4 Kasım 2013 Pazartesi

Sermayesi Eriyen Adam!


​​
 
Sermayesi Eriyen Adam!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.” (Bakara, 197)

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
"İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat." (Müslim, Vasiyyet 14. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8)

Buzdolabından önceki zamanlarda, içecekleri ve bazı yiyecekleri korumak için, dağlardan buz kesilir ve pazar yerlerinde satılırdı. Sıcak bir yaz gününde, bir şeyh, talebeleriyle şehirde dolaşırken, böyle bir buz satıcısına rastladı.
Satıcı: “Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın, merhamet edin..” diye bağırıyordu.

Satıcının bu sözlerini işiten şeyh aniden fenalaşarak bayıldı. Yanındakiler, kendisini gölgelik bir yere taşıdılar ve saatler sonra kendisine geldiğinde bayılma sebebini sordular. Şeyh satıcının eriyip giden buzlarında kendi hayatını görmüştü. Küçük sermayesinin ziyan olmaması için çırpınıp duran satıcı, milyarla ölçülmeyen ve sonsuz bir hayatta sınırsız bir mutluluğa vesile olabilecek ömür sermayesinin eriyip gidişine nasıl kayıtsız kalındığını düşündürmüştü ona…

--

3 Kasım 2013 Pazar

EVLİLİK OKULU: Yormadan Seveceğim Seni (5. Ders Ödev)

EVLİLİK OKULU: Yormadan Seveceğim Seni (5. Ders Ödev)





“Yormadan, sormadan seveceğim seni sadem” diye bir şarkıdan aklımda kalan, arada bir dilime dolanan sözler var, çok şey ifade eden. Günümüz sevgileri çok yorucu. Sevgi sevinç vermeli; fakat sevgiler artık yorgunluktan başka bir şey vermez oldu nerdeyse. Sevgilerimiz bedenimizi yoruyor, ruhumuzu yoruyor, cebimizi yoruyor. Neden?


Günümüzde materyalist bir dünyada yaşadığımız için, her şeye menfaat ile bakmaya başladık. Reklamlarda gördüğümüz şeyler bilinçaltımıza yerleşiyor. Dikkat ederseniz reklamlarda sevgi her zaman menfaatle bağlantılıdır.


Erkek sevgisini tek taş yüzükle gösterir, kadın savurduğu saçları ya da güzelliği ile erkeği kendine bağlar. Adamın arabası iyiyse mutludur, şarkılar söyler, kadın mobilyalarını değiştirmek isteyen kocasının boynuna atlar. Menfaatını göremediğimiz sevgiyi kabul etmez olduk. Nişanlı kızlar nişanlıları istediği eşyaları almayınca sevilmediklerine inanıyorlar. Erkeğin cebindeki paranın bir limiti olduğunu düşünmüyorlar.


Ya da erkek karısının duygusal ihtiyaçlarını maddi şeylerle karşılamaya çalışıyor. “Maddi bir sıkıntımız yok, cebinde kredi kartın var, ihtiyaçlarını karşılıyorum, mutlu ol, benden ayrıca ilgi, sevgi, bekleme” diyebiliyor.


Çok beklenti içindeyiz, bu da bizi mutsuz yapıyor. “Muhabbet Olsun” kitabımda bir madde vardı “Umma ki küsmeyesin” Çok umduğumuzda çok küsüyoruz. Hep eşimizden beklenti içindeyiz. Beklentilerimiz sevdiğimiz insanı geriyor, yoruyor. Ne zaman ki beklentilerimizi en aza indirip Allah rızası davranmaya başlarsak iki dünya mutluluğumuz için doğru adımları atmış oluruz. Bunun için de önce niyetlerimizi düzeltmemiz, beklentisiz, temiz bir sevgi ile sevmemiz lâzım.


Niyet çok önemli. Biz mutlu olma niyeti ile seviyoruz. Mutlu etme niyeti ile değil. Niyet yaptığımız işe anlam katar. Niyetimizi bozmadan biz bozulmayız. Her şey niyetle başlar. Bir noktada da düşünce gücü dediğimiz şey. Fakat Müslüman olarak “niyet” kelimesi bizim için çok geniş anlamlıdır. Abdeste namaza, oruca her şeye niyetle başlarız. Niyet yoksa ya da bozuksa ibadette yoktur. Gösteriş için sadaka veren kişinin ibadeti yoktur. Sevmeye de iyi bir niyetle başlamamız gerek.


Niyetimizin de ana şartı her şeyden önce “Allah rızası” için olmasıdır. İyi bir niyetle yapılacak olan iş, imkanlar sebebi ile yerine getirilememişse bile sevabını yapmışız gibi gelir bizi bulur.


Günümüzde bize dünya ve ahiret saadetini kaybettiren en önemli şey niyetlerimizin bozulması.Bir mümin olarak yaptıklarımızı önce Allah rızası için yapmamız gerekirken genellikle menfaat için yapıyor olmamız.


Menfaat deyince aklımıza ilk maddi menfaatler geliyor. Fakat duygusal menfaatlerde niyetimizi çok bozuyor. Birine iyilik yapıyoruz, karşılığında hemen iyilik bekliyoruz. İyilik yaptığımızdan iyilik görememişsek hemen tavır almaya başlıyoruz.


Mesela kayınvalidenize iyilik yaptığınız halde o bunu görmezden geliyor. Buna rağmen hâlâ iyi olmaya devam edebiliyorsanız Allah rızası için yapıyorsunuzdur.


Eşinizin huysuzluklarına rağmen Allah rızası için ona iyi davranmaya devam edebiliyorsanız, niyetiniz güzel demektir. “Ben ona iyi davrandım o da bana iyi davransın. Ben ona güler yüz gösterdim o da hemen benimle ilgilensin. Yoksa bir daha yapmam.” Duygusal hayatımızda “al parayı, ver domatesi” şekline dönüştü. Para yoksa domateste yok. Benim istediklerimi yapmazsan ben de senin istediklerini yapmam.


Aslında sevgi ilişkisi olan yerde menfaat ilişkisi olmaması lâzım. Bu haftaki ödevimiz “yormadan sevmek” için gayret sarf edeceğiz.


Yakınlarımızın bize yaptıkları yanlışları, yapan kişi özür dilemediği halde Allah rızası için affedebiliyorsak imanımız olgun bir imandır. Zaten bu imtihanlar da çiğlikten kurtulup, olgunlaşmamız için değil mi?


Madem ki Rabbimiz eş ve evladın bir imtihan olduğunu bize âyetlerinde bildiriyor, bu imtihanı hem kendimizi hem onları yorarak; kavga ederek ve strese girerek kazanmayı nasıl umuyoruz bilmiyorum.


SEMA MARAŞLI

 

(Evlilik Okulu 5.Ders) Kayınvalide Sorunları

(Evlilik Okulu 5.Ders) Kayınvalide Sorunları




Bu hafta iletişim konusuna başlayacaktım; fakat aileler konusu iletişimi çok önemli oranda etkilediği için önce aile konusunu işleyelim, sonra iletişime geçelim diye düşündüm. Maalesef çok ciddi gelin-kayınvalide sorunlarımız var. Bu sorunlar evlilik hayatını zannettiğinizden çok fazla etkiliyor. Konu ili ilgili haber 7 de iki yazı ve daha önce de sitede iki yazı yazmışım. Bu yüzden yeni bir yazı yazmadım, önceki yazılarımı kısaltarak ve birbirine ekleyerek düzenleme yaptım ve aralara yeni cümleler ekledim. İşte bu haftaki dersimiz:


Türk kadınlarının çoğunda kayınvalideye karşı ön yargı var. Kayınvalidesi ile iyi anlaşan hanımlar konuyu üzerlerine almasınlar. Fakat gelin- kayınvalide sorunlarının yaşandığını aileler çok fazla. Kayınvalidenin her sözü geline batıyor, hiç bir hatası unutulmuyor, özenle kaydediliyor. Kayınpederlerle pek sorun yaşanmıyor. Sorunlar daha çok kadınlar arasında. Kayınvalide, görümce ve elti üçgeninde kaynıyor.


