| Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi gıybet etmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz değil mi? O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeleri çok kabul edendir; çok merhametlidir.” (Hucurât, 12) |
| Rasûlullah (sav) buyurdular: “Ey diliyle iman edip de kalplerine iman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanları gıybet etmeyiniz, onların kusurlarını da araştırmayınız! Kim Müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4880; Tirmizî, Birr, 85/2032; İbn-i Kesîr, Tefsir, IV, 229) |
4 Mart 2015 Çarşamba
Tiksindiniz Değil mi?
Tiksindiniz Değil mi?
Necati Öztürk'ten.. Peygamber kabrine doğru ayaklarını uzatan adam.. (mümin feraseti )
Necati Öztürk'ten.. Peygamber kabrine doğru ayaklarını uzatan adam.. (mümin feraseti )
Emekli Doç Dr. Necati Öztürk 30 yıldır Mekke’de yaşan herkes tarafından tanınan bir ALLAH dostu.. kendisi ayrıca tarih uzmanı..şu an orada bir kütüphanenin müdürlüğünü yapıyor.. Ümre ibdetimizde bizleri bilgilendirmek için otelimize davetli olarak geldi..
Allah kendisinden razı olsun, ilk görüşte yüzündeki nur öyle parlıyordu ki.. görünüşü Allah’ı hatırlatan hadisini akıllara getiriyordu..
Mekke ve Medine’ye Allah’ın misafiri olarak geldiğimizi ve burada neler yapmamız konusunda bizleri bilgilendirdiler.. ayrıca Necati Öztürk Hoca zemmem konusunda uzman..
Konuşmasında özellikle dikkatimi çeken bir anektodu sizlerle paylaşmak istiyorum..
Necati Öztürk Hoca, bu topraklarda kimseyi tenkit etmememiz gerektiğini başından geçen bir hadise ile anlattı..
5-6 yıl önce Medine’de bir gün öğle namazını kıldım, tam ayakkabılarımı giymiştim ki 70-75 yaşında arap olduğu belli olan bir amca boylu boyunca Peygamberimizin kabrine ravzaya doğru ayaklarını uzatmış yatıyor.
İçinden diyorum ki, ya amca yatılacak yer burası mıdır?
Dünyanın dört bir yerinden insanlar kıbleye karşı ayaklarını uzatmazken sen hem kıbleye hem de Efendimiz(as) kabrine doğru ayaklarını uzatıyorsun .. Sonra bir şey söylemeden oradan uzaklaşıyorum..
Arkamdan biri sesleniyor.. bana değildir diye bakmıyorum lakin, bir el omzuma dokunuyor, o adamın beni çağırdığını söylüyor..
Yanına gidiyorum.. amca bana diyor ki:
Ne homurdanıyorsun, sana mı düşmüş benim nasıl yatacağım?
Ben 30 senedir buradayım Allah Resulünün komşusuyum.. komşu komşunun yanında ayağını uzatmaz mı? rahat etmez mi?.. o sorun etmiyorken sen niye sorun ediyorsun..? sana mı düştü iki yakın dostun arasına giriyorsun.. Lütfen bir daha kendi üzerinize vazife olmayan şeylere karışmayın diyor..
Ne söyleyeceğini şaşıran Necati Öztürk hoca , amcanın önünde diz çöküyor.. ve sonrasında aralarında bir muhabbet başlıyor..
Buradan benim çıkardığım, Efendimiz (as)’ın ‘’kalbini mi yardın? ‘’ hadisi.. kimsenin kalbindeki ihlası kimse bilemez.. ayrıca yargılama hakkına sahip değiliz..
Sözün Özü, Resulullah Efendimiz (as)’ın hadisi:
“Müminin ferasetinden sakınınız. Zîrâ hiç şüphe yok ki, o, Azîz ve Celîl olan Allah’ın nuru ile bakar.”
İhlaslı Mümin ALlahın nuru ile bakar.. kötü zandan sakınmalı, Allah dostlarının içten geçeni bildiğini unutmamalı..
Ve.. diyorum ki, şekilcilikten çok ihlasdır önemli olan..
Gülümce Yıldız, 18-02-2015
http://www.gulumceninkaleminden.com/2015/02/necati-ozturkten-peygamber-kabrine.html
Günün Menkıbesi: Resulullahın duası
| Günün Menkıbesi: Resulullahın duası |
Peygamber-i zişân efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, her duası kabul olurdu.
