26 Nisan 2019 Cuma

26.04.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: TİCARET HAYATININ BEREKETİ: İŞ AHLAKI


26.04.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: TİCARET HAYATININ BEREKETİ: İŞ AHLAKI



Muhterem Müslümanlar!

İnsanoğlu, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin nafakasını temin etmek için rızkını arar. Bu gayeyle her bir insan, Yüce Rabbimizin koyduğu sünnetullâha uygun olarak farklı işler yapar. Kimi işçi, kimi işveren, kimi memur, kimi de amir olarak çalışır. Dünya hayatındaki bu zorunlu görev paylaşımında nice hikmetler vardır. Nitekim Yüce Allah, “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır”1 buyurmaktadır. 


Aziz Müminler!

Maddî durumu, makam ve vazifesi ne olursa olsun, insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Kul olarak hiç kimsenin diğerinden bir ayrıcalığı veya üstünlüğü yoktur. İş hayatındaki ast-üst ilişkisi Cenâb-ı Hakkın katında insana özel bir konum kazandırmaz. Allah’ın huzurunda insanı değerli kılan ancak imanı, ibadeti, ahlakı ve takvasıdır. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde bizleri şöyle uyarmaktadır: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”2 


Kıymetli Müslümanlar!

Bir kimseye iş temin etmek, rızkını helal yoldan kazanmasına ve ailesini geçindirmesine yardımcı olmak büyük iyiliktir. Ancak bu aynı zamanda karşılıklı hak ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Bu sorumluluklara riayet edilip karşılıklı haklar gözetildiğinde hem Allah’ın rızası kazanılacak hem de toplum barış ve refah içinde yaşayacaktır. 

Resûlullah (s.a.s), işçi ile işveren, amir ile memur arasındaki bağı “kardeşlik ilişkisi” olarak vasıflandırmıştır. Kardeşler arasındaki ilişkide ise sevgi ve saygı, şefkat ve merhamet, dayanışma ve yardımlaşma esastır. 
Allah Resûlü’nün uyarılarını dikkate alan bir işveren, işçisinin haklarını gözetir. Ona huzurlu bir iş ortamı sağlar. İbadet ve dinlenme gibi ihtiyaçları için gerekli imkânları sunar. Hak ettiği ücreti vaktinde öder. Takatinin üzerinde işler yükleyerek onu yıpratmaz. Sağlığını ve hayatını tehlikeye atmaz. İş güvenliğine yönelik bütün tedbirleri alır. İşçisini emanet olarak görür ve onun hakkında Allah’a karşı sorumlu olduğunu bilerek hareket eder. İşçisiyle kardeşçe, insaflı, sıcak ve samimi bir ilişki kurar. Sosyal haklardan mahrum, mağdur ve kayıtsız işçi çalıştırmaz.


Muhterem Müminler!

İş hayatının işçiye de yüklediği sorumluluklar vardır. Mümin, Peygamberimizin tavsiyesine uygun olarak işini sağlam yapar. Çalıştığı mekânı, eşya ve malzemeleri kendi malı gibi korur. İşyerinin imkânlarını şahsi ihtiyaçları için kullanmaz. Verimli ve kaliteli bir iş çıkarmadığında bunun haksız kazanç elde etmesine sebep olacağını bilir.

Kamu görevi yürüten kimse de bu hizmeti milletimizin bir emaneti olarak görmelidir. Her hayırlı işin sevabı olduğu gibi, her ihmal ve hatanın da kul ve kamu hakkı doğuracağını asla unutmamalıdır.


Aziz Müslümanlar!

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Üstelik biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki melek de onun yaptıklarını yazmaktadır.”3

Rabbimizin bu uyarısı gereği, hayatımızın her alanında olduğu gibi, iş dünyamızda da kulluk bilincine ihtiyacımız vardır. Hepimiz helalinden üretip helal yoldan kazanmaya gayret edelim. Sanat ve zanaat erbabı olarak çırağımıza, kalfamıza, ustamıza sadece meslek öğretmekle kalmayalım. Aynı zamanda erdemi, dürüstlüğü, sadakati, alın terinin ve helal kazancın değerini de öğretelim. Tevazu ve güzel ahlak aşılayalım. Böylece İslâm kardeşliğini ve nebevî hikmete dayalı iş ahlakını nesillerimize aktarmış olalım.

Hutbemi bir kutsî hadis ile bitiriyorum: “Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Kıyamet gününde karşısına bir hasım olarak dikileceğim üç çeşit insan vardır: Bunların birincisi, benim ismimi kullanarak söz verip sözünde durmayan kimse, diğeri hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kimse, üçüncüsü ise bir işçiyi istihdam edip ondan verim aldığı halde ücretini vermeyen kimsedir.’”4                                                         
 

1 Zuhruf, 43/32. 
2 Müslim, Birr, 34.
3 Kâf, 50/16-17.
4 Buhârî, İcâre, 10.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



