17 Ağustos 2014 Pazar

Apaçık bir nur


​​
​​

​Apaçık bir nur

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifâ, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
​​

“Kur’an apaçık bir nûr, âşikâr bir zikir ve dosdoğru yoldur.” (Dârîmi, Fazâilü’l-Kur’an, 1; Müslim, Îman, 316; Fazâilü’l-sahâbe, 1)

--


16 Ağustos 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Bahtiyar!

Hekimoğlu İsmail - Bahtiyar!



Hekimoğlu İsmail
 

Bahtiyar!

 
 
Karnını doyuran kedi, sıcak bir yer buldu mu yan gelir yatar. Bir gönül macerasına başlayınca da dünyalar onun olur.
 
 
Fakat insan öyle değildir. Nice insanlar var ki iyi elbiseler giymiştir, sıcak, konforlu bir yuva bulmuştur, en güzel yemekleri yemiştir amma bu tokluklar içinde bunalım geçirip kıvranıyordur. Çünkü insanın kalbi ve ruhu başka şeylere muhtaç...  Gençlere bakıyorum; karnı ve cebi dolu, beyni ve kalbi aç. Mesela bir şarkıcı haykırıyor, “Hoşuma gitmiyor böyle yaşamak!” Herkesin imrendiği, herkesin hayran olduğu şarkıcı, yaşadığı hayatı beğenmiyor. Hâlbuki en lüks gazinolarda şarkı söylüyor, alkış topluyor, bol para kazanıyor. Bir çiçek gibi kristal vazoda amma ruhu, kalbi, vicdanı o hayatı istemiyor. Huzursuz...
 
 
Bu feryadı duyunca dönüp gençliğime baktım. Süreyya Paşa plajına elli metre mesafede oturuyordum. İslam âlimlerinden, İslami neşriyattan haberim olunca denizi, gazinoyu, kahveyi, gezmeyi kendime yasak ettim.  Radyoya, gazeteye, haberlere kendimi kapattım. İşten gelince pijamaları çekip, kitaplarla ibadetle meşgul oldum. Akraba, arkadaş, dost hepsi benden uzaklaşmıştı. Elimi attığım her dalda diken vardı. Minyeli Abdullah’ta bir şiirde dediğim gibi, “Düşmandan dost, dosttan düşman oluyordu.” Bütün bunlara karşılık bir şey vardı; dinimle bütünleşmeye çalışıyordum. Kendimi Allah’a beğendirmenin gayreti içindeydim. Bazen İki Cihan Serveri’nin meclisinde hadislerle konuşuyor, onunla olmak istiyordum. Bu hayattan hoşlanıyordum. “Helal daire keyfe kâfidir, harama girmeye lüzum yoktur.” deyip kendi dünyamda yaşıyordum. Büyük İslam İlmihali fasikül fasikül çıkıyordu. Ben de her fasikülü alarak, dinimi öğrenmeye çalışıyordum. İma ile namaz kılmayı da ilmihalden okumuştum. Kışlada hissettirmeden böyle namaz kılardım. Bir gün içime bir şüphe düştü. Acaba kıldığım namazlar oluyor muydu? O zamanın İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Efendi’ye gittim; durumu anlattım. Başladı ağlamaya, “Ya Rabb! Ne günlere kaldık!” diye.


Bazı arkadaşlarımın babası, dedesi dindar, âlim adamdı. Amma kendisi bomboş… Böylesi arkadaşlarımı patatese, havuca benzetiyordum. İyi tarafları toprağın altında kalmış. Mesela yazın yumruk büyüklüğünde çiçekler görürdüm. Rengine hayran olup yanına yaklaşırdım. Meğer dikenmiş. Üstü çiçeklerle kaplı bu dikenlerin uzaktan görünüşü çok güzel; yanına yaklaştın mı diken. Ele almaya, yakaya takmaya hiç gelmez. Tıpkı haramlar gibi. Uzaktan cazip görünüyor amma yaklaşanı yaralar, bin pişman eder.
 
 
Bu düşünceyle haramlardan uzak durup, arkadaşlardan da el etek çekince koskoca İstanbul’da yalnız kaldım. Yalnızdım amma kendimi hiç yalnız hissetmedim. O zaman düşündüm;
 
 
Ey evinde huzur bulamadığı için huzur evine giden, kimsen var mı?
 