Kayınvalide büyük bir sıkıntı olarak görülüyor. Mümkün olduğu kadar benden uzak olsun hatta mümkünse aynı gezegende olmayalım. “Artık çocuklarının mürüvvetini de görmüşler yavaştan yavaştan dünyadan gitseler.” diye bakılıyor.


Öncelikle dünyaya imtihan için geldik. Sıkıntıdan kaçış diye bir şey yok. Sen kayınvalideyi sıkıntı diye görüp ondan kurtulmaya bakarken Allah sana öyle sıkıntılar verir ki kayınvalide en hafifi kalır.
Her şeyden önce kayınvalide mümin kardeşimizdir, düşmanımız değil. Hataları olabilir, kusurları olabilir. Bize düşen affetmek ve iyi muamelede bulunmak olmalı.


Ülkemizde depresyon yüzünden psikiyatra giden kadınların çoğu, kayınvalide meselesinden gidiyorlarmış. Bana da bu konuda hanımlardan mailler geliyor. “Çok bunaldık, nasıl davranmalıyız?” diye.


Gelinler genellikle kayınvalide ile ya çatışmaya giriyorlar, düşman oluyorlar ya da kayınvalide ile irtibatı azaltarak, az görüşme yolunu tercih ediyorlar.


İkisi de çözüm değil.


Öncelikle kayınvalidenizin iyi olmasını beklemeyin, siz iyi olun. Bir gelin kayınvalidesinin huyunu değiştiremeyeceğine göre, en akıllıca olanı kayınvalidesini tanıyıp, ona göre doğru adımlar atması olabilir. Çünkü kayınvalide ile sorun olduğunda kayınvalideniz üzülür; fakat sizin evliliğiniz bitme noktasına gelebilir. Eşinizle birbirinizden nefret etmeye başlayabilirsiniz. Sağlığınızdan olabilirsiniz.
Kayınvalidenizin size hiçbir zaman veremeyeceği zararı, yanlış davranarak, sinir olarak kendi kendinize vermeyin.


Bu noktada en çok zararı kadın ve eşi görüyor. O zaman kayınvalide ile çatışmadan değil, çözümden yana olunmalı.


İyi bir iletişimde en önemli şey karşınızdakini tanımaktır. Tanır ve ona göre adım atarsanız, işiniz kolay olur.


Ben en çok görülen kayınvalide tiplerini grupladım. Tabi bu gruplara girmeyen tiplerde vardır; ama ben en çok görülenleri yazdım.


Oğluna düşkün olanlar: İyi niyetlidirler, gelinleri ile oğullarının mutlu olmasını isterler; fakat oğullarından kopmak istemezler. Sık sık yemeğe gelsinler, onlarda yatsınlar, zamanlarının çoğunu onlarda geçirsinler isterler. Yemek yapar çağırırlar, bir sebeple sürekli görüşmek isterler.


Özellikle oğullarının yeni evlendiği dönemde bu düşkünlük had safhadadır; çünkü evlatları yeni evden ayrılmıştır, onu az görmek, kaybetmiş gibi olmak zorlarına gider, yaptıkları yemekler boğazlarından geçmez.


Gelinler oğullarına düşkün kayınvalide modeline gıcık olurlar. Gitme gelme konusunda eşleriyle sürekli inatlaşırlar. Kocalarının ailelerinin yanına tek başına gitmeleri bile sorun olur. Ne kendi gitmek ister ne kocasını gitmesini ister. Oysa yapılacak en akıllıca davranış inatlaşmadan ilişkileri sürdürmektir.


Yeni evliyken biraz daha fazla gitmek, yaptıkları yemeklerini övmek, iyiliklerini takdir etmek onları mutlu eder. Gelinler, yeni evliyken çok gidersek hep öyle alışırlar, öyle isterler diye korkuyorlar. Uzak durmaya az görüşmeye çalışıyorlar. O zamanda aile, oğlumuz elden gidiyor, korkusu ile daha çok üstüne düşebiliyor, bu da işleri iyice çıkmaza götürüyor. Zamanla bu düşkünlük azalır, onlarda oğullarının evden ayrıldığını ayrı bir evi olduğunu kabullenirler, tabi gelin yanlış bir metot izlenmezse.


Tabii bir de birlikte oturanlar var. Böyleleri için oğluna düşkün anneler daha da sorundur. Bu kayınvalidelerin gelinlerin yatak odasına girip oğullarının üstünü örten tipleri bile mevcuttur. Gelinin gece yıkanıp yıkanmadığı takip edenler de mevcut bu arada. Her duruma sinir olup kendine ve eşine zarar vermektense çok ciddiye almamak, gülüp geçmek gerekir, bu tiplere.


Kıskanç olanlar: “Oğlumu kaybediyorum” korkusuna düşerler. Oğullarının kendinden başka bir kadını çok sevmesine tahammül edemezler. Korkarlar ki oğulları karısının sözüne bakıp annesini sevmekten vazgeçebilir. Bu yüzden oğlu ve gelininin çok iyi anlaşmalarından, muhabbet etmelerinden rahatsız olurlar. Fakat gelinlerin zannettiği gibi ayrılsınlar da istemezler.


Böyle bir kayınvalideniz varsa onun yanında çok mutlu pozlara girmeyin, eşinizle birbirinize “aşkım, canım” gibi muhabbet hitaplarında bulunmayın, onun kıskançlık damarlarını zorlamayın. Kayınvalidelerinin kıskandığını anlayan gelinlerin çoğu, inadına, kayınvalidesini sinir etmek için çok mutluymuş havalarına girerler. Kocalarının aldığı her yeni şeyi, kayınvalideyi çatlatmak istermiş gibi gözlerinin içine sokarlar. Bu davranış zarardan başka bir şey getirmez. İnsanların hasetlik ve kıskançlık duygularını körüklememek lâzım, zararlarından korunmak için.


Geçenlerde bir hanım anlattı: “Kocam bana yıllarca yalvardı ‘Annemlere gidince arada ufak ufak kavga edelim, annem sevinir.’ dedi ama kesinlikle kabul etmedim onların yanında hep çok iyiymişiz gibi davrandım; ama şimdi anlıyorum ki bu davranışımın bana çok zararı olmuş.”


Kıskanç kayınvalidenin yanında eşinizle muhabbet etmeniz en büyük hata. Kıskanan kayınvalideler tehlikelidir, oğlunun size olan ilgisini azaltmak için arkanızdan konuşabilir bu da zamanla eşinizi etkileyebilir. Bu yüzden en iyisi akıllıca davranmak, onun kıskançlık duygularını kabartmamak gerekir.


Gelini kabullenmeyenler: Oğlu onun seçtiği kızla evlenmeyen kayınvalidelerdir onlar. Çoğu zaman akrabadan ya da komşudan bir kız, gelin adayı olarak beğenilir; fakat oğlu onu dinlemez, gidip başka bir kızla evlenmek ister. Yeni gelin adayı bir türlü beğenilmez, kızın ailesine, boyuna posuna türlü kusurlar bulunur. Nişan düğün aşamalarında türlü sorunlar çıkarırlar, sürekli söylenirler, gelinin her yaptığı onlara batar.


