BEN SENİN YANINDAYIM, BENİ UZAKTA SANMA!
504. HAKK'IN SEVDİĞİ KULUNA HİTABI:
"BEN SENİN YANINDAYIM, BENİ UZAKTA SANMA!"
• Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma!
• Mimardan, yani kendini yaratandan uzak düşen kisinin işi yolunda, uygun olur mu?
• Benim gözümle neselenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevî zevkden ötürü mahmurlaşır.
• İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevî güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur.
• Bensiz sana bir parmak bal verseler, o bir parmak baldır ama yüzlerce arısı vardır.
• Bensiz seni bir işe, bir yere amir tayin etseler, binlerce memurdan beter hale gelirsin. Bir emir kulu olursun.
• Halk, insanlar karınca gibidirler. Biz ise Süleyman'ız. Sus, sırlı ol, gizlen.
Şefik Can, Dîvân-I Kebîr’den Seçmeler, c.2, 504
17 Şubat 2016 Çarşamba
İNSANLARIN ELİNE BAKMA Kİ…
İNSANLARIN ELİNE BAKMA Kİ…
Sehl ibni Sa'd (radıyallahü anh) rivayet ediyor:
Sevgili Peygamberimize biri geldi ve “Yâ Resulallah! Allahü teâlânın ve insanların, beni sevecekleri bir işi bana öğretir misiniz” dedi....
Resul aleyhisselâm;
“Dünyadan yüz çevir ki Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki insanlar seni sevsin” buyurdu.
● ● ●
Resul aleyhisselâm zamanında “Kuzman” isminde biri, Hayber Savaşı’na iştirak etmişti ve iyi dövüşüp yararlılıklar gösteriyordu.
Mücahitler onu gördüler.
Ve kendisini takdir ettiler.
Onun bu hâlini Resûlullaha da sitayişle anlatıp;
“Onun yaptığı bu hizmeti biz yapamadık" dediler.
Efendimiz dinleyip;
"Fakat o adam cehennemliktir” buyurdular.
Bu sözü işittiler.
Çok hayret edip;
"Yâ Resulallah! Bir kişi Hazret-i Peygamberin safında, Onunla omuz omuza, canla başla çarpışır da nasıl cehennemlik olur?" dediler.
Efendimiz sükût etti.
Kuzman yaralandı.
Ve acısına dayanamayıp intihar etti.
Eshab-ı kiram, Kuzman'ın intihar ettiğini Peygamberimize haber verince, Efendimiz;
"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, cennetlik gibi görünürler fakat cehennemliktirler. Öyle insanlar da vardır ki, cehennemlik gibi görünürler fakat cennetliktirler" buyurdu.
Sehl ibni Sa'd (radıyallahü anh) rivayet ediyor:
Sevgili Peygamberimize biri geldi ve “Yâ Resulallah! Allahü teâlânın ve insanların, beni sevecekleri bir işi bana öğretir misiniz” dedi....
Resul aleyhisselâm;
“Dünyadan yüz çevir ki Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki insanlar seni sevsin” buyurdu.
● ● ●
Resul aleyhisselâm zamanında “Kuzman” isminde biri, Hayber Savaşı’na iştirak etmişti ve iyi dövüşüp yararlılıklar gösteriyordu.
Mücahitler onu gördüler.
Ve kendisini takdir ettiler.
Onun bu hâlini Resûlullaha da sitayişle anlatıp;
“Onun yaptığı bu hizmeti biz yapamadık" dediler.
Efendimiz dinleyip;
"Fakat o adam cehennemliktir” buyurdular.
Bu sözü işittiler.
Çok hayret edip;
"Yâ Resulallah! Bir kişi Hazret-i Peygamberin safında, Onunla omuz omuza, canla başla çarpışır da nasıl cehennemlik olur?" dediler.
Efendimiz sükût etti.
Kuzman yaralandı.
Ve acısına dayanamayıp intihar etti.
Eshab-ı kiram, Kuzman'ın intihar ettiğini Peygamberimize haber verince, Efendimiz;
"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, cennetlik gibi görünürler fakat cehennemliktirler. Öyle insanlar da vardır ki, cehennemlik gibi görünürler fakat cennetliktirler" buyurdu.
16 Şubat 2016 Salı
Kavanozdaki pirinçler: Bu deneyi evde yapabilirsiniz!
Kavanozdaki pirinçler: Bu deneyi evde yapabilirsiniz!
Feb9

Pozitif iletişimin ve sevginin gücünün deneyi! Dr. Masaru Emoto’dan esinlenen, Uzman Hipnoterapist Psikolog Gani Eser, sevginin ve pozitif enerjinin ne denli güçlü olduğunu herkesin rahatlıkla deneyebileceği bir deney ile açıkladı.