Merhametsiz kocasının yolunu bekleyen kadın, kimsen var mı?
 
Sabahlara kadar “yavrum” diye çırpınan ana, kimsen var mı?
 
Hastaneyi evinden rahat bulan, kimsen var mı?
 
Ahlaksız patronun yanında çalışan işçi, kimsen var mı?
 
Mecazi maşukunun kolunda ağlayan genç kız, kimsen var mı?
 
Dinmiş bir fırtına gibi musalla taşında yatan ölü, kimsen var mı?
 
Tohum toprakta yalnızdır. Bu yalnızlıkla neşvü nema olacak.
 
Kuş yumurtası yuvada yalnızdır. Böylece kuş olup kanatlanıp uçacak.
 
 
Allah’a iman eden mü’min, insanlar içinde yalnız fakat kâinat mescidinde mevcudatla zikreden, imanla dünyasını ahirete bağlamış, ebedi saadeti kazanmış bir bahtiyardır...

 
 
 

15 Ağustos 2014 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-42

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-42

SEVGİLİ EFKAN HOCAM NAÇİZANE FAKİRİNİZ HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ...  Allah razı olsun hocam...
Sizi çok seviyorum canım hocam...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel--42/Blog/?BlogNo=470767

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 42


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel- 42
 
Gazze'de Çocuklar Gülmüyor

Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi düşünce ve yorumlarını beğeniyle  kendi diliyle sunmaya devam ediyorum.

Kanayan Yaramız: Gazze

Bu yazıyı inşallah bir haber vermek değil, ileriki yıllarda okuduğumuzda hatırlayıp bilgileneceğimiz arşivlik belge niteliğinde yazacağım.

Çocukluğumdan beri İsrail, Filistin, Gazze ile ilgili binlerce haber izledim. Yıllardır televizyonlarda binlerce masum çocuğun ölüm haberlerine artık alıştık ve normalleşti ve maç izler gibi izleyip, ertesi gün unutuyoruz.

Peki bu Gazze denen yer nerede ve neden İsrail sürekli saldırıyor? Bu soruya ilişkin görüşlerimi Celalin Penceresinden bakarak yazmak istiyorum.

 Gazze, Akdenize kıyı olan, 41 km boyu, 6-12 km eni olan toplam 360 km2 lik bir sahil şerididir. Gazze, Refah, gibi şehirleri vardır.

Tarihi biraz hatırlatıp bence neden İsrail’in sürekli Gazze’ye saldırdığını anlatacağım.

 1946 yılına kadar Filistin’in (Palestine) günümüzdeki İsrail topraklarında tek başına Filistin Devleti olarak yaşadığını görüyoruz.

1947 yılında ikinci dünya savaşından sonra, bütün dünyadaki yahudiler Filistin’i işgal etti. Hatta biliyorsunuz Hitler avrupadaki yahudileri toplayıp trenle Filistin’e gönderdi.

Tevrat’ta geçen bir ayetten işaretle Filistin yahudilere vadedilen kutsal topraklarmış. Binlerce yıllık bu hayallerine ulaşmak için dünyaya yayıldıkları her ülkede yahudi lobileri oluşturmuşlar.

Yıllar süren işgalden sonra, 1948’de Filistin devleti sınırları içinde kurulan İsrail devletini Birleşmiş Milletler resmen kabul etti. Yahudiler arapları Batı Şeria ve Gazze denen iki bölgeye hapsetti.

Yahudiler zaman zaman Batı Şeria’da yeni yerleşim bölgeleri açıyorlar. Amaç Filistin’i topraklarından! silmek. Araplar Gazze bölgesine kaçıyorlar. Gazze’nin nüfusu sürekli artmaktadır

Şu an o küçüçük 360 km2 lik alanda yaklaşık iki milyon müslüman kardeşimiz yaşamaktadır.
İşte İsrail bu artan nüfusun ilerde başına bela açmasından korkmaktadır. Ve ürettiği bahanelerle sürekli Gazze’ye saldırıp soykırım yapmaktadır. Masum çocukları katlediyorlar

Evet bahane. Mesela hamas İsrail’e füze fırlatıyormuş. Nedense hep boş tarlaya düşüyor ve kimse ölmüyor. Acaba İsrail kendi ajanlarını yollayıp mı füze attırıyor?