Bu kayınvalideler ile zıtlaşmak, inatlaşmak kimseye bir şey kazandırmaz. Tam aksi gelin inatlaştıkça oğluna “Gördün mü benim dediğim kızı almadın, bu gelin bizi beğenmiyor, karın bizi sevmiyor.” diye arkanızdan konuşur. Kötülükten kimse hiç bir şey kazanmaz. Allah rızası için iyi davranmak, huysuzluklarını görmezden gelmek lâzım. Her insanın bir zayıf noktası vardır. Kayınvalidenin zayıf noktasını bulup oradan yaklaşmak kazanmaya çalışmak daha akıllıca olur. Kiminin zayıf noktası paradır. Ona hediye almak, altın götürmek gönlünü kazanmanızı sağlayabilir.


Bazıları gelinin iş yapmasından mutlu olur. Misafiri geleceği zaman pasta börek yapmak ya da yemek yapıp götürmek, evini temizlemesine yardım etmek, sizi kabullenmesini kolaylaştıracaktır.


Gelinden ilgi bekleyenler: Onlar kayınvalide olma konusunda ağır takılırlar. Oğullarına gelinlerine hiçbir şekilde müdahale etmezler. Onları evlendirerek bütün görevlerini yapmış gibi dururlar. “Biz geline hiç karışmayız, anlayışlı, akıllı kayınvalideleriz.” havasındadırlar. Koca bir yalan. Gelinleri, oğulları, gelip gitsin diye can atarlar; fakat gelmezlerse de “niye gelmiyorsunuz?” demeye de tenezzül etmezler. İyi kayınvalide olacağız diye kendilerini fazlasıyla kasarlar. Bakmayın siz onların “Evladım siz yuvanızda mutlu olun, bu bize yeter” demelerine. Yolunuzu gözlerler; fakat söyleyemezler. Onları kendi hallerine bırakmayın, irtibatınızı kesmeyin.


El gün için yaşayanlar: Bu kayınvalideler için en önemli şey “el ne der” dir. Bütün gayretleri ele güne karşı iyi görünmektir. Genellikle gezmeci tiplerdir. Tabii çok gezdikleri için misafirleri de eksik olmaz. Her yere gelinle gitmek isterler. Misafiri geldiğinde de gelin hizmet etsin, ele güne karşı açık vermeyelim kaygısındadırlar. Gelinler kayınvalide ile bu kadar takılmayı sevmezler. Zaten onlara takılırlarsa kendi ev düzenleri kalmaz. Gönülleri olsun diye fırsat buldukça gezmelerine katılmaya çalışın. Gidemediğiniz zamanda tatlılıkla halletmeye çalışın, mazeretlerinizi söyleyin. Surat asarlarsa aldırış etmeyin, tavır almayın, kızgınlıkları çabuk geçer genellikle.


Kırılgan tipler: Bu tipler alıngandır, her sözden nem kaparlar, küserler. Hep ilgi beklerler. Küçücük hastalıkları abartır, ilgi görmek için yataklara düşerler. Çocuk gibidirler. İlgi gördüklerinde çabuk mutlu olurlar.


Hep takdir bekleyenler: Onların en çok istediği “Ne kadar iyi kayınvalide” olduklarını gelinden duymaktır. Onlar genellikle kendi ailelerinden takdir görmemiş olanlardır. İyidirler; fakat elbette hatasız değillerdir. Eğer küçük hatalarına odaklanmaz, iyiliklerini takdir ederseniz, sizden iyi gelin yoktur.


Feminist kayınvalideler: Onlara göre erkek milletinin hepsi birdir, oğlu da olsa. Bu yüzden hep gelinlerini haklı görürler, oğullarına karşı gelinlerinden taraf olurlar. Onların gazlarına gelip eşinize tavır almayın, “Bak annen bile beni haklı buldu.” diye şişinip, hatalarınıza kılıf bulmayın. Eşinizin hatalarına görmek yerine kendi hatalarınızı görmeye çalışın. Kayınvalidenizin sözlerini çok ciddiye almayın, sonra eşinizle aranız bozulur.


Korkak kayınvalideler: Yeni nesil kayınvalideler fena halde gelinlerinden korkuyorlar. “Oğlan zaten bizim oğlan aman gelinle arayı bozmayalım.” diye her daim gelinle iyi geçinme çalışmasındadırlar. Gelinlerin her türlü saygısızlığını görmezden gelir, haklı mazeretler bulmaya çalışırlar. Oğlu ve gelini arasındaki tatsızlıklarda da feminist kayınvalideler gibi hep gelinden yana olmaya çalışır, oğullarına kızarlar. Kayınvalideniz hep sizi haklı çıkarmaya çalışıyorsa, bu sizin haklı olduğunuzu göstermez, kadıncağız sizden korkuyordur. Tırnaklarınızı biraz kısaltın.


Ahlakı kötü olanlar: En zor olan onlardır. Kötülükleri sadece gelinlerine değildir. Pek sevilmeyen tiplerdir; huysuz ve geçimsizdirler. Akrabalarına, eşlerine, kendi evlatlarına da kötü davranırlar. Huysuz tiplerdir. Yapılan iyiliklere bile bir kulp takarlar. Arıza çıkaracak şeyleri mutlaka bulurlar. Bu tiplere kızmak ve sinirlenmek, yaptıklarında mantık aramak ruh sağlığınızı bozar. Sadece acımak lâzım. Dünya ve ahiret hayatları zarar içinde olan kadınlardır onlar.


Allah rızası için iyilik yapmayı onlarda tadabilirsiniz. Çünkü hiçbir iyiliğinizin kıymetini bilmeyeceklerdir belki altından kötülük bile arayacaklardır. Zaten yaptığınız her iyiliği yapmaya sizi mecbur görürler. Onların huysuzluklarına takılıp hayatı eşinize de kendinize de zindan etmeyin. Bakalım ne kadar Allah rızası için davranabiliyorsunuz kendinizi test edin.


Bir bardak su veriyorsak, yaptığımız yemeklerden yiyorlarsa ahirete yatırım yapmamıza yardımcı oluyorlar demektir. Sayelerinde sevap hanemiz genişliyor demektir. Hele bir de huysuz ve zor insanlarsa sevabımız kat kat artıyor demektir.


Yaptıkları nefsimize ağır geliyor onda sevap çok demektir.


Dernek, vakıf çalışmalarında koşturan, elinden Kur’an düşmeyen fakat kayınvalidesini görmek istemeyen kalpleri kinle dolu mücahideler (!) var.


Bu yüzden “Affetme” konusu çok önemli.


Yaptığımız iyilikler ve kötülükler ancak kendimiz içindir. Karşımızdaki sadece sebeptir. Bu yüzden yaptıklarımızın karşılığını insanlardan değil Rabbimizden beklemeliyiz. Bırakın kayınvalide bilmesin, eşiniz bilmesin. Bilen biliyor önemli olan da o değil mi? Bir iyiliğe binlerce kat fazladan sevap bahşeden yüceler yücesi Rabbimiz bildikten sonra gerisi pek de önemli olmasa gerek.


Kusurlarımıza rağmen birbirimizi sevmeyi öğrenmeliyiz. Bu konuda sorun yaşayanlar işe kayınvalideyi sevmeye çalışarak ve ona Allah rızası için iyi davranarak başlayabilirler. Kayınvalidenin öncelikle mümin kardeşimiz olduğunu unutmayalım. Rabbimizden af bekliyorsak önce kendimiz affedebilmeliyiz.


“Aşkım seni çok seviyorum; ama seni doğuran kadını sevmiyorum” gibi söz ve davranışları ile bunu anlatan kadının sevgisine hangi erkek gerçekten inanır?


