4 Ağustos 2014 Pazartesi

Çocuk Eğitiminde Muhammedi Metod

Çocuk Eğitiminde Muhammedi Metod


vehbi hoca


O (a.s.m.), yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir. “Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.

Onları mide açlığından çok, gönül açlığı ilgilendirmiştir. O güzel gönüllü insanlar, yüreklerindeki sevginin azalmasıyla tedirgin olmuşlar, hemen sevgilerini yeniden coşturmanın yolunu aramışlardır…

Ne mutlu onlara ki, en muhteşem gönül doktorunu da yanı başlarında bulmuşlar ve dertlerine en etkili, en evrensel reçeteleri yazdırmışlardır.

İşte onlardan biri Efendimize (a.s.m.) gelir ve kalbinin katılaştığından dertlenir. İnsanlığın gönül doktoru Efendimiz (a.s.m.), kıyamete kadar geçerliliğini yitirmeyecek olan muhteşem reçetesini yazıverir:

“Kalbinin yumuşamasını dilersen, ya bir fakiri doyur ya da bir yetimin başını okşa.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2-263)

Anne-babanın ve özellikle de bütün eğitimcilerin gözleri gönüllerinde olmalı, sürekli sevgi düzeylerini denetlemelidirler. Çünkü asıl açlık, gönül açlığıdır. Gönlün sevgi seviyesi düşükse çocuklara karşı davranışımızı doğru ayarlama imkânımız kalmaz. Bir başka deyişle sevgisiz eğitim olmaz.

Bu düşüncelerimi dile getirdiğim bir konferansımda dinleyicilerime sormuştum:

“Peki, siz acaba son kez ne zaman bir yetimin ya da öksüzün başını okşadınız?”

Bir beyefendi hemen elini kaldırdı ve içimi ezen şu cevabı verdi:

“Hocam! Sen bırak öksüzü yetimi de, bize çocuklarımızın başını en son ne zaman okşadığımızı sor!”

İşte bu ilgisizlik, sevgisizlik bataklığını günden güne derinleştiriyor. Fakiri, yetimi, öksüzü koruyup kollayan, aslında asıl iyiliği kendine yapıyor. Çünkü bu suretle, sevgisini bereketlendirip gönlünü çoraklaşmaktan kurtarıyor.

Şartsız sevginin Sultanı (a.s.m.)

Sevgisine karşılık beklememek, aldığına bakmaksızın vermek duygusunda, Efendimiz (a.s.m.) eşsiz bir örnektir. Bu özelliği sebebiyle Rabbimiz, o Güzeller Güzeli’ni kendi sıfatlarıyla övmüş ve “Sen, müminlere Rauf ve Rahim’sin” buyurmuştur.

Tevbe Suresi’nin 128. ayeti, hepimizin ezberinde, hep canlı ve taze olarak bulunmalıdır:

“Andolsun ki, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.”

Kendisine düşmanlık eden inançsızlara bile gönlünü açmayı, onları da kurtarmaya çalışmayı inanılmaz derecede ileri götürmüş, bu yüzden de Rabbimiz tarafından şöyle uyarılmıştır:

“Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa arkalarından üzülerek, adeta kendini tüketeceksin!” (Kehf Suresi, 6)

Halbuki Efendimizin (a.s.m.) görevi, sadece hakikati duyurmaktır. Ancak O’nun (a.s.m.) emsalsiz sevgi ve şefkatle dolu gönlü, adeta hiç kimsenin cehenneme gitmesine razı olamıyor. “İnanmıyorlar” diye kendini kahredecek, paralayacak derecede üzüntülere düşüyor. Ve O’nu (a.s.m.) bu hali sebebiyle Rabbimiz uyarıyor ve bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bildirerek teselli ediyor.

Ve başka bir ayet-i kerime de buyuruyor ki: “Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman
edecek değildir.” (Yusuf Suresi, 103)


Yine Rabbimiz, O’nun (a.s.m.) şefkat ve sevgisinin nasıl bir sonuç doğurduğunu şöyle açıklamıştır:

“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmran Suresi, 159)

Yüceler Yücesi, bu özelliği sebebiyle hem Efendimizi (a.s.m.) övmüş, hem de O’nun (a.s.m.) bu güzel vasfını bizlere örnek göstermiştir.

Kötüler için çırpınır,
Günahkârlar için gözyaşı döker.
Hayatı sevgi ve şefkatten ibaret.
Bizlere örnek; bir ders, ibret…

Peki, bizler, onun inançsız karşıtlarına davrandığı gibi davranabiliyor muyuz çocuklarımıza?

Bu kadarını bile başarabilsek, çocuklarımız, yüreklerini hiçbir şekilde koparmazlar bizden. Hem gerçekten insan olurlar hem de her şartta seven, gerçek kişiler haline gelirler.

“Çocuklarınıza yardımcı olunuz!”

Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurur: “Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anasıyla babası onu Yahudi yahut Nasranî yahut Mecusi yapar.” (Buhari)

Gerçekten de çocuklar doğuştan tertemizdir. Bütün kötülükleri sonradan öğrenir. Yani, içine doğdukları dünya onları rengine boyar, kendisine benzetir.

Efendimiz (a.s.m.), “Çocuklarınıza iyilik üzere olmaları hususunda yardımcı olunuz” buyurmuş, bu yardımın nasıl olacağını uygulayarak da göstermiştir. Mesela, yemek sırasında, mevcut duruma müdahale edip doğrusunu yaptırmış; yemeğe besmele ile başlamayı, sağ elle ve kendi önünden yemeyi bizzat tatbik ederek öğretmiştir.

