3 Nisan 2014 Perşembe

Hayırlı Cumalar...

Hayırlı Cumalar...


Biz ne biliriz ki Cuma nedir? Cuma'yı kılarken Sahabe-i Kiramın sevinçten gözleri dolardı ve korkudan tir tir titrerdi ama öyle bir korkuydu ki bu, bir daha ki Cuma'da olmamanın korkusuydu.

Biz ne biliriz Cuma günleri cami önlerinde meleklerin beklediğini ve cumaya gelenlerin isimlerini gümüş kalemlerle defterlere yazdığını...

Her Müslümanın amel defterlerinin gümüş kalemlerle yazılması dileğiyle Hayırlı Cumalar...














Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…O hâlde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, (mü’min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.” (Enfâl, 1)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.” (Ahmed, II, 400, V, 335)
 
 
 
 





Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Allah

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı

Sevgili dostlarımız,

Allah'ın güzel isimlerinin önemi hakkında çeşitli yazılar ve haberler okuduk...
Aslında biz de namazlarımızdan sonra bu isimleri zikrederek dua ediyoruz...
Düşündük, önemine binaen her hafta perşembe, Allah'ın  bir ismini hepberaber öğreneceğiz inşallah...


Ama önce şunu öğrenelim:  ESMA'ÜL-HÜSNA Nedir?


Esmâ-i Husnâ, ALLAH'ın güzel isimleri demektir.


Bir âyet-i kerîmede:

"En güzel isimler O'nundur (ALLAH'ındır)" (el-Haşr, 24) buyurulmaktadır.

Diğer bir âyette de; en güzel isimlerin ALLAH'a ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (el-A'râf, 180).

ALLAH'ın isimleri tevkifîdir. Yâni, ALLAH hakkında ancak âyet ve hadîslerde zikri geçen ve söylenmesine izin verilmiş olan isimler kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez.

Esmâ-i Husnâ ile ilgili olarak Buhârî ve Müslim'de:

"ALLAH'ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete girer" buyurulmuştur.




Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hâkim'in bu konudaki rivâyeti ise, şöyledir:

"Kim bunları (Esmâ-i Husnâ'yı) mânâlarını anlayarak sayar, bunlarla ALLAH'ı zikrederse Cennete girer."


Bir mânası da, bu esmâ-i şerîfin mûcibince amel etmektir. Meselâ: Rezzâk ismini söylediği zaman, rızkı için asla endişe etmemeli. Mütekebbir ismini söyleyince, ALLAHü Teâlâ'nın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir."


******************


Zehrin panzehiri, Esma’ül Hüsna


Her bir zikir ve ibadet, şüphesiz ki, birçok özellik ve hikmetlerle doludur. Bedende ve zihinde, öfke, nefret, eleştiri, hüzün, pişmanlık, kıskançlık, korku ve günah duygularından meydana gelen zehri temizleyen en etkili güç Allah’ın güzel isimlerinin yani Esma’ül Hüsna’nın zikredilmesidir.

Rahatsızlıklar, genelde, bedenin herhangi bir yerinde enerjinin işlevini yapmaması sonucunda ortaya çıkar. Öfkelendiğimizde, bedenimizde öldürücü bir zehir oluşur. İşte bu ve benzeri zehirlerin en etkili panzehiri Esma’ül Hüsna’yı zikrederek Allah’a yönelmektir.


***************************

İlk Esma'ül Hüsna: Allah



- Evet, bu kainatın sahibi ve bu alem sarayının sultanı ve bu mülkün maliki olan zatın adı Allah'tır. Ve o kitabında kendinden bahsederken “enellah” "ben Allah'ım" diyor.

Bu ismi diğer isimlerden ayıran bazı özellikleri vardır. Şimdi bunları anlamaya çalışalım:

- Kur'an'da ilk inen ayet besmeledir. Ve Allah ismi besmelede geçen üç isimden ilkidir. Demek Allah ismi Kur'an'da nazil olan ilk isimdir.

- Allah ismi, esmâ-i hüsnâ içinde asıldır; diğer isimler ise bu isme izafe edilir. Mesela, "Şafi, Allah'ın bir ismidir." denilir, ama "Allah, Şafi'nin bir ismidir." denilmez. Ya da "Rahman Allah'ın bir ismidir." denilir, ancak "Allah Rahman'ın bir ismidir." denilmez.