Bu deney sözcüklerin suya ve hücrelere etkisini gösteren çok ama çok önemli sonuçlar içeriyor. Kanseri belki de bu deneyin açtığı yolla, farklı varyasyonlarının sonuçlarıyla yeneceğiz. Belki bu yolla yaralarımız daha çabuk iyileşecek, organlar kendilerini yenileyecek.
Bir çocuk sizi yanağınızdan öptüğünde hiç nedensiz; sadece siz olduğunuz için, hiç çıkar gözetmeden… Ne olur bilir misiniz? Milyarlarca hücreniz titreşir. Sevginin iyileştirici gücüyle değişime uğrarsınız.
Çünkü çocuk bilir bunu, düştüğü zaman incinen dizinin ağrısının annesinin öpücüğü ile geçtiğini deneyimlemiş ve inanmıştır. Şifayı bilinçsizce sunar size. Bedenimizin yüzde yetmişi su. Hücrelerimizin de taşıdığı su miktarı aynı oranda. Ve su bulunduğu ortama, maruz kaldığı etkiye göre farklılaşıyor. Nefretin yol açtığı değişim ile sevginin etkisi farklı, tek başınalıkla yalnızınki farklı.
Kavanozdaki pirinçler
Sizin de evde yapabileceğiniz basit bir deney bu tezi doğruluyor. Üç kavanoza eşit miktarda pirinç koyup üzerini su ile doldurup ilk kavanoza “seni seviyorum, çok güzelsin,” ikinci kavanoza “senden nefret ediyorum, iğrençsin,” yazılı birer etiket yapıştırılır. Sonuncusuna etiket yapıştırılmaz. İlk iki kavanoza bir ay boyunca her gün sabah akşam üzerilerinde yazılı olan sözcükler söylenir. Üçüncü kavanoza dokunulmaz, ilgisiz bırakılır.
Bir ay sonra; ilk kavanozdaki pirinçler söylenen sevgi sözcüklerinin etkisiyle bembeyaz ve sağlıklı bir biçimde büyür. İkinci kavanozdaki pirinçler nefret söyleminin etkisiyle küçülür ve simsiyah olur. Son kavanozdaki pirinçler beyazlıklarını kaybetmezler ama yer yer küflü, yer yer yosun tutmuş bir hal alırlar. Bu deney sözcüklerin suya ve hücrelere etkisini gösteren çok ama çok önemli sonuçlar içeriyor. Kanseri belki de bu deneyin açtığı yolla, farklı varyasyonlarının sonuçlarıyla yeneceğiz. Belki bu yolla yaralarımız daha çabuk iyileşecek, organlar kendilerini yenileyecek. İkinci kavanozdaki pirinçler kanserli hücrelerle aynı yapıya sahip. Onları yeniden sağlıklı beyaz yapıya dönüştürmek mümkün mü? Üçüncü kavanozdaki küf ya da yosunun bu dönüşüme bir katkısı olabilir mi? İkinci kavanozdaki bir pirinç tanesi ilk kavanoza atılırsa nasıl bir sonuç doğar?
İşte bu soruların cevapları ilaç firmalarının sonunu getirebilecek kadar önemli. Pirincin etkilendiğini gördüğümüz deney bir ay kadar beklemeyi gerektiriyor. Oysa su anında etkilenir ve etkiler. Her su damlasının bir hafızası vardır ve bunu kullanmayı öğrendiğimizde hastalık kavramı dünyayı terk edebilecek.
Çocuğunuz sizi öptüğünde bütün hücreleriniz sevgi enerjisi ile titreşir. “Baba seni çok seviyorum,” dediğinde, “canım annem,” dediğinde hiçbir hücreniz buna kayıtsız kalamaz.
Siz bir bardak suyu avuçlarınızın arasına alıp, çocuğunuzun yanağınıza öpücük kondurduğu ya da sizi sevdiğini söylediği o anı hatırlarsanız, su sevgi ile dolar. Hafızasında sevgi olan su içine aktığı bedene şifa verir. Yakın gelecekte sadece sudan daha farklı biçimlerde yararlanmayı öğrenecek olan insanoğlu basit ama sağlıklı yaşamanın da sırrına erişecek.
kaynak: indigo dergisi
DÜNYANIN EN DÜRÜST VE EN MEDENÎ MİLLETİ...
DÜNYANIN EN DÜRÜST VE EN MEDENÎ MİLLETİ...
Ecdâdımız Osmanlılar her sâhada olduğu gibi, ahlâken de bütün milletlerden medenî idiler. Bu, Avrupalı yazarlar taraf...ından da kabul edilmektedir. Meselâ A. L. Castella’nın Osmanlı ahlâkı hususunda enteresan tesbitleri vardır.