Empati kelimesini biliyor musunuz? Empati, bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyup, onun hal ve düşüncelerini anlamaya çalışmasıdır.

 Bizler hiç empati yapmadığımız için haberleri izleyince üzülüyoruz, kızıyoruz fakat bir süre sonra hemen unutuyoruz

Şimdi düşünün, gökyüzüne bakıp bomba atan uçakları görüp ürpermiyoruz. Geceleri silah, bomba, ambülans seslerinden uykumuz kaçmıyor.

Akşama iftara yemeği, temiz suyu nerden bulurum diye kara kara düşünmüyoruz. Bunları empati yaparak düşünsek, sürekli onlara dua ederiz.

Ama her namazımda bütün dünyada zulme uğrayan müslüman kardeşlerime dua ettiğim için nolur onlara dua edelim, diye tavsiye ediyorum.

Namaza henüz başlamamış olsanızda, arapça şu kısa duaları lütfen enaz üç kez yatarken okuyalım. Belki içimizden temiz kalpli bir kulun duası hürmetine Allah rahmetini indirir.

1 - Allahümmağfir Ümmete Muhammed.
2 - Allahümmerham Ümmete Muhammed.
3 - Allahümmensur Ümmete Muhammed.
4 - Allahümmehfaz Ümmete Muhammed.
5 - Allahümmecmağ Ümmete Muhammed.
6 - Allahümmeaslih Ümmete Muhammed.
7 - Allahümme ferrac an Ümmete Muhammed.

MANALARI:

1 - Allahım Ümmet-i Muhammede, mağfiret eyle. (bağışla, affet)
2- Allahım Ümmet-i Muhammede, rahmet eyle.
3 - Allahım Ümmet-i Muhammede, yardım eyle, zafer nasip eyle.
4 - Allahım Ümmet-i Muhammedi, muhafaza eyle.
5 - Allahım Ümmet-i Muhammedi,bir araya getir ve yek vücud eyle.
6 - Allahım Ümmet-i Muhammedi, islah eyle.
7 - Allahım Ümmet-i Muhammed’in, sıkıntılarını gider.

Efkan Vural

(Devam edecek)




14 Ağustos 2014 Perşembe

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Fettah

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Fettah



Fettah: Hüküm veren, kapıları açıp yardım eden, zafer ve fetih lütfeden ve varlıklara suretler giydiren gibi manalara gelir. Şimdi bu ismin manalarını sırasıyla inceleyelim:

1. Hüküm veren: Allah Fettah'tır. Bu ism-i şerifi ile hak ile batılı birbirinden ayırmış, aralarını yer ile gök arası kadar açmış, hakkı üstün tutup, batılı geçersiz kılmıştır. Bu mana ile Kur'an, Fettah ismine en büyük bir aynadır. Zira Kur'an’ın nüzulüyle hak gelmiş ve batıl zail olmuştur. Kur'an’ın her bir hükmü hakkı ve adaleti izhar etmiş, batılın ve zulmün tasallutundan insanları kurtarmıştır.

Yine Fettah ismi azami mertebede Peygamber Efendimiz (sav)’de tecelli etmiştir. Efendimiz (sav) insanlar arasında hak ile hükmetmiş, verdiği her hüküm ile hakkı galip kılıp, batılı yok etmiştir. Bu sebeplerdir ki Efendimizin (sav) isimlerinden bir tanesi de “Fatih”tir.

Yine bu isim, hak ile hükmederek, hak ile batılın arasını açan adil sultanlarda ve devlet reislerinde de tecelli etmiştir. Hz. Ömer (ra), Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi sultanlar bunlardan bazılarıdır.

O halde kim bu ismin tecellisine mazhar olmak isterse, ilk önce kendi nefsinde hak ile batılın arasını ayırsın; "hakkı hak bilip hakka tabi olsun ve batılı batıl bilip batıldan ictinab etsin." Daha sonra insanlar arasında hak ile hükmetsin ve kendi aleyhinde olsa dahi hakkın ortaya çıkması için adaleti gözetsin. Kim bunları yaparsa Fettah isminin bir aynası olmayı başarır. Cenab-ı Hak bizleri Fettah isminin tecellisine mazhar eylesin!