Ceza denince, bazı anne-babaların aklına ilk önce dayak geliyor. Oysaki bu ceza şekli, akla en son ve bütün çözümlerin tükendiği noktada gelmeli; mümkünse hiç uygulanmamalı.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), dayağa izin verir ama ona öyle bir sınırlama getirir ki dayak sertçe bir masaja ve kendine getirme harekâtına döner. Çünkü yüze, başa, karna, kasığa vurmayı ve dayağa kendini tatmin duygusunu katmayı yasaklamıştır. Dayak, çocuğu yaralamamalı ve sağlığını bozacak şekle gelmemeli. Çünkü maksat, çocuğun canını yakmak değil, suçu önlemek ya da hatadan vazgeçirmektir.

Çocuklara olan sevgisi ise dillere destandı. Buyururdu ki: “Çocuklarınızı öpüp seviniz. Her öptüğünüzde cennetteki makamınız bir derece yükselir.”

Akra b. Haris, Efendimizin (a.s.m.) Hz. Hasan’ı öptüğünü görünce:

“Benim on çocuğum var ama hiçbirini öpmedim” dedi.

Efendimizin (a.s.m.) verdiği ibretli cevabı mutlaka duymuş olmalısınız:

“Merhamet etmeyene, merhamet edilmez.”

Bir başka zaman da Efendimize (a.s.m.) bir bedevi geldi ve hayretle:

“Demek siz çocukları öpüyorsunuz, oysa biz onları hiç öpmeyiz” dedi.

Bunun üzerine, şefkat madeni Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, senin kalbinden merhameti kaldırmışsa ben ne yapayım!”

Sevgisini sadece çocuklarına, torunlarına söylemezdi. Bu sevgiden bütün çocuklar nasiplenmiştir.

Dostlarının çocukları, öksüzler, yetimler, hicret sırasında Medine’de kendisini karşılayan kız çocukları, düğünden dönen çocuklar, hatta başka din mensuplarının çocukları… Bunların hepsi, o muhteşem yüreğin muhabbetinden gıdalanmıştır.

Seven insanların en güzeli

Güzeller Güzeli (a.s.m.), çocukları şefkatle kucaklar, bağrına basardı. Bir dizine Usame’yi, diğerine de torunu Hasan’ı alarak, “Allah’ım, bunları sev, çünkü ben onları seviyorum” buyururdu. İbn Abbas’ı da bağrına basarak, “Allah’ım ona Kitap’ı öğret” diye dua ettiğini biliyoruz.

Bir defasında, hasta torununu ziyarete gitmiş, çocuğun durumuna çok üzülmüş ve ağlamıştı.
“Niçin ağlıyorsunuz ey Allah’ın Resulü?” diye soranlara şu cevabı vermişti:

“Bu, merhamettir. Allah, onu dilediği kulunun kalbine koyar. Ve ancak merhametli kullarına rahmetiyle muamelede bulunur.”

Güzeller Güzeli’nin (a.s.m.) bir âdeti de çocukları omzunda taşımasıydı. Bir gün Hz. Hasan’ı omzuna oturtmuş, sokakta gidiyordu. Karşısından gelen sahabe, bu manzarayı görünce:

“Ey Hasan, ne güzel bir bineğin var. Senden önce hiç kimsenin, bu kadar güzel bir biniti olmadı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.m.):

“Ama amcası, binici de ne güzel!” buyurdu.

Gözümün nuru diye tarif ettiği namazda, hem de Allah’a en yakın olduğu secde sırasında, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, Efendimizin (a.s.m.) sırtına binerlerdi. Güzeller Güzeli (a.s.m.), çocuklar incinmesinler diye secdesini uzatırdı.

Bazen torununu kucaklamış olarak namazını kılar, bazen de torunlarını zor durumda görüp hutbesine ara verir, onları kucağına alıp tekrar minbere çıkar ve hutbesine devam buyururlardı.

Bazen kucağına aldığı bebekler, üzerini ıslatırdı. Efendimiz (a.s.m.), bundan dolayı asla kızmaz, yüzünü asmaz, sadece temizlik için su ister, kirlenen yeri kendisi yıkardı.

Nebevî bir tavsiye: “Çocuklarla çocuklaşın”

Bir defasında Efendimiz (a.s.m.), sabah namazını her zamanki gibi uzunca kıldırmayı arzu etti. Fakat namaza başlayınca, cemaatteki hanımlardan birinin çocuğu, “Anneee! Anneee!” diye ağlamaya başladı. Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu feryada dayanamadı ve namazı düşündüğünün aksine çok kısa kıldırdı.

Resulullah Efendimiz (a.s.m.), hasta çocukları ziyarete gider ve onların tedavileriyle de yakından ilgilenirdi.

Efendimize (a.s.m.) bir ara hizmet etmiş bulunan bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Onu da ziyaret etti ve şefkatini göstererek ilgilendi. Bu durumdan çok etkilenen ve mutlu olan çocuk, İslam’a yöneldi.

O (a.s.m.), yolda ve yorgun gördüğü çocukları devesine bindirir, onları böylece şereflendirip sevindirirdi. Kuşu ölmüş bir çocuğa, taziye ziyaretinde bulunma inceliğini bile göstermiştir.