Yazarın arkadaşlarından biri, içinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul yakasından Beyoğlu’na gidiyordu. Tophane iskelesine çıkarken torbanın ağzı çözülüp paralar rıhtıma dağıldı. Bazıları da denize yuvarlandı. Çevreden bunu görenler, adamın yardımına koştular. Herkes bulabildiği kadarını topladı ve adamın torbasına doldurdu. Paranın sahibi şaşkınlık içindeydi. Hatta endişeliydi. Paralarının bir kısmının çalınabileceğinden korkmaktaydı. Fakat denize düşen paraların bile çıkartılıp kendisine teslim edilmekte olduğunu görünce, içi ferahladı.
Nihayet bütün paralar toplandığında adam, “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum! Bana büyük bir iyilikte bulundunuz. Bu soğukta denize dalıp paralarımı çıkardınız. Bir sürü zahmete katlandınız. Bu iyilikleriniz karşılıksız kalmamalı. Size borcumu ödemem lâzım, dedi ve elini torbasına attı.
Ancak orada bulunanlar, buna itiraz ettiler. İçlerinden biri “Bize hiçbir borcun yoktur, dedi, biz sadece vazifemizi yaptık. Bu durumda kim olsa, aynı şeyi yapardı. Adam hayretler içindeydi. Ama nasıl olur? dedi, bunca iyilik karşılıksız yapılır mı?
Yardımseverlerden bir diğeri, “Neden olmasın? İnsanlık yardımlaşmayı gerektirir. Hem ne yaptık ki?” dedi.
Adam defalarca teşekkür ederek oradan ayrıldı ve evine döndü. İçinde hâlâ bir şüphe vardı. Aceleyle torbasını boşalttı. İçindeki paraları teker teker saydı. Paraları tamamdı. Bir kuruş bile eksik değildi. Bu asîl davranış karşısında şunları düşünmekten kendini alamadı: “Acaba, diyordu, halkın en fakir tabakasında bile incelik ve zarafetin bu derecesi yalnız Türkler’e mi mahsustu? Hakikaten bütün bu ulvî karakterler onlara ancak şeref verirdi.
Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyâsetiyle medenî hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyetteydi.”
Vehbi Tülek – 1001 Osmanlı Hikayesi
Ecdâdımız Osmanlılar her sâhada olduğu gibi, ahlâken de bütün milletlerden medenî idiler. Bu, Avrupalı yazarlar taraf...ından da kabul edilmektedir. Meselâ A. L. Castella’nın Osmanlı ahlâkı hususunda enteresan tesbitleri vardır.
Yazarın arkadaşlarından biri, içinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul yakasından Beyoğlu’na gidiyordu. Tophane iskelesine çıkarken torbanın ağzı çözülüp paralar rıhtıma dağıldı. Bazıları da denize yuvarlandı. Çevreden bunu görenler, adamın yardımına koştular. Herkes bulabildiği kadarını topladı ve adamın torbasına doldurdu. Paranın sahibi şaşkınlık içindeydi. Hatta endişeliydi. Paralarının bir kısmının çalınabileceğinden korkmaktaydı. Fakat denize düşen paraların bile çıkartılıp kendisine teslim edilmekte olduğunu görünce, içi ferahladı.
Nihayet bütün paralar toplandığında adam, “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum! Bana büyük bir iyilikte bulundunuz. Bu soğukta denize dalıp paralarımı çıkardınız. Bir sürü zahmete katlandınız. Bu iyilikleriniz karşılıksız kalmamalı. Size borcumu ödemem lâzım, dedi ve elini torbasına attı.
Ancak orada bulunanlar, buna itiraz ettiler. İçlerinden biri “Bize hiçbir borcun yoktur, dedi, biz sadece vazifemizi yaptık. Bu durumda kim olsa, aynı şeyi yapardı. Adam hayretler içindeydi. Ama nasıl olur? dedi, bunca iyilik karşılıksız yapılır mı?
Yardımseverlerden bir diğeri, “Neden olmasın? İnsanlık yardımlaşmayı gerektirir. Hem ne yaptık ki?” dedi.
Adam defalarca teşekkür ederek oradan ayrıldı ve evine döndü. İçinde hâlâ bir şüphe vardı. Aceleyle torbasını boşalttı. İçindeki paraları teker teker saydı. Paraları tamamdı. Bir kuruş bile eksik değildi. Bu asîl davranış karşısında şunları düşünmekten kendini alamadı: “Acaba, diyordu, halkın en fakir tabakasında bile incelik ve zarafetin bu derecesi yalnız Türkler’e mi mahsustu? Hakikaten bütün bu ulvî karakterler onlara ancak şeref verirdi.
Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyâsetiyle medenî hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyetteydi.”
Vehbi Tülek – 1001 Osmanlı Hikayesi
15 Şubat 2016 Pazartesi
ANAM BANA HAYDAR ADINI VERDİ!
ANAM BANA HAYDAR ADINI VERDİ!
Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh), Resulullahın damadı, Hazret-i Ömer'in kayınpederidir.