- Allah ismi ism-i alemdir, yani özel isimdir. Mecaz yoluyla da olsa başkası için söylenemez. Bu isim Allah'a has ve ancak ona işaret eden bir isimdir. İlahlık davasına kalkışan Firavun dahi “Ene rabbükümü-l a’la” “Ben sizin yüce rabbinizim." demiş fakat “Enellah” “Ben Allah'ım." diyememiştir. Allah'ın Rab ismini kullanırken, Allah ismini kullanmaya cüret edememiştir. Yine Mekke müşrikleri kabenin etrafını 360 putla doldurmuşlar, her birine farklı isimler vermişler, ama hiç birine Allah diyememişlerdir. Demek bu isim ancak Allah'a mahsus bir isimdir

- İmana girmek kelime-i şehadet ile mümkündür. İmanın temeli olan kelime-i şehadet ise ancak Allah ismi ile kabul olur. Mesela, bir gayri müslim, Müslüman olmak için “eşhedü en lâ ilâhe illallâh…” yerine “eşhedü en lâ ilâhe illerrahman” veya "eşhedü en lâ ilâhe illelmelik” dese, İslam'a girmiş olmaz. Çünkü Allah ismi tek ve ortaksız olarak Cenab-ı Hakk'ın zatını ifade eden has bir isimdir. Has isimlerde ortaklık manasını düşünmek mümkün değildir. Bunun için bu isimde hakiki bir tevhid vardır. Diğer isimlerde bu hakiki tevhid olmadığından ve onlar ile Allah'ın birliği ikrar edilmediğinden iman kabul edilmez.

 Nasıl ki güneş dediğimizde yedi renk, ısı ve ışık gibi sıfatlara sahip olan bir ışık kaynağı aklımıza gelir ve bu sıfatları kendinde bulunduramayan güneş olamaz. Aynen bunun gibi “Allah” ismi denildiğinde, bütün kemal sıfatları ve isimleri kendinde bulunduran Zat-ı Akdes akla gelir. Bu isim ve sıfatları kendinde bulunduramayana Allah denilemez. O halde madem Allah'tır, bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmıştır. Bunun içindir ki, bu manadaki topluluğu düşünerek Allah diyen bir kimse Cenab-ı Hakk'ı bütün isim ve sıfatlarıyla zikretmiş olur.

Allah’a Tanrı Denilir mi?

Bu bölümde Allah'a tanrı denilemeyeceğinin delillerini göreceğiz:

- Allah’ın isimleri Ehl-i sünnet itikadınca tevkifidir. Yani Allah hakkında, Allah'ın bildirdiği isimleri söylemek caiz olup, bunlardan başkalarını söylemek caiz değildir. Mesela Allah'a "Alim" denir, fakat aynı manada olan “fakih" denmez; yine Allah'a cömert manasında "Cevad" denir, ancak aynı manada olan "sahi" ismi denilmez. Çünkü Allah kendisini fakih ve sahi isimleriyle tanıtmamıştır. Bunun için Allah yerine Tanrı demek de caiz değildir. İmam Gazali der ki: "Bir insana bile kendimizden dilediğimiz gibi ad koyamazsak, nasıl olur da Allah hakkında bu cüreti gösterebiliriz."

- Tanrı ilah ve mabud demektir. Mesela, pek çok Hindunun tanrısı öküzdür, Mecusilerin tanrısı ateştir, denilmektedir. Başka dilerde de ilah ve mabud manasında farklı kelimeler kullanılmıştır. Allah ismi ise yabancı dillerde yapılan tercümelerde aynen kullanılmıştır. Çünkü bu ismin karşılığında hiçbir dilde hiçbir kelime yoktur.

- Allah ismi Kur'an'da 2806 defa geçmesine rağmen, bir defa bile tanrı kelimesi geçmemektedir. Hem Cenab-ı Hak Kur'an'da defalarca “Benim ismim Allah'tır, beni Allah diye çağırınız, bana Allah diyerek ibadet ediniz, Allah diyerek yalvarınız,.." demekte, ancak hiçbir ayette "ben tanrıyım, bana tanrı deyin" dememektedir. Hadis-i şeriflerde de tanrı ismi geçmemektedir. O halde Allah'a kendi istediği ismi söylemeyip de müşriklerin ona ortak koştukları, batıl mabudlarına verdikleri tanrı ismiyle onu çağırmanın ne kadar yanlış olduğu ortadadır.