Misal mi? Binlercesi var. Biri şöyle mesela: Bir gün, Abdullah bin Abbas hakkında; - Ya Rabbi! Abdullahı dinde alim yap, Kur’an-ı kerimin sırrına vakıf eyle! diye dua buyurmuştu. Hazret-i Abdullah “radıyallahü anh”, bu dua bereketiyle din ilimlerinde mütehassıs oldu. Hele tefsir ve hadiste bir tekiydi zamanının. Sahabe ve tabiinin bir müşkili olsa, ona müracaat ederlerdi önce. Çünkü dua almıştı Yine Sad bin ebi Vakkas “radıyallahü anh” keskin nişancıydı. Oku, şaşmazdı asla. Resulullah efendimizi aleyhisselamın duasını almıştı çünkü. Nitekim bir gün; - Ya Rabbi! Sad’ın okunu hedefinden saptırma! buyurmuşlardı. O dua eder de, kabul olmaz mı? Sad hazretleri, attığını vuruyordu artık. Uhudda, her okunu çekişte; - Bu, senin okun ya Rabbi! Senin düşmanlarına atıyorum. Sen isabet ettir! diye dua ediyordu. O gün, her fırlattığı ok isabet etmiş, bir kâfiri Cehenneme göndermişti. Hikmeti malum. Resulullah efendimiz aleyhisselamın duası. Yine tam isabet Yine Uhud’da, kâfirler birleşip, o Servere hücum ettiler. Resulullah efendimiz, hazret-i Sadı görüp, seslendiler: - Ya Sad! Ok atıp püskürt şunları! O an, bir tek ok vardı sadağında. Bu emirle fırlattı onu. Netice, tam isabet. Kâfiri gırtlağından vurmuştu. Elini, sadağına götürdü. Yok iken, bir ok daha geldi eline. Oku çekip, dikkatle baktı. Evet, az önce fırlattığı oktu bu. Attığı ok geri gelmişti. Yayını gerip, fırlattı aynı oku. Netice, bir müşrik daha temizlendi. Elini, götürdü sadağına. Bir ok daha geldi eline. Baktı, aynı oktu. Hiç şaşırmadı. Yayını gerip fırlattı. Bir kâfir daha yere serilirken, aynı ok, yine gelip girmişti sadağına. Sad bin ebi Vakkas, o bir tek okla, yüzlerce kâfir öldürmüştü o gün. Çünkü Peygamber efendimizin duasını almıştı o. İşte bu dua sebebiyle, her attığını vurmuş, her oku hedefini bulmuştu. |
3 Mart 2015 Salı
Haftanın Hikayesi: ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ
Haftanın Hikayesi: ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya
"Seni seviyorum" der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum" der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum" der ve gün gelir çiçek yataklara düşer.
Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben gerçekten seviyorum" Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez" Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora...
Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki; "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için".
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir.
HİÇ BİR ZAMAN SUSUZ KALMAMANIZ DİLEĞİYLE..."
Sayamayız
Sayamayız
"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız.
Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."
(Nahl Suresi, 18. ayet)
"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız.
Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."
(Nahl Suresi, 18. ayet)
Ahmed Şahin - ‘Ümmetim Hakkında Korktuklarım’ kitabından
Ahmed Şahin - ‘Ümmetim Hakkında Korktuklarım’ kitabından
Işık Yayınları Dr. Ali Ünsal’ın hazırladığı 265 sayfalık “Ümmetim Hakkında Korktuklarım” kitabını yayımladı. Adından da anlaşılacağı üzere kitapta Efendimiz’in (sas) ümmetinin maruz kalmasından korktuğu bir kısım yanlışlar sıralanarak bizim de aynı yanlışlara düşmememiz için önemli uyarılarda bulunulmaktadır. Efendimiz’in, “ümmetim hakkında korktuklarım” diyerek haber verdiği bu yanlışlardan biri de ümmetin dilini hayırda kullanmaması, şerre alet eder duruma düşmesi konusu olmaktadır. Birlikte okuyoruz Peygamberimiz’in korktuğu dilini yanlışta kullanmaktan kaçınma uyarılarının özetlerini.
Sahabeden Süfyan bin Abdullah Sakafi, Efendimiz (sas) Hazretleri’ne sorduğu bir sorusunda der ki:
- Ya Resulellah bana öyle bir amel haber ver ki, ona sarılıp yapınca bir daha bırakmayıp kurtulayım!
Efendimiz buyurur ki: Rabb’im Allah de, sonra istikametinden ayrılma, dosdoğru yoluna devam et. Bu istikameti koruma dikkat ve hassasiyeti sana yeter!