Resulullahın amcası Ebu Talib'in oğludur. İslam halifelerinin ve ismen Cennetle müjdelenen on kişinin dördüncüsüdür....
Ehl-i beytin birincisidir... Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma ve çocuklarının, herkesin üzerinde hakları vardır. İnsanların en şereflileri onlardır. Onlara tazim, dinimizin emridir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ali'yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesai]
Hazret-i Ali'nin menkıbeleri çoktur...
Onun, Hayber'in fethindeki kahramanlığı; kalenin kapısını söküp, kalkan olarak kullanması meşhurdur.
Bu savaşta, Yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab;
-Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır.
Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir, diyerek Müslümanlardan er istedi.
Bunun üzerine Hazret-i Ali;
-Ben oyum ki, anam bana Haydar [Aslan] adını vermiştir! Ben, ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir, diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.
Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Çünkü rüyasında kendisini bir aslanın parçaladığını görmüştü.
Hazret-i Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, onun tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, siperlendiği kalkanını ve miğferini biçti. Başını, ikiye ayırdı.
Merhab'ın başına inen kılıç o kadar ses çıkardı ki, Hayber karargâhında bulunan Ümmi Seleme, "Merhab'ın dişlerine kadar oturan kılıcın sesini ben de işittim" dedi...
Hayber gazasından dönen Hazret-i Ali'ye Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Ya Ali! Eğer halk, hazreti İsa'ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirlerdi. Seni şehid ederler.
Ahirette havzımın üzerinde halifemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur!
Hazret-i Ali Resulullah efendimizden bu sözleri işitince şükür secdesi yaptı...
Ahmet Demirbaş
Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh), Resulullahın damadı, Hazret-i Ömer'in kayınpederidir.
Resulullahın amcası Ebu Talib'in oğludur. İslam halifelerinin ve ismen Cennetle müjdelenen on kişinin dördüncüsüdür....
Ehl-i beytin birincisidir... Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma ve çocuklarının, herkesin üzerinde hakları vardır. İnsanların en şereflileri onlardır. Onlara tazim, dinimizin emridir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ali'yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesai]
Hazret-i Ali'nin menkıbeleri çoktur...
Onun, Hayber'in fethindeki kahramanlığı; kalenin kapısını söküp, kalkan olarak kullanması meşhurdur.
Bu savaşta, Yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab;
-Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır.
Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir, diyerek Müslümanlardan er istedi.
Bunun üzerine Hazret-i Ali;
-Ben oyum ki, anam bana Haydar [Aslan] adını vermiştir! Ben, ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir, diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.
Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Çünkü rüyasında kendisini bir aslanın parçaladığını görmüştü.
Hazret-i Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, onun tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, siperlendiği kalkanını ve miğferini biçti. Başını, ikiye ayırdı.
Merhab'ın başına inen kılıç o kadar ses çıkardı ki, Hayber karargâhında bulunan Ümmi Seleme, "Merhab'ın dişlerine kadar oturan kılıcın sesini ben de işittim" dedi...
Hayber gazasından dönen Hazret-i Ali'ye Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Ya Ali! Eğer halk, hazreti İsa'ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirlerdi. Seni şehid ederler.
Ahirette havzımın üzerinde halifemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur!
Hazret-i Ali Resulullah efendimizden bu sözleri işitince şükür secdesi yaptı...
Ahmet Demirbaş
Bu beş kişiden sakının
Bu beş kişiden sakının
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]
h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
12 Şubat 2016, 08:00
İmâm Muhammed Bâkır’ın rivayet ettiğine göre babası Zeynelâbidîn Hazretleri kendisine şu tavsiyede bulunmuştur: “Beş sınıf insanla arkadaşlık yapmaktan sakın:
1 Fâsık (Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelen) kimse ile arkadaş olma! Çünkü o, seni bir lokma ekmeğe, belki de bundan daha azına satar.
h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
12 Şubat 2016, 08:00
İmâm Muhammed Bâkır’ın rivayet ettiğine göre babası Zeynelâbidîn Hazretleri kendisine şu tavsiyede bulunmuştur: “Beş sınıf insanla arkadaşlık yapmaktan sakın:
1 Fâsık (Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelen) kimse ile arkadaş olma! Çünkü o, seni bir lokma ekmeğe, belki de bundan daha azına satar.
2 Cimri ile arkadaş olma! Çünkü o, çok muhtaç olduğun bir zamanda, malını korumak için seninle alâkasını keser.
3 Yalancı ile arkadaş olma! Çünkü o, serap gibidir; yakın olanı sana uzak gösterir.
3 Yalancı ile arkadaş olma! Çünkü o, serap gibidir; yakın olanı sana uzak gösterir.
4 Ahmak kişiyle arkadaş olma! Çünkü o, sana faydalı olmak isterken zarar verir.
5 Sıla-ı rahmi terk eden (yakın akrabalarıyla münasebeti kesen) kimse ile arkadaş olma!
Çünkü ben, Kur’ân-ı Kerim’de tam üç yerde böyle kimsenin mel’ûn olduğunu gördüm.”