GÖRÜNÜRDE HOŞ HAKİKATTE FELAKET SEBEBİ

GÖRÜNÜRDE HOŞ HAKİKATTE FELAKET SEBEBİ



 0

Nefsine mağlup bir kul, zehirli fikirlere kolayca aldanır. Bu fikirler; nefse hoş gelen, sûret-i haktan görünüp kişiyi bâtıla sürükleyen, dışı güzel fakat içi çürük meyveler gibidir ve görünürde hoş hakikatte felaket sebebidir…
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Nasıl ki nefs, izzet ve celâl sahibi Hakk’a karşı çıkıyor, O’na itaat etmiyorsa, aynen bunun gibi, sen de nefsinin arzularına râm olma, ona itaat etme! Nefsine karşı çıkıp onu dinlememe irâdesine sahip olduğun zaman, hak olmayan hususlarda başkalarını dinlememeye de muktedir olabilirsin.”
Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyla kullukta bulunabilmek için, nefsin hakîkatini idrâk edip onun hilelerine karşı tedbirli olmak îcâb eder. Aksi takdirde nefs, sahibini aldatır, ona yanlışı doğru gösterir.
Nefsine mağlup bir kul, bâtıl ehlinin zehirli fikirlerine de kolayca aldanır. Zira onların fikirleri; nefse hoş gelen, sûret-i haktan görünüp kişiyi bâtıla sürükleyen, dışı güzel fakat içi çürük meyveler gibidir.
ZÂHİREN SAÂDET GİBİ GÖRÜNEN NİCE HUSUSUN, HAKÎKATTE EBEDÎ BİR FELÂKET SEBEBİ
Bu sebeple mü’min, nefsinin hoşuna giden bir şeyle karşılaştığında, evvelâ durup düşünmelidir. Onun, dünya ve âhireti için gerçekten faydalı mı, yoksa netice itibâriyle zararlı mı olduğunu, îman ve takvâ eleğinden geçirerek karar vermelidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımda olsaydı, bu hâlime tebessüm mü ederdi, yoksa üzülür müydü, diye düşünmelidir. Zâhiren saâdet gibi görünen nice hususun, hakîkatte ebedî bir felâket sebebi olabileceğini, aslâ göz ardı etmemelidir.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle; Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)
İslâm’la şereflenmiş olan eski bir hristiyan misyonere sormuştum:
“–Günümüzde Hristiyanlığın içi boşaldı, Avrupa’da kiliseler satılıyor. Bilhassa hakîkati arayan mütefekkir kesimden İslâm’a yöneliş var. Fakat bu, niçin büyük kitleler hâlinde olmuyor?”
Şu cevabı verdi:
“–Çünkü İslâm (nefs plânında yaşayanlar için) zor. Bugünkü Hristiyanlık’ta ise her şey serbest. Müslümana günde beş vakit farz namaz var. Senede bir ay farz oruç var. Malının kırkta biri zekât var. Daha öteye; infak var, ahlâkî mes’ûliyetler, hukukî hükümler vs. var… Bunların hiçbiri Hristiyanlık’ta yok.”
İşte bu yüzden muharref dinler, ruhları tatmin etmese de nefislere hoş geldiği için devam ediyor.
Hakîkaten kulluk, hem günahlardan korunmak, hem de sâlih amellere koşmak için, bazı zorluklara katlanmayı, fedakârlık göstermeyi, sıkıntılara sabretmeyi, nefsin rahatını terk etmeyi gerektirir. Meselâ oruç tutarak belli bir müddet kendini aç bırakmak, ham nefislerin hoşlanmadığı bir şeydir. Zekât ve infaklar, canın yongası olan malı muhtaçlarla paylaşmaktır. Bu da ham nefislerin zoruna giden bir hâldir. Abdest, namaz, hac da böyledir.
Hâlbuki bütün bunlar, îman lezzetini tatmış bir mü’min için, büyük bir zevk ve saâdettir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın gazabından kurtulup O’nun muhabbet ve rızâsına vesîle olacağı için, gönle huzur veren, hamd ve şükür ifadeleridir. Bütün ilâhî emir ve nehiylere riâyet de böyledir. Zâhiren nefse ağır gelse de neticesi itibâriyle saâdet ve selâmet vesîlesidir.
Sahâbeden Abdurrahman bin Avf  -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri de âdeta bu hakîkatin bir ifadesidir:
“İslâm, nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefsin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den çıkıp (her şeyimizi geride bırakarak) hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize (mânevî bir ferahlık), üstünlük ve zafer yolları açıldı…
Yine Allah Rasûlü’nün maiyyetinde Bedir Gazvesi’ne çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için üstünlük ve zafer lûtfetmişti.
Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)
Nitekim; “Sabır acıdır, fakat meyvesi tatlıdır.” denilmiştir.]
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Kim ki nefsine bir kadir-kıymet payı ayırırsa, bilsin ki bu takdirde kendisinin kadri-kıymeti yoktur!”
[Gurur ve kibre kapılarak kendini büyük gören, hakîkatte Allah indinde kendini küçük düşürmüş olur. Kim ki kusur ve noksanlarının farkında olmaz, Allâh’ın sonsuz kudret ve azameti karşısında bir “hiç” hükmünde olduğunu idrâk etmezse, kendisine bir kıymet ve kudret izâfe etmiş olur. Bu ise Cenâb-ı Hakk’ın “Kibriyâ/büyüklük, azamet” sıfatına ortaklığa kalkışmak demektir. Lâkin tevhîd akîdesinin ortaklığa aslâ tahammülü yoktur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, kibrin ilk temsilcisi olarak iblis gösterilmektedir. O, Cenâb-ı Hak’tan gelen; “Âdem’e secde et!” emri karşısında büyüklük taslamış, neticede bu kibri onu küfre sürüklemiştir.[3] Allah Teâlâ, iblisin bu davranışına karşı:
“…Böbürlendin mi, yoksa gerçekten yücelmiş olanlardan mısın?” (Sâd, 75) buyurmuştur. Böylece onun secde etmeyişinin gerçek bir yücelikle alâkası bulunmadığını ve sadece büyüklük kuruntusundan kaynaklandığını beyân etmiştir.
Yüksek mânevî derecelere ermiş olan Bel’am bin Bâûra da nefsine uyup benliğin pençesinde perişan oldu.
Yine Kârun, Allâh’ın lûtf u keremiyle ihsan ettiği nîmetleri kendine izâfe ederek, “Ben kazandım.” dedi, şımarıp azgınlaştı. O da dayanıp güvendiği bütün servetiyle yerin dibine gömülerek kahroldu gitti.
Demek ki büyüklenip gururlanan kimseyi, Allah Teâlâ rezil-rüsvay eder, hor-hakir kılar. Buna mukâbil, hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:
“Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı, Allah yüceltir.” (Müslim, Birr, 69)
Bu yüzden bizler de, herhangi bir nîmet veya muvaffakıyete eriştiğimizde, bir sâlih amel işlediğimizde, bir hayır-hasenatta bulunduğumuzda, bundan nefsimize pay çıkarmamalı; bilâkis hiçlik, mahviyet ve acziyetimizi îtirâf ederek Cenâb-ı Hakk’a şükretmeliyiz. Unutmayalım ki bizler bu dünyaya arz-ı hâl için geldik, arz-ı endâm için değil!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2019 – Nisan, Sayı: 398, Sayfa: 032




25 Nisan 2019 Perşembe

HER BİR İYİLİĞİN KARŞILIĞI KAÇ SEVAPTIR?

HER BİR İYİLİĞİN KARŞILIĞI KAÇ SEVAPTIR?