Erkek bu sevgiye sadece inanmış gibi yapar. Fakat bir süre sonra bu sevgiyi sorgulamaya başlar. Çünkü anne evlat bir bütünün parçalarıdır. “Canım senin kafanı seviyorum ama ellerini ayaklarını hiç sevmiyorum” demek gibidir bu.


Düşünün ki bir arkadaşınız size “Çocuğun şımarık, ondan hiç hoşlanmıyorum ama seni seviyorum” dese onun sevgisi size ne kadar inandırıcı gelebilir. Aman bana ne, beni seviyor, sadece çocuğuma laf söylüyor mu dersiniz yoksa çocuğunuza söylenen sözü üstünüze mi alırsınız. O günden sonra o arkadaşınıza gıcık olmaya başlamaz mısınız?


Erkekler, eşleri ile annelerinin birbirlerini sevmelerini, iyi anlaşmalarını isterler. Karısının annesi ile iyi anlaştığı ya da anlaşmak için gayret ettiğini gören erkek bunu her zaman takdir eder.


Eşiyle muhabbet etmek isteyen, aşkını sevgisini yaşatmak isteyen kadın, eşinden önce kayınvalidesi ile iyi geçinmeye bakmalıdır. En etkisiz görünen, gelini ile ilgili hiç konuşmayan bir kayınvalide bile erkek üzerinde sessizliği ile etkilidir.


Hanımlar! Annesini sevmediğiniz adamla muhabbetli bir evlilik hayatınız olması pek mümkün değil. Dikkat ederseniz sadece iyi davranmaktan bahsetmiyorum. Sevmekten bahsediyorum. Onlar sevap kapımız olabilir.


Şimdi soruyorum:


Erkeklere: Karınızın aileniz ile ilgili yaşadığı sorunlar sizi ne kadar etkiliyor?


Hanımlara: Kayınvalideniz ile ilgili hangi sorunları yaşıyorsunuz?


Evliliğinizi ne kadar etkilediğinin farkında mısınız?


İsterseniz daha iyi geçinebileceğinizi düşünüyor musunuz?


Not:Bu yazı gelin- kayınvalide üzerine oldu. Erkekler ve kayınvalideleri ayrı bir ders konusu. İnşallah onu da yazacağım.


SEMA MARAŞLI


http://www.cocukaile.net/kayinvalide-sorunlari-evlilik-okulu-5-ders/


 

HİKAYE ANNE DUASI


HİKAYE  ANNE DUASI

 

    “Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim," dedi.

 
   Musa Aleyhisselama vahiy geldi. "Falan beldeye git! Orada.çarşının başında bir kasap dükkanı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur."

 

    Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti.  Kasabı buldu ve ona:

 -- "Ben sana misafir geldim", dedi.

 
    Kasap Musa Aleyhisselamı tanımıyordu. Ona :

 -- "Hoş geldin" deyip bir kenara oturttu. Dükkandaki işi bitince de Alıp evine götürdü. Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu.  Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam'a ikram ederek dedi ki:

 -- "Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye"!

 

    Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti. Kasap Musa Aleyhisselam' in yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. 

  

   Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı, yerine temizlerini
koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa
Aleyhisselam'ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını gören kasap sordu:

 

 -- " Niçin yemeğe başlamadınız ? "

 

    Musa Aleyhisselam "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma
bile yemem". Dedi.

 

 -- "Mademki merak ettin anlatayım":

 

 -- Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten duştu. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum.  Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.

 

     Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:

 

 -- "Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de amin dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin?”

 

 -- Annem, her hizmet edişimde "Allah seni Cennette Musa Aleyhisselam"a
komşu eylesin diye dua eder. Ben hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki ?

 

    O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki:


 -- "Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i A'layı ve orada bana Komşu olmayı kazandın".

 

     Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini  yedi.

 

 

    " Allah-u Teala sizleri ANNE şefkatinden mahrum etmesin ve  ANNE
bedduasından uzak kılsın. “

 


 


2 Kasım 2013 Cumartesi

Allah’ı Sevmekte Samimi miyiz?

Rabbimin bana yazılar nasip etmesine 2 kişi vesile oldu.
İlahiyatçı komşum Efkan Vural hocam bendeki tabiri caizse cevheri görüp beni yazmaya teşvik etti ve yorumlarıyla beni hep destekledi, yazılarımın güzelleşmesine Allah'ın izniyle yardım etti.
 
İkinci kişi hayatımı geniş biçimde kitap olarak yazmamı teşvik eden yazar Cemil Tokpınar'dır.
 
Allah ikisinden de razı olsun.
 
İşte Cemil Tokpınar hocamın oğlu da aşağıdaki bu yazısıyla genç yaşında babasının bayrağını devralacak gibi görünüyor.
Kendisini tebrik ediyor, Allah'tan nice hayırlı hizmetler temenni ediyorum...
Celal
 
Hasan Hüseyin Tokpınar
 
 
Allah’ı Sevmekte Samimi miyiz?
 
 
Hasan Hüseyin Tokpınar
 
 
 
İslam’ı yaşayan bir çevrede yetişmiş her bireye sorun. “En çok kimi seviyorsun?” diye. Hiç kuşkusuz, hatta hiç düşünmeden vereceği cevap herkesçe malumdur: “Allah!”

 
 
Eyvallah. Bunda şüphe yok. Nitekim hepimiz O’ndan ziyade bir başkasını sevemeyeceğimizin bilincindeyiz.

 
Aksi takdirde –Allah muhafaza- tokat yeriz! Önceleri çocuk kalbimizle sahiden gökten bir elin inip, yanağımıza tokadı vuracağını sanırdık. Taş olacağız, “yoksa öcüler bizi yer” korkularıyla severdik Allah’ı.
 
Ama büyüdükçe –tabiri caizse- baktık ki gelen giden yok, sevgimizin gereklerini yerine getirmek hususunda bahanelerin karanlığına sığındık.

 
 
“Ama Allah’ım, uyuyakalmışım” dedik.

 
 
“Ama Allah’ım, hava çok sıcak, en azından mini etek giymiyorum,”

 
 
“Ama Rabbim, bunu anlatmazsam çatlarım, hem gıybet olmaz ki” dedik.

 
Farkında değildik belki; ama kendi nefsimize zulmettik.

 
Bütün samimiyetiyle seven bir insan bahane aramaz, sevdiğini daha çok, daha çok mutlu etmenin yollarını arar. Mesela “Bu pazar sabah namazını Eyüp’te kılmalıyım” demektir, O’nu hoşnut etmek. Bir yerde sevmediğimiz bir insanın gıybeti yapılıyorsa dahi “Bunu yapmayın!” diyerek dostlarını ikaz etmektir.

 
Ya da günah dolu caddelerden geçerken, “Rabbim bundan razı olmaz” diyerek, başını bir kerecik bile kaldırmamaktır.

 
Unutmayalım!

 
“Vaktin çıkmasına daha iki saat var canım” demek, samimi olduğumuzu asla göstermez. O’nu samimi bir şekilde sevmek, O’nu nasıl razı edebilirim diye etrafında dört dönmekle mümkündür ancak.
 
 
Madem samimiyiz yahut samimi olmak istiyoruz. Öyleyse bahanelerden sıyrılmalıyız. Ve Güzeller Güzeli’ne (c.c.) olan aşkımızı, sevdamızı monotonluktan kurtarmalıyız. Nasıl ki bir dostumuzla hep aynı kafeteryada buluşup muhabbet etmek bir müddet sonra bizim için sıradanlaşır; aynen öyle de Cenab-ı Hak’la olan muhabbetimize yeni boyutlar getirmemek, aynı sonucu doğurur. Tekerleme gibi, çocukluğumuzda bize ezberletilmiş olan kısa sureleri namazlarımızda tekrarlayıp durmak da maalesef buna zemin hazırlamaktadır. Artık ibadetlerimizden bir zevk almamaya başlarız.

