bir ortamda Peygamber Efendimiz, insanları ısrarla iffetli bir hayata teşvik etmiştir. Nübüvvetten sonra da imanın hayâ ile kopmaz bir bağı olduğuna işaret ederek “İslâm ahlâkının özü hayâdır”5 buyurmuştur. Allah Resûlü (s.a.s)’in ifadesiyle “Hayâ, ancak hayır getirir.”6 

Aziz Müslümanlar!

Yüce Dinimiz İslam, bir yandan iffet ve hayâyı öğütlerken diğer yandan bu erdemleri çiğneyen zinayı haram kılar. Çünkü İslam’a göre evlilik dışı ve nikâhsız birliktelik demek olan zina, dinin büyük günah saydığı, aklın yanlış bulduğu ve ahlâkın çirkin gördüğü bir fiildir. İnsanın fıtratına aykırı davranması, onur ve haysiyetini zedelemesidir. Zina, değersizlik duygusu yaşatarak şefkat ve muhabbet bağlarını koparır. İnsanlar arasına güvensizlik, kin ve nefret tohumları ekerek toplumun manevi ve ahlâki değerlerini kökünden sarsar. 


Kıymetli Müminler!

Allah’ın koymuş olduğu bütün emir ve yasakların birçok hikmeti vardır. İffetli olma emrinin ve zina yasağının en önemli hikmeti ise ailenin korunmasıdır. Zira evlilik dışı birliktelikler bir yandan aile kurumunun çöküşüne sebep olurken diğer yandan da temiz nesillerin varlığını tehdit etmektedir. 


Muhterem Müslümanlar!

Hayâ ve iffetten mahrum kalmak bir insan için felakettir. Kişiyi Rabbinin rızasından uzaklaştıran, azaba yaklaştıran ve ebedi hüsrana sürükleyen acı bir durumdur. Bu sebeple İslam, sadece zinayı değil ona götüren davranışları da yasaklamıştır. Küçük bile görünse, ahlâka aykırı adımlardan kaçınılmadığı müddetçe harama sürüklenmek mümkündür. Yüce Rabbimiz bizleri şöyle uyarmaktadır: “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”7


Aziz Müminler!

Dinimizin belirlediği sınırlara uyarak günahlardan titizlikle kaçınalım. Ahlâki yozlaşmaya sebep olacak en küçük bir yanlışa bile fırsat vermeyelim. Takva elbisesine bürünüp hayâ ve iffeti kuşanalım. Bu can, bu mal ve bu bedenin bizlere emanet olarak verildiğini ve bu nimetlerden hesaba çekileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Dünyanın aldatıcı renklerine, geçici heveslerine kanmayalım. Vahyin yolundan giden, imanın gereğini yerine getiren bir müminin izzet sahibi olacağını, hevâ ve hevesinin peşinden koşanların ise zillete düşeceğini asla unutmayalım.                                                           
 

1 Buhârî, Edeb, 78.
2 Mü’minûn, 23/5.
3 Nûr, 24/30.
4 Nûr, 24/31.
5 İbn Mâce, Zühd, 17.
6 Buhârî, Edeb, 77.
7 İsrâ, 17/32.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