 0

Kim herhangi bir iyilik yapar, iyiliğe teşvik eder, iyiliğe öncülük ederse o kimsenin yaptığına sevap verilir. Peki her bir iyiliğin karşılığı kaç sevaptır? Her bir kötülüğün karşılığı nedir?
Ebü’l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib’ten -radıyallahu anh- nakledildiğine göre, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:
Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.
Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar.
Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.
Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6),10.)
HADİSİN AÇIKLAMASI
Bu hadîs-i şerîf, Riyâzü’s-sâlihîn’de geçecek olan kudsî hadislerin ilkidir. Bu tür hadisleri Peygamber Efendimiz ya arada hiçbir vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah Teâlâ’dan almıştır veya Cenâb-ı Hak bu bilgileri Cebrâil –aleyhisselâm- aracılığıyla Peygamber Efendimiz’in kalbine iletmiştir.
Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu tesbit ve takdir etmiş, sonra hafaza meleklerine emrederek bunları -her şeyin yazılı olduğu- levh-i mahfûza kaydettirmiştir. Daha sonra da iyi ve güzel dediği şeylerin neden iyi ve güzel olduğunu anlamamız, kötü ve çirkin dediği şeylerin neden kötü ve çirkin olduğunu kavramamız için bunları bize açıklamıştır.
Buna göre bir insan iyilik yapmaya niyet eder, sonra da herhangi bir engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi niyeti sebebiyle ödüllendirmek ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Buna göre iyi bir şeyi düşünmek bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin iyilik olarak değerlendirilmesi için de, onu yapmaya niyet etmek şarttır.
HER İYİLİĞE 10 KAT SEVAP VERİLİR
Şayet insan düşünüp yapmaya niyet ettiği o güzel hareketi yapacak olursa, mükâfâtı 10 mislinden başlar. En az bire on kazanır. Bu mükâfât 700 misline kadar çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ’nın çok değer verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve samimiyetle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını sadece Cenâb-ı Hakk’ın bileceği daha yüksek ölçeklerle değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm’deki:
“Yaptıklarına karşılık olmak üzere kendilerine nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez” [Secde sûresi (32), 17] âyeti bu sayısız mükâfâta işaret etmektedir.
Bir hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır:
“İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım.” (Buhârî, Tevhîd 35).
Bir kötülük yapmak isteyip de sonra bundan vazgeçen kimseye tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’dan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmediği veya buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarfetmemiştir.
Bir kötülük yapana sadece bir günah yazılması, Allah Teâlâ’nın kullarına karşı ne kadar âdil ve ne kadar geniş bir merhamete sahip olduğunu göstermektedir. Kötülüklerin âzamî karşılığının bir misli ceza, iyiliklerin asgarî karşılığının on misli mükâfât olması âyet-i kerîmeyle de belirtilmiştir:
“İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfât verilir. Kötülük yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır”[Enâm sûresi (6), 160].
Yapılan bir kötülüğe sadece bir günah yazılmasından önemli bir sonuç çıkmaktadır: İnsan kötülük yapmayı aklından geçirdiği için günahkâr olmaz ve bundan dolayı hesaba çekilmez. Çünkü bir kötülüğü aklından geçirmek, onu yapmaya kararlı olmak değildir. Şayet insan aklından geçirdiği bir kötülüğü yapmak ister ve buna karar verirse, işte o zaman iradesi ve kararı yüzünden hesaba çekilir. Mirâç hadisinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kıldıktan sonra bu konuya bir daha temas ederek Peygamber Efendimiz’e şöyle buyurmuştur:
“Kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap yazılır. Yaparsa on sevap yazılır.
Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır” (Müslim, Îmân 259).
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana bir iyilik sevabı yazılır. Çünkü bir iyiliği yapmayı arzu etmek, onu yapmak için ilk adımı atmak demektir.
2. Bir kötülük yapmak isteyip de Allah’tan korktuğu için bundan vazgeçene bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır. Çünkü yapmaya karar verdiği kötülükten dönmek iyi bir şeydir. Zira iyiliğin karşılığı iyiliktir.
3. Allah Teâlâ hatırdan geçen kötü bir düşünce yüzünden kulunu hesaba çekmez. Önemli olan bu düşüncenin bir karar ve kesin niyet haline dönüşmemesidir.
4. Bir iyiliğe kat kat sevap verildiği halde, bir kötülüğe sadece bir günah yazılır. Böyle bir imkân İslâm’dan başka hiçbir din ve sistemde yoktur.
Kaynak: Riyâzüs Sâlihîn, Erkam Yayınları




24 Nisan 2019 Çarşamba

CENNET VE CEHENNEM ŞU ANDA VAR MIDIR?

CENNET VE CEHENNEM ŞU ANDA VAR MIDIR?


 0

Ayet ve hadislerin “Cennet ve cehennem şu anda var mıdır? Cennet ve cehennem nerede kurulacak? Kendilerine ölümün olmadığı iki topluluk hangileridir?” sorularına verdiği cevaplar…
Ebedî saâdet yurdu Cennet ve Cenâb-ı Hakk’a isyan etmelerinden ötürü ilâhî azâba müstahak olanların gireceği Cehennem yaratılmış vaziyettedir ve şu anda mevcuttur. Kıyâmet koptuktan sonra Cehennem, bulunduğu yerden Mahşer yerine getirilecektir. Hidâyet güneşinden kaçarak küfrün karanlığında kalmayı tercih eden bedbahtlar, onunla cezalandırılacaktır.
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:
“O gün Cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!?” (el-Fecr, 23)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hem bu hakîkati hatırlatmak, hem de Cehennem’in büyüklük ve dehşetine dikkat çekmek için şöyle buyurmuşlardır:
“Hesap gününde Cehennem getirilir. Cehennem’in yetmiş bin dizgini ve her bir dizgini çeken yetmiş bin melek vardır.”(Müslim, Cennet, 29)[1]
KENDİLERİNE ÖLÜMÜN OLMADIĞI İKİ TOPLULUK
Günahkâr kimseler Cehennem’de cezâlarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Lâkin îmân etmeyenler Cehennem’e girdiğinde, artık onlar için ebedî bir azap başlamış olur.
Bu gerçeği de Peygam­ber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu hadîs-i şerîfleriyle beyan buyurmuşlardır:
“Cennet ehli Cennet’e, Cehennem ehli de Cehennem’e girdiği zaman, bir münâdî aralarında ayağa kalkarak:
«‒Ey ateş ehli, artık ölüm yok! Ey Cennet ehli, artık ölüm yok! Bundan sonra ebediyet vardır!» diye nidâ eder.” (Buhârî, Rikāk, 50)
Dipnot:
[1] Ayrıca bkz. Tirmizî, Cehennem, 1/2573.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları



ALLAH’IN HOŞUNA GİDEN DAVRANIŞLAR

ALLAH’IN HOŞUNA GİDEN DAVRANIŞLAR


 0
Allah’ın hoşuna giden davranışlar nelerdir? İşte Allah’ı sevindiren, hoşnut eden davranışlar…
Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb’dan -radıyallahu anh- rivayet edildiğine göre, Resûlullah’ı -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:
– Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.
İçlerinden biri söze başlayarak:
– Allahım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.
Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.
Bir diğeri söze başladı:
– Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivayete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki: Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme! En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım.
Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.
Üçüncü adam da:
– Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Bir gün bu adam çıkageldi. Bana:
– Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona:
– Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim. Adamcağız:
– Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü.
Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler. (Buhârî, Büyû` 98, İcâre 12, Hars ve’l-müzârea 13, Enbiyâ’ 53, Edeb 5; Müslim, Zikir 100.)
HADİSİN AÇIKLAMASI
Hadîs-i şerîfte iyi niyetle, ihlâs ve samimiyetle yapılan davranışların Allah Teâlâ’yı hoşnut ettiği belirtilmektedir. Cenâb-ı Hak kendi rızâsını elde etmek için yapılan güzel hareketlerden ve azâbından korkularak terkedilen kötü işlerden dolayı kulundan memnun olmaktadır. O’nun bu hoşnutluğu insanı hem dünyadaki hem de âhiretteki birçok sıkıntılardan kurtarmakta, her iki dünyada bahtiyar olmasını sağlamaktadır.
Efendimiz’in anlattığı bu kıssada ana babaya hizmetnefse hâkimiyet ve insan hakkına hürmetin önemi belirtilmektedir. Birinci kıssa, ana babaya yapılan iyiliğin, onların gönlünü hoş tutmanın değerli bir hareket olduğunu göstermektedir. Aslına bakılırsa, insan ana babasına iyilik yapmaya mecburdur. Çünkü onlar vaktiyle kendisine birçok iyilik yapmışlardır. Şimdi ise iyilik yapma sırası evlâda gelmiştir. Buradaki güzel davranış sadece ana babayı içine aldığı, öteki kıssalarda ise başkalarına iyilik söz konusu olduğu için, onlar daha değerli görünmektedir.
Bu üç güzel hareketin en değerlisi, amcasının kızına sahip olmasına hiçbir engel yokken sadece Allah’tan korktuğu için nefsinin isteklerine meydan vermeyen kimsenin davranışıdır. Böyle birinin cennetlik olduğunu şu âyet-i kerîme de göstermektedir:
“Rabbinin huzurunda (suçlu) durmaktan korkarak nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranlar için şüphesiz varılacak yurt cennettir” [Nâzi`ât sûresi (79), 40-41].
İnsan sıkıntıya düşünce, kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Allah Teâlâ’ya dua ve niyaz etmelidir. Bu esnada samimiyetle yaptığından emin olduğu bazı güzel hareketlerini anarak, onların hâtırına kendisine yardım etmesini söyleyip Allah Teâlâ’ya yalvarabilir. Bu hiçbir zaman başa kakma anlamına gelmez. İnsanın sıkıştığı zamanlarda dua vesilesi yapabileceği ihlâslı işlerinin olması ne güzeldir.
İhlâs ve iyi niyetle yapılan güzel davranışların hayırlı neticeleri daha dünyada iken, hatta her şeyin bittiği sanılan bir zamanda görülüverir. Bu da ihlâs ve iyi niyetin insan hayatındaki yerini gösterir.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Anne ve babaya herkesten çok itaat ve hürmet etmeli, onları bütün sevdiklerine tercih etmelidir.
2. Nefsin arzu ettiği şeyleri yapabilecek imkâna sahip olduğu halde, sırf Allah’tan korkarak ve onun rızâsını kazanmak isteyerek bunları terketmek insana büyük faziletler kazandırır.
3. İnsanlarla yapılan işlerde dürüst, anlayışlı ve fedakâr davranmak, emanete riâyet etmek Allah Teâlâ’yı memnun eden güzel hareketlerdir.
4. Allah Teâlâ yapılan hiçbir iyiliği zâyi etmez; zamanı gelince onu değerlendirir.
5. İnsan ihlâs ve iyi niyetinin karşılığını hem dünyada hem de âhirette görür.
Kaynak: Riyâzü’s-sâlihîn, Erkam Yayınları




23 Nisan 2019 Salı

23 NISAN ÇOCUK BAYRAMINIZI KUTLARIZ.


23 NISAN ÇOCUK BAYRAMINIZI KUTLARIZ. 

ATATÜRK'ÜN BABALARI ŞEHİT OLMUŞ ÇOCUKLARI SEVİNDİRMEK VE YARININ UMUDU YAVRULARIMIZI YÜCELTMEK İÇİN 
DÜNYADA İLK DÜŞÜNÜLMÜŞ BAYRAM OLAN 23 NİSAN ÇOCUK BAYRAMINIZI KUTLARIZ. 





Moskova'dan Bir Hidayet Hikayesi


Moskova'dan Bir Hidayet Hikayesi 

Müslümanlara Tefekkür Çağrısı!..
Dini Hikayeler
 
 
Hidâyet... Cenab-ı Hakk'ın bazı kullarına rahmet deryasından sunduğu "bir testi su" gibidir âdetâ... Hidâyet, rahmet bulutlarından bir sağanak yağmur hâlinde yağar yüreklere... O taştan da katı olan yürekler, artık bir gül bahçesine dönmüştür! Kimileri bu bir testi sudan kana kana içerek ötelere yelken açarken, kimilerinin maâlesef bundan nasibi yoktur.

-İşte Aksana (Hira) kardeşimiz de, bu gül bahçesine girenlerden biri... Haydi gelin hidayet öyküsünü hep beraber O'nun dilinden dinleyelim.
 

-Hira Hanım, önce bize kısaca kendini tanıtır mısın?

Eski adım, Aksana Sigaçova... 25 yaşındayım. Rus bir anne ve Yahudi bir babanın ikinci kızı olarak İjevsk'te doğdum. Evli ve bir çocuk annesiyim. Aynı zamanda tıp fakültesi öğrencisiyim. 4 yıldır Moskova'da yaşıyorum. Müslüman olduktan sonra "Hira" adını aldım.