 
 
Halbuki böyle mi olmalı? Asla!
 
 
 
İbadetlerimize yeni çeşniler, yeni baharatlar katmalıyız. Öyle ki, artık tadına doyum olmamalı. Yeni sureler ezberlemeli, daha önce gitmediğimiz camilere gitmeli ve “Sevgilim, ben seninle bu diyarda da buluştum” diyebilmeliyiz ahirette. Fikrimizde erittiğimiz ihsan şuurunu, yani sürekli Allah’ın huzurunda ve O’nunla beraber olduğumuz mefkuresini, fiillerimizde yaşatmalıyız.
 
 
 
Seviyoruz madem, öyleyse samimiyetimizi her an Rabbimize ilan etmeliyiz. Sevgili’mizi hoşnut etmekten bizi alıkoyacak her türlü bahaneye savaş açmalı; heyecanımızla, coşkumuzla, yeniliklerimizle ve tabiri caizse sürprizlerimizle her an samimiyetimizi pekiştirmeliyiz.
  
 
Zira sevgisini ve rızasını kazanacağımız Zat, hiç öyle basit bir zat değil!..
 
Rabbim bizleri, sevgisinde samimi olanlardan eylesin! Amin…
 
 
Tarih : 04.05.2013 Kaynak : Risale Ajans
 
 
 
 

Acziyet en müessir dildir…


Hekimoğlu İsmail
 

ALLAH RAZI OLSUN HEKİMOĞLU İSMAİL HOCAM, HEP ÇOK FAYDALI YAZIYORSUNUZ...

 

Acziyet en müessir dildir…

 
 
Nemrut, çok güçlü ve gururlu bir kraldı. Zengindi; orduları ve toprakları vardı. İnsanlar onun gücü karşısında tir tir titrerlerdi.
 
 
Nemrut, Hz. İbrahim’in Allah’tan getirdiği dine inanmayıp, yaptırdığı kulenin tepesinden Allah’a ok atmaya kalkan; böylesine sapıtan bir insandı.
 
 
Allah’a savaş ilan etmişti!..
 
 
Bir süre sonra, Nemrut’un burnundan giren sinek, beynine doğru ilerledi. Kafasının içinde kurtçuklar oluştu. Bu kurtlar hareket ettikçe, Nemrut çıldırma derecesine gelirdi. Askerlerinden birinin eline tahtadan bir balyoz verip, beyni fazla karıncalandığında “Vur!” derdi, o da hafif hafif kafatasına vururdu.
 
 
Bu köle bir gün, Nemrut’un eskiden kendisine yaptığı zulümler hatırına gelerek tokmağı beynine hızla vurmuş ve Nemrut ölmüştü. Aklı erenler demiştir ki: “İşte yerlere ve göklere ok atan, kendinden büyük tanımayan, kendini en güçlü zanneden Nemrut, bir sinek yüzünden şurada ölü yatmaktadır.”
 
 
İnsan, aczini bilmelidir ve her an Allah’a muhtaç olduğunu unutmamalıdır. Aczini bilemeyen insan, firavunlaşabilir. Elbette ki kâinatı yaratan Allah, her şeyden daha büyüktür. Allah-u Ekber ibaresini “Allah büyüktür” diye tercüme ediyorlar. Doğrusu ise “En büyük Allah’tır” şeklindedir. Dağlar, nehirler, insanlar, devletler büyük olabilir. O büyüklüklerin bütününü yaratan Allah’tır.
 
 
Elektriği, suları, depremi, salgın hastalıkları düşününüz. Bazen, birkaç saniye içinde gerçekleşen bir deprem, binlerce insanın ölümüne neden olur. Bazen beklenmedik bir yangın, bazen küçük bir elektrik çarpması hayatımızı altüst eder. Bunlar karşısında insanoğlu gerçekten acizdir. Kâinatta olup biten her şey Allah’ın iradesindedir. Allah isteyince tam tersi de olur. Bütün dünya bir araya gelip bir insana zarar vermek istese, Allah dilemediği zaman hiçbir şey yapamazlar. Firavun’un ülkesi, serveti, ordusu, hazinesi vardı. Hz. Musa’nın ise hiçbir şeyi yoktu. Fakat Musa (as), Firavun’u mağlup etti. Çünkü Musa (as) bir peygamberdi. Allah’a dayanmıştı. Allah da onu güçlendirmişti. Onu hiç kimse durduramazdı. Musa (as)’nın geçtiği denizde Firavun boğuldu. Krallığı, varlığı, askerleri onu kurtaramadı.
 
 
Acziyetini itiraf edip Allah’a sığınmak, kul olmanın gereğidir. İnsan Allah’a sığınmazsa, Allah onun acizliğini ona daha şiddetli hadiselerle bildirir. Yüksek mevki ve makamlardaki insanların pek çoğu bir derdin pençesinde kıvranmaktadır. Nice kalp doktorları kalp hastalığından ölür. Nice güreşçiler kansere yenilir. Küçücük bir mikrobun sebep olduğu bir hastalık koca bir ülkeyi tehdit eder.
 
 
Bu sebepten insan acizliğinin farkında olarak Kadir-i Mutlak olan Rabb’ine dua dua yalvarırsa, rahmeti sonsuz olan Allah, onun dualarına cevap verir. Pek çok kere şahit oldum ki, acziyet en müessir dildir...
 
 

Ben Yeni Bir Günüm!


Ben Yeni Bir Günüm!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Nihâyet o gün (dünyâda faydalandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz.” (Tekâsür, 8)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” (Aclûnî, II, 305)

Alâ ibn Ziyâd’dan şöyle bir rivâyet gelmiştir:
Dünyâ günlerinden her biri insana şöyle seslenir: “Ey insanlar, ben yeni bir günüm ve benim içimde yapılan her şeye şâhidim. Ben gittim mi, kıyâmete kadar bir daha geri dönmem.

Peygamberimiz (sav)’e: “İnsanların en hayırlısı kimdir ey Allah’ın Rasûlü? diye sorulduğunda, “Ömrü uzun, ameli güzel olandır” şeklinde cevap vermişlerdir. “İnsanların en şerlileri kimlerdir?” denilince “Ömrü uzun, ameli kötü, şerrinden korkulan ve hayrı umulmayan kimselerdir” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zühd, 22; Dârimî, Rikak, 30; Müsned, VI, 188, 190; 40, 43)
 

--
​​

1 Kasım 2013 Cuma

Yetimlere şefkat yağmuru

Yetimlere şefkat yağmuru

ÖZEL HABER
1 Kasım 2013
- HABERLER Cuma İSTANBUL
 
Yağmur Dergisi şairleri, Afrikalı yetimleri güldürecek bir projeye imza atıyor. ‘1 Şiir 1 Yetim’ projesi kapsamında tanınmış yorumcular dergide yayınlanan şiirleri seslendirdi. Göklerin Titreyişi adlı albümün geliri, Afrika’da yetimhane kurulması için
 
 
Kimse Yok Mu Derneği’ne bağışlanacak.
 
 
Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et, onun başını okşa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.”
Peygamberimiz’in (sas) bu sözü Yağmur Dergisi’nin ‘1 Şiir 1 Yetim’ projesine ışık tuttu. Proje dahilinde, dergide yıllardır şiiri yayımlanan şairlerin eserlerini, seslerine aşina olduğumuz ünlü isimler yorumluyor. ‘Göklerin Titreyişi’ isimli bir albümle bir araya gelen bu yorumlar Afrikalı yetimlerin hayrına dokunacak. Zira satışa sunulacak şiir albümünün geliri Afrika’da yetimhane kurulması için Kimse Yok Mu Derneği’ne bağışlanacak.
 