EVE BOLLUK BEREKET GETİREN AMEL


EVE BOLLUK BEREKET GETİREN AMEL


 0

Nimetlerin devamı ve bereketini arttıran, insanın maddi manevi hayatına bolluk ve bereket getiren amel…
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Sen ey zengin kişi! Allâh’ı unutup hep maddî servetinle iştigâle dalma! Zira muhtemeldir ki yarın gelir, fakat sen fakir düşmüş olursun.”
Mülk, Allâh’ındır. Onu -bir imtihan olarak- dilediğine bol verir, dilediğinden de kısar. Fakirlik gibi zenginlik de birer ilâhî imtihandır.
Varlık, Cenâb-ı Hakk’ın bir emanetidir. Ne zaman verip ne zaman alacağı meçhuldür. Dolayısıyla onu hep elde kalacakmış zannetmek, emânet edene değil de emânete güvenip dayanmak, büyük bir gaflettir.
NİMETLERİN DEVAMI VE BEREKETİN BAĞLI OLDUĞU AMEL
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede;
“…Eğer şükrederseniz elbette size (nîmetimi) artırırım…” (İbrahim, 7) buyurarak, nîmetlerin devamının ve bereketinin “şükre” bağlı olduğunu bildirmektedir.
Hazret-i Ali –radıyallâhu anh– da şöyle buyurmuştur:
“Eline nîmet geçtiği zaman çok şükret! Sakın az şükürle Allâh’ın nîmetlerini elinden kaçırma!”
BU AİLEYE BEREKET KAPISI HİÇ KAPANMADI
Şu hâdise, nîmetleri elden kaçırmamanın yolunu ne güzel îzah etmektedir:
Allah Teâlâ peygamberlerinden birine vahyederek:
“‒Ben, filân kulumun, (bir imtihan olarak) ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zenginlikle geçirmesine hükmettim. Hangisini evvel isterse onu vereceğim. Kendisine sor, arzusunu beyân etsin.” buyurdu.
O peygamber, bu adamı çağırdı ve gelen vahyi haber verdi. Adam, sâliha bir hanım olan zevcesiyle istişâre etmek istediğini söyledi. İstişâresi üzerine de hanımı:
“–Zenginliğin evvel olmasını tercih et!” dedi.
Adam:
“‒Zenginlikten sonra fakirlik zordur. Fakirlikten sonra zenginlik ise pek tatlıdır.” dediyse de hanımı:
“–Bu hususta benim dediğime bak!” karşılığını verdi.
Adam, o peygambere gidip, evvelâ zenginliği tercih ettiğini bildirdi. Allah Teâlâ ona bütün zenginlik kapılarını açtı, büyük bir bolluk ve bereket ihsân eyledi.
O firâsetli hanım, kocasına dedi ki:
“–Eğer bu nîmetin, ömrünün sonuna kadar devam etmesini istiyorsan, Allâh’ın kullarına karşı cömert ol. Kendine bir elbise aldığın zaman, muhakkak bir fakire de elbise al; kendin ne yiyip içersen fukarâya da onlardan ikram et…”
Adamın ömrünün ilk yarısı böyle bolluk içinde ve şükür ile geçince, Allah Teâlâ o peygamberine vahyederek:
“–Ben o kuluma (bir imtihan olarak) ömrünün yarısını zenginlikle, yarısını da yoksullukla geçirmesini teklif etmiştim. Fakat o kulum, bütün nîmetlerime şükretti. Şükür ise nîmetin ziyâde olmasını ve devam etmesini gerekli kılar. O sâlih kuluma, ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçirmesini takdir ettiğimi müjdele!” buyurdu.[8]
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe, 39)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2018 – Mart, Sayı: 384, Sayfa: 032