Acaba bir hükümdar, emri altında bulunan kimselere "Benim adım Ahmed'dir. Beni Ahmed ismi ile çağırınız." dese, onlar da farzımuhal “Hayır Efendimiz, bizim canımız sana Ahmed demek istemiyor, biz sana Osman diyeceğiz; ikisi de altı üstü isim değil mi?" deseler ve öyle de çağırsalar, o padişah nasıl çok kızarsa, aynen öyle de Allah ismi yerine onun emretmediği, belki de sevmediği "tanrı" ismini söylemek ve o isimle ibadet etmek, gazabı ilahiyeye vesile olur.


 

Kardeşliği Muhâfaza Etmek


Kardeşliği Muhâfaza Etmek

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…O hâlde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, (mü’min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.” (Enfâl, 1)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.” (Ahmed, II, 400, V, 335)

--
​​
​​

Kendi Cenaze Namazını Kılan Şehitler

Kendi Cenaze Namazını Kılan Şehitler

 
Babamım dostlarındandı. Dimdik yürüdü. Hani Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya, öyle biriydi. Ben çok küçüktüm, evimize misafir gelirdi. “Oğul” diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme. Hep bitip tükenmek bilmeyen harp hatıraları anlatırdı.
 
Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış; Sakarya, Dumlupınar’da savaşmış. Ancak İzmir’in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti. Anlattıklarında hep acı, kan, cefa vardı. Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki?
 
Şerbet içmek kadar kolaydı. “Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale’de !” derdi sık sık...  Olur muydu??

***

 
Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin ! …
 
Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor…
 
“Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenab-ı Rabb’ül Alem’in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi ! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim…”
 
Teyemmüm edilir… Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı;
 
” Çocuklarım… Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz… Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor.
 
Hem onlar için, hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım…”
 
” Kabe Karşımızda… ” Arkadan Of’lu Ali çavuş bağırır. ” ER KİŞİ NİYETİNE… ”
 
O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti.
 
Onlar Allah’a verdiği sözü tuttular….
 
 

2 Nisan 2014 Çarşamba

Felçli kız


Bir babanın felçli kızını yürütmek için bulduğu harika yöntem...
Küçük kızın mutluluğu yüzünden okunuyor...


Nasa astronotu Müslüman oldu

Nasa astronotu Müslüman oldu



"Bütün dünya karanlıktı sadece iki yer muhteşem bir şekilde ışıldıyordu"

Nasa takımının bayan astronotu Sunita Williams, yeryüzüne indikten hemen sonra müslüman olduğunu bütün dünyaya duyurdu......

Sunita Williams diyor ki:

"Bütün dünya karanlıktı sadece iki yer muhteşem bir şekilde ışıldıyordu, o görüntüler bizleri büyülemişti...


Sonra o iki yerin İslamın kutsal toprakları olan Mekke ve Medine olduğunu tespit ettik.

Son olarak Ay’da sürekli Allah-u ekber Allah-u ekber nidalarına şahit olduklarını ekledi..."


http://wikiislam.net/wiki/Sunita_Williams_(Conversion_to_Islam)


Sır ve Vefâ


Sır ve Vefâ 
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ, 34)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
"Kıyâmet gününde Allah Teâlâ'ya göre en fenâ insan, karısıyla mahremiyetini paylaştıktan sonra onun sırrını ifşâ eden kimsedir." (Müslim, Nikâh 123, 124)

--

​​

Ahmed Şahin- Bekleyen gusül soru ve cevapları

Ahmed Şahin- Bekleyen gusül soru ve cevapları


 
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Bekleyen gusül soru ve cevapları

 
 
Soru: Bazen gusülden önce niyet etmeyi unuttuğumuz oluyor, sonra aklımıza gelince pişmanlık duymaya başlıyor, guslümüz geçerli oldu mu acaba diye şüpheye düşüyoruz. Sorduğum bazı kimseler niyetsiz gusül olmaz, diyorlar. Kimileri de gusülde niyet şart değildir, şüpheye kapılmaya gerek yoktur diye teselli ediyorlar. Burada sorumuz şöyle oluyor: Gusülde baştan niyeti unutan kimsenin yaptığı guslü sahih midir? Niyetini unutmuş olması guslüne bir zarar vermez mi? Yoksa niyeti unutulan guslü yenilemek mi gerekir?
 
 
Cevap: Gusül kelimesinde özel bir mana vardır. İnsan maruz kaldığı bir cünüplükten sonra kendini manevî kirli kabul eder. Böyle manevî kirlilikten temizlenmek için yaptığı yıkanmaya gusül adı verilir. Bu guslün de olmazsa olmaz üç farzı vardır. Bunlar:
 
1- Ağız içini yıkamak.
2- Burun içini yıkamak.
3- Bundan sonra da bedenin tümünü baştan aşağıya iğne ucu basacak kadar kuru yer bırakmaksızın yıkamak.
 