2. Kapıları açan: Fettah isminin tecellisiyle maddi ve manevi kapılar açılır, müşküller giderilir ve zor olan işler kolaylaştırılır. Bir işsizin iş bulması, borçlunun borcunu ödeyecek imkâna kavuşması, bir ilim talebesinin zor bir meseleyi kavraması, anlaşılması zor bir hakikatin anlaşılması, yeni bilgilerin keşfedilmesi, kilitlenen işlerin açılması, hakkı görmeleri için insanların kalplerinin ve gözlerinin açılması, günahkârlara tövbe kapısının açılması, zulme uğrayana yardım edilmesi, ümitsizliğe düşen kullara ümit kapılarının açılması, dünyanın kapatılıp ahiretin açılması hep bu ismin tecellisiyledir.

Bize düşen Cenab-ı Hakk'ı Fettah ismiyle zikretmek, “Ey kapıları açan Allah’ım, bize bütün hayır kapılarını aç.” duasını dilimize vird-i zeban etmek ve maddi veya manevi bir hayır kapısı açıldığında bu kapıyı açan Allah’ı Fettah ismiyle tefekkür edip O’na şükretmektir.

3. Zafer lütfeden: Cenab-ı Hak Fettah'tır. Kullarına fetihler nasip eder. Peygamber Efendimizin (sav) Mekke’yi, Hz. Ömer (ra)’in İran’ı, Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudus’ü, Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethetmesi ve diğer bütün fetihler Allah Teâlâ’nın Fettah isminin tecellisiyledir. Cenab-ı Hak, Fettah isminin hürmetine Ümmet-i Muhammed’e yeni Ömerler, Fatihler, Yavuzlar ihsan etsin ve bizlere, gayesi hakkı götürmek ve zulmü defetmek olan yeni fetihler nasip etsin.
Fettah isminin tecellisi ile maddi fetihler gerçekleştiği gibi manevi fetihler de gerçekleşir.

Peygamber Efendimizin (sav) kalplerin sultanı olması böyle manevi bir fethin neticesidir. Demek kalpteki sevgiyi kazanmak ve kişinin muhabbetine mazhar olmak Fettah isminin tecellisiyledir.
"Ya Rab! Kalplerimizi muhabbetinle ve Habibinin muhabbetiyle öyle bir fethet ki gayrısına yer kalmasın. Âmin."

4. Varlıklara suret veren: Fettah isminin bir manası da varlıklara suret ve şekil vermektir. Bir tohumdan çiçeğin çıkartılması, çekirdeklerden ağaçların yaratılması, ağaçlardan çiçek, yaprak ve meyvelerin çıkarılması, yumurtalardan hayvanatın icadı ve nutfe denilen su damlacıklarından insanların ve hayvanların halkedilmesi, hep Fettah isminin tecellisiyledir. Bu manasıyla Fettah ismi âlemde azami mertebede tecelli etmektedir. Zira tohum ve nutfe gibi basit maddelerden, çeşit çeşit muntazam suretlerin, hep beraber, her tarafta, bir anda, bir fiil ile açılması ve her mahlûka münasip bir suret ve şeklin verilmesi tevhidin en kuvvetli bir delili ve kudretin en hayretli bir mucizesidir.

Fettah ismi bu manasıyla gözümüz önünde her an tecelli ederken, maalesef insan ülfeti ve gafleti sebebiyle bu ismin tecellisinden gaflet etmekte ve adeta şu ayetin manasına muhatap olmaktadır:

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, yüz çevirerek üzerinden geçerler.” (Yusuf, 12/105) .

O halde Fettah isminin bu manasına karşı vazifemiz şudur: Tohumlardan, çekirdeklerden, nutfe ve yumurtalardan çıkartılarak kendisine şekil ve suret verilmiş mahlûkata ibret nazarıyla bakmak, onlarda tecelli eden Fettah ismini tefekkür etmek ve tohum hükmündeki amellerimizin cennet sümbülleri şeklinde açılmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmektir.