http://www.islamveihsan.com/eve-bolluk-bereket-getiren-amel.html



24 Ocak 2019 Perşembe

ALTI ŞEYİN GÜZELLİĞİ ALTI ŞEYLEDİR


ALTI ŞEYİN GÜZELLİĞİ ALTI ŞEYLEDİR


 0

Altı şeyin güzelliği altı şeyledir. Bunlar: İlim, âdâlet, cömertlik, tevbe, sabır ve haya. İlmin güzelliği amelde, adaletin güzelliği sultanda, cömertliğin güzelliği zenginlerde, tevbenin güzelliği gençlerde, sabrın güzelliği fakirlikte ve hayanın güzelliği ise kadınlarda kendini gösterir.
«Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başağında da yüz “tane” bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah ihsânı bol olan, her şeyi hakkıyle bilendir.
Mallarını Allah yolunda harcayıp da sonra o harcadıklarının arkasından bir başa kakış ve bir eziyet ilâve etmeyenler, işte onların mükâfatları Rableri yanındadır. Onlara hiç bir korku da yoktur, mahzun da olacak değillerdir.
ALLAH ANCAK HELAL KAZANÇTAN İNFAK EDİLENİ KABUL EDER
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-’den rivâyete göre Nebîyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuşlardır ki:
– «Kim helâl bir kazançdan bir mikdar yiyecek tasadduk ederse – ki Allah da ancak helâl kazançdan infâk edileni kabul eder– Allah onu yed-i Rezzâk-ı Sübhanîsine alır, onu infâk eden hesabına onu çoğaltır, sizden herhangi birinizin tayını (Atın yavrusu) terbiye ede ede büyüttüğü gibi büyütüp çoğaltır, dağ kadar oluncaya dek bunu yapar.»
Yine Nebîyy-i muhterem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz: «Mü’minin sadakası, sahibini dünyâ âfetlerinden, kabir fitnesinden ve kıyamet gününün azabından muhafaza eder» buyurmuşlardır.
CENNETE GÖTÜREN ÖZELLİK
Hadîs-i şerifte şöyle vârid olmuştur:
 «Sehâvet, (cömertlik) kökü Cennet’te, dalları dünyâya uzanan bir ağaçtır. Kim, ondan bir dala yapışırsa onu Cennet’e götürür. Cimrilik, kökü Cehennem’de, dalları dünyâda bir ağaçtır ki, ona kim tutunursa Cehennem’e götürür.»
ÜÇ ÇEŞİT İNFAK
İnsanlar infâk ve tasadduk hususunda kuvvetli, orta kuvvetli ve zayıf olmak üzere üç kısımdırlar.
Kuvvetliler, bütün varlıklarını bir defada tasadduk edebilme kudretine sâhib olup Allah’a verdikleri muhabbet sözünde kemâliyle sâdık olanlardır. Bunların serdârı Ebû Bekir es-Sıddîk -radıyallahu anh-’dır. Orta kuvvetli olanlar, ellerini bir defada maldan hâli kılmaya muktedir olamayıp, mücerred ondan istifade için değil, bir başka muhtacın zuhûruna bırakan ve ibâdete kuvvet kazanmak niyyetiyle mallarından bir mikdarını yanlarında bulundurmayı muvafık görenlerdir. Üçüncüsü de zayıflar olup farz olan zekâtla iktifa edenlerdir.
Bizim îmanımızı ve ahlâkımızı kuvvetlendirip nefislerimizin elinde zebûn olmakdan kurtarıp Allah ile kanaat eden, gayriden bir şey ummayan hâlislerden kılmasını Mevlây-ı müteâlimizden niyaz ederiz.
DİN VE DÜNYA BEREKETİ
Şunu iyi bil ki: Uhrevi sevap ve -Cennetlerdeki derecelerin yükselmesi için infâk eden; hayırlar ve tâatlar yapan kimseye nisbetle, hakkı ve O’nun rızâsını talebde- ki ihlasın semeresi iki kattır. Sevab için infâk edenin hazzı yalnız Cennet nimeti olacaktır. Halbuki Hakk’ı talebte samîmi olanın; hazzı ise, hakka kurbiyyet, O’na kavuşma nimeti, hiçbir gözün görmediğini, hiç bir kulağın duymadığını ve hiç bir beşerin kalbine gelmeyen şeyleri görmek. Bir Cennet nimeti, Cenneti ve onun nimetini taleb eden kimsenin nasibinden kat kat fazladır, Allah’ım! bizi bunlara ulaştır.
Rivâyet edildi ki: Altı şeyin güzelliği altı şeyledir. Bunlar: İlim, âdâlet, cömertlik, tevbe, sabır ve haya. İlmin güzelliği amelde, adaletin güzelliği sultanda, cömertliğin güzelliği zenginlerde, tevbenin güzelliği gençlerde, sabrın güzelliği fakirlikte ve hayanın güzelliği ise kadınlarda kendini gösterir.
Amelsiz ilim tavansız eve, adaletsiz idareci susuz kuyuya, sehâvetsiz zengin yağmursuz buluta, tevbesiz genç meyvesiz ağaca, sabırsız fakir ışıksız kandile ve hayâsız kadın tuzsuz yemeğe benzer. Binâenaleyh, zengin olan kişinin zenginlik bulutlarından din ve dünyâ bereketlerini yağdırması, fakirlik ve ihtiyaç dolayısı ile ölmüş kalbleri ihya etmeye sebep olması lâzımdır.
Ramazanoğlu MSâmi, Bakara Sûresi Tefsiri, s. 342-367
Kaynak: Mahmud Sami Ramazanoğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 395