Bunlar yapıldığı takdirde guslün üç farzı yerine getirilmiş olunur, yapılan gusül tamam sayılır. Baştan niyet etmeyi unutmak da gusle zarar vermez.
 
Çünkü mezhebimiz Hanefi’ye göre gusülde niyet sünnettendir. Baştan niyet yapılırsa sünnet sevabı alınır, unutulur da yapılmazsa sünnet sevabından mahrum kalınır, ancak gusle bir zarar gelmez. Çünkü niyet guslün farzlarından değil sünnetindendir.
 
Gusülle ilgili diğer sorular:
 
Soru: Gusül yapıp da çıktıktan sonra bedenin bir yerinde kuru yer kaldığı anlaşılsa, guslü yeniden yapmak mı gerekir, yoksa sadece kuru kalan yer yıkanarak guslün eksiği tamamlanmış mı olur?
 
Cevap: Gusülde ağzını, burunu yıkamadığını veya bir yerinin kuru kaldığını giyindikten sonra anlayan insan, yeniden gusül yapması lazım gelmez. Sadece kuru kalan yerlerini yıkaması yeterli olur. Ancak yıkamadan kıldığı bir namazı olmuşsa o namazı yeniden kılması gerekir. Büyük İslam İlmihali’ne de bakılabilir.
 
Soru: Gözlerin içine yapıştırılan lenslerin altına su geçmiyor, bu lensler gusle engel olmuyor mu?
 
Cevap: Gusülde bedenin dış kısmı yıkanacağından gözlerin içini yıkamak gerekmiyor. Bundan dolayı göz bebeğine yapıştırılan lensler abdeste de gusle de mani sayılmıyorlar. Çünkü gözlerin içi bedenin yıkanması gereken dış kısmından kabul edilmiyor.
 
Ancak trnak üzerindeki boyalar tabaka teşkil eder de altına suyun geçmesine engel olurlarsa, engeller silinerek guslün yapılması gerekir. Şayet bu boyalar kına gibi tabaka teşkil etmiyor da suyun temasını önlemiyorsa bir yasak da söz konusu olmuyor. Kullanılması sünnet olan kına gibi mahzursuz sayılıyor.
 
Soru: Gusülde bedenin bir yerinde üzeri sarılı iyileşmeyi bekleyen yara varsa gusül nasıl yapılacak?
 
Cevap: Yaraya suyun teması zarar verecekse, üzeri sarılı kalır, sargının üzerinden akıp giden su yeterli bulunur. Bu da zarar verecek olursa ıslak elle yaranın üzerine mesh edilmekle yetinilir. Açıp da yaraya zarar vermek gibi bir mecburiyet söz konusu olmaz.
 
Soru: Gusletmesi gereken kimse ihtiyaç halinde yıkanmadan su içip yemek yiyebilir mi?
 
Cevap: İhtiyaç halinde yemek yeyip su içme gereği duyan gusülsüz kimse, ekmeğe değen ellerini ve ağzını yıkar. Bundan sonra yemeğini yeyip suyunu içebilir.
 
Bundan da anlaşılıyor ki, bilhassa Ramazanlarda sahurda geç kalan gusülsüzler, el ve ağızlarını yıkayıp sahurlarını yaparlar, sonra guslünü yapıp oruçlarına devam ederler. Bir zorluk söz konusu olmaz.
 
 

1 Nisan 2014 Salı

HİKAYE: Yusuf ve Sevgi (Mutlaka Okuyunuz)

HİKAYE: Yusuf ve Sevgi (Mutlaka Okuyunuz)

 





 

Yusuf ailesinin tek çocuğuydu... Annesi babası Onu en iyi şekilde yetiştirmeye gayret ediyorlardı... İmam-Hatip öğrencisiydi Yusuf...

Yusuf'un uzaktan uzağa sevdiği bir kız vardı... Sevgi... Sevgi sınıfın en ağırbaşlı kızıydı.. Başı hep önündeydi... Teneffüs aralarında evden getirdiği kitaplarını okurdu hep... Yusuf derste gizli gizli bakardı Ona... O ise Yusuf'a hiç karşılık vermezdi.. Görmezdi bile Yusuf'un Ona ilgisini...