Dini yaşamadan geçen her güne yazık

Dini yaşamadan geçen her güne yazık

,



Şimdi okuduğum bir mesaj üzerine bu yazıyı kaleme almak istedim.. Yaş olmuş,30, 40, ya da 50.. ne fark eder ki insan dini yaşamadan bir ömür sürüyor..ancak ortada yapılmış hiçbir şey yok.. ne yaşarsanız yaşayın bir türlü mutlu olamıyorsunuz... isterseniz dünyanın en güzel yerine gidin içinizde hep bir eksiklik duygusu hissediyorsunuz..




Neden çünkü insanoğlu doyumsuz, bugün istediğiniz bir şeye sahip olduğunuzda mutlu olurken, yarın bir başka şey istiyorsunuz..gerçekleştiğinde mutlu, gerçekleşmediğinde mutsuz.. bu böyle devam edip gidiyor..

Fakat bir gün bir bakıyorsunuz Alllah'ın takdiri kimi zaman bir tek cümle, kimi zaman bir resim, ya da karşınızdaki insanın bir konuşması sizin gaflet perdelerinizin açılmasına vesile oluyor ve Allah Kendi yoluna döndürüyor sizi..
Yüce Allah içinde eksiklik duygusu hissedip, gerçekten Kendisine yönelmek isteyen herkesinin yolunu aydınlığa çıkarır..
 
Tüm güç O’nundur. Eğer isterse gaflet perdeleri nedeniyle gerçekleri göremeyenlerin perdesini kaldırır, rahmetinin güzelliklerinin farkına vardırır.

Rabbinden uzak yaşayan bir insan, sanki derin bir uykudan uyanmış gibi, O’na yönelip hem bu dünyada hem de ahrette mutlu olur.
Allah’ın sonsuz gücünün farkında olmak, tarifsiz güzellikte bir duygu..
O mutluluğu hangi kelimeye sığdırmaya çalışsam yetersiz kalır.
İnanan, Müslümanım diye herkes O’nun gücünü bildiğini söylüyor..

** Fakat farkında olmak apayrı bir durum..**

İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah''''a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah''''ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. (Bakara Suresi, 8-9)
 
Gerçekten farkında olan insan O’nun gücünü, varlığını gereği gibi takdir eder.
Yaşamını O’nun istediği şekle göre düzenler. Allah'ın istediği sınırlarda yaşar..

"... Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder..." (Hac Suresi, 40)
 
Rabbimiz samimiyetle yönelip, hep şükredenlere rahmet kapılarını açar, yolunu aydınlığa çıkarır.

Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 147)

---

Dini yaşamanın güzelliğinin farkına varan insanın söylediği sözler; boşa geçen bir 30, 40 yıl,,ya da 50..yıl eğer Allah sizi seçtiyse o kişinin dine yönelmesine vesile olarak '' Şimdiye kadar yaşadığım hayat yaşam değilmiş.. Allah her zaman sizden razı olsun, '' duaları oluyor. Bu içten duayı almak da mutlulukların en büyüğü oluyor.

Sevgi ve ışıkla..

Gülümce Yıldız İlk yayın (28-01-2012


13 Ağustos 2014 Çarşamba

Ahmed Şahin - Geçmişin hizmet anlayışlarından mesaj yüklü misaller

Ahmed Şahin - Geçmişin hizmet anlayışlarından mesaj yüklü misaller



AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Geçmişin hizmet anlayışlarından mesaj yüklü misaller

 
 
Hayatını hizmete adamış Horasan’ın maneviyat büyüğü Abdullah bin Mübarek (H. 182), çevresine dersler veriyor, anlattığı İslam ahlakıyla da dinleyenleri kötü alışkanlıklarından kurtarıyor, örnek insan haline getiriyordu.
 
 
Ancak içlerinde biri vardı ki, kaba saba sorular sorarak hem dinleyenleri hem de Abdullah bin Mübarek’i rahatsız ediyordu. Buna rağmen Abdullah bin Mübarek, adamın bu rahatsız edici kaba saba tutumunu tahammülle karşılıyor, iyi halli bir duruma geleceği günlerini bekliyordu.
 