“Çocuklarla çocuklaşın” buyuran Güzeller Güzeli (a.s.m.), bu tavsiyesini bizzat uygulamış; onlara hediyeler vererek, şakalar yaparak, sevgi iletişimini çok güçlü kurmuştur.

Evet, babaların en güzeli böyleydi. O (a.s.m.) en güzel baba, herkese babalık yaptı; herkes de O’nun (a.s.m.) kucağına koştu.

Şimdi, O’nu (a.s.m.) seven babalar, bu yüreğin neresinde? Eğitimin olmazsa olmaz ilk şartı, sevgi merkezli olmasıdır. Çünkü eğitim her şeyden önce yürek işidir.


Vehbi Vakkasoğlu - Moral Dünyası Dergisi



 

Bir Bayram Hikayesi!

Bir Bayram Hikayesi!
 
 
 
Yaşlı adam bir konfeksiyon mağazasının vitrine uzun uzun baktıktan sonra ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek “Küçüüük!” diye seslendi ,
 
- “Bana biraz yardımcı olur musun?” Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler tek kelimeyle dökülüyordu.
 
Yaşlı adam çocuğu, saçlarını aksadıktan sonra “Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim. Bakalım üzerine uyacak mı?” dedi. Çocuk bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi.
 
Onunla birlikte mağazaya girerken ilk önce rüya da olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle aile deki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.
 
Ama her zaman hasta dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. Şimdiyse ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik bayram a üç gün kala…
 
Çocuk yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk misketleri onun cebine bıraktığında iyice keyiflendi, irili ufaklı misketler gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.
 
Demek ki her bir cep en az elli misket alabilirdi. Yaşlı adam çocuğu sağa sola döndürdükten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında tezgâhtara dönerek “Elbiseleri torunuma alıyorum.” Dedi, “Kendisine sürpriz yapacağım için onları bu çocuğun üzerinde denedim.”
 
Çocuk bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam elbiselerin torununa uyacağından emindi.
 
Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı. Çocuk arkadaşlarının yanına döndüğün de bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
 
Arkadaşları, “Niçin oynamıyorsun?” diye sordular, “En güzel misketleri sen kazanmıştın.” Çocuk inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken “Misketlerim bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi.” Dedi, “Bu yüzden onları bayramlık kabanımın cebine sakladım!
 
 
 

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..

Hekimoğlu İsmail - Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..


Hekimoğlu İsmail
 

Hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır!..

 
 
Şahinin varlığı, serçe kuşunun uçmakta, kaçmakta ve gizlenmekteki istidadını artırır. Düşman gibi görünen şahin, aslında hayatın tadıdır. Çünkü hayat, hareket ile kaimdir. “Hayat mücadeledir.” derler. Bana göre hayat mücadele değildir. Kedi ile farenin mücadelesi yoktur. Kedinin varlığı, fareyi harekete geçirir. Farenin hareket etmesi hayattır, sıhhattir, nimettir.
 
 
Din düşmanlarının varlığı, dindarlara kötülük değil, “Din düşmanı batıl davası için böylesine hizmet ederken, ey Müslüman, sen ne yapıyorsun?” sorusunun cevabını lisan-ı hal ile görmek-göstermek içindir. Her şeyin iki yönü var: Zahirde zulüm olsa da batında adalet var. Mesela Bediüzzaman Hazretleri, “Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde memleket, hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim.” buyurduktan sonra, bir mektubunda diyor ki, “Şimdi bence kat’iyet peyda etmiştir ki, ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde, öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, ta Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin...”
 
 
Ovadaki yolların, dağlarda bittiği zannedilir. Yolcu bilir ki, dağlar ne kadar yüce olsa, yollar onun üstünden geçer. Yol yapan mühendisle arkadaş oldum. Nehre gelince köprü yaptı, dağa gelince tünel açtı, çukura gelince doldurdu, sırtları yardı, bataklıktan dolaştı, güneş batsa, fener ışığına razı idi; hiçbir zaman “yol bitti” demedi. Yolun biteceğini dahi düşünmedi. Bu hal, azmimi artırdı. İnsan, gökte, denizde, yeraltında, yolda, gecede, fırtınada yürüyebiliyor. Her insan, istediği yerlerin çoğuna varmıştır. Öyleyse cennete giden yolda da yürüyebilir. İdealin kudretini bir damla suda seyrettim. O, koştu, denize ulaştı. Onun ideali deniz olmaktı, bir damla su deniz kadar güçlü olmak istedi ve oldu. Damlanın, denize koşmasını, denizin damlayı kucaklamasını seyrettim, bir damla gözyaşı ile ben de bu ideale katıldım.
 
 
Karanlığın büyüklüğünden korkma, zira hiçbir karanlık, ışığı boğamamıştır. Ne zaman ışık çekilip gitmişse, karanlık onun yerine gelmiştir. İslamiyet güneştir, onun olduğu yerde karanlık barınamaz. Amma İslamiyet çekilirse, karanlık kendiliğinden gelir. Bunun için din düşmanları vardır. Onlar bir şey getirmek istemezler, sadece İslamiyet’i kovmaya çalışırlar.
 
 
Allah, Adil-i Mutlak’tır. Mutlak adalet sahibidir, kimseye zulmetmez. Hadiseler, kaderin ikaz taşlarıdır.
 
 
 

1 Ağustos 2014 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-38/Blog/?BlogNo=469362

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-38
 


Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Neden şehitlik istiyorum?