Oysa ki sınıfın değil okulun en yakışıklı çocuğuydu Yusuf... Kızlar onunla arkadaş olmak için can atardı.. Ama O dinine düşkün biri olduğundan zinaya düşme korkusundan uzak dururdu onlardan... Ama ne yaptı ise Sevgi'den uzak duramıyordu... Evet göz zinasıydı bu yaptığı.. Ama elinde değildi, nefsine yenik düşüyordu...

Birgün cesaretini toplayıp kıza açılmayı düşündü..

Arapça dersindelerdi.. Ders bitiminde Sevgi'ye duygularını açıklayacaktı Yusuf... Bir ara kitabının arasındaki bir kağıt gözüne ilişti... Bir hadis yazılıydı:

"Aşkını gizleyip iffetini muhafaza ederek sabredenin günahlarını ALLAH affedip cennetine koyar.." [İbn Asakir]

Nerden gelmişti ki bu kağıt.. Sanki biri Yusuf'un içini okumuştu.. Kafası karıştı... Hem arapça hem türkçe yazıyordu hadis.. Derinlere dalmıştı hadisi okuyunca.. Vazgeçti Sevgi'yle konuşmaktan...

Ertesi gün.. Yine arapça dersinde Yusuf nefsiyle mücadele halinde.. Söylemeli içindekileri.. Yine bir kağıt ilişti gözüne.. Yine bir hadis:

"Ümmetimin üstün olanları aşk belasına düşünce iffetini koruyanlardır.." [ Deylemi ]

Artık anlamıştı.. Birisi yazıp koyuyordu.. Ama kim..? O sırada öğretmenle gözgöze geldi.. Öğretmen gülümsedi... Yusuf başını önüne eğdi..

Öğretmen koymuş olmalıydı.. Defalarca Yusuf'un Sevgi'ye baktığına şahit olmuştu çünkü.. Hem yazı da öğretmenin yazısıydı.. Utandı Yusuf ve vazgeçti Sevgi'ye açılmaktan...

*******

Bir hafta sonra...

Sınıf bir dedikodu ile çalkalanıyor.. "Sevgi'nin birlikte okula geldiği çocuğu gördünüz mü? Ne yere bakan yürek yakanmış.. Sevgilisi varmış".. Yusuf beyninden vurulmuşa dönmüştü... Anladı ki Sevgi'den Ona yar olmayacaktı.. Hayalleri suya düşmüştü.. Sevgi'den vazgeçmeliydi...

Ertesi gün kitabının arasındaki yine bir not buldu Yusuf.. Bu defa ayet yazılıydı...

"Onu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın mü'minlerin, kendi vicdanlarında iyi zanda bulunup da "Bu apaçık iftiradır" demeleri gerekmez miydi..?" [ Nur, 12 ]

Yusuf'un beyninde şimşekler çakmıştı.. Ne demekti bu.. Sevgi geldi hemen aklına.. Ve dün konuşulanlar..!

Okul çıkışı yine aynı erkek Sevgi'yi kapıda bekliyordu... Yusuf ise onları seyrediyordu.. Sevgi tam gence doğru ilerlerken,

"Abi biraz bekler misin, kitabımı unuttum sınıfta.."

Abi mi..? Demek ki sevgilisi zannettikleri çocuk Sevgi'nin abisiydi... Ayet yankılandı Yusuf'un kulaklarında... Suizan yapıp da işlediği günaha tövbe etti içinden...

Sonraki günlerde Yusuf arasıra kitabının arasında hadis ve ayetler bulmuştu.. Öğretmenine minnettardı... Yanlışa düşmesini engelliyordu her defasında...



*******
Bir ay sonra...

Sınıfta bir hüzün vardı, Babası Yusuf'u şehir dışında bir medreseye yazdırmış, okuldan almıştı..Yusuf'un okulda geçirdiği son gündü.. Okuldan ayrıldığına değil Sevgi'yi bir daha göremeyecek olmasına üzülüyordu...

Henüz ilim öğrenmenin aşk'tan üstün olduğunu kavrayamamıştı.. Çünkü aşk iliklerine kadar işlemişti... Hatta babasına içten içe kızıyordu... Medreseye gitmek de istemiyordu... Herkesle vedalaşmış, Ayrılık zamanı gelmişti.. Kitaplarını çantasına koyarken yine bir not bulmuştu.. Ve bir ayetti bu:

"Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.. ALLAH bilir siz bilemezsiniz.." [ Bakara / 216 ]

Bu ayet kendine getirmişti Yusuf'u... Evet bunda da bir hayır vardı... Başını eğdi ve kimseye göstermediği gözyaşları içinde çıktı sınıftan...