Çünkü ben, Kur’ân-ı Kerim’de tam üç yerde böyle kimsenin mel’ûn olduğunu gördüm.”
Saç boyamanın dinimizde hükmü nedir?
Dinimizde saç boyamanın veya kına yakmak suretiyle saç rengini değiştirmenin sakıncası yoktur. Ancak saçı siyaha boyamak aldatmaca olduğu için mekruh görülmüştür. Zira yaşlı bir insan bu sayede kendini daha genç gösterebilir. Ayrıca kullanılan boya malzemelerinin deride tabaka oluşturup gusle mani olacak kimyasal içermediğinden emin olmak lazımdır.
Yahudi ve Hristiyan âdetlerine muhalefeti emreden Peygamberimiz (s.a.v.), onların, kulluğa aykırı olarak nitelendirdikleri saçları boyamayı teşvik etmiştir. Efendimiz bir hadis-i şerifte: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız (saçlarınızı boyayınız)." buyurarak bunu ifade etmiştir.
Netice olarak; ağaran saçın durumu önemlidir. Şöyle ki; bir kimsenin ağaran saçı güzel bir hal arz ediyor, boyanma halinden daha nezih görünüyorsa boyamamak evladır, aksine akları çirkin bir manzara arzediyorsa boyanması evlâdır.
Kalp ve dil
Dinimizde saç boyamanın veya kına yakmak suretiyle saç rengini değiştirmenin sakıncası yoktur. Ancak saçı siyaha boyamak aldatmaca olduğu için mekruh görülmüştür. Zira yaşlı bir insan bu sayede kendini daha genç gösterebilir. Ayrıca kullanılan boya malzemelerinin deride tabaka oluşturup gusle mani olacak kimyasal içermediğinden emin olmak lazımdır.
Yahudi ve Hristiyan âdetlerine muhalefeti emreden Peygamberimiz (s.a.v.), onların, kulluğa aykırı olarak nitelendirdikleri saçları boyamayı teşvik etmiştir. Efendimiz bir hadis-i şerifte: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız (saçlarınızı boyayınız)." buyurarak bunu ifade etmiştir.
Netice olarak; ağaran saçın durumu önemlidir. Şöyle ki; bir kimsenin ağaran saçı güzel bir hal arz ediyor, boyanma halinden daha nezih görünüyorsa boyamamak evladır, aksine akları çirkin bir manzara arzediyorsa boyanması evlâdır.
Kalp ve dil
Lokman Hekim, bir gün yanında yardımcısı olduğu halde ava çıkmıştı. Akşam olup avdan dönerlerken bir kabile reisi Lokman Hekim’e, kendisinde bir gece misafir kalması için ısrar etti. O da ısrarlara dayanamayarak o gece misafir olmaya razı oldu. Kabile reisi Hazreti Lokman için bir koyun kestirdi. Hazreti Lokman, yardımcısına: “Şu kesilen hayvanın en temiz iki azasını kesip bana getirir misin?” dedi. Yardımcısı gidip koyunun kalbini ve dilini kesti getirdi. Hazreti Lokman: “Aferin bildin,” dedi. İkinci gün başka bir kabile reisi, Hazreti Lokman’a, bir gece de kendisinde misafir kalması ve evini şereflendirmesi için ısrar edince Lokman Hazretleri onu da kırmayıp bir gece de onun evinde kaldı. Orada da ziyafet olarak bir koyun kestiler. Hazreti Lokman, yardımcısına bu sefer: “Hayvanın bana en pis yerinden ikisini kesip getirir misin?” dedi. Yardımcısı yine hayvanın dilini ve kalbini kesip önüne koydu. Lokman Hazretleri bu sefer: “Aferin, bunu da bildin. Hakikaten insanın ve hayvanın(manen) en pis ve en temiz yeri, kalbi ve lisanıdır” buyurdu.