-İstersen, senin bu ilginç hidâyet hikâyene en başından başlayalım. Bize, seni adım adım hidâyete sevk eden hâdiseleri anlatır mısın?


5 yaşımdayken annem ve babam ayrıldılar. Ben ve diğer iki kız kardeşim, çok iyi bir insan olan anneannemin himayesinde büyüdük. Çocukluğumda ne sık sık bizi ziyaret ederek ilgilenen annem, ne anneannem, ne akrabalarım, ne de okuduğum okul bana bir din eğitimi verdi. Zaten din eğitiminin yokluğu, insanların çoğunun dînî esasları dikkate almayan ve nefislerini tatmin etmeye dönük bir hayat tarzı benimsemelerine yol açmış idi. Hatta okulda Sovyet rejimi, "ateizm" ve "sosyalizm" propagandası yapmakta, insanları ve kâinâtı Allâh'ın yarattığını inkâr eden Darwin Teorisi okutulmakta idi. Darwin Teorisi, biyolojiye olan olağanüstü merakımdan dolayı beni derinden etkilemişti. 15 yaşıma kadar ateist olarak yaşadım.


1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla oluşan serbest ortamda, gerek Hıristiyanlar ve gerekse Müslümanlar dinlerine sahip çıkmaya ve sarılmaya başladılar. Annem de bizi zaman zaman Pazar âyinleri için kiliseye götürmeye başlamıştı. Yine bir Pazar günü kiliseye gitmiştik. Ben dinimi bilmediğim için gitmekte isteksiz davranıyor, fakat annemi de kıramayacağım için onunla beraber gitmek zorunda kalıyordum. Annem, kilisede mum yakıp teslis inancını sembolize eden ikonların önüne koymamı istediğinde, ona bunu ne için yaptığımızı ve hangisinin önüne koymam gerektiğini sordum. Bana tam bir cevap veremedi. Bunun üzerine annemin de dinimiz hakkında bir şey bilmediğine kanaat getirdim. Ve bu sorunun cevabını düşünerek kendim bulmaya karar verdim. Düşündükçe daha farklı sorular çıkıyordu karşıma. Mum yakıp kilise ikonlarının önüne koymadan yapılan bir duâ kabul olamaz mı idi? Kilise olmayan yerlerdeki Hıristiyanlar ne yapacaktı? Âcilen yapılması gereken duâlar için Pazar gününü beklemek, ya da mutlaka kiliseye mi gitmek gerekliydi? Allah ile kulları arasında direk bir bağlantı olması daha doğru değil miydi? Hıristiyanlar olarak neden Müslümanlar gibi evimizde ibâdet yapamıyorduk? Bu gibi sorular, çocuk aklımı kurcalamaya başlamıştı. İşte Hıristiyanlığı ilk sorguladığım an, bu an idi. Aklıma, diğer dinlerin bu hususlarda ne içerdiği sorusu da gelmişti.


Aslında aklımı kurcalayan birkaç husus daha vardı: Allâh'ın çocuğu olabilir miydi? O zaman Allah, bir anne olmalı değil miydi? Papazların, bizlerin günahlarını bir çırpıda affetmesi kabul edilebilir bir şey miydi? Yani daha işlemediğimiz bir günah için bile affedilme garantisi vardı. Bu nasıl bir adâletti? Her isteyen affedildiğine göre "suç" diye bir mefhum olamazdı. Bir insanın malı, canı ya da hakkına tecâvüz edilmesini, diğer bir insan nasıl affedebilirdi? Papazlara bu hakkı kim vermekteydi? Pekâlâ cennet ve cehennem kimler içindi? Bu durum "cennet" ve "cehennem" kavramlarının mânâsını yok etmiyor muydu? Fakat bu sorular, sadece kiliseye gittiğimiz Pazar günleri aklıma geliyordu. Sanırım o dönemlerde bunları olduğu gibi kabul etmem dışında, pek de bir alternatifim bulunmadığı için sorulara tatmin edici cevaplar bulamamak beni fazlaca rahatsız etmemişti.


2001 yılı yazında, kız kardeşim Natalya ile beraber Türkiye'ye tatile gitmiştim. İstanbul'da tanıştığım bir Türk ile evlendim. Evleneceğim zaman kayınvalidem, nikâh öncesi Müslüman olmamı istedi. Benim için Hıristiyan ya da Müslüman olmak hiçbir şey ifade etmiyordu. Müslüman olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Kelime-i şehâdet getirmemin yeterli olacağını söylemeleri üzerine kelime-i şehâdeti, mânâsını dahî bilmeden telaffuz ederek Müslüman oldum. Sadece adım Müslüman olmuştu. Yaşantımızda değişen bir şey yoktu. Açıkçası ben, bu durumu biraz yadırgamış idim. Biz Hıristiyanlar ile eşimin âilesinin yaşantısı arasında örf, âdet ve töresel birtakım farklar dışında, çok büyük bir fark göremiyordum. Kısacası eşim ve âilesi, Türk toplumunun çoğunluğunun aksine dindar değillerdi. Tabiî ki, bu dönemde kocamın dine yakın veya uzak olması, benim için bir önem arz etmiyordu.