Şehirdışındaki yatılı medrese hayatı başlamıştı Yusuf'un... Hocaları ona ilk günden edebinden ve saygısından dolayı hayran kalmıştı..

Herkes Ona geleceğin büyük bir hocası gözüyle bakıyordu... Yusuf'un içi buruktu.. Sevgi'den ayrılmak zor geliyordu Ona... Ama dayanmalıydı.. RABB'inin bir bildiği vardı elbet...

*******
5 yıl sonra...

Hocası Yusuf'u yanına çağırmıştı..

-Yusuf! Sen şimdiye kadar gördüğüm en iyi talebemsin... Birkaç aya kadar aramızdan ayrılıp ilim hayatına atılacaksın.. Evlilik çağın geldi de geçiyor.. Bir abimizin kızı var.. Kur'an kursu hocalığı yapıyor.. Onu sana uygun gördük, ne dersin..?

Yusuf Sevgi'den başka kimseyi düşünmemişti evlilik için.. Ama o çoktan evlenmişti belki de.. Hem hocalarına karşı boynu kıldan inceydi:

-Siz nasıl uygun görürseniz efendim.. Anneme babama söyleyelim..

Anne babanın da rızası alınarak gidildi kız istemeye... Yusuf'un içi kan ağlıyordu.. Evleneceği kişiyi sevemezse Onun hakkına gireceğini düşünüyor ve kahroluyordu...

Konuşma ve tanışma faslının ardından sıra kahve ikramına gelmişti... Odaya doğru güzeller güzeli bir kız geldi... Yusuf Sevgi'yi öylesine hayal etmişti ki, gelen kızı Sevgi gibi görüyordu...

Hayır, hayır..! Hayal değildi bu.. Sevgi'ydi...

-Bu nasıl bir tevafuk ALLAH'ım! dedi..



Demek Sevgi okulu bitirmiş, hoca olmuştu... Yerinde duramaz oldu Yusuf... Kendisine uzatılan kahveyi alırken elleri tir tir titriyordu.. Fincan tabağını kaldırınca küçük bir kağıt gördü altında.. Sevgi'nin gözüne baktı.. Sevgi ise hiç bakmadan "Al" dercesine başını salladı...

Kağıdı elinde sımsıkı tutuyordu.. Kahvesini bitirince lavaboya gitmek için izin istedi... Odadan çıkar çıkmaz.. Kağıdı açtı.. Okulda kitabının arasına koyulan yazının aynısı ile yazılmış bir hadis vardı:

"Birbirini sevenler için nikah kadar güzel şey görülmemiştir.." [ İbn Mace ]

Yusuf şaşkınlık üstüne şaşkınlık yaşıyordu... Meğer o notları yazan Sevgi'ydi.. Yusuf fark etmesin diye hep arapça dersinde ve öğretmenin yazısını taklid ederek yazıyordu... Yusuf hadis'i tekrar okudu "birbirini sevenler" diyordu.. Demek ki Sevgi de Onu seviyordu... Ve yıllar sonra kavuşma zamanları gelmişti...

Söz ve nişan'ın ardından düğün günü gelip çatmıştı.. Çok sade bir düğün programı hazırlamışlardı.. Yusuf heyecanından yerinde duramıyor, oradan oraya volta atıyordu..
Bir ara elini cebine attı Yusuf.. Ve yine bir hadis buldu:

"Evleniniz, çoğalınız.." [ Beyhaki ]

Sevgi'nin bu sürprizleri Yusuf'u Ona daha çok bağlıyordu.. Ve tekrar tekrar aşık oluyordu Yusuf...

Artık evlenmişlerdi..

Yusuf evin içinde kendisi için hazırlanmış ayet ve hadisleri bulmaya devam ediyordu.. Evlilikle, kadının kocası-erkeğin karısı üzerinde hakları ile, anne baba hakları ile ilgili ayet hadis yazıp bırakıyordu kenara köşeye..

Ve hep içinde bulundukları durum ile alakalı oluyordu bunlar...

*******
3 ay sonra..

Yusuf talebelerinin yanından gelmişti... Ceketini çıkardı, askıya asacakken bir hadis ilişti yine gözüne:

"Evlat kokusu, cennet kokusudur.." [ Taberani ]

Bu demek oluyordu ki baba olacaktı.. ALLAAAAH diye bağırdı birden...

Sevgi başkaları gibi "Ben hamileyim" demektense, her zaman ki gibi hadisle bildirmişti bunu eşine... Hemen Sevgi'nin yanına koştu ve alnından öptü... Artık çocuğunun annesi olacaktı sevdiği kadın...