Bir soru daha sorar bu sahabe: Benim hakkımda en çok neden endişe edersiniz? Beni en çok ne tehlikeye atar, der. Mübarek eliyle dilini tutan Efendimiz (sas) Hazretleri buyurur ki: Senin hakkında en çok korktuğum işte şu dilindir! Hep hayra kullanman mümkün olan dilini şerde kullanarak hakkında şerre çevirmenden korkarım! Diline dikkat et!
Evet, Efendimiz (sas) Hazretleri’nin ashabından bir şahıs hakkında korktuğunun dili olduğunu söylerken, bütün ümmeti adına da bu endişeyi taşıdığı açıktır. Zira bir başka hadislerinde de “Kim bana iki çene arasındaki dili ile, apış arasını haramdan korumaya söz verir, kefil olursa, ben de ona cennete girmesi konusunda söz verir, kefil olurum!” buyurmuştur. Demek ki insan, dilini kendisini cennete götürecek şekilde kullanıp ebedi hayatını kurtarabileceği gibi, cehenneme götürecek şekilde de kullanıp ebedi hayatını karartabilir de. Dilin kendisi küçük ancak sebep olacağı sonuç çok büyüktür. Bundan dolayı bir hadislerinde buyurdular ki: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya doğru söylesin ya da sükut eylesin!” Ancak her doğruyu her yerde söylemek de doğru olmaz tabii.
Nitekim bir kardeşinin bildiği bir ayıbını, kusurunu ifşa edip ilan etmek de doğru olmaz. Çünkü o ayıp ve kusurdan dönmeyi zorlaştırır bu ilan ve ifşa etmek. Hatta tövbe edip vazgeçtiği halde insanlar bilmezler de ısrar ediyor sanarak suizanda bulunmaya devam ederler o kimse için. Buna da kusurları ilan ve ifşa edenler sebep olmuş olurlar.
Bundan dolayı Aleyhissalat-ü vesselam Efendimiz buyurmuş ki: Her kim mü’minlerin ayıplarını ilan etmek için araştırıp ifşa ederse, Allah da onun ayıplarını ifşaya müstahak görür. Bu konuda ashabına önemli uyarıda bulunan Efendimiz (sas) Hazretleri, o kadar hassas davranmış ki:
- Bana ashabımın kusurlarını kimse taşımasın. Zira ben size karşı içimde üzücü duygu taşıyarak çıkmak istemiyorum!
Dilini gıybet ve kardeşleri aleyhine konuşmaktan alıkoymayan kimselerin mahşerdeki feci akıbetlerini de haber veren Efendimiz, gıybetçilerin korkunç sonlarını şöyle haber vermiştir ümmetine:
- Mirac gecesinde bakırdan tırnakları olan insanlar topluluğu gördüm. Bunlar bakır tırnaklarıyla yüzlerini, göğüslerini tırmalıyorlardı. ‘Ey Cebrail, bunlar kimlerdir?’ diye sordum ‘Bunlar insanların aleyhlerinde konuşarak şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına alan gıybetçilerdir.’ cevabını verdi.
Dili gıybette kullanmanın böylesine korkunç sonuçlar verdiğinden dolayı deniyor ki:
- Kim bir din kardeşinin gıybetini yapanlara karşı uyarıda bulunur da onun gıybetine engel olursa, Allah da onun cehenneme gitmesine engel olur, korumaya layık görür. Kim de bir din kardeşinin gıybetine engel olmaz da teşvikte bulunursa, Allah da onun cehenneme doğru götürülmesine engel olmaz, layık olduğu yere götürülür, buyurur.
Demek herkes dünyada dilini nasıl kullanıyorsa ona göre muamele görür ahirette. Peygamberimiz’in korktuğu da, ümmetinin dilini kardeşleri aleyhinde kullanmadan çekinmemesi hali olsa gerektir.
Ahmed Şahin AİLE-SAĞLIK
‘Ümmetim Hakkında Korktuklarım’ kitabından
Işık Yayınları Dr. Ali Ünsal’ın hazırladığı 265 sayfalık “Ümmetim Hakkında Korktuklarım” kitabını yayımladı. Adından da anlaşılacağı üzere kitapta Efendimiz’in (sas) ümmetinin maruz kalmasından korktuğu bir kısım yanlışlar sıralanarak bizim de aynı yanlışlara düşmememiz için önemli uyarılarda bulunulmaktadır. Efendimiz’in, “ümmetim hakkında korktuklarım” diyerek haber verdiği bu yanlışlardan biri de ümmetin dilini hayırda kullanmaması, şerre alet eder duruma düşmesi konusu olmaktadır. Birlikte okuyoruz Peygamberimiz’in korktuğu dilini yanlışta kullanmaktan kaçınma uyarılarının özetlerini.