Müslüman oluşumla birlikte yeni dinimi merak etmeye başladım. Bu merakım, bu dini yaşamak isteyişimden değil, sadece büyük ve kadîm bir din olan İslâm hakkında hiçbir şey bilmememden kaynaklanıyordu. Bize misafirliğe gelen komşu, akraba ve tanıdıklar bu konulara girmiyor, daha ziyade Rusya'yı, Rusya'daki hayatı ve Sovyetler Birliği döneminin komünist rejimini merak ediyorlardı. Fakat komşularımızdan Sümeyra çok farklı idi. O, diğerlerinin aksine başörtülüydü. Ben, hâlinden ve kıyafetinden onun İslâmî esaslara uygun bir hayat sürdürdüğünü anlamıştım. Önceleri onun bana başımı örtmem, namaz kılmam ve İslâmî ölçülere göre yaşamam gerektiği konularında sıkıcı telkinlerde bulunacağını sanmıştım. Hatta onun söyleyebileceklerine karşı kendimi savunmak hususunda hazırlanmıştım. Fakat Sümeyra örnek bir tebliğ üslûbu kullanarak, öncelikle Allâh'ın varlığı ve birliği konusunu düşünmemi önerdi. Bunu aklımı kullanarak bulabileceğimden, buna tam olarak inanmadan ibadet yapmak konusunda bir motivasyonumun olamayacağından bahsediyordu. Haklıydı da... Aklı iknâ, kalbi tatmin olmamış bir insan, yüzde yüz saflıkta inanmadığı bir şey için birtakım fedâkârlıklar gerektiren ibadetleri yapamazdı. Sümeyra İslâmiyet'e başka bir açıdan bakmamı sağladı. Daha ziyâde ben sordukça anlatıyor, beni ürkütmemeye gayret ediyordu. Bana, düşünerek Allâh'ı bulmayı öğretti. Kâinâttaki her şey, niçin ve kime hizmet için yaratılmıştı? Kime hizmet etmekteydi? Biz ne için yaratılmış idik? Bu soruları soruyor ve cevaplandırıyordu. İzahları, bana mantıklı ve tutarlı geliyordu. Artık ben de düşünmeyi öğrenmiştim. Öğrenmiştim, zira hiçbir canlıya verilmeyen akıl, biz insanlara verilmişti. Aklımı kullanmamın zamanı geldiğini düşünüyordum. Artık İslâm, benim için basit ve faydasız bir din olmaktan çıkmıştı.

-Hira Hanım, seni İslâm'a tam olarak ısındıran, yönünü İslam'a çeviren hâdise ya da dönüm noktası neydi? Ne oldu da, hiç kimse seni Müslümanca yaşamaya zorlamazken sen İslâmî bir hayat tarzına geçmeye karar verdin?

Müslüman olmuş idim, ama tam bir Müslüman değildim. Anladığım kadarı ile Sümeyra kendisini sorumlu hissetmiş ve benimle ilgilenmeye başlamıştı. Hayatın amacının ne olduğunu düşünmemi istiyordu. Bana, düşündüğüm takdirde hakikati kendimin de bulabileceğini söylüyordu. Bana Kur'ân'da birçok yerde akletmemiz, düşünmemiz ve tefekkür etmemiz gerektiğinin bildirildiğini söylemişti. Yine Kur'ân'da kâinâtın ve canlıların akıl sahipleri için Allâh'ın varlığı ve birliğine işaret eden delillerle dolu olduğunun yazıldığını söylüyordu.


Bir ara kendimi düşünceye verdim. Bir nevi inzivâ süreci başlamıştı. Beni ve bu kâinâtı kim yaratmıştı? Yaratmasının sebebi neydi? Öldükten sonra bir hayat var mıydı? Âhiret hayatı olmayacaksa, bu bazı insanlar için bir haksızlık, bir adâletsizlik değil mi idi? Tüm hayvanlar, bitkiler, güneş, denizler, yağmur, rüzgar... yani Kur'ân'ın ifâdesiyle "yer, gök ve her ikisi arasındakiler" insanlara hizmet etmekte ve insandan daha üstün bir canlı bulunmamaktaydı. Bu nimetleri verenin, gelecekte bizlerden hesabını sormaması mümkün müydü?


Artık zaman buldukça Sümeyra'ya gidiyor, bulamadığım cevapları ondan dinleyerek rahatlıyor ve tatmin oluyordum.


Bir ara Kur'ân-ı Kerîm'de neler yazılı olduğunu merak ettim. Acaba bizi yaratan, bize ne söylüyordu? Sümeyra aradığım cevapları orada bulabileceğimi söylemişti. Bazı komşular aralarında zaman zaman toplanıp Kur'ân okuma toplantıları yapıyorlardı. Onlara, "Okuduğunuz bu sûrede ne anlatılıyor?" dediğimde bana bilmediklerini söylemeleri beni çok şaşırtmıştı. İnsanlar neden bilmedikleri bir şeye, bu derece hürmet etmekte ve değer vermekteydiler? Daha doğrusu bu kadar değer verdikleri bir şeyin mânâsını, okuma imkânları olduğu hâlde, bunu neden yapmıyorlardı?! Sanırım, bazı şeyler zamanla örf ve gelenek hâline gelmişti. Dinin kısmen zor vecîbelerini yerine getirmekte gevşek davrananların, Kur'ân'ı sadece Arapça'sından okuyarak veya birtakım iyiliklerde bulunarak dînî bir vecibe îfâ etme huzuru ile rahatladıklarını, psikolojik bir tatmine vardıklarını düşündüm.


2 yıldır Türkiye'deydim ve Rusya'daki âilemi çok özlemiştim. Kocamın da rızâsını alarak kısa bir süreliğine Rusya'ya döndüm.

İçimdeki ateş hâlâ dinmemişti. Hemen bir câmiye giderek Rusça Kur'ân meâli aldım ve okumaya başladım. Annemin beni delirmiş olarak nitelemesine yol açacak derecede Kur'ân meâli okuyordum. Özellikle kimleri, hangi amellerinden dolayı âhirette ne gibi bir akıbetin beklediğini anlatan cehennem ile ilgili âyetler beni derinden sarstı. Çok irkildim. Artık bir karar vermem gerektiğini düşündüm. Annemin tepkisinden çok çekinsem de, bu ikileme bir son vererek Allâh'ın istediği şekilde yaşamayı seçtim. Rusya'dan, Türkiye'deki eşime telefon açarak yeni tercihimi kendisine bildirdim. İslâmî bir hayat tarzı sürdürmemesi hâlinde kendisiyle olan evliliğimizin sürmesine pek sıcak bakmadığımı anlattım. Müslüman'ca bir yaşantıyı reddettiği için onunla ayrılmak zorunda kaldık.
 

-Ayrıca senin gibi İslâmiyet'i sonradan tercih eden iki kız kardeşin var. Natalya ve İlona'nın Müslüman olmasında senin İslâmiyet'i seçmiş olmanın tesiri var mı? Bu konuda neler söyleyeceksin?