Biliyorum ölüm soğuk bir kelime, fakat hadisten biliyoruz ki, ölümü düşünmek ibadettir.  Dünyanın geçiciliğini hatırlatıp tefekkür sevabı kazandırır.

Ayetlerden de biliyoruz ki, her insan birgün mutlaka ölecektir. Zaten her sene ülkemizde, çevremizde ve akrabalarımızdan birçok insan hayatını kaybediyor.

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.”(Ankebut suresi, 57. ayet)

Kimisi trafik kazasından, kanserden, kalp krizinden, kimisi yangından, selden, depremden, kimisi kavgadan veya cinayetten ölüyor ve dünya ile irtibatı sona eriyor.  Velhasıl bir sebep oluyor ve Azrail AS gelip ruhumuzu kabzediyor.

Benim namazlarımın ardından ettiğim birinci duam şudur: “Allah’ım anneme ve babama sağlıklı, hayırlı uzun ömür ver, beni onlardan başka bir sebebe muhtaç etme. Allah’ım bana yaşamında, ölümünde hayırlısını ver, bana şehit olmayı ve hüsn-ü hatime nasip et ve beni salihlere kat”

En az bin kez ettiğim duadır. Allah’ın bu duamı kabul edeceğini  umuyorum. Bakalım beni nasıl bir “The end” bekliyor. Neden şehitlik mi istiyorum?

Çünkü amel defterim açılmadan ve hesaba çekilmeden cennete gitmek istiyorum. Defterim açılırsa, ömrümün hesabını vermekten korkuyorum. Şehitler bigayrihisab (hesapsız) cennete giderler.

 Son 11 yılım dışında, epey namaz borcum var. Olan ibadetlerim ise, yüzüme mi çarpılır bilmiyorum. Defterim açılırsa sorulan sorulara cevap veremem, Allah’a mahcup olurum.  Neden Kuran okumadın, neden sürekli TV, internet, maç... boşa zaman geçirdin, neden, neden, neden... ???

Nasıl olsa ölmeyecek miyiz? Dünya birgün bize de elinin tersiyle dışarı! demeyecek mi? Dünyadaki ömrümüzün her saniyesinden ve sahip olduğumuz nimetlerin her zerresinden hesaba çekilmeyecek miyiz?

İnşallah ben de şehitler zümresine dahil olurum. Atalarımızın gayesi de şehit olmaktı. Fatih, böyle askerlerle İstanbul’u fethetti.

Düşünün, Çanakkale’desiniz. Empati yapın, kendinizi onların yerine koyun. Karşınızda yüz kişi tüfeklerini sana doğrulmuş, öleceğini bile bile üstlerine koşuyorsun... Yapabilir misiniz?

Biz bu ruhu kaydettik ama bilinçli, ahlaklı, imanlı yeni bir nesil geliyor, inşallah...

Allah’ım bana da şehitlik nasip et ki, beni salihlere kat.                 

Efkan Vural

(Devam edecek)


NİHAT HATİPOĞLU - Bütün Müslümanlar tek cemaattir

NİHAT HATİPOĞLU - Bütün Müslümanlar tek cemaattir

NİHAT HATİPOĞLU
 

Bütün Müslümanlar tek cemaattir 

 
Kuran-ı Kerim fitne tehlikesinin cinayetten daha çetin ve zararlı olduğunu belirtiyor. "Fitne adam öldürmekten beterdir (Bakara, 191)" buyuruyor.
 
Fitne dönemindeyiz. Ortalık darmadağınık. İslam beldelerinde masumların kanı akıyor. Müslüman halkların hangi dilden, ırktan, mezhep veya meşrepten olursa olsun büyük ıstıraplar çektiğini biliyoruz. Müslüman beldelerinde kaos, terör ve iç çatışmalar var. Olmayan yerlerde de bunun provaları yapılıyor.
İnsanların bir kısmı menfaatine tapınıyor. Kendi menfaati için yapmayacağı şey, yıkmayacağı duvar yok. Sanki sarhoş olmuş gibiler. Başları kesilmiş tavuk gibi sağa sola sıçrıyorlar. Ortalık, manen boğazlanmış insanlarla dolu. Elimiz görülmeyen kana bulaşmış. Her birimiz, güruh, cemaat, mezhep, meşrep, tarikat, gazete, takım, marka, televizyon, velhasıl inandığımız ve savunduğumuz ne varsa onun uğruna karşımızdakini alt etmek için yapmayacak şey bırakmamış gibiyiz. Tezgâh kuruyoruz. Oyunlar yapıyoruz.
 
Can yakıyoruz. Bel altı vuruyoruz. En mahrem alanlara giriyoruz. Dilimizin ölçüsü yok. Kalemimizin mizanı yok. Sözümüzün süzgeci yok. Sanki Allah hiç hesap sormayacakmış gibi -haşa- davranıyoruz. Sanki bir yazıcı melek yazmıyor gibi çalım atıyoruz. Önce lekeliyor, tekmeliyor, harcıyor, tezgâha düşürüyor, sandalyesini çekiyor, iffetini kirletiyor ve sonra karşısına geçip de "vah vah kim yapıyor bunları" diye yakınıyoruz. Kandırıyoruz. Ama aslında kendimizi aldatıyoruz. Aslında yakalanıyoruz. Faka bastırırken faka basıyoruz. Allah (cc) tarafından işaretleniyoruz.
 