 
 
Şair ve yorumcular el ele verdi
 
Zordur, yetim olmak. Bazısı erken ayrılır, bazısı hiç görmemiştir bile babasını. Bayramda öpülecek elin eksikliğini kimse dolduramaz ya, Allah katında mükafatı da ehemmiyeti de büyüktür bu sebeple yetime uzanan yardım elinin. İşte bu düşünceden hareketle yola çıkan Yağmur Dergisi şairleri, o el olabilmek için yola çıkmış. Afrikalı çocukların barınma ve eğitim ihtiyacını karşılayacak bir yetimhane için yola çıkan Yağmur şairleri, başlattığı sosyal sorumluluk projesinde ünlü isimleri bir araya getirdi. Geliri, Afrika’da kurulacak yetimhane için bağışlanacak Göklerin Titreyişi isimli albümde birçok şairin şiirleri yer alırken şiirleri seslendiren yorumcular da projeye ayrı bir renk katıyor.
 
 
 
‘Dostlarımız ricamızı ikiletmedi’
 
 
Proje koordinatörü Ziya Paşa Akyürek, albümün çıkış hikayesini şöyle anlatıyor: “Yağmur dergisindeki şairlere kendi şiirlerimizi okutup bir CD çıkarmayı teklif etmiştim. Mesut Baran farklı şiirleri farklı yorumcuların ağzından okutma fikrini önerdi. Nihayetinde 13 sanatçı, 13 farklı şairin eserini seslendirmiş oldu. Projeyi sunduğumuz hiçbir dostumuz teklifi geri çevirmedi. CD, ilk etapta 50 bin adet basılacak.” Göklerin Titreyişi albümünün 3 Kasım’da İstanbul Çemberlitaş’taki FKM’de, 20 Kasım’da Bursa’da, 22 Aralık’ta Ankara ve 28 Aralık’ta Sakarya’da galası yapılacak.
 
 
 
Minik Dualar bu kez yetimler için…
 
 
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir şiirinin de seslendirildiği albüme şiirleriyle destek veren şairler arasında; Yavuz Bülent Bakiler, Bülent Gündoğan, Yaşar Beçene, Hasan Çağlayan, Ziya Paşa Akyürek, Kalender Yıldız, Ali Osman Dönmez, Mustafa Uçurum, İbrahim Sadri, Serdem Coşkun, Hüseyin Say ve Emrah Eker gibi isimler yer alıyor. Albümdeki şiirleri, seslerini yakından tanıdığımız usta yorumcular seslendirdi. Bedirhan Gökçe, Serdar Tuncer, İkbal Gürpınar, Talha Bora Öge, Asım Yıldırım, Emrah Yardımcı, Saniye Öztürk, Dursun Ali Erzincanlı, İnanç Ömer Benlioğlu, Ahmet Bozkuş, Reha Yeprem, Gökmen, Umut Mürare, İbrahim Sadri ve Mesut Baran şiirlere seslerini kattı. Projeye bir destek de Ertuğrul Erkişi yönetimindeki Minik Dualar Çocuk Korosu’ndan geldi. Minikler, güzel dualarını bu kez yetim akranları için seslendiriyor.
 
 
 
Hem albüm alıp hem bağış yapabilirsiniz
 
 
50 bin adet basılacak ‘Göklerin Titreyişi’ isimli albümün aranjörlüğünü ve yönetmenliğini ise ezgileriyle gönüllere taht kuran yorumcu Umut Mürare üstleniyor. Albüme,  ‘Kimse Yok Mu’ derneğinin şubelerinden ulaşabilecek olan yardımseverler, ödeyecekleri 20 TL ile esere sahip olurken aynı zamanda ‘Kimse Yok Mu’ yetim kampanyasına da bağış yapmış oluyor. Projeye dair açıklama yapan Yağmur Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Ahmet Gökçe, “Yetimlere el uzatmak sorumluluk sahibi her insanın en önemli vazifelerinden. Yağmur Dergisi olarak biz de üzerimize düşeni yapma adına bir adım attık. İnşallah güzel bir adım olarak şimdiden gönüllerde yerini almıştır. Sanatın daha da anlam kazandığı bu güzel projeye uzaktan yakından birçok sanatçının destek vermesi de bizi ayrıca sevindirdi. İnşallah bu sevincimiz yetimlerin de sevinci olur.” dedi.

 

 

 

Sosyal medyada destek için…

 
 
Şiir albümünün geliriyle yaptırılması hedeflenen yetimhanede benim de bir tuzum olsun, diyenler
 adresi vasıtasıyla irtibat kurabilirler. Ayıca projeyle ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyenler
 yahut
 adreslerinden proje hakkında detaylı bilgiye sahip olabilir, sosyal medyada projeye destek verebilirler.

http://www.zaman.com.tr/cuma_yetimlere-sefkat-yagmuru_2159840.html

 

Açık gezmek farklı bir günahtır

Yazıda açık gezmek veya kapalı olmak bunlar gibi değil
 
 
Açık gezmek farklı bir günahtır

 
Sual: Bazıları, "Tesettür imanın veya İslam’ın şartı değildir. Tesettür üzerinde bu kadar fazla durmamalı" diyorlar. Açık gezmek, diğer haramlardan farklı değil midir?
 
CEVAPBöyle söylemek çok yanlıştır. Farzlara uymaya, haramlardan sakınmaya teklif denir. Tekliflere yani emirlerin yapılmasına ve yasaklardan sakınmak gerektiğine inanmak, imanın şartıdır. Tekliflerin çoğuna inanıp da, yalnız birine inanmayan, buna uymak istemeyen, Muhammed aleyhisselama inanmamış olur. Kâfir olur. Müslüman olmak için, tekliflerin hepsine inanmak, hepsini beğenmek gerekir. Bir müslüman, tekliflere inandığı halde, bunlara uymazsa, mesela, kötü arkadaşa ve nefsine uyarak, içki içerse, tesettüre riayet etmezse, imanı gitmez, kâfir olmaz. Günahkâr müslümandır.
 
Tekliflerin [Allah’ın emirlerinin] hepsine inanıp amel ettiği halde, sadece birine uymak istemezse, yani beğenmez, vazife olduğuna önem vermez ise, hafif görürse, imanı gider, kâfir olur.
 
Mesela, (Açık geziyorsam ne çıkar? Sen kalbe bak. Kalbim temizdir) demek, tekliflerin bir kısmını beğenip bir kısmını beğenmemektir. Her müslümanın bu inceliğe dikkat etmesi, tekliflere uymayanların, imanlarının gitmemesi için uyanık olmaları gerekir. Teklife uymamak başka, uymak istememek, beğenmemek başkadır. Bu ikisini karıştırmamalıdır!
 
Açık gezmek, diğer günahlardan üç yönden farklıdır:
 
1-Birincisi: Ara sıra değil, devamlı işlenen bir günahtır. Hadis-i şerifte, (Küçük günaha devam edilirse, büyük olur) ve (İnsan, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hasıl olur. Günaha devam ederse, o leke büyür ve kalbinin tamamını kaplar) buyuruldu. (Haraiti)
 
Demek ki, devamlı günah işleyenlerin kalbleri kararır. Kalbi kararan ne olur? Peygamber efendimiz, (Günaha devam edenlerin zamanla kalbi mühürlenir. O, artık sevap işleyemez olur) buyuruyor. (Bezzar)
 
Tesettürsüz kadın, oruç tutsa, oruç borcundan, zekat verse zekat borcundan kurtulur, fakat orucunun ve zekatının sevabı azalır. Yani, işlediği günahlar, kazandığı sevapları alır götürür. Elinde sevabı kalmadığı için, sevap alamaz, sevabı olmaz deniyor. Yoksa sahih ve ihlaslı olan her ibadetin sevabı olur.
 