Sahabeden Süfyan bin Abdullah Sakafi, Efendimiz (sas) Hazretleri’ne sorduğu bir sorusunda der ki:
- Ya Resulellah bana öyle bir amel haber ver ki, ona sarılıp yapınca bir daha bırakmayıp kurtulayım!
Efendimiz buyurur ki: Rabb’im Allah de, sonra istikametinden ayrılma, dosdoğru yoluna devam et. Bu istikameti koruma dikkat ve hassasiyeti sana yeter!
Bir soru daha sorar bu sahabe: Benim hakkımda en çok neden endişe edersiniz? Beni en çok ne tehlikeye atar, der. Mübarek eliyle dilini tutan Efendimiz (sas) Hazretleri buyurur ki: Senin hakkında en çok korktuğum işte şu dilindir! Hep hayra kullanman mümkün olan dilini şerde kullanarak hakkında şerre çevirmenden korkarım! Diline dikkat et!
Evet, Efendimiz (sas) Hazretleri’nin ashabından bir şahıs hakkında korktuğunun dili olduğunu söylerken, bütün ümmeti adına da bu endişeyi taşıdığı açıktır. Zira bir başka hadislerinde de “Kim bana iki çene arasındaki dili ile, apış arasını haramdan korumaya söz verir, kefil olursa, ben de ona cennete girmesi konusunda söz verir, kefil olurum!” buyurmuştur. Demek ki insan, dilini kendisini cennete götürecek şekilde kullanıp ebedi hayatını kurtarabileceği gibi, cehenneme götürecek şekilde de kullanıp ebedi hayatını karartabilir de. Dilin kendisi küçük ancak sebep olacağı sonuç çok büyüktür. Bundan dolayı bir hadislerinde buyurdular ki: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya doğru söylesin ya da sükut eylesin!” Ancak her doğruyu her yerde söylemek de doğru olmaz tabii.
Nitekim bir kardeşinin bildiği bir ayıbını, kusurunu ifşa edip ilan etmek de doğru olmaz. Çünkü o ayıp ve kusurdan dönmeyi zorlaştırır bu ilan ve ifşa etmek. Hatta tövbe edip vazgeçtiği halde insanlar bilmezler de ısrar ediyor sanarak suizanda bulunmaya devam ederler o kimse için. Buna da kusurları ilan ve ifşa edenler sebep olmuş olurlar.
Bundan dolayı Aleyhissalat-ü vesselam Efendimiz buyurmuş ki: Her kim mü’minlerin ayıplarını ilan etmek için araştırıp ifşa ederse, Allah da onun ayıplarını ifşaya müstahak görür. Bu konuda ashabına önemli uyarıda bulunan Efendimiz (sas) Hazretleri, o kadar hassas davranmış ki:
- Bana ashabımın kusurlarını kimse taşımasın. Zira ben size karşı içimde üzücü duygu taşıyarak çıkmak istemiyorum!
Dilini gıybet ve kardeşleri aleyhine konuşmaktan alıkoymayan kimselerin mahşerdeki feci akıbetlerini de haber veren Efendimiz, gıybetçilerin korkunç sonlarını şöyle haber vermiştir ümmetine:
- Mirac gecesinde bakırdan tırnakları olan insanlar topluluğu gördüm. Bunlar bakır tırnaklarıyla yüzlerini, göğüslerini tırmalıyorlardı. ‘Ey Cebrail, bunlar kimlerdir?’ diye sordum ‘Bunlar insanların aleyhlerinde konuşarak şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına alan gıybetçilerdir.’ cevabını verdi.
Dili gıybette kullanmanın böylesine korkunç sonuçlar verdiğinden dolayı deniyor ki:
- Kim bir din kardeşinin gıybetini yapanlara karşı uyarıda bulunur da onun gıybetine engel olursa, Allah da onun cehenneme gitmesine engel olur, korumaya layık görür. Kim de bir din kardeşinin gıybetine engel olmaz da teşvikte bulunursa, Allah da onun cehenneme doğru götürülmesine engel olmaz, layık olduğu yere götürülür, buyurur.
Demek herkes dünyada dilini nasıl kullanıyorsa ona göre muamele görür ahirette. Peygamberimiz’in korktuğu da, ümmetinin dilini kardeşleri aleyhinde kullanmadan çekinmemesi hali olsa gerektir.
Günün Menkıbesi: Niye öyle bakıyorsun?
| Günün Menkıbesi: Niye öyle bakıyorsun? |
Hazret-i Ebu Bekir’in “radıyallahü teâlâ anh”, bir hizmetçisi vardı ki, mutfak masraflarını o görüyordu Halifenin.