*******
1 ay sonra...

Yusuf uyandığında başucunda bir not buldu yine... Bir hadis vardı:

"Lezzetleri yok eden, ağız tadını bozan, ümitleri kıran ölümü çok anın.." [ İbni Hibban ]

Neden yazmıştı ki bunu Sevgi..?

Yusuf'un dünya zevkine daldığını mı düşünüyordu acaba.. Mutfakta kahvaltı hazırlayan eşinin yanına gitti...

Nedenini sordu..

Başını eğdi Sevgi, üzgündü:

-Bu gece rüyamda senin öldüğünü gördüm, ben de bu hadisi yazmak istedim..

-Merak etme, seni geç buldum hemen öyle bırakıp gitmem, dedi Yusuf..

Eşini teselli için kurmuştu o cümleyi.. İçi ürpermişti aslında.. Şaka yapıp ortamı yumuşatmak istedi...

*******
Bir hafta sonra...

Sevgi kurstaydı.. Yusuf ise kitap okuyordu evde... Birden kalbine bir sancı girdi... Nefesi daraldı... Kalp krizi geçiriyordu Yusuf...

Okuduğu kitabın arasındaki kağıdı eline almaya çalıştı.. Ve birkaç saniye içinde canını teslim etmişti meleğe...

Sevgi eve geldiğinde Yusuf'un cansız bedenini görünce düşüp bayıldı..


Kendine geldiğinde yaşlı gözlerle yanına gitti... Dokunamıyordu hayat arkadaşına.. Öldüğüne inanmak istemiyordu... O sırada elindeki kağıdı gördü Yusuf'un..

Bir hadis vardı ve altında da bir not:

"Çocuğa güzel bir ad koymak, evladın baba üzerindeki hakkıdır.." [ Beyhaki ]

Oğlum olursa Yusuf, kızım olursa Fatıma...

Anlaşılan o ki, Yusuf ölümle ilgili hadis'i okuduktan sonra ölümün kendisine yakın olduğunu düşünerek bu hadis'i yazmış, kitabının arasına hazır etmişti...

Artık Yusuf yoktu..



Sevgi anne babasının tüm ısrarlarına rağmen kayınvalidesi ve kayınbabasının yanında ayrılmadı.. Yusuf onların tek çocuğuydu...

Kendisi de onları terketse kimsesiz kalacaklar, acıları daha da artacaktı.. Hem onların torunlarını taşıyordu karnında...

*******
6 ay sonra...

Yusuf'un oğlu dünyaya geldi... Tıpkı Yusuf gibi pek güzeldi... Dedesi onu kucağına aldı...
Ezanını okudu kulağına...

Yaşlı gözlerle ve titrek bir sesle fısıldadı kulağına :

Hoşgeldin oğlum...
Hoşgeldin torunum...
Hoşgeldin ikinci YUSUF'UM...
YUSUF'UM...


***************


 

HİLE GÜNÜ NİSAN 1




HİLE GÜNÜ NİSAN 1

 



Bu millet üzerinde oynanan ve çeşitli vesilelerle kültürümüze yerleştirilmeye çalışılan bunun gibi birçok safsata var. Okumak, aydınlanmak, bilinçlenmek lazım.

Ben kendimi bildim bileli, bilirim ki, herkes birbirine Nisan 1şakası yapar. Yapar da acaba 1 Nisan ın nereden geldiğini bilir mi?

İşte size (bilmeyenler için)1 Nisan şakasının tarihçesi:
15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu İspanya daki Endülüs müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.

En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur' an bir elinde İncil; Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.

Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.

Bunun üzerine Müslümanlar Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz... dediklerinde Haçlı ordusu komutanı Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur diye cevap verir ve BÜTÜN MÜSLÜMANLAR ORADA ŞEHİT EDİLİR.

İşte o gün bugündür 1 Nisan Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmaktadır.

Maalesef halkımız arasında da yaygınlaşmış, yüzlerce, binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan lar, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır.

Nereden geldiğini bilelim. Bilelim de ona göre kutlayalım...



Ahmed Şahin - Başarı baş döndürmemeli, ne oldum demeyip ne olacağım demeli

Ahmed Şahin - Başarı baş döndürmemeli, ne oldum demeyip ne olacağım demeli
 

Ahmed Şahin
 
AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Başarı baş döndürmemeli, ne oldum demeyip ne olacağım demeli

 
 
Öğrencilik yıllarımda Fatih Camii baş imamı Gümülcineli Mustafa Efendi’nin vaazlarında tekrar ettiği başlangıç sözlerini hep hatırlarım.
 