Allah biliyor. Allah yazıyor. Damgalıyor. Kayda geçiriyor. Dosyalıyor. Depoluyor. Zamanı gelince bütün yaptıklarımız karşımıza çıkacak.
 
Kefeninizle daracık mezara konduğunuzda güvendiklerinizin hiçbiri ama hiçbiri sıfatı ve adı ne olursa olsun sizi kurtaramayacak. Kimse size bir kuruş bedel ödemeyecek. Üstünüzü örtüp gidecekler. Yapayalnız, tek başınıza oradasınız. Ne bir yardımcı ne de bir kurtarıcı var. Sadece imanın, amelin ve onları değerlendirecek Rabbin var. O kadar...
 
Üzmüşsen üzüleceksin. Kaşımışsan kaşınacaksın. Nefret-ü kin ekmişsen onu göreceksin. Küfretmişsen bedelini ödeyeceksin. Lekelemişsen lekeleneceksin. Zulmetmişsen cezanı çekeceksin.
O zaman gelin, sıkıntılarımızı, dağınıklığımızı, ayrı gayrı oluşumuzu, düşmanlıklarımızı bedenlerimizden önce toprağa gömelim. Kardeşliğimizi hatırlayalım. Bir olalım. Fitneye su serpelim. Birbirimizin açığını depolayacağımıza dualarımızı depolayalım. Bir ümmet olarak tek cemaat olduğumuzu unutmayalım. Bütün Müslümanlar tek cemaattir. Bu cemaatin yaratıcısı ve emredicisi Cenab-ı Allah'tır. Bu cemaatin lideri ise Hz. Muhammed'dir (sav). Bu cemaatin ilkeleri Kuran-ı Kerim'dir. Bu cemaatin mihrabı Mekke'dir. Bu cemaatin mensupları her Kelime-i Şehadet getirendir. Hz. Peygamber'in "cemaatten ayrılma" buyururken bahsettiği cemaat işte bu cemaattir. Yani müminlerin tümüdür.
 
Bütün bunlar yetmiyor mu? Şu vahdet, şu birlik varken neyin peşindeyiz? Bana der misiniz bütün bunların yerine koyacağınız bir bedel, alternatif, ortak, şerik var mı? Olduğuna inanan varsa -haşa- Rabbiyle problemi var demek ki...
 
Unutmayalım ki, Bedir'deki zafer birlik, inanç ve takvayla kazanılmıştı. Samimiyetle zirveye oturmuştu. Ve yine unutulmamalı ki Huneyn'deki bozgun çokluk duygusuyla böbürlenmekten sonra gelmişti.
 
Siz, ey kardeşim, ey muhatabım; küçüksünüz, hiçbir şeysiniz. Bir hiçsiniz. Dün bir su parçasıydınız. Annenizden ayrıldınız. Bugün bir et ve kemiksiniz. Yarın bir hiçsiniz. Topraksınız. Toprak olacaksınız. Ve unutmayın ki Rabbim diledi mi sizi ve bizi öyle bir darmadağın eder ki ne isminiz kalır ne de cisminiz. İbret alamazsak, ibretlik oluruz.
 
Neyi paylaşamıyoruz? Nedir bu bitmez hırs, açgözlülük? Mezara ve ahirete yığınla kul hakkı ve bedduayla gitmekten korkmuyor musunuz?
 
Bu batmanlarca günahı neyle silkeleyeceksiniz?
 
Dediğim gibi sözün ilk muhatabı benim. Kendim sonra da her mümin. Gizli kodlar, gizli muhataplar aramayın. Bu sözler -haddimi aşmadığımı ümit ederek- fitneye, kötülüğe, savrulmaya karşı Kuran ve Hz. Resul nefesinde birleşmeye bir çağrı sözüdür. O kadar.

HASAN-I BASRİ VE GIYBET EDEN ADAM
 
Büyük İslam alimi olan Hasan-ı Basri özel bir yere sahip mümtaz bir şahsiyettir. Büyük alimlerin düşmanı daha da çok olur. Hazımsız olan insanlar, dedikoducular onları çekiştirirler. Böylece hem dünyalarını hem de ahiretlerini kirletirler.
 
İşte böyle bir bahtsız adam Hasan-ı Basri'yi çekiştirip duruyormuş. Hasan-ı Basri ise bu utanmaz dedikoducuya hediye gönderirmiş.

Bir gün adam sorar: Ben sürekli sizin aleyhinize konuşuyor, insanları sizden uzaklaştırmaya çabalıyorum, Siz ise bana hediye gönderiyorsunuz.
 
Sebebi nedir?
 
Hasan-ı Basri şöyle cevap verir: Aleyhimde konuştukça günahımı alıyor, sevabımı ise çoğaltıyorsun.
Ahirette benim günahımı yüklenip öyle mahşere geleceksin. Sana acıdım. Bari bunca yükün ve hamallığın karşılığını bu dünyada vereyim dedim. Onun için sana hediye gönderiyorum. Sen konuştukça ben de hafifliyorum.
Not: Ramazan boyunca Sultanahmet'ten sunduğumuz iftar ve sahur programlarını izlediniz. Programlarımız Türkiye'de en çok izlenen programlar oldu. Bu başarı benim ve ekibimin değil, siz yüreği güzel insanların desteğiyle gerçekleşmiştir. Dini bir programı bir ay boyunca bütün programların üstüne taşımanız, verdiğiniz desteğin büyüklüğünü gösterir. Sizlere sonsuz teşekkürler.
Bir ay sonra inşallah ATV'de "Dosta Doğru", "Soru -Cevap", "Kuran ve Sünnet" programlarımız başlayacaktır.