 
Bir ara derslerde rahatsızlık veren adamın soruları duyulmaz oldu. Kaba saba adam Merv’den başka bir şehre göçtüğünden artık sohbetlerde bulunmayacağının söylenmesi üzerine herkes sevindi. Ancak Abdullah bin Mübarek’in bu duruma üzüldüğü görülünce kendisine:
 
 
- Kötü huylu adam içimizden iyi ki gitti, neden üzülüyorsunuz, diye sordular.
 
 
Cevabı tüm hizmet insanlarını düşündürecek örneklikte oldu:
 
 
-Ben, kötü huylu adamın içimizden gidişine üzülmüyorum, kötü huyuyla gönderişimize üzülüyorum! İçimize girmiş birini bizler, kötü huyundan kurtarmış olarak göndermeliydik. Bize bu kadar yakın olmanın bir faydasını görmeliydi, kötü huyundan arındırmış olmalıydık. Bu bizim kusurumuzdur.
 
Bunun için üzülüyor, hatta utanıyorum, bizimle birlikte olduğu halde kötü huyundan kurtaramadan gönderdik diye!
 
 
- Bilmem biz de kendimizi sorumlu tutar mıyız aramızda kaldığı halde hiç faydalanmadan ayrılanlardan dolayı?
 
 
Yoksa biz de hata hep istifade etmeden ayrılanlarda mı olur, bizim hiç hatamız olmaz mı? Bir nefs muhasebesi yapsak, bir düşünsek mi?
 
 
Bağdat’ın ileri gelen hizmet insanı İbrahim Havvas (H. 291), bir kafile içinde hacca gidiyordu. Yolda kendisine kafile başkanlığı teklifi yapıldı. İbrahim Havvas:
 
 
-Beni reis seçtiğiniz takdirde yol boyunca bana hep tabi olacaksınız, asla itiraz etmeyeceksiniz. Bu şartla kafile başkanlığınızı kabul ederim, dedi. Tereddütsüz kabul ettiler.
 
 
Ancak şartlarını kabul ettikleri bu kafile reisi, konakladıkları her yerde tüm önemli hizmetleri kendisi yapıyor, kimsenin yardımını kabul etmiyordu.
 
 
Bu durumdan rahatsız olan yolcular: Biz bu hizmetinizden mahcup oluyoruz, siz oturun, biz hizmetleri yapar, size hazır hale getiririz. Siz bizim reisimiz, başkanımızsınız, istirahat etmelisiniz.. dediler.
 
 
-Hayır, dedi İbrahim Havvas ve başkanlık anlayışını şöyle anlattı:
 
 
-Siz beni reis seçtiniz. Reislik ise hizmet  etmeyi gerektirir, yoksa kendine hizmet ettirmeyi değil!
 
Peygamberimiz de öyle örneklik etti bizlere. Ben Peygamberimiz’in tarif ettiği manada reislik yapmak istiyorum size, yoksa insanları kendime hizmet ettirmek için reisliği kabul etmiş değilim!  
İbrahim Havvas Hazretleri’nin bu reislik uygulamasını anlatan talebesi der ki:
 
 
-Reisimiz İbrahim Havvas’ın verdiği bu kafile başkanlığı örneğinden sonra içimizde reisliğe talip olan kalmadı. Beni neden reis seçmiyorsunuz, diye gönül koyan bir daha çıkmadı!
 
 
-Ne dersiniz bu reislik anlayışına? Başkanlık böyle anlaşılır ve uygulanırsa bu makamı elde etmek için haysiyet kırıcı bir yarış söz konusu olur mu insanlar arasında? Nitekim bu örnekten sonra kimse bir daha kafile başkanı olmak için müracaatta bulunmamış? Manidar değil mi?
 
 
Maneviyat büyüğü Rufai Hazretleri (1118) talebeleri ile birlikte sabah namazına camiye giderken yol kenarındaki bir evin penceresinde ışık görmeyen bir talebesi: Bu evin sahibi namaza kalkmamış leş gibi yatıyor, diye söylendi. Bu sözü duyan Rufai Hazretleri öğrencisine dönerek şu sert karşılığı verdi:
 
 
-Keşke sen de leş gibi yatsaydın da böyle bir söz söylemeseydin!  
 
 
    Bu olaydan sonra Rufai Hazretleri’nin dershanesine gelen bir adam şu teklifi yaptı:                
 
 
  -Ben sizin dershanenizin tuvaletlerini temizleme şerefini üstlenmek istiyorum, lütfen beni bu şereften mahrum etmeyin!
 