 
Hayatın her türlü iniş çıkışlarını yaşamış olan bu tecrübeli zat şöyle başlardı vaaz konuşmalarına: - Ne oldum deme, ne olacağım de! Bugünkü başarına bakarak şımarma, yarınki akıbetini düşünerek mütevazı ol! Her çıkışın bir inişi olur, her inişin de bir çıkışı olacağı gibi. Bunu da unutma!
 
Gerçekten de insan bugünkü başarısına bakarak şımarmamalı, yarınki geleceğini düşünerek hep mütevazı ve temkinli olmalı, imtihanlarla dolu bu hayatın geleceğini de hep hatırında tutmalıdır.
Ne var ki,  insan çiğ süt emmiş derler. Bazen kazandığı başarılarından başı döner, ne oldum der, fakat ne olacağım, demez. Bir de bakarsınız ki ölçüsüz tartısız sözlerle söyleyip şımarıkça laflar etmeye başlamış. Tıpkı misalimizdeki muhtar adayı gibi.
 
Bir seçim akşamı sandık sonuçlarını öğrenen biri muhtar adayının kulağına fısıldamış: 
 
- Gözün aydın muhtar emmi demiş, muhtarlık seçimini sen kazandın
 
 Haberi duyar duymaz heyecanlanan muhtar emmi ayağa kalkarak şöyle seslenmiş çevresindekilere:
 
- Komşular demiş, şu Allah’ın işine bakın, biraz önce ben de sizin gibi bir adamdım!
 
Evet biraz önce o da bizim gibi bir adamdı. Ama haberden sonra bizim gibi bir adam değil demek ki. Çünkü o artık bir baştır. İnsan bir baş olsun da isterse soğan başı olsun, diye boşuna dememişler.
Demek ki başarı bazı insanın başını döndürüyor. İsterse muhtarlık olsun bu başlık. Artık kendisini içinde bulunduğu toplumun bir ferdi değil farklı bir insan olarak görmeye başlayabiliyor. Biraz önce ben de sizin gibi bir adamdım diyebiliyor.
 
Halbuki baş olmanın getirisi olduğu gibi götürüsü de vardır, muhtarlık bile olsa. Hatta on kişiye dahi baş olsa baş olmanın sorumluluğu ağırdır.
 
İrşat kitaplarındaki ikazlara baktığımızda görüyoruz ki, dünyada on kişiye de olsa yöneticilik yapıp başlık edenler, mahşerde elleri başlarına bağlı olarak gelecekler yönettikleri insanların huzuruna.
 
 Makamının sorumluluğunu yerine getirmişlerse elleri çözülecek. Görevini tam olarak yerine getirmemişse elleri başlarına bağlı olarak yönettiği halkla helalleşinceye kadar bekleyecekler. Dünyada efendi gibi davrandıkları halkın huzurunda köle gibi elleri başlarına bağlı kalacaklar.
Baş olmanın büyük mükâfatı yanında bu gibi ağır sorumluluklarının farkında olan Halife Harun Reşid, maneviyat büyüğü Fuzayl bin İyaz’a müracaat ederek, “Yüklendiğim sorumluluğu düşündükçe uykularım kaçıyor, geceleri uyuyamıyorum. Bana ne tavsiye edersiniz?” diye sorar.
Tabiin’in büyük alimi Hazret-i Fudayl, yöneticinin yüklenmiş olduğu sorumluluğu yerine getirmiş olmasının  yolunu şöyle gösterir:
 
- Sen der, yönetimini üstlendiğin ülkeyi kendi evin, halkını da kendi ev halkın gibi gör. Yaşlıları kendi anan, baban; gençleri de kendi oğlun, kızın kabul et. Anana, babana, oğluna kızına neleri layık görürsen onlara da onu layık gör, öyle hizmet eyle. İşte bundan sonra görevinin gereğini yaptığını düşünerek rahat uyuyabilirsin yatağında!  
 
  Evet, yöneticinin böylesine ağır sorumlulukları vardır. Bakalım bizim yöneticilerimiz nasıl bakacaklar sorumluluklarını yüklendikleri biz hanehalkına?
 
Dua ederiz onlara, hizmetini yüklendikleri yerleri kendi evleri, halkını da kendi hanehalkı gibi görsünler, samimi ve başarılı hizmetlerde muvaffak olarak tüm hanehalkının dualarını alan bahtiyar yöneticilerden olsunlar.