HASTALIKLAR GÜNAHLARA KEFARETTİR
 
Hz. Peygamber (sav) elinde tuttuğu kuru bir yaprakla cemaatin huzuruna gelir. Cemaatin huzurunda bu ağaç dalını silkeler. Kuru yapraklar birbiri ardınca dökülür.
 
Peygamberimiz şöyle buyurur: İşte müminin günahı buna benzer. Hastalanan müminin günahı bu kuru yapraklar misali dökülür. Yeter ki hastalığına sabretsin, isyan etmesin.

Sahabeden İmran bin Husayn (ra), 30 yıla yakın süre hastalık çeker. Dostu bu kadar ağır ve acı veren bu hastalığa nasıl sabrettiğini sorar. Hz. İmran şöyle cevap verir: Ben hastalığıma hiç isyan etmedim. Bu sabrın karşılığında Allah beni mükâfatlandırdı.

Biliyor musun ben melekleri gözlerimle görüyor ve onlarla sohbet ediyorum. Bu makama ancak sabırla ulaştım. Belki bu hastalık gelmeseydi bu hale ulaşmayacaktım. Kişi elbette ki hastalık istememeli. Hastalıktan Allah'a sığınmalı. Tedavi olmalı. Allah'ım bana bela ver dememeli. Diyemez.
Bunu caiz görmemişler. Ama bir hal gelince de sabretmelidir.
 
 
 
 

31 Temmuz 2014 Perşembe

Mümini Koruyan Surlar

Mümini Koruyan Surlar


 
 
İmanlı bir insanı şeytana karşı koruyan dört sur vardır. Bu surlar bakımları yapıldığı sürece muhkem dururlar ve insanı şeytandan korurlar. Bu surların dıştan içe doğru sıralaması şöyledir:


Birinci sur: Kerpiçten yapılmış bir duvardır. Bu duvar edepleri temsil eder. Eğer mümin sürekli dikkat etmezse en kolay yıkılacak sur budur. Şeytan da ilk olarak bu sura musallat olur. Mümine ”gösterdiğin faziletli davranışlar ve nezaket dinin esaslarından değildir. Yapmasan da olur, hem günahkâr da olmazsın.” İnanan insan bu vesveselere aldırmaz, edebini korursa o kerpiçten suru tahkim etmiş olur, şeytan yaklaşmaya yol bulamaz. Vesveseye kapılır, edepleri önemsemezse şeytan bu surda bir delik açmış olur.


İkinci sur: Peygamberimizin sünnetlerini temsil eden, taştan bir duvardır. Sabırla, tekrar tekrar deneyerek kişinin bir zayıf anını kollayan şeytan, başlar vesvese vermeye: ”Sünnetleri bazen terk etmek önemli bir eksiklik değildir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in de sünnetleri yapmadığı olurdu. Önemli olan farzlardır, onları yapsan yeter,” gibi telkinlerde bulunur. Mümin bu telkinlere karşı direnirse ne âlâ… Eğer vesveseye kapılır da sünnetlerin ifasında gevşeklik gösterirse, artık taş surda da bir delik açılmıştır.


Üçüncü sur: Allah (c.c.)’ın farzlarını temsil eden tunçtan duvardır. Bu sur son derece muhkemdir. Ancak şeytan daha önce adap ve sünnet duvarlarını deldiği için bu duvarı delmekten de ümitlidir. Artık iyice sokulmuş olduğu için müminin kalbine vesveselerini kolayca atar: “Farzı ihmal etmek veya terk etmek insanı dinden çıkarmaz. Hem daha sonra kaza da edebilirsin. Ayrıca Allahın rahmeti boldur tevbe edersen seni bağışlar.” Daha önceki surları geçtiği takdirde bu en kuvvetli surda dahi bir delik açmaya muvaffak olur. Artık mü’minin imanını ele geçirmesine tek bir sur kalmıştır.


Dördüncü sur: İnanç esaslarını temsil eden çelikten bir kuledir. Bu kule çelikten olsa da, daha önceki surları aşmayı başarmış olan şeytan buraya da kolayca vesvese atabilir. Çünkü günahlar ve farzlardaki noksanlıklar kişinin kalbini karartır. Artık kişi doğruyu eğriden ayırt etme gücünü yitirir. Ve Allah korusun şeytanın imanını ifsad etmesine karşı direnç gösteremez. Artık şeytan son kaleyi de ele geçirmiş olur.

 
Demek ki edepleri, sünnetleri ve farzları terk etmeyi hafife almamalıdır. Bunları hafife almak, şeytana bir kapı açar ve insanın imanî durumunu tehlikeye atar. Ayrıca kalbinde günahlardan mütevellit oluşan siyah lekeler onun ahlakını bozar, muhabbetini zedeler ve gaflet perdesini kalınlaştırır.
 
İmanımızı koruyan bütün bu kalelerin hepsini tahkim etmek lazımdır ki, şeytan aleyhimize hiçbir yol bulamasın. Hz. Mevlana’nın edeple ilgili manzumesi şöyledir.
 
“Aç gözlerini bak, Allah kelamı olan Kur’an ayet ayet edeptir. Akıldan sordum: iman nedir? Akıl kalp kulağına şöyle fısıldadı: ‘iman edeptir.’
 