http://www.islamveihsan.com/alti-seyin-guzelligi-alti-seyledir.html



23 Ocak 2019 Çarşamba

DAĞ NEDİR? DAĞLAR NASIL OLUŞUR?

DAĞ NEDİR? DAĞLAR NASIL OLUŞUR?


 0

Dağ nedir? Dağlar nasıl oluşur? Dağların insanlara ve diğer canlılara faydaları nelerdir? Dağların görevi nedir? Dağlar ile ilgili ayetler nelerdir? İşte dağların oluşumu ve hikmetleri…
Dağ, çevresindeki karasal alanlardan daha yüksek olan kara kütlelerine verilen isimdir. “Dağlık” sıfatı, dağlarla ilişkili ve kaplı alanları tanımlamak için kullanılır.
DAĞLAR NASIL OLUŞUR?
Dağlar iki şekilde oluşur:
  • Kıvrımlı Dağlar:
Yer kabuğundaki çok geniş çukurluklara denir. Bu çukurluklar akarsular, rüzgarlar, buzulların etkisiyle biriken tortular, kıtaların kaymasıyla yan basınçlara uğrarsa yumuşak olan tabakalar kıvrılarak yükselir ve dağlar oluşur. Bu dağların yükselen kısımalarına antiklinal, çukurda kalan kısımlarına senklinal denir.
  • Kırıklı Dağlar:
Jeosenklinallerde biriken tortular kıvrılamayacak kadar sert ise bu dağlar kırıklı dağlar olarak meydana gelir.
DAĞLAR İLE İLGİLİ AYETLER
Yeryüzündeki kara parçalarının dörtte birini dağlar oluşturur. Dağların, yeryüzünün düzeni ve hayat şartlarının kolaylaştırılması bakımından sayısız yararları vardır. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm’de dağlardan sık sık bahsedilir. Lokmân Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde, sizi sarsmasın diye sâbit ulu dağlar yerleştirdi.” (Lokmân,31/10) Yeryüzünde dağların bulunuşunun pek çok sebebi vardır. Bunun için Yüce Allah, Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde insanların dikkat nazarlarını bu noktaya çekmektedir.[1]
Allah Teâlâ, Nebe Sûresi’nde şöyle buyurur:
“Biz, yeryüzünü bir döşek (beşik), dağları da birer kazık yapmadık mı?” (Nebe, 78/6-7) Dağların “kazık”olmasının anlamı üzerinde biraz duralım. Yüce Allah, yeryüzünü insanların yaşamasına elverişli şekilde yaratmıştır. İnsan için döşeğin önemi bellidir. Allah, yeryüzünü bir döşek yaptığını bildirerek insanlara olan lütfunu hatırlatıyor.
Dağların kazık olması, bu döşeğin konumunu sağlamlaştırmak içindir. Dağlar olmasa o döşekte oturma imkânı olmayacak ve huzur kalmayacaktır.
Yeryüzünün yaşamaya uygun bir şekilde meydana gelmesi için yerçekiminin merkezden çevre yüzüne doğru yayılması ve içten gelen püskürmelere karşı dayanıklılık sağlanması gerekir. Karalarla denizler birbirinden ayrılmış, karalar deniz yüzünden çeşitli yüksekliklerde yükseltilerek deniz sularının gel git ile kara parçalarını istilâsından kurtarılmıştır. Dağlar sayesinde nehirlerin akıntısını sağlayacak kanallar oluşturulmuştur.
Dağlar, rüzgâr, bulut ve yağmurların çeşitli hareketlerle dağıtılmasını sağlar. İnsanlar arasındaki harplerde bir koruma vazifesi görür. Doğal âfetleri engeller, insanın bunlardan korunmasını sağlar. Kur’ân, dağların önemini anlatmak için Kıyâmet günü dağların yerinden yürütülüp serap haline geleceğini anlatır.[2] Dağların en mühim rollerinden birisi de dünyanın kabuk tabakasının birbiriyle tutunmasını sağlamasıdır. Bir direğin çadırı tuttuğu gibi dağlar da dünyayı tutarlar.[3]
DAĞLARIN FAYDALARI
Dağların sağladığı faydalar sayılamayacak kadar çoktur. Özetle;
1) Dünya, dakikada 27 km hızla kendi ekseni etrafında, saatte 110000 km hızla güneşin etrafında dönmektedir. Eğer kara parçalarının dörtte biri dağlar olmasaydı, sarsıntılar meydana gelir, denge olmazdı.
2) Dağlar, şiddetli kasırgalar ve fırtınaların zararını önlerler.
3) Hava akımını ayarlamada rol oynarlar.