Sonra dinimizde, sevap kazanmaktan önce, günahtan kaçınmak esastır. Bir hadis-i şerifte, (Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların [nâfile] ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. Her günah, Allahü teâlâya isyan olduğundan, büyüktür; fakat bazısı, bazısına göre küçük görünür. Bir küçük günahı yapmamak bütün cihanın nafile ibadetlerinden daha sevabdır, çünkü nafile ibadet yapmak farz değildir. Günahlardan kaçınmaksa farzdır. (Rıyad-un-nasıhin)
 
Zengin kadına hacca gitmek farzdır. Yanında mahremi yoksa gitmek haram olur.

 
2-İkincisi: Gizli işlenen günahı açıklamak da ikinci bir günahtır. Açık gezen kadın, bu günahı pervasızca işlediği için, başkalarına kötü örnek olmaktadır. Hadis-i şerifte, (Her mümin affedilir, ancak günahını başkalarına açıklayan hariç) buyuruldu. (Buhari)
 
Tesettürsüz kadın, günahı alenen işlemiş oluyor, günahını başkalarına açıklamış oluyor. Hadis-i şerifte bildirildiği gibi, açık işlenen günahların affı zor olur.
 
Her ne kadar açık-saçık gezene kâfir dememek gerekir ise de, açık gezen kadının zamanla kalbi kararır, açık gezdiği için, içi sızlamazsa, imanı da zayıflayıp bir gün tamamen sönebilir.

 
3-Üçüncüsü: En önemlisi budur. Açık saçık gezmek, iffetsizliğe yol açan bir günahtır. Bir kadın içki içse, kumar oynasa, hırsızlık etse, kocası, bunlardan vazgeçirmeye, tedavi etmeye çalışır. Fakat açık gezen kadın, iffetsizliğinde ileri giderse, kocası tedavisine çalışmadan hemen bırakır. Öldüren bile çıkar.
 
Peygamber efendimiz, erkeğin avret yerinin diz ile göbek arası, kadının ise, yüz ve iki elinden başka bütün bedeninin avret olduğunu bildirmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
 
(Avret yerini açmak büyük günahtır.) [Hakim]

 
(Avret yerini açana, başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!) [Beyheki]
 
Kur'an-ı kerimde ise mealen buyuruldu ki:
 
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
 
Ahzab suresinde de, Allah’tan korkan kadınların, yabancı erkeklerle konuşmak durumunda kalınca, kötü niyetli erkeklerin tahrikine sebep olmamaları için, yumuşak konuşmamaları emrediliyor. Sesten tahrik olan erkek, açık kadına bakınca tahrik olmaz mı?
 
Artık dileyen Allahü teâlânın emrine uyar, dileyen de nefsine ve şeytana uyar.
 
 
 
***
 
 
 
 

Alim ile Papaz


Alim ile Papaz


Alim efendi ehli kitap ile münazara için patrik ve papazların olduğu tartışma ortamında ilk cümlesi şöyle olmuş:
“–Papa efendi, çoluk-çocuk nasıl?” demiş.
Papa , kibirle yüzünü ekşitmiş:
“–Hıristiyan din adamlarına münâzaraya geliyorsun da, daha papazların, papanın çoluk-çocuk edinmek gibi süflî işlerle meşgul olmadığını bilmiyorsun öyle mi! Bu ne cehâlet!” ...
Âlim gülmüş;
“–Bilmediğimden değil... Fakat;
 
Kendinize bile yakıştıramadığınız, süflî bulduğunuz, eş ve evlât edinme vasfını Allâh’a isnad edişinizdeki tutarsızlığı size söyleteyim dedim.
 
 
(Süflî : Aşağıda bulunan, alçak, pek aşağı olan)


 

Mihraptaki son namaz

 

NİHAT HATİPOĞLU

Mihraptaki son namaz
                  
 

Yaşı 63 civarındaydı. On yıl halifelik yapmıştı. İslami müesseseleri kurdu. Para bastırdı. Hazineyi kurdu. Bütçe oluşturdu. Vergiyi sistemli hale getirdi. Askeri ve mali divan kurdu. Adli teşkilat oluşturdu. Mahkemelere kadı tayin etti. Askeri amaçlı ordugâh şehirleri kurdu. Posta teşkilatını düzenledi. Yeni şehirler kurdu. Danışma meclisi kurdu. Halifelik seçimini şûraya teslim etti. Kısacası kültür, medeniyet ve ordusuyla İslami devlet onun zamanında yerine yerleşti.
 
***

Beli bükülmüş, saçları dökülmüştü. Zayıflamıştı. Devletin ağır yükü sırtındaydı. Çok ağlar olmuştu. Yanaklarında gözyaşlarından ötürü iki derin çizgi oluşmuştu.
 
Şehadetinden önce son kez Hz. Peygamber'in (s.a.v.) minberine çıktı. O gün çok duygusaldı. Dalgındı. Kendinden önce vefat eden iki dostunu, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir'i hatırlıyordu.
 
Minberde şöyle dedi: "Üç kişi yola çıktılar. Dosttular. Birbirlerini seviyorlardı. İlk iki dost dünyaya bulaşmadan menzile vardılar. Şimdi sıra üçüncüde (Hz. Ömer kendisini kastediyor) diğer iki kişinin yolundan giderse Onlara ulaşacak. Yoksa yok olup gidecek."
 
Minberden bir basamak indi. Şöyle dedi: "Daha dün Mekke'deki Ukaz Panayırı'nda güreşirdim. Şimdi halife oldum. Yarın da toprağın altındayım."
 
Bir basamak daha indi şöyle dedi: "Ne mutlu sana ey Allah'ın elçisi, mahşer günü bütün peygamberlerin önünde cennete gideceksin.
 
 
Ve sen ey Ebu Bekir! Sen de mahşerde bütün sadıkların önünde cennete gireceksin."
Minbere doğru yürürken şöyle sesleniyordu: "Mahşerde bütün şehitlerin önünde Hz. Hamza olacak, o gün ben de onunla beraber yürümek isterdim. Ama evimde şehitlik nasip olmaz ki! Öyle deme Ömer! Allah dilerse Peygamber şehrinde de şehitlik nasip eder."
 
Ertesi gündü. Sabah namazını kıldırmak için mihraba yürüdü. Safların arasından yürürken şöyle dedi: "Safları düzeltin."
 
Mihraba geçti. Sabah namazında Yusuf suresi veya Nahl Suresi gibi uzun sureler okurdu. Cemaat yetişsin diye. Tekbir alıp namaza durdu. Secdedeyken bağırdı. "Köpek beni yaraladı." Aynen dediği gibi, Zerdüştlerin tetikçisi Ebu Lü'lü isimli katil arkadan büyük halifeyi zehire bulanmış hançerle yaralamıştı.
 
Hz. Ömer'i yaralayan katil kaçarken dokuz kişiyi daha yaralayarak ölümlerine sebep olmuştu. Zira kullandığı hançer zehirliydi. Katil sonradan korkuyla kendini bıçakladı.
 