 
DEMEK APTAL ŞEYTANIN HİÇBİR MADDİ GÜCÜ YOKMUŞ.
SADECE KALPLERE KÖTÜ DÜŞÜNCELER FISILDAMAK,
YANİ TEK SİLAHI VESVESE...
ZATEN UYANIK MÜSLÜMAN, O VESVESE KALBİNE GELİNCE HEMEN ALLAH'A SIĞINIR...VE ETKİ EDEMEZ... Celal
 
Hayırlı cumalar
 
 
 
 
 
 

Mahlukata İyiliğin Sevabı

Mahlukata İyiliğin Sevabı

 
 
 
 
Semerkant şehrinde yaşayan yoksul bir saka vardı. Tüm kazancı, tatlı su kuyularından su çekip satarak kazandığı birkaç kuruştan ibaretti. Bununla birlikte bu kişi her hafta Cuma günleri kazancını; sevabını anne ve babasının ruhuna hediye etmek için, fakirlere vermeyi adamıştı. Bu adağını uzun bir zaman yerine getirdi.

Fakat bir cuma günü hiç iş yapamadı; para kazanamadı. Bu durumda ne yapacağını bilemeyerek bir âlime gitti ve Benim böyle bir adağım vardı. Şimdi onu yerine getiremiyorum. Ne yapmam gerekir? Diye sordu. O âlim de ona:

-Oğlum, insanların attığı kavun, karpuz kabuklarını topla; hayvanlara ver. Bu işin sevabını ana ve babana bağışla, bu durumda adağın yerine gelir. dedi.

Saka âlimin dediği gibi yaptı. O gece rüyasında ana ve babasını gördü. Ana babası ona:

- Allah senden razı olsun. Bize her cuma günü hediyeler gönderirdin. Bu cuma gecesi de gönderdiğin cennet kavun ve karpuzları bize Hak Teala tarafından ikram edildi, dediler.
 
 
 
 

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Zekât

Zekât
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sadakalar (zekâtlar), Allâh’tan bir farz olarak ancak fukarâya (geçimini temin edemeyen, ya da çok zor temin edebilenlere), mesâkîne (hiçbir şeyi olmayanlara), onun üzerine âmil olanlara (zekât toplama memurlarına), müellefe-i kulûba (kalbleri İslâm’a ısındırılması gerekenlere), kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allâh yolundakilere (mücâhidlere, dînî ilim talebelerine vs.) ve yolda kalmışlara mahsustur. Allâh pek iyi bilendir, hikmet sâhibidir.” (Tevbe, 60)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Namaz kıldığı hâlde zekât vermeyen kimsenin namazı(nda hayır) yoktur!” (Heysemî, III, 62)

Zekât, kamerî seneye göre, yâni 355 güne göre yüzde 2.5 verilir. Fakat bugün ticârî müesseseler şemsî yıla göre hesap yapmaktadırlar. Şemsî yıl ise 365 gün olduğundan aradaki 10 günlük farkı da zekâta ilâve etmek lâzımdır. Yâni zekât, yüzde 2.5 ise yüzde 2.6′ya yaklaşmaktadır.

Zekâtın hesâblanmasında dikkate alınması gereken bir diğer husûs da enflasyondur. Bugün yılda % 100′e yakın bir değer kaybı sebebiyle zekâtın bir sene içinde muhtelif zamanlarda îfâsı hesâba katılınca farzıyyeti ânındaki değere sâdık kalabilmek için zekâta âid meblağın sâbit bir değere endekslenmesi de zarûrîdir. Aksi halde zekât meblağı, kırkda birin altına düşer. Muhtâc mağdur olur; zekât ibâdeti eksik kalır.

Ancak dikkat edilmelidir ki, zekât, yalnızca şahıslara ve aslî ihtiyaçlar için verilir. Hükmî şahıslara zekât verilmez. Bunun için câmîler, mektepler, Kur’ân Kursları ve hastaneler zekâtla değil, infâkla yapılır. İkrâm sûreti ile muhtâca yedirilen yemekler, zekât değil infâkdır, çünkü temlîk yoktur.

Hulâsa insan, yaradılışı itibarıyla dünyâya meyyaldir. Dünyâ malı ise nefse câzib gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insanın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Nefsi ona: “Daha zengin ol; ilerde daha çok yaparsın!” diye telkînde bulunur. Böyle insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sav):

“Yarın yaparım diyenler helâk oldu!..” buyururlar.

İşte zekât, bu gibi içteki hastalıkların devâsıdır. (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Şubat-1998)

 

29 Temmuz 2014 Salı

İŞTE BİRBİRİNDEN İLGİNÇ BAYRAM ANILARI...

HAFTA SONU DERGİSİ ÜNLÜ SANATÇILARA BAYRAM ANILARINI SORDU.
İŞTE BİRBİRİNDEN İLGİNÇ ANILAR...


ALİŞAN
"Şöhret olmadan önce Kurban Bayramı'nda aile geniş olduğu için büyükbaş hayvan kesiyorduk. Ancak bir bayram geç kalınca büyükbaş hayvan bulamadık ve tam 13 tane koç aldık. Kamyona doldurduğumuz kurbanlıkların çobanlığını ben üstlenmiştim. O bayram sabah saat 7'de başladığımız kesim, akşam 20.00'yi bulmuştu ve ev mezbaha gibi olmuştu. Hiç unutamadığım anımdır."