Türkiye'den döndükten sonra İslâmiyet'i kabul ettiğimi, ilk olarak kardeşim Natalya'ya anlattım. Ona, Allah ve âhiretten bahsettim. Özellikle "Esmau'l-Hüsnâ" denen Allâh'ın 99 sıfatının her birini ona şerh ettim. Yani onun aklındaki "Allah çok büyük ve yücedir."den öteye geçmeyen "Allah" kavramını daha açık ve net bir şekle sokmak istedim. Allâh'ı, ona hiç anlatılmayan yönleriyle tanıttım. Yaratıcısının kim olduğunu ve O'nun nelere muktedir olduğunu anlamasını istedim. Ufkunun açılması ve hakîkati görmesi için çalıştım. Geleceğini düşünmesi gerektiğini söyledim. Kardeşim Natalya (Medine) Hazret-i Ebubekir misâli bir teslimiyet ile bana güvendi ve itirazsız İslâm'ı kabul etti.
 

Natalya'nın İslâmiyet'i seçmesi, bana diğer kardeşim İlona'yı (Meryem) da bu güzel yola dâvet etmem noktasında güç verdi. Ama kardeşim bu dâvete icâbet etmedi. Bir süre sonra evlendim ve Moskova'ya taşındım. Kocam Andrey (Abdullah) benden 10 yıl önce Kur'ân meâli okurken etkilenerek Müslüman olmuş biriydi. Kardeşim İlona'nın neler kaçırdığının bilincinde olmamasına üzülüyordum. Onun da hidâyete ermesi için kendisine Moskova'dan defalarca mektup gönderdim. Fakat yine bir netice alamamıştım. Bizde misafir olarak kaldığı bir haftalık ziyâreti esnasında İslâmî yaşantımız ve değişen âile ortamımızdan etkilenerek, o da kendiliğinden Müslüman oldu.
 

-Peki anne, baba, kardeş ve akrabaların Müslüman olmanı nasıl karşıladılar? Onlarla şimdiki ilişkilerin ne durumda?

Annem; ben ve kardeşim Natalya'nın Müslüman olmasına çok ciddî reaksiyon gösterdi. Annem bir müddet diretti, fakat üçüncü kardeşim İlona da İslâm'ı tercih edince, kararlılığımızı görüp bizi yolumuzdan çeviremeyeceğini anladı. Artık bundan sonra bizi kendi hâlimize bıraktı. Ben ve Natalya, Müslüman eşlerle evlenip annemden ayrıldıktan sonra ise, aramızdaki bu gerginlik azaldı. Onun bu durumu kabul etmesinin kendi açısından ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Annem ile hâlâ görüşmekteyiz. Ben, onu çok seviyorum. Onun da bir vesîle ile hidâyete ermesi için çok duâ ediyorum.
 

-Hira hanım, bir Müslüman olarak Moskova'da, bir başka deyişle Müslüman olmayan bir toplum içerisinde Müslümanların dinlerini yaşamaları noktasında karşılaştığın zorluklar nelerdir? İslam'ı tercih ettikten sonra en çok hangi hususlarda zorlanmaya başladın?

Rus halkının pek de alışık olmadığı İslâmî giyim tarzı ve başörtülü hanım imajı, buradaki Müslümanların en büyük meselesi!.. Halkımızda bu konuda eskiden bu yana devam eden bir önyargı mevcut!.. Bunu kırmak sanıldığı kadar kolay değil... Caddede, metroda ya da markette tüm gözlerin devamlı size çevriliyor olması, rahatsız edici elbette. Fakat buna alıştık. Her geçen gün insanların da buna alışacaklarını düşünmekteyim. Aslında birçok mesele, her büyük şehirde karşılaşılan meselelerden... Zorluk olmadan kolaylık da olmuyor. Sabretmek gerekiyor. Bildiğiniz gibi Kur'an'da "Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir." (el-Bakara, 153) ve "Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (el-İnşirah, 6) buyrulmakta...
 

-İslâmiyet'i tercih ettikten sonra, yeni dininde seni şaşırtan, seni etkileyen ve hayran bırakan şeylerle karşılaştın mı? Daha doğrusu İslâm'ın hangi yönünü en çok beğendin?

Bu hususta üç şey söyleyebilirim: Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Ramazan ayı girmişti. Müslümanlar hiç beklemediğim şekilde birbirine yardım ediyor, ikramda bulunuyor, derdi olana çare olabilmek için aralarında organizasyonlara gidiyor, hayırda âdetâ yarışıyorlardı. Bir çoğunun durumu, pek de iyi olmamasına rağmen elindekinin bir kısmını ihtiyacı olan bir diğerine gözünü kırpmadan veriyordu. Kendi nefsi için yaşamaya alışmış bir toplumdan gelmiş olmam münasebeti ile bu bende çok büyük bir şaşkınlık ve hayret uyandırmıştı.
 

İkinci olarak; günahları affeden, ama kendileri de insan olan ve günahlar işleyebilen papazların, Allah adına bu bağışlamayı yapmalarını hiç kabul edemiyordum. Bunun aksine İslam dininde "zerre kadar da olsa yapılan her hayır ve şerrin hesabının görülecek olduğunu" (el-Zilzâl, 7-8) öğrenmek, bende Allâh'ın ne kadar âdil ve yüce bir yaratıcı olduğu noktasında derin bir hayranlık duygusu uyandırmıştı. Artık bir kez daha kesinlikle doğru yolda olduğumu düşünmüştüm.
 

Son olarak Müslümanların devamlı olarak, Allâh için bir şeyler yapmaları beni çok etkilemişti. Müslümanlar her şeyi âhirete göre tasarlıyordu. Yalan söylemekten, hırsızlık yapmaktan, başkasının hakkını yemekten ve adâletsizlik yapmaktan uzak duruyorlardı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, sadaka veriyor, nasihatlerle dolu sohbetlere iştirâk ediyor, Allâh'ı zikrediyorlardı. Hatta sorumlu olmadıkları hâlde sünnet ve nâfile ibâdetlere de teveccüh gösteriyorlardı. Elbette bütün Müslümanlar, İslâm'ı bu derecede yaşamıyor, ama yaşayanların oranı çok fazla!.. Hatta namaz kılmayanların ve dininin gereklerini pek de umursamayanların çoğunda bile bunlar belli oranda mevcut... Yani İslâm, hayatın en ince anlarına kadar yayılmış durumda... Küçücük şeyler dahî Allâh'ın rızasını kazanmaya endekslenmiş. Yoldaki bir taşı, insanlara eziyet vermesin diye kaldırmak veya bir hanımın akşamları kocasını güleryüzle karşılayıp önüne güzel bir sofra kurması dahî Allâh'ın râzı olması için yapılıyor. Bu ve benzerleri de beni etkileyen şeyler arasında... Böyle bir din, hangi insanı etkilemez. Akıllı bir insan, İslam'dan nasiplenmemişse, bence bunun sadece bir açıklaması vardır; o insana ulaşılıp bu güzellikler kendisine güzelce anlatılmamıştır.
 