14 Şubat 2016 Pazar
Abdurrahim Karakoç - Doğmadan Önce
Abdurrahim Karakoç - Doğmadan Önce
Sormuşlar “ezelde aşk var mı? ” diye
Ben kalpten vuruldum doğmadan önce. İster azap deyin ister hediye Meçhule sürüldüm doğmadan önce. Yılmadan ben bana beni anlattım Günahı tövbeyle yıkayıp attım Ebed kapısında ölümü tatdım Kefene sarıldım doğmadan önce. Gönlüme sevdanın güneşi doğdu Şüphe iklimimi ışığa boğdu İlk yağmurum Kâlûbelâ’da yağdı Bulandım duruldum doğmadan önce. Sevdim, sevgiliye giden yol uzun Şerbetini içtim ateşin, buzun Bazen girdabına düştüm sonsuzun Çok öldüm-dirildim doğmadan önce. Duydum ki var varmış, yok yokmuş güya Gerçeği alt etti gördüğüm rüya Kendi kopyam imiş meğer şu dünya Düşündüm, yoruldum doğmadan önce. Ezelde, ebedde aşkı gördüm ben Mezarda, mabette aşkı gördüm ben Gazapta, rahmette aşkı gördüm ben Aşk ile karıldım doğmadan önce. Yasaklı Rüyalar(sh.100) |
Abdurrahim Karakoç
|
13 Şubat 2016 Cumartesi
Hekimoğlu İsmail - İnsanlar da nehirler gibidir…
Hekimoğlu İsmail - İnsanlar da nehirler gibidir…
Nasıl ki, jeolojik devirlerde çökmelerin olmasıyla petrol yatakları, kömür yatakları meydana gelmiş, çıkmalarla dağlar teşekkül etmiş.
Nasıl ki, ilk atomu yaratan Allah, hidrojen ve oksijen gibi iki gazdan suyu yaratmış, su gibi bir şeyden her şeyi yaratmış. Yani Allah kendine göre bir âlem kurmuş; bu âlemde dağları, denizleri, nehirleri yaratmış. İşte sebepleri yaratan Allah, tabiatı da yaratmış. Tabiatın içinde insanları, hayvanları, diğer canlıları yaratmış.
İnsanla hayvan arasında iki fark vardır: İlim ve iman. Eğer insanlık âleminden ilim ve iman çekilip alınsa, dünya hayvanat bahçesi olur.
Bütün nehirler dağlardan çıkar, ovaları sular. Yakın zamanda yapılan barajlarla, nehirler kontrol altına alındı, insanlara daha faydalı hale geldiler. Bazı insanlar da yerden fışkıran kaynaklar gibidir. Tıpkı nehirler gibi kendilerine bir yön çizerler. Bütün canlılara faydalı hale gelirler.
Gerçekten insanlar iki nehir gibi akıyor; iyiler bir nehir, kötüler de ötekisi. İnsanları kötü eden zevkleri ve menfaatleridir, cehalettir.
Her iki nehir çıkarken tertemizdi. Mesela Fırat, çıkarken tertemizdir. Kanalizasyonları Fırat'a bağladılar, Fırat kirlendi. Rahman ve Rahim olan Allah, topraktaki klor ile Fırat'ı temizliyor fakat bütün kanalizasyonlar Fırat'a bağlanırsa o sudan bitkiler bile istifade edemez.
Yani su, su olduğu müddetçe akacaktır. Nasıl ki kırları Allah temizler, insanlar şehirleri kirletirse; yaratıklar içinde insandan başkası kendi kendini kirletemez amma kendi kendini en iyi duruma getirecek de yine insandır. Dünya üzerinde öğretim kadar eğitim de olsaydı, insanlar bu kadar kirlenmezdi.
Mesela fizik dersinde elektrik bahsi vardır. Öğretmen anlatıyor; Elektrik nedir, volt nedir, amper nedir, dinamo nedir, transistor nedir, kondansatör nedir? Bunları anlatırlar hâlbuki uygulamada bu bilgilerin hiç faydası yok.
Eğitimin olmadığı yerde öğretim de insanı kurtaramaz.
Biz bu dünyaya isteyerek gelmedik yani dünyayı bilmeden dünyaya geldik. Bizi bu dünyaya getiren, aynı şekilde bu dünyadan götürüyor. Yani ahireti de bilmiyoruz ama oraya doğru götürülüyoruz. İnsan ister inansın ister inanmasın, ahireti de görüp yaşayacak, tıpkı bu dünya gibi. Ahireti inkâr edene hep güldüm; hem ahirete gidiyor, hem inkâr ediyor...
Gözü yaratanın, gözün gördüğünü görmediği zannedilirse...
“Ellerimizi yaratan, tuttuğumuz şeyleri bilmez” denilirse...
Ağzımızı tanzim ve tertip edenin ne yiyip, ne içtiğimizden haberdar olmadığı farz edilirse...
Kulağımızı yaratanın, söylediklerimizi duymadığı düşünülürse...
Kısacası yaratıklara bakıp yaratan anlaşılmazsa; orada eğitim yoktur, demektir.
Evet, insanlar birbirine zıt iki nehir halinde akıyor, bu akışı hiç kimse inkâr edemez; dünyaya geldik, gidiyoruz. Her nehrin varacağı bir yer vardır, çünkü nehirler durdurulamaz, her nehir kendi menziline dökülecektir.
Mademki dünyada birbirine zıt iki nehir var; bunlar, birbirine zıt iki menzile dökülecek.
Ey insan, hangi menzile doğru yol almaktasın?
Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK
İnsanlar da nehirler gibidir…
Nasıl ki, jeolojik devirlerde çökmelerin olmasıyla petrol yatakları, kömür yatakları meydana gelmiş, çıkmalarla dağlar teşekkül etmiş.
Nasıl ki, ilk atomu yaratan Allah, hidrojen ve oksijen gibi iki gazdan suyu yaratmış, su gibi bir şeyden her şeyi yaratmış. Yani Allah kendine göre bir âlem kurmuş; bu âlemde dağları, denizleri, nehirleri yaratmış. İşte sebepleri yaratan Allah, tabiatı da yaratmış. Tabiatın içinde insanları, hayvanları, diğer canlıları yaratmış.
İnsanla hayvan arasında iki fark vardır: İlim ve iman. Eğer insanlık âleminden ilim ve iman çekilip alınsa, dünya hayvanat bahçesi olur.
Bütün nehirler dağlardan çıkar, ovaları sular. Yakın zamanda yapılan barajlarla, nehirler kontrol altına alındı, insanlara daha faydalı hale geldiler. Bazı insanlar da yerden fışkıran kaynaklar gibidir. Tıpkı nehirler gibi kendilerine bir yön çizerler. Bütün canlılara faydalı hale gelirler.
Gerçekten insanlar iki nehir gibi akıyor; iyiler bir nehir, kötüler de ötekisi. İnsanları kötü eden zevkleri ve menfaatleridir, cehalettir.
Her iki nehir çıkarken tertemizdi. Mesela Fırat, çıkarken tertemizdir. Kanalizasyonları Fırat'a bağladılar, Fırat kirlendi. Rahman ve Rahim olan Allah, topraktaki klor ile Fırat'ı temizliyor fakat bütün kanalizasyonlar Fırat'a bağlanırsa o sudan bitkiler bile istifade edemez.
Yani su, su olduğu müddetçe akacaktır. Nasıl ki kırları Allah temizler, insanlar şehirleri kirletirse; yaratıklar içinde insandan başkası kendi kendini kirletemez amma kendi kendini en iyi duruma getirecek de yine insandır. Dünya üzerinde öğretim kadar eğitim de olsaydı, insanlar bu kadar kirlenmezdi.
Mesela fizik dersinde elektrik bahsi vardır. Öğretmen anlatıyor; Elektrik nedir, volt nedir, amper nedir, dinamo nedir, transistor nedir, kondansatör nedir? Bunları anlatırlar hâlbuki uygulamada bu bilgilerin hiç faydası yok.
Eğitimin olmadığı yerde öğretim de insanı kurtaramaz.
Biz bu dünyaya isteyerek gelmedik yani dünyayı bilmeden dünyaya geldik. Bizi bu dünyaya getiren, aynı şekilde bu dünyadan götürüyor. Yani ahireti de bilmiyoruz ama oraya doğru götürülüyoruz. İnsan ister inansın ister inanmasın, ahireti de görüp yaşayacak, tıpkı bu dünya gibi. Ahireti inkâr edene hep güldüm; hem ahirete gidiyor, hem inkâr ediyor...
Gözü yaratanın, gözün gördüğünü görmediği zannedilirse...
“Ellerimizi yaratan, tuttuğumuz şeyleri bilmez” denilirse...
Ağzımızı tanzim ve tertip edenin ne yiyip, ne içtiğimizden haberdar olmadığı farz edilirse...
Kulağımızı yaratanın, söylediklerimizi duymadığı düşünülürse...
Kısacası yaratıklara bakıp yaratan anlaşılmazsa; orada eğitim yoktur, demektir.
Evet, insanlar birbirine zıt iki nehir halinde akıyor, bu akışı hiç kimse inkâr edemez; dünyaya geldik, gidiyoruz. Her nehrin varacağı bir yer vardır, çünkü nehirler durdurulamaz, her nehir kendi menziline dökülecektir.
Mademki dünyada birbirine zıt iki nehir var; bunlar, birbirine zıt iki menzile dökülecek.
Ey insan, hangi menzile doğru yol almaktasın?
12 Şubat 2016 Cuma
En sevimli amel güzel ahlak
En sevimli amel güzel ahlak
Cemil Tokpınar
c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
05 Şubat 2016, 08:00
Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) “güzel ahlâk”la ilgili hadislerinden birinde şöyle demiştir.
“Cömert güzel ahlâklı bir genç; cimri, ibâdet eden, kötü ahlâklı bir yaşlıdan Allah'a daha sevimlidir.” (Deylemî ve Muhtarü-l Ehâdis: 88)
Bu hadiste gençler güzel ahlâka teşvik edilirken bir mukayese yapılmaktadır. Buna göre, Allah katında, güzel ahlâklı olmayan bir yaşlı, ibâdet etse bile güzel ahlâklı genç kadar sevimli değildir. Fakat buradaki ibadetten kasıt, farz ibadetler değildir. Çünkü farz ibadetleri bütün Müslümanlar yapmak zorundadır. Buna göre, güzel ahlâklı bir genç, nafile ibadetlerde çok ileri olan bir ihtiyardan üstündür. Hem farzlarla birlikte nafile ibadet yapmak hem de güzel ahlâklı olmak ise bir genç için büyük bir nimet ve büyük bir başarıdır.