EBRU GÜNDEŞ
"Bayramlar benim için ekstra acıları olan günler demekti. Çocuk yüreğim yine de umutlanır, belki babam bu bayram çıkar gelir diye beklerdim. Ama her bayram aynı düş kırıklığını yaşardım. Babam gelmezdi."


ECE ERKEN
"En güzel bayram anımı 1999 yılında Paris'te yaşadım. Bayram tatili için Nefise Karatay ve iki kız arkadaşımızla Paris'e gitmiştik. Orada alışveriş yaptık ve bütün paramızı alışverişe verince beş parasız ortada kalmıştık. Havaalanına gitmek için Türkiye'deki arkadaşlarımızdan borç para istemiştik. Çılgın bir bayramdı bizim için."


GÖKSEL ARSOY
"Bir bayram sabahını hiç unutmam… Amcam Yesari Asım Arsoy eve gelmiş ve yeni bestelerinden birini terennüm etmişti. Çok güzel bir bayram sabahıydı o. Amcamı, onun sesini ve o sabahı hep hatırlarım."


GÜLBEN ERGEN
"Bayram anısı olarak şunu hatırlıyorum: Altı yaşındayken hayalini kurduğum kırmızı pabuçları, bayram sabahı kalktığımda başımın ucunda gördüğümde dünyalar benim olmuştu. Ve o gün bayramlık ayakkabıları giyerek, el öpmeye tüm komşulara gitmiştim. O gece o ayakkabılarla birlikte uyumuştum."


HÜLYA KOÇYİĞİT
"Gülşah dünyaya geldikten sonra, onunla birlikte yaşadığım ilk bayramı unutamam. Öylesine mutluydum ki, anne olarak ilk bayram heyecanıyla adeta kanatlanıp uçmuştum."


METİN AKPINAR
"Doğup büyüdüğüm Aksaray ve orada yaşadığım bayramları unutmam mümkün değil. 'Çingene Hakkı'nın konağında otururduk ve bayramın ilk günü ev ahalisinin bayramlaşması büyük bir töreni andırırdı. Tabii ben de biriktirdiğim harçlıklarımla çok mutlu olurdum."


MUAZZEZ ERSOY
"Unutamadığım bayram anısı denilince aklıma, bayramda kurulan sofralarımız geliyor. Annemin yemekleri, babamın gelen misafirlerle yaptığı sohbetler çok güzel olurdu. Arada bir de bana şarkı söylettirirlerdi. Hey gidi günler…".


NİLÜFER
"Cihangir'de otururduk ve dördüncü kattaydık. Ailenin tek çocuğuydum ve annem beni oynamak için pek sokağa bırakmazdı. Bu nedenle bayramlar benim için ailece dış dünyaya açılmanın keyfi demekti. Bayramlarda hiç canım sıkılmazdı.'


SEZEN AKSU
'Bayram demek, çocuk demektir. İzmir'de çocukluğumda , en büyük zevkim babaannemin elini öpmekti. Para-pul değil de, onun bana hediye ettiği misler gibi kokan mendilleri unutamıyorum. O bayramlar bambaşkaydı'


Bayram Coşkusu


Bayram Coşkusu
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurât, 10)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Farzların edâsından sonra Cenâb-ı Hakk’ın en ziyâde sevdiği amel, bir müslüman kardeşine sevinç vermektir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 11)
Bayramlar, îmân kardeşliğinin gerçek tezâhür sahneleridir. Ölüm ötesindeki neş’eli günlere bir rahmet meş’alesidir.
O hâlde, muzdaribi sevindirecek, ona ilâhî bir neş’e ile sükûn bulduracak hakîkî bayramı idrâk etmeliyiz. Böyle bayramlar, kula, hem kendi hazzını hem de başkalarını sevindirmenin hazzını yaşatır.
Zîrâ bayramlar, ferdin değil, toplumun mânevî sevinci, bu heyecanın paylaşılması, gönül iklîmine girme, bütün müslümanları gönülden kardeş hissedebilmedir. (Osman Nûri Topbaş, İslam İman İbadet, Erkam Yay.)

 

27 Temmuz 2014 Pazar

Müminin Her İşi Hayırdır


Müminin Her İşi Hayırdır
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” (İsrâ, 11)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’min kulun durumu ne kadar hayrete şayandır. Onun her işi hayırdır. Böylesi bir özellik sâdece mü’minde vardır. Ona bir iyilik gelirse şükreder, onun için hayırlı olur. Eğer bir musîbet dokunursa sabreder, yine onun için hayırlı olur.” (Müslim, Zühd, 64)
 

Enes (ra)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“-Uğursuzluk yoktur. Ben, hayra yormayı tercih ederim.”

Sahâbîler:
“-Hayra yorma (tefe’ül) nedir?” dediler.

Efendimiz (sav):

-Güzel, olumlu sözdür.” buyurdu(Buhârî, Tıb, 19; Müslim, Selâm, 102)

Urve bin Âmir (ra) şöyle dedi:

Rasûlullah (sav)’in huzurunda uğursuzluktan söz edildi. Bunun üzerine:

“-En güzeli, hayra yormadır. Uğursuzluk, hiçbir müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin. Herhangi biriniz hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman;

 “Allahım! İyilikleri sadece Sen verirsin; kötülükleri yalnız Sen giderirsin. Günahtan kaçacak güç, ibâdet edecek kuvvet ancak Sen’in yardımınla kazanılabilir diye duâ etsin” buyurdu(Ebû Dâvûd, Tıb, 24)




--