Hıristiyanlarda böyle bir yaşantı, maalesef yok. Herkes, kendi menfaati için yaşıyor. Diğerinin derdiyle pek ilgilenen yok.
 

-Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında neler söylemek istersin?

Öncelikle O'nu çok sevdiğimi söyleyeyim. Çünkü kendimi sorumlu hissederek kardeşlerim ve annem başta olmak üzere birçok kişinin hidâyete ermesi için çalıştığım ve bunun ne kadar zor olduğunu anladığımda hep O'nu düşündüm. O yüce insan, hayatı boyunca bu zor vazifeyi icraya çalışmıştı. Size bu dâvetler esnasında karşılaştığım tahammülü zor güçlükleri anlatmayacağım. Ama O'nun bu yolda çektiklerini okurken hep gözlerim dolar. O'nu anlayabilmenin, O'nun yolundan gitmekle daha kolay anlaşılacağını söylemek isterim.


Düşünebiliyor musunuz? Hayatınızda örnek alabileceğiniz, hayran kalarak değer verdiğiniz, kendisi gibi olmak istediğiniz hiçbir insan yokken, karşınıza hayal dahî edemeyeceğiniz derecede mükemmel bir insan bir "üsve-i hasene" çıkıyor. Bunu kelimelerle anlatmak, sizce ne kadar mümkün? O bizim için bir ideal ölçü!.. Bence O'nu Kur'ân'dan sormalı. Kur'ân'da O'nun hakkında söylenenleri düşünürsek, O'nu ne kadar sevmemiz gerektiğini daha iyi anlayabiliriz.
 

-Kur'ân-ı Kerîm'in meâlini defalarca okuduğunu söylemiştin. Seni en çok etkileyen âyetler ya da sûreler hangileri oldu?

Belirli bir âyet ya da sûre ismi zikretmek, Kur'an'ın bütününe saygısızlık olur. Onun her âyeti birbirinden etkili... Fakat Fâtiha Sûresi'nin benim üzerimdeki tesiri bambaşka olmuştur. O bir öz!.. Her şeyi özetliyor. Bir de Allah -celle celâlühû- kimlerin âkıbetinin ne olacağını belirtirken, cehennemden ve oraya girenlerin hâllerinden bahsediyor. Bu da beni hep ürpertmiştir. Aklımda olan birkaç âyeti de söyleyeyim isterseniz:

"Andolsun ki, «Allah ancak Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih, «Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh'a kulluk edin; kim Allâh'a ortak koşarsa, muhakkak, Allâh ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.» demişti."(el-Mâide, 72)
 

"Andolsun ki, cehennem için de bir çok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gâfillerdir." (el-A'râf, 179)

"Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan birtakımı Allah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı. Münâfıklar, inananlarla karşılaştıkları zaman, «İnandık!» derlerdi; birbirleriyle yalnız kaldıklarında, «Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler diye mi Allâh'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Bunu akıl etmiyor musunuz?» derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allâh'ın bildiğini bilmiyorlar mı?" (el-Bakara, 75-77)

"Vay, Kitâbı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!" (el-Bakara, 79)
 

-Önceki hayatın mâlûm... İslâm'a da sonradan katıldın. Her iki dine ve bu dinlerin insanlarına âşinâ birisi olarak Müslümanlara ve Hıristiyanlara neler söylemek istersin?

Çok önemli bir meseleye değindiniz. Bu konu, özellikle Rusya gibi Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları ülkeler için çok şey ifâde ediyor. Aslında bu, başlı başına ayrı bir röportaj konusu olabilir. Ama kısaca ifâde edecek olursak, Müslümanlar Kur'ân'ın meâlini okumakta ve Allâh'ın -celle celâlühû- Kur'ân'da buyurduğu gibi "akletmek"te, "düşünmek"te gevşek davranıyorlar. İdrâk yeterince gerçekleşmeyince amel de eksik oluyor. İnsanlar, hayatın akışı içerisinde durup düşünebilme fırsatı bulamıyorlar. Bunun için de bazı hakîkatleri yeterince idrak edemiyorlar. Hayat bir "oyun ve eğlence"!.. Sanırım tek bir gün de olsa dünyevî işlerimizin tamamını bir kenara bırakıp îtikaf benzeri bir seans yapmalı... Bir gün tefekkür etmeli!.. Sadece bir gün!.. Sanırım tefekkür sonrası, kişi dünyaya, hayata ve her şeye farklı bir açıdan bakar hâle gelecektir. İdrâk büyük bir kavram!.. Anlamak değil, idrâk etmekten bahsediyorum. Zihnî değil, hissî bir şey bu. Derinlemesine duyulan, yaşanan bir duygu...
 

Hıristiyanlıkta ise "teslis inancı" akıl karıştırıyor. Neye îmân edileceği konusunda tereddüt var. Bana göre, insan fıtratı, tek bir tanrıya inanmak ve ona yönelmek üzere programlanmış. "Üçlü tanrı inancı" (Teslis) beni hiçbir zaman tatmin edememişti. Allah, üçün üçüncüsü olmamalı bence!.. Müslüman olmanın birinci şartı olan kelime-i şehâdette Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in Allah'ın "kulu" ve "elçisi" olduğu vurgulanıyor. Bu daha doğru ve tatmin edici... Hıristiyanlıkta inanç konusu muallakta... Hıristiyanların özellikle bu îmân konusunu tekrar tekrar düşünmeleri gerektiği kanaatindeyim.


-Evet, gerçekten film gibi bir mâceran var. Ne mutlu sana ki, uzaklardan gelerek bir çoğunun


Müslüman bir toplum içerisinde olmasına rağmen farkına varamadığı bu büyük hakikati keşfettin ve bu mutlu sona erdin. Allah bundan sonraki hayatınızda da muvaffakıyetler ihsân eylesin.

Âmin. Doğru yolu seçtiğimi düşünüyor ve diğerlerinin de bunu yapmasını arzu ediyorum. İlginize teşekkür ederim.

Hatice Toprak

Şebnem Dergisi
Sayı 21

http://biriz.biz/hikaye/hidayet12.htm