4) Kaplı bulunduğu bitki örtüsüyle havayı temizleyip filitre vazifesi yaparlar.[4] Kışın yağan karlar, yüksek dağların tepelerinde kalır. Zamanla eriyerek yere doğru akar ve nehirleri doldurur. İnsanlar, bu sudan içerler, hayvanlarını ve arazilerini sularlar.
Dünya, ekvator itibariyle dakikada 27 km hızla kendi etrafında; saatte 110000 km hızla güneşin etrafında ve güneş sistemiyle birlikte saatte 72000 km hızla Herkül Burcuna doğru hareket etmekte olduğu hâlde, bu hızlı hareketiyle bizi sarsmamasının sebebi, yeryüzündeki yerleşmiş olan dağlardır. Dünya karpuz gibi düz ve pürüzsüz olsaydı, bugünkü nimetlerin ve kaynakların çoğu belki olmazdı. Belki yeryüzü bir çöl halini alırdı. Sık aralıklarla sarsıntılar olabilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda bir fikir vermekte, araştırma ve inceleme işini ilim adamlarına bırakmaktadır.[5]
Depremlerin, toprak kaymalarının, erozyonların yumuşak zeminli arazilerde çokca görülmesi, dağların insan hayatı bakımından önemini göstermektedir. Çoğunlukla sel felaketleri de toprak zeminlerde görülür. Dağlar, genellikle taş ve kayalardan oluştuğu için son derece sağlam bir zemine sahiptir. Çoğunlukla kaymalar, heyelânlar, erozyonlara buralarda rastlanmaz.
Eski devirlerde yerleşim merkezlerinin dağ sırtlarına kurulduğunu görürüz. Demek ki bunun bir anlamı vardı. Esasen dağ eteklerinde korunma daha kolay olur. Dağlar olmasa, herhâlde denizler kara parçalarını yutup giderdi. Ayrıca dağların, üzerlerinde yetiştirdikleri ormanlar, içlerinde taşıdıkları çok çeşitli madenler bakımından da insanlar açısından önemi büyüktür.
Yüce Yaratıcı dağların çoğunun içine insanlar için çok değerli madenler yerleştirmiştir. Dağlarda sadece madenler bulunmaz, aynı zamanda insanlar için çok değerli olan kömür ve mermer gibi maddeler de bulunur.
Yüce Allah, yeryüzünün insanları sarsmaması için sağlam dağlar koyduğunu, doğru yolu bulmak için ırmaklar ve yollar meydana getirdiğini bildirir. Nahl Sûresi’nde şöyle buyurur:
“Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağları; doğru yolu bulmanız için de ırmakları ve yolları meydana getirdi. Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar, yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” (Nahl, 16/15-16).
Yeryüzündeki dağların bir an için olmadığını farz etsek, o takdirde yer kabuğu üzerinde 2-2,5 km kalınlığında bir su tabakası oluşur. Yani okyanuslar yeryüzünü kaplar ve yeryüzünde bugünkü hayat olmazdı. Yeryüzündeki dağların oluşumu gelişi güzel değil, belli bir plâna göredir. Dünyadaki belli başlı dağlara dikkat edecek olursak bunların çoğunlukla okyanuslar ve denizler boyunca uzandığını görürüz. Böylece bu dağlar, okyanusların ve denizlerin taşarak kara parçalarının sular altında kalmasını önlemektedir.
Dağlık alanların yükselmesi -tektonik hareketler ile- beraberinde çöküntüleri de getirir. Yükselen dağların yanı sıra çöken ova ve ara çukurlar, mağmaya yaklaşır. Böylece bu havzadaki yeraltı su sirkülasyonu mağmanın etkisiyle termal husûsiyet kazanır.
Dağlık alanlardan akıp gelen yüksek eğimli akarsu ve şelâlelerle hidroelektrik elde edilir. Dağların oluşumu insan hayatına sayısız nimetler getirmiştir. Bütün bunları kör tesâdüfe bağlamak büyük haksızlık ve idrâksizlik olur.[6]
Dipnotlar:
[1] Bk. Ra’d, 13/3; Hıcr, 15/19; Nahl, 16/15; Enbiyâ’, 21/31; Neml, 27/61; Lokmân, 31/10; Fussılet, 41/10; Kâf, 50/7; Mürselât, 77/27.
[2] Bk. Nebe’, 78/20.
[3] Fendi, a.g.e., s. 157.
[4] Celal Yıldırım, a.g.e., VIII,3907.
[5] Celal Yıldırım, a.g.e., IX,4741-4742.
[6] Celal Yıldırım, a.g.e., XIII,6756.
Kaynak: Prof. Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/dag-nedir-daglar-nasil-olusur.html