 
Hizmet insanının çevre saygısına hayranlık örneği mi dersiniz?
 
 
 

12 Ağustos 2014 Salı

İbretlik Bir Hikaye – Köle Ayaz – Aslını Unutma

İbretlik Bir Hikaye – Köle Ayaz – Aslını Unutma

oda
 
 
Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedarı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.
 
Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler.
 
Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün Sultan’ın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş:
 
 - “Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim.” Sultan kulaklarına inanamamış.
 
 - “İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim” demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine, “Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?” diye sormuş.
 
 - “Bir hiçtin sen… Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan’ın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler.
 
Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla!” Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.
 
Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan’la yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayaz’ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.
 
 - “Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedarıydın, ama şimdi… Kalbimin hazinedarısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin.”
 
Mesneviden – Anonim
 
 
 

​​Huzurlu Âile Yuvasının Temeli


​​
Huzurlu Âile Yuvasının Temeli
 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
"...Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır." (Mâide, 5)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Kadın, dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen (diğerlerini geç), dindar olanı seç. (Aksi hâlde) sıkıntıya düşersin.” (Buhârî, Nikâh, 15; Müslim, Radâ, 53)

--

Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 7


Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 7


 


1 - Bakara sûresi 177. âyet

 

“İyilik (ve hayır), yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Asıl iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, sevdiği malını Allahı hoşnud etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır Allahı sayıp günahlardan korunan takvâlılar! “

 

***************

 

2 - Meryem sûresi 96. âyet


“İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevimli kılacaktır. “

 

***************

 

3 - Rum sûresi 21. âyet


“O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır. “

 

***************

 

4 - Yasin sûresi 81. âyet


“Gökleri ve yeri yaratan Allahın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir. “

 

*****************

 

5 - Mutaffifin sûresi 14. âyet

 

“Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)”

 

******************

 

6 - Buruc sûresi 11. âyet

 

“İman edip makbul ve güzel işler yapanlara ise, içinden ırmaklar akan cennetler var. İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur! “

 

********************

 

7 - Fecr sûresi 6-10. âyetler

 

“Beldeler içinde benzeri yaratılmamış ve yüksek binalarla dolu İrem şehrinde oturan Âd milletine. Vâdideki kayaları oyup yontarak sağlam evler yapan Semud milletine, Çadırlı ordugâhlar, piramitler sahibi Firavun’a, Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? “

 

********************

 

8 - Beled sûresi 8-10. âyetler

 

“Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?”

 

********************

 

9 - Şems sûresi 9. âyet

 

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”

 

*******************

 



10 -  İsra sûresi 11. ve 25. âyetler


11 – “İnsan, hayrın gelmesine dua ettiği gibi kötülüğün gelmesine de dua eder. İnsan pek acelecidir.”

25 – “Rabbiniz içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette Allah çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır.”
 

 

 
 

Ahmed Şahin - Başarı baş döndürmemeli

Ahmed Şahin - Başarı baş döndürmemeli


AİLE-SAĞLIK Yazarlar Ahmed Şahin

Başarı baş döndürmemeli

 
 
Her seçim sonrasında kimileri aşağı iner, kimileri de yukarı çıkar. İnenlerde acı bir burukluk, çıkanlarda ise tatlı bir sevinç normal sonuç olarak görülmelidir. Bununla beraber tıpkı Fatih Camii baş imamı Mustafa Efendi’nin vaazlarında tekrar ettiği gibi:
 
 
- Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli! Bugünkü başarıya bakıp şımarmamalı, yarınki akıbeti düşünerek mütevazı ve sabırlı olmalı, her çıkışın bir inişi olacağı da hep hatırda tutulmalıdır!
 
 
Ne var ki, insan çiğ süt emmiş derler. Bazen kazandığı başarılarından başı döner, ne oldum der, fakat ne olacağım, demez. Bir de bakarsınız ki ölçüsüz tartısız sözler söyleyip şımarıkça laflar etmeye başlamış. Tıpkı bizim meşhur muhtar adayı gibi. Bir seçim akşamı sandık sonuçlarını öğrenen biri, muhtar adayının kulağına fısıldamış:
 
 
- Gözün aydın muhtar emmi demiş, muhtarlık seçimini sen kazandın!
 
 
Haberi duyar duymaz heyecanlanan muhtar emmi, ayağa kalkarak şöyle seslenmiş çevresindekilere:
 
 
- Hey komşular! demiş, şu Allah’ın işine bakın, biraz önce ben de sizin gibi bir adamdım!
 
 
Evet biraz önce o da bizim gibi bir adamdı. Ama ‘seçimi kazandın’ haberinden sonra bizim gibi bir adam değil  muhtar olmuş. Artık o bir baştır. İnsan bir baş olsun da isterse soğan başı olsun, diye boşuna dememişler.
 
 
Demek ki başarı bazı insanın başını döndürüyor. İsterse muhtarlık olsun bu başlık. Artık kendisini içinde bulunduğu toplumun bir ferdi değil farklı bir insan olarak görmeye başlayabiliyor. Biraz önce ben de sizin gibi bir adamdım diyebiliyor.
 
 
Halbuki baş olmanın getirisi olduğu gibi götürüsü de vardır, muhtarlık bile olsa. Hatta on kişiye dahi baş olsa baş olmanın sorumluluğu ağırdır.
 
 
İrşat kitaplarındaki ikazlara baktığımızda görüyoruz ki, dünyada on kişiye de olsa yöneticilik yapıp başlık edenler, mahşerde elleri başlarına bağlı olarak gelecekler yönettikleri insanların huzuruna.
Makamının sorumluluğunu yerine getirmişlerse elleri çözülecek. Getirmemişlerse elleri başlarına bağlı olarak yönettiği halkla helalleşinceye kadar bekleyecekler. Dünyada efendi gibi davrandıkları halkın huzurunda köle gibi elleri başlarına bağlı kalacaklar.
 
 
Baş olmanın büyük mükafatı yanında bu gibi ağır sorumluluklarının da farkında olan Halife Harun Reşid, maneviyat büyüğü Fudayl bin İyad’a müracaat ederek, “Yüklendiğim sorumluluğu düşündükçe uykularım kaçıyor, geceleri uyuyamıyorum. Bana ne tavsiye edersiniz?” diye sorar.
 
 
Tabiin’in büyük bilgini Hazreti Fudayl, yöneticinin yüklenmiş olduğu sorumluluğu yerine getirmenin gereğini  şöyle anlatır:
 
 
- Sen der, yönetimini üstlendiğin ülkeyi tümüyle kendi evin, halkını da kendi ev halkın gibi gör. Yaşlıları kendi anan, baban; gençleri de kendi oğlun, kızın kabul et. Anana, babana, oğluna kızına neleri layık görürsen onlara da onu layık gör, öyle hizmet eyle. İşte bundan sonra bir yönetici olarak rahat uyuyabilirsin yatağında!  
 
 
Bu uyarıdan sonra makamına dönen Halife yol boyunca sızlanarak der ki:  
 
 
-Rabb’im, ben sadece kendi hanehalkımın sorumluluğunu yerine getirmekten acizken şimdi koskoca ülke benim hanem, ülke halkı da hanehalkım olmuş. Bu kadar büyük bir hanehalkının haklarını ben nasıl yerine getireceğim. Meğer baş olmakla ne kadar da ağır bir görev yüklenmişim de haberim yokmuş benim?
 
 
Evet, baş olmanın böylesine ağır sorumlulukları vardır. Bakalım yöneticilerimiz nasıl davranacaklar sorumlu oldukları tüm hanehalkına?  Dua ederiz onlara. Hanehalkının birlik beraberliğine hizmet edip adil ve ayırımsız davranmaları için. Çünkü hizmet edecekleri hanehalkı içinde hepimiz kardeş olarak varız. Kardeşliğimizin de zaafa ve ayırıma uğramadan devam ettirilmesini bekleriz sorumluluğumuzu üstlenen başlarımızdan.
 
 
 

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Şükür etmek

Şükür etmek


"Nankörlük kadar nimetin elden çıkmasına sebep olan başka bir şey yoktur ve
şükür etmek , halin değişmemesinin garantisi , nimetin artmasının sebebidir."

Hz.Ömer