Kim beni vurdu?
Yere yıkılan Hz. Ömer şöyle dedi: "Abdurrahman bin Avf namazı sen kıldır." Vefat ederken bile aklı namazdaydı. Gözlerini açtı ağır yaralıydı. Sürekli kan kaybediyordu. İlk sorduğu soru şuydu: "Kim beni vurdu?" Dediler ki "Mugire'nin kölesi İranlı ateşperest seni arkadan hançerledi." Bu ismi duyan Hz. Ömer şöyle dedi: "Halbuki ben ona hep iyilik etmiştim. Allah'a hamd olsun ki benim kanıma bir Müslüman bulaşmadı."
 
Borcumu hesap edin
Oğlu Hz. Abdullah'ı çağırdı. "Evladım, borcumu hesap et ne kadar" diye sordu. 85.000 dirhem borcu çıktı. Hz. Ömer oğluna şöyle dedi: "Malımdan ödeyin borcumu. Malım yetmezse Kureyşli akrabalarımdan alarak borcumu kapatın."
 
Koca Halife veda ederken borçluydu. 

 
Beni dostumun yanına gömün
Sonra şöyle dedi: "Borcumu ödedikten sonra müminlerin annesi olan Hz. Aişe'ye gidin ve izin isteyin. O'na deyin ki Ömer'in sana selamı var. O iki dostunun yanına gömülmek istiyor.
 
 
Sakın müminlerin emiri Ömer demeyin. Çünkü ben artık emir değilim sıradan bir müminim."
 
Hz. Abdullah, Hz. Aişe'nin yanına giderek durumu iletti. Hz. Aişe halifenin vurulduğunu duymuş ağlıyordu. O şöyle cevap verdi: "O yeri ben kendime saklamıştım. Ama Ömer'i kendime tercih ederim. O'nu oraya gömün."
 
Bu cevabı alan Hz. Abdullah geri döndü. Oğlunun geldiğini duyan Halife Hz. Ömer heyecanlanıp "beni oturtun" dedi. Merakla ve heyecanla bakıyordu. "Efendimizin yanına gömülmeye izin çıktı mı?" Hz. Abdullah "izin verildi" dediğinde derin bir oh çekti. İlk kez yüzündeki gerginlik azaldı.
Ama şunu da ekledi. "Ben ölünce tabutumu Hz. Aişe'nin odasının önünde yere koyun ve bir daha sorun. İzin vermezse Hz. Aişe, beni Medine mezarlığına gömün. 

 
Başımı kumun üzerine koyun
Hz. Ömer'in vurulduğunu duyanlar birbiri ardına evine ziyarete geliyorlardı. Medine'yi müthiş bir
üzüntü sarmıştı. Hz. Abbas, Hz. Ali ilk gelenlerdendi. Gelen herkes halifeyi övüyor ve yaptığı güzellikleri anıyordu.
 
O bir ara silkelenip şöyle dedi: "Beni övmeyin. Keşke ben hiç olmasaydım. Keşke ben hiç doğmasaydım, keşke annem kısır olsaydı."
 
Oğluna şöyle dedi: "Beni basit bir kumaşla kefenleyin. Güzel kumaşa yaşayanlar daha çok layıktır. Ölüler değil. Allah beni affederse şayet bana cennet giysisi verecek. Affetmeyecekse şu kefeni bile benden söküp alacak.
 
 
Ben ölünce ağzımı ve çenemi bağlayın. Mezarıma hızlı götürün. Şayet günahkâr isem beni sırtınızda daha fazla taşımayın.
 
 
Yok eğer Allah beni affettiyse beni bir an önce ahiret evime yetiştirin."

 
Annen seni yitirsin emi!
Sonra başını kaldırdı ve oğluna şöyle dedi: "Kilimi sıyır. Başımı kumun üzerine koy. Başım ve sakalım kuma bulansın. Belki Allah benim bu halimi görüp de bana merhamet eder."
 
Son cümlesi şuydu: "Annen seni yitirsin emi! Allah seni affetmezse esas o zaman yandın."
 
Büyük halife dünyaya bulaşmadan vefat etti. Onun adı adaletle anıldı. Müthiş bir terazi kurdu. Halifelik yıllarında birçok yakını düşman kesildi. Çünkü o devletin hiçbir imkânını çevresine yedirmedi. Bu nedenle halk onu sevdi, yakındakiler ise sürekli ondan ürktü. Hatta ondan uzaklaştılar.
Belki dostsuz kaldı diyecek olursak aşırı bir söz kullanmamış oluruz. Vefat ederken nefsiyle yaman bir muhasebeye varıyordu.
 
Adil Halife Yüce Allah'a büyük yakınlığına rağmen kendine hiç acımadan nefsini eleştiriyordu. Müminler ondan razıydı. Resulullah (sav) ondan razıydı. Garibanlar, mazlumlar, fakirler, ondan razıydı. Ama İslam'ı sevmeyen ve müminleri bölmek isteyenler ondan hep rahatsız oldular.
 
***
 
 
Mihrap şehidini hasretle anıyoruz
 
İkinci halife Hz. Ömer'in mescitte, namazı kıldırırken arkasından hançerlenerek şehit edildiğinin yıl dönümündeyiz. Hz. Ömer'i ateşe tapan bir İranlı Zerdüşt şehit etmiştir. İslam âlemi bu suikastçıyı ve tetikçilerini hep nefretle anmıştır. Öyle de anmaya devam edecektir.
 
Çünkü kalbinde zerre kadar iman olan bir insanın Hz. Ömer'in, Hz. Ali'nin veya Hz. Osman'ın kanına bulaşmış olma ihtimali yoktur. Onların kanını heder sayanları Müslüman olarak görmem. Çünkü adını verdiğim her üç şahsiyetin de değişik vesilelerle cennetle müjdelendiğini biliyoruz. Tıpkı ehl-i Beytin kanına bulaşanları mümin olarak göremediğim gibi.
 
Aslında Hz. Ömer'in şehit edilmesi üzerine en güzel ve en anlamlı sözleri Hz. Ali söylemiştir;
 
"Kendin gibi amel işleyen birini arkanda bırakmadın. Gerçekten de senin ameline benzer bir amelle Allah'a ulaşmak isterdim. Yemin ederim ki Allah seni iki arkadaşınla (Yani Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir'le) beraber bulunduracaktır. Çünkü ben Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şöyle dediğini defalarca işittim:
 
"Ben Ebu Bekir ve Ömer beraberce gittik. Ben, Ebu Bekir ve Ömer beraberce çıktık. (Buhari, Fezail, 46: Müslim, Fedailü's-Sahabe,14)
 
***

 
 
Hicri yılbaşına giriyoruz
Pazartesi günü Muharrem ayının biri. Aynı zamanda hicretin yıl dönümü. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Mekke'den Medine'ye hicret ettiği (622) yılı takvim başlangıcı olarak kabul edildi. Bu kararı alan da yine ikinci halife Hz. Ömer'dir.
 
Daha önceleri önemli olayları Araplar, tarih başlangıcı olarak kabul ederlerdi. Fil olayı, veda haccı, izin yılı gibi. Ancak Hz. Ömer bu dağınıklığı gidermek için sahabenin ileri gelenleriyle danıştı.
Hz. Ali hicretin tarihin başlangıcı olmasını teklif etti. Hz. Ömer ve diğer sahabe bu teklifi hemen kabul ettiler.
 
Aslında Hz. Peygamber Rebiulevvel ayının 12. günü hicret etmişti.
 
Bu tarih ise eylül veya temmuz ayına rastlıyordu. Takvim oluşturulurken, Rebiulevvel ayı değil de Kameri ayların başı olan Muharrem ayı esas alınarak Hicret takvim başı olarak ilan edildi. Bu karar hicretten 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği zamanında alınmıştır. Yani gerçek hicret bundan iki ay gibi bir zaman sonradır. Bizler önümüzdeki hafta hem aşureyi ve hem de hicreti yeniden hatırlayacağız.