ZENGİNİN BORCUNU GECİKTİRMESİ


ZENGİNİN BORCUNU GECİKTİRMESİ
 
Âyetler
1. "Gerçekten Allah, emânetleri ehline vermenizi emreder."
Nisâ sûresi (4), 58
"Allah, emânetleri sahiplerine iâde etmenizi emreder" diye de tercüme edilmesi mümkün olan âyet-i kerîme, genelde bütün emânetlerin o emânetlere ehil yani lâyık olan kimselere verilmesi kuralını yerleştirirken, özelde âriyet olarak bırakılmış olan şeylerin asıl sahiplerine iâdesini de öngörmektedir. Bir şeyi birine emânet bırakan veya borç veren kimse, karşısındakine güvendiğini göstermektedir. Zamanı gelince veya sahibi isteyince emânet edilen şeylerin sahibine iâde edilmesi bu âyetin müslümanlardan istediği ve beklediği tavırdır. İnsanların güvenilirliği bu noktadaki tavırlarıyla çok yakından ilgilidir. Zira emânete hıyânet, bir hadîs-i şerîfte açıkça belirtildiği gibi münâfıklık işaretidir.
 
2. "Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse o emâneti sahibine versin."
Bakara sûresi (2), 283
İhtiyaçlar dünyasında  ve toplu halde yaşayan insanlar, çok değişik sebeplerle birbiriyle yardımlaşmaya ve dayanışmaya mecburdurlar. Bu sebeple de beşerî ilişkilerde mutlaka borç, alacak ve emânet bırakıp almak gibi muameleler pek tabiîdir.
Borç, alacaklısına ödenmesi gerekli bir emânettir. Emânet bırakma işi, her şeyden önce  bir güven meselesidir. Alacaklı kişi, alacağına karşılık olarak herhangi bir rehin almaz ve yazı ile kayıt edilmesine veya noter senedine gerek görmezse, kendisine güvenilen kişi, istenmesi halinde veya vakti gelince o emâneti  derhal ödemeli, sahibine iâde etmelidir. Yani kendisine  gösterilen güvene lâyık olduğunu fiilen isbat etmelidir
Müdâyene (borçlanma) âyeti diye bilinen Kur'ân-ı Kerîm'in bir sayfa tutarındaki en uzun âyetinde, yazmak, şâhit göstermek ve rehin almak gibi tavsiye edilen muameleler, dinin önem verdiği mendûbiyet bildiren tavsiyelerdir. Bu tür muamelelerin hiç birinin uygulanmadığı bir borçlanma olayında, yine yapılacak iş aynıdır: Alacaklıya alacağını aynen teslim etmek.
Hadis
1615.  Ebû Hüreyre  radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
"Zenginin borcunu ödemeyi ertelemesi zulümdür. Sizin biriniz hali vakti yerinde olan birine havâle edildiğinde, bu havâleyi kabullenip o kişiye müracaat etsin."