En çok gençlere yakışıyor
Bir defasında bir adam Peygamberimize (s.a.v.) gelerek “Hangi amel Allah'a daha sevimlidir?” diye sorar. Her defasında “Güzel ahlâktır” cevabını alır. Bunun üzerine adam aynı soruyu dördüncü defa sorar. Peygamberimiz (s.a.v.), “Niçin anlamıyorsun? Güzel ahlâktır, o da gücün yeterse kızmamandır” demiştir. (Muhammed b. Mervezî, Kitâbüssalât)
Şu hadisin kendisi bile, Peygamberimizin (s.a.v.) kızmama konusundaki başarısını göstermektedir. Birçok insan aynı soruyu dört defa tekrarlayan birisine öfkelenerek hakaret edebilir. O ise, sabırla cevap vermeye devam etmektedir.
Başta zikrettiğimiz hadiste, “güzel ahlâklı bir gencin” övülmesinin bir başka hikmeti de şudur:
Genç iken güzel ahlâklı olmak zordur. Bu çağda çabuk hislerine kapılan, hemen öfkelenen gençler, yok yere kalp kırabilir, insanlara zarar verebilir. Buna rağmen güzel ahlâklı olması, insanlara hoşgörülü ve yumuşak davranması, onu Allah katında sevimli kılmıştır.
Bu da genç kardeşlerimiz için büyük bir müjdedir. Allah’ın bizi sevmesi, takdir etmesi kadar mühim bir mazhariyet olamaz. Böyle bir makama ulaşmak da, güzel ahlâkı kazanmakla mümkündür.
“Onun ahlâkı Kur’an’dır”
Hazret-i Aişe (r.a.) Validemizin belirttiği gibi, “ahlâkı Kur'an olan” Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bütün davranışlarıyla bizlere rehber olmuşlardır. Nitekim Medine hayatı boyunca kendisinin yanında bulunan Enes bin Mâlik'in (r.a.) şu sözleri ibretlidir: “Resûlüllah (s.a.v.) on yıl hizmet ettim. Bana hiçbir zaman 'Üf' demedi ve yaptığım bir iş için 'Bunu neden yaptın' veya yapmadığım bir iş için 'Bunu neden yapmadın?' buyurmadı.” (Tirmizi, Birr: 68)
Gerçekten bu ifâdelere inanmak zordur. Daha doğrusu, inanılması güç olan bu durum, Peygamberimizin (s.a.v.) bir mûcizesidir. Çünkü bırakın on yılı, on gün, belki on saat bile birlikte olunan bir kimseyle, on defa farklı düşünmek mümkündür.
Anlayış, hoşgörü, şefkat, sabır, af ve yumuşak huyluluğun zirvesinde olan Nebiler Nebisi (s.a.v.), on yıl kendisine hizmet eden bir genci kırmıyor, üzmüyor, azarlamıyor. Oysa Enes bin Mâlik (r.a.), on yaşında iken Resulüllah annesi tarafından hediye edilmişti. Onla yirmi yaş arası, bir gencin en tehlikeli ve fırtınalı “ergenlik dönemi” olduğu halde, şefkat timsali Peygamberimiz, onu hiç kırmıyor. Burada alınacak çok dersler var.
Öfke kötü ahlâkın kaynağıdır
Yine Yüce Peygamberimizin (s.a.v.) “Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan mahrum olur” (Müslim, Birr: 23) şeklindeki sözü, hem bir tehdit hem de bir teşvik niteliğindedir. Demek ki yumuşak huylu olmamak, hayırdan mahrum olmayı netice verirken, halim selim olmak da, büyük hayırlara mazhar etmektedir.
Peygamberimiz, sertlikten, öfkeden, insanları kırıp incitmekten daima sakındırmıştır.
“Pehlivan güreşte başkasını yenen değildir. Asıl pehlivan öfke ânında kendine hâkim olandır” (Muvatta, Hüsn-ü Hulk: 12) sözüyle, öfkeyi yutmanın ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Çünkü öfkelenmek kötü ahlâkın kaynağıdır. Sabırsız ve öfkeli kimse, çevresindekilerin kalbini kırar, onları üzer ve mutsuz eder.

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
05 Şubat 2016, 08:00
Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) “güzel ahlâk”la ilgili hadislerinden birinde şöyle demiştir.
“Cömert güzel ahlâklı bir genç; cimri, ibâdet eden, kötü ahlâklı bir yaşlıdan Allah'a daha sevimlidir.” (Deylemî ve