Bazen de kendi parasından harcar, sonra hesaplaşırlardı. Hazret-i Ebu Bekir bunu bildiği için her yemeye başlarken sorardı: - Bu yemeğin parasını nereden temin ettin? Helalden olduğunu öğrenip, gönül rahatlığıyla yerdi o yemeği. Bir akşam eve yorgun gelmişti. Hizmetçisi yemeğini getirdi önüne. O da bir şey sormadan başladı yemeye. Henüz bir lokma yemişti ki, hizmetçi manalı manalı baktı Halifeye. Hazret-i Ebu Bekir meraklandı: - Niye öyle bakıyorsun? - Bugün bir şey sormadınız da efendim. - Ha, evet haklısın. Çok acıkmıştım da. Söyle bakalım nerden temin ettin bu yemeğin parasını? - Birinden alacağım vardı efendim, onu tahsil ettim. - Ne alacağıydı bu? - Cahiliye devrinden kalan bir alacak efendim. - Cahiliye devrinden mi dedin? - Evet efendim, o zamanlar günah olduğunu bilmediğim için belli para karşılığında raksedip oynar, eğlendirirdim insanları. - Sonra? - Bir gün yine raksedip insanları eğlendirmiştim. Ancak ücretini bilahare öderiz demişlerdi. İşte o alacağımı gidip aldım bugün. - Yoksa o para ile mi pişirdin bu yemeği? - Evet efendim. Bunu duyan Halife, üzüntüsünden başladı ağlamaya. Gözlerinden sel gibi yaşlar akıyordu. Koştu lavaboya. Parmağını boğazına sokup güçlükle çıkardı o yediği bir lokmayı. Öyle zahmet çekti ki, ölüyordu nerdeyse. Ev halkı telaşlandılar: - Bir tek lokma için değer miydi bunca zahmete? Bak nerdeyse ölüyordun. Hazret-i Ebu Bekir, gözlerinin yaşını silerken cevap verdi: - Siz ne diyorsunuz. O lokma, haramdan kazanılmıştı. Resulullah efendimiz aleyhisselam; “Haram yiyenlere Cennet haramdır” buyurmuştu bir kere. Ve ekledi: - Çektiğim bu sıkıntı, Cehennemde yanmaktan çok hafif kalır. Sonra kaldırdı ellerini. Ve yalvardı: - Ya Rabbi! Elimden gelen budur. Midemde kalan zerrelerden sana sığınıyorum. Beni affet. Ben aciz ve zayıf bir kulum. Dayanamam Cehennem ateşine. |
2 Mart 2015 Pazartesi
Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 36
Haftanın Kuran-ı Kerim mesajları – 36
1 - Ahkaf sûresi 34. âyet
“Gün gelecek, kâfirler cehennem
ateşine karşı tutulacaklar. İşte o zaman, kendilerine: "Nasıl, bu ateş
doğru değil miymiş?" diye sorulunca: "Evet, Rabbimize yemin ederiz ki
haktır, gerçektir!" diyecekler. Yüce Allah da şöyle buyuracak: "İnkâr
edip durduğunuz için haydi öyleyse tadın bakalım azabı!" ”
***************
2 - Cuma sûresi 9. âyet
“Ey
iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) gidin, alışverişi
bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır. ”
***************
3 - Yunus sûresi 57. âyet
“Ey
insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa,
müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi. ”
***************
4 - Kehf sûresi 2-4. âyet
“(Allah
onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih
ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî
olarak kalacakları güzel bir mükâfat
(cennet) ile müjdelemek ve “Allah,
bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.”
*****************
5 - Hucurat sûresi 14. âyet
“Bedeviler
"iman ettik!" dediler. De ki: "Siz iman etmediniz, lâkin
"İslâm olduk, size inkıyad ettik!" deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize
girmiş değildir. Eğer Allah’a ve
resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını
eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah gafûr ve rahîmdir (mağfireti, merhamet ve ihsanı
boldur). ”
******************
6 - Talak sûresi 7. âyet
“İmkânı
geniş olan, imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine verdiği imkân ölçüsünde nafaka versin.
Allah, herkesi sadece ona verdiği imkân nisbetinde yükümlü tutar. Allah,
sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder. ”
********************
7 – Beled sûresi 17,18. âyet
“Sonra
da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti
tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.”
********************
8 - Araf sûresi 16,17. âyet
“"Öyle
ise" dedi, (Şeytan) "Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de
onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup
oturacağım." "Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh
sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de
onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın." ”
********************
9 - Hucurat sûresi 6. âyet
“Ey
iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice
tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım
kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz. ”
*******************
10 - Hucurat sûresi 12. âyet
“Ey
iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç
sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan
hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin
işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder,
merhamet ve ihsanı boldur). ”
Din Kardeşinin Sıkıntısı Var mı?
Din Kardeşinin Sıkıntısı Var mı?
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan (onların dertleriyle dertlenen, hâcetlerini halleden) müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55/2507)
İsmail AYBEY - Elhamdülillah Müslümanız(!)
İsmail AYBEY - Elhamdülillah Müslümanız(!)
Son günlerde ülkemizde yaşanan üzücü hadiselerin merkezinde maneviyat eksikliği olduğunu gördüm. Müslümanlar olarak bazı noktalardaki zaaflarımızı düşündüm. İslamiyet'le ilgili bir şey anlatacağımız zaman söze, 'Yüzde 99'u Müslüman olan Türkiye'de...' diye başlarız hep.
Nüfus cüzdanımızın 'Dini' hanesinde 'İslam' diye yazar ya. Elhamdülillah Müslüman'ız. Müslüman'ız ama İslamiyet'in gerektirdiği vazifeleri ne kadar yerine getiriyoruz?
Yusuf İslam'ın sosyal medyada çok paylaşılan bir sözü var: 'Eğer İslam'ı Kuran'dan değil de Müslümanlardan öğrenseydim, eğer Kuran'dan önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım.'
Bu, şu anlama geliyor: İslamiyet'i tam ve doğru anlamıyla yaşamıyoruz, iyi bir Müslüman profili çizemiyoruz. Ya dinimizi yarım yamalak biliyoruz ya da uygulama aşamasında sorunlarımız var.
Günlerden bir gün Bektaşi'ye sormuşlar:
-İslam'ın şartı kaçtır?
Bektaşi cevaben:
- Bir'dir, demiş.
- Ya hu nasıl olur beş değil mi? demişler. Bektaşi de şöyle cevap vermiş:
-Tamam İslam'ın şartı beştir. Amma! Zengin Müslümanların bazıları farz olduğu halde zekatlarını vermiyor, hacca gitmiyorlar, biz de namaz kılmıyor, oruç tutmuyoruz. Geriye kaldı bir kelime-i şahadet. O'nu siz de söylüyorsunuz, biz de söylüyoruz.
Benim tespit ettiğim, en çok ihmal ettiğimiz İslami emir/yasaklar şu şekilde:
Cehalet: Müslümanların çoğu, İslamiyet'in neleri emredip neleri yasakladığını, bilmiyor, araştırmıyor, böyle konulara kafa yormuyor. Böyle olunca da din konusunda cehaletin önü arkası kesilmiyor.
Kul hakkı: Evde, sokakta, yolda, trafikte hemen hemen hayatın her safhasında insanlarla iç içe yaşıyoruz. Böylelikle ister istemez insanların kalbini kırıyor, hakkına giriyoruz. Yüce Yaratan, helalleşmeden karşıma kul hakkıyla gelmeyin, diyor. Ama gerek nefsimiz gerek gururumuz bizi helalleşmekten alıkoyuyor.
Namaz: İslam'ın 5 şartından biri olan ve 'dinin direği' olarak nitelenen namaz, çoğu Müslüman tarafından terk ediliyor. Cübbeli Ahmet Hoca'nın esprili tabiriyle, gençken işim var, yaşlanınca çişim var denilerek bir türlü namaz kılmaya vakit bulunmuyor.
Gıybet: Gıybet de günümüzde hemen hemen her insanın yaptığı, hastalık haline gelmiş bir eylem. Dinimiz gıybeti 'ölü eti yemek' olarak nitelendiriyor. Gıybet yapan insanımızın da öne sürdüğü yaygın mazeret 'Ben gıybet yapmıyorum, onda olanı söylüyorum.' olur. Zaten söylediğimiz o kötü özellik onda varsa gıybet oluyor. Yoksa iftira atmış oluyoruz. Gıybetin tanımı, yüzüne söylediğinde üzüleceği lafı, onun arkasından söylemektir.
Yalan: Peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, şakasına dahi olsa yalan söylemediği, hep doğru sözlü olduğu görülmektedir. Fakat günümüzde bazen şaka niyetiyle bazen de zor duruma düşmemek için gerçekleri saklamak adına yalan söyleniyor.
Faiz: Müslümanlar olarak daha çok ev ya da araba almak için başvurduğumuz krediler. Kredi alarak faize bulaşıyoruz.
İsraf: Haram olmasına rağmen, yediğimizden, içtiğimizden, en çok da zamanımızdan israf ediyoruz.
Zekât: Dinen zengin sayılan Müslüman, zengin olduğu tarihten itibaren bir yıl geçince malının 40'ta 1'ini fakirlere vermekle yükümlüdür. Günümüzde zenginler zekâtını tam anlamıyla verselerdi galiba fakir Müslüman kalmazdı.
Tesettür: Giyim ve kuşamımızda da dinin gerektirdiği ölçülere riayet etmiyoruz.
Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker: İyiliği emret, kötülükten alıkoy.
Elbette güzel dinimizin emir ve yasakları, yani İslamiyet dediğimiz yaşayış sadece bu saydıklarımla sınırlı değil. Hayatımızın her anı, attığımız her adımda Allah'ı düşünerek, o bizi görüyor düşüncesiyle hareket etmeliyiz. Bunun yolu da öncelikle dinimizi doğru bir şekilde öğrenmek, hayatımızda tatbik etmek ve bunu çevremizdeki insanlarla paylaşmaktır.
Sağlıcakla kalın...
http://www.bendeyazarim.com/Yazar/News/16403/Elhamdulillah-Muslumaniz--
Son günlerde ülkemizde yaşanan üzücü hadiselerin merkezinde maneviyat eksikliği olduğunu gördüm. Müslümanlar olarak bazı noktalardaki zaaflarımızı düşündüm. İslamiyet'le ilgili bir şey anlatacağımız zaman söze, 'Yüzde 99'u Müslüman olan Türkiye'de...' diye başlarız hep.
Nüfus cüzdanımızın 'Dini' hanesinde 'İslam' diye yazar ya. Elhamdülillah Müslüman'ız. Müslüman'ız ama İslamiyet'in gerektirdiği vazifeleri ne kadar yerine getiriyoruz?
Yusuf İslam'ın sosyal medyada çok paylaşılan bir sözü var: 'Eğer İslam'ı Kuran'dan değil de Müslümanlardan öğrenseydim, eğer Kuran'dan önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım.'
Bu, şu anlama geliyor: İslamiyet'i tam ve doğru anlamıyla yaşamıyoruz, iyi bir Müslüman profili çizemiyoruz. Ya dinimizi yarım yamalak biliyoruz ya da uygulama aşamasında sorunlarımız var.
Günlerden bir gün Bektaşi'ye sormuşlar:
-İslam'ın şartı kaçtır?
Bektaşi cevaben:
- Bir'dir, demiş.
- Ya hu nasıl olur beş değil mi? demişler. Bektaşi de şöyle cevap vermiş:
-Tamam İslam'ın şartı beştir. Amma! Zengin Müslümanların bazıları farz olduğu halde zekatlarını vermiyor, hacca gitmiyorlar, biz de namaz kılmıyor, oruç tutmuyoruz. Geriye kaldı bir kelime-i şahadet. O'nu siz de söylüyorsunuz, biz de söylüyoruz.
Benim tespit ettiğim, en çok ihmal ettiğimiz İslami emir/yasaklar şu şekilde:
Cehalet: Müslümanların çoğu, İslamiyet'in neleri emredip neleri yasakladığını, bilmiyor, araştırmıyor, böyle konulara kafa yormuyor. Böyle olunca da din konusunda cehaletin önü arkası kesilmiyor.
Kul hakkı: Evde, sokakta, yolda, trafikte hemen hemen hayatın her safhasında insanlarla iç içe yaşıyoruz. Böylelikle ister istemez insanların kalbini kırıyor, hakkına giriyoruz. Yüce Yaratan, helalleşmeden karşıma kul hakkıyla gelmeyin, diyor. Ama gerek nefsimiz gerek gururumuz bizi helalleşmekten alıkoyuyor.
Namaz: İslam'ın 5 şartından biri olan ve 'dinin direği' olarak nitelenen namaz, çoğu Müslüman tarafından terk ediliyor. Cübbeli Ahmet Hoca'nın esprili tabiriyle, gençken işim var, yaşlanınca çişim var denilerek bir türlü namaz kılmaya vakit bulunmuyor.
Gıybet: Gıybet de günümüzde hemen hemen her insanın yaptığı, hastalık haline gelmiş bir eylem. Dinimiz gıybeti 'ölü eti yemek' olarak nitelendiriyor. Gıybet yapan insanımızın da öne sürdüğü yaygın mazeret 'Ben gıybet yapmıyorum, onda olanı söylüyorum.' olur. Zaten söylediğimiz o kötü özellik onda varsa gıybet oluyor. Yoksa iftira atmış oluyoruz. Gıybetin tanımı, yüzüne söylediğinde üzüleceği lafı, onun arkasından söylemektir.
Yalan: Peygamberimizin hayatına baktığımız zaman, şakasına dahi olsa yalan söylemediği, hep doğru sözlü olduğu görülmektedir. Fakat günümüzde bazen şaka niyetiyle bazen de zor duruma düşmemek için gerçekleri saklamak adına yalan söyleniyor.
Faiz: Müslümanlar olarak daha çok ev ya da araba almak için başvurduğumuz krediler. Kredi alarak faize bulaşıyoruz.
İsraf: Haram olmasına rağmen, yediğimizden, içtiğimizden, en çok da zamanımızdan israf ediyoruz.
Zekât: Dinen zengin sayılan Müslüman, zengin olduğu tarihten itibaren bir yıl geçince malının 40'ta 1'ini fakirlere vermekle yükümlüdür. Günümüzde zenginler zekâtını tam anlamıyla verselerdi galiba fakir Müslüman kalmazdı.
Tesettür: Giyim ve kuşamımızda da dinin gerektirdiği ölçülere riayet etmiyoruz.
Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker: İyiliği emret, kötülükten alıkoy.
Elbette güzel dinimizin emir ve yasakları, yani İslamiyet dediğimiz yaşayış sadece bu saydıklarımla sınırlı değil. Hayatımızın her anı, attığımız her adımda Allah'ı düşünerek, o bizi görüyor düşüncesiyle hareket etmeliyiz. Bunun yolu da öncelikle dinimizi doğru bir şekilde öğrenmek, hayatımızda tatbik etmek ve bunu çevremizdeki insanlarla paylaşmaktır.
Sağlıcakla kalın...
http://www.bendeyazarim.com/Yazar/News/16403/Elhamdulillah-Muslumaniz--
Günün Menkıbesi: Niçin çok ağlarsınız?
| Günün Menkıbesi: Niçin çok ağlarsınız? |
Safvan bin Süleym hazretleri “rahmetullahi aleyh”, tabiinin büyüklerindendir.
Çok namaz kıldığından ayakları şişerdi. Ve namazlarda ağladığından, seccadesi hep ıslak olurdu. Bir gün bazı yakınları; - Efendim, niçin çok ağlarsınız? dediler. Cevaben; - Kıyamette ağlamamak için, buyurdu. - O gün ağlanacak mı efendim? - Evet, ama iki kısım insan ağlamaz. Merak ettiler: - Onlar kimlerdir efendim? - “Allah korkusu” ile haramdan sakınanlarla, “Allah korkusu” ile gözyaşı dökenler. Şu zat kimdir? Zamanın halifesi de iyi tanır ve severdi bu mübarek zatı. Bir gün onun bulunduğu şehre gelmişti. Vali ile şehri gezerken, bir mescitte birini bu zata benzetip, valiye sordu: - Şu direğin yanında oturan kimdir? - Ona Safvan bin Süleym derler. Tahmininde yanılmamıştı. Hizmetçisinin eline bir kese altın verip, onu gösterdi: - Bak, şu direğin yanında oturan zatı görüyor musun? - Evet efendim. - Bu keseyi götür, o zata ver! Hizmetçi, elinde kese ile ona doğru giderken, o, acele kalkıp namaza durdu. Hizmetçi yanına vardığında, o namaz kılıyordu. Oturup bekledi. Fakat İbni Süleym hazretleri bir namazı bitirip, hemen öbürüne başlıyordu. Hizmetçi, bir fırsatını bulup keseyi uzattı kendisine: - Efendim, halife hazretleri bunu size gönderdi. - Neymiş o? - Galiba altın. - Benim altınla işim yok kardeşim. - İyi ama halife bunu size gönderdi efendim. - Emin misin? - Evet efendim. - Başkasına göndermiş olmasın? Garip, iki arada bir derede kalmıştı. - Efendim sizin isminiz Safvan değil mi? - Evet ama, sen git bir daha sor. Kime gönderdiğini iyice öğren. Hizmetçi sormaya gidiyordu ki, o, pabuçlarını giyip acele çıktı mescitten. Ertesi gün, vali kendisini görüp sordu: - Yâ Safvan! Niçin kabul etmedin altınları? - Bu şehirde benden daha fakirler var, buyurdu. - Ama siz de fakirsiniz. - Olsun, onlara verilirse daha çok sevinirim. |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