Buhârî, Havâlât 1, 2, İstikrâz 12. Ayrıca bk. Müslim, Müsâkât 33; Ebû Dâvûd, Büyû’ 10; Tirmizî, Büyû’ 68; Nesâî, Büyû’ 100, 101; İbni Mâce, Sadakât 8
Açıklamalar
Matlü'l-ğanî, zenginin borcunu ödemeyi uzatması, geciktirmesi, ertelemesi demek olup alacaklıya yapılmış bir haksızlık ve zulümdür. Zengin bir borçlunun, borcunu ertelemesi,  bugünü yarına, yarını öbür güne atarak borcunu sürekli tehir etmesi, borçlunun ödemeye imkânı varken bundan kaçınması elbette alacaklıya karşı işlenmiş bir suç teşkil etmektedir. Özellikle borçlu, alacaklı tarafından alacağı istendikten sonra borcunu ödemezse bütün sorumluluğu üstlenir. Öte yandan alacaklı zengin bile olsa, bu durum, borçlunun borcunu ertelemesi için asla bir sebep teşkil etmez. Zamanı gelen ve özellikle de ödenmesi konusunda yazılı veya sözlü uyarıda bulunulmuş olan borcun zengin borçlu tarafından  geçiktirilmesi tek kelime ile zulümdür. İstenilen zamanda ödemesi ise vâciptir. “Eğer borçlu bedensel bakımdan güçlü ve fakat malî açıdan zayıf ise, zamanı gelince ödeme yapması gerekli değildir” görüşüne karşı, “bedenî gücü olan kimsenin, ailesinin nafakasını temin için nasıl çalışması vâcip ise, borcunu ödeyebilmek için de çalışıp kazanması aynı şekilde vâciptir” görüşünü savunanlar da bulunmaktadır.
 Hadisin ikinci kısmında geçen havâle sözüyle, borçlunun, alacaklıyı o  borcu ödeyebilecek birine havale etmesi halinde, alacaklının bunu anlayışla karşılaması tavsiye olunmaktadır.  Banka çekleri gibi  hâmiline  yazılmış belgeler veya sözlü olarak yapılan havâleler, ödemeyi yapacak olan kişi veya kurumun kabul etmesiyle havâle işlemi tamamlanmış olur. Böyle bir havâle uygulamasıyla karşı karşıya kalan alacaklının bu durumu kabul ile karşılaması esastır. "Bana borçlu olan sensin, beni ne diye falana veya falan kuruluşa havâle ediyorsun?" diye borçluyu bizzat ödeme yapmaya zorlamaması lâzım geldiği, hadisimizin üzerinde ısrarla durduğu  önemli bir noktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hâli vakti yerinde olan kişinin, borcunu ertelemesi tek kelime ile zulümdür.
2. Alacaklı kişinin, bir başkasına havâle edilmesini anlayışla karşılaması lâzımdır.


KAYNAK:
Riyazussalihin

http://www.islamdahayat.com/infusions/ozel/ozel.php?ozel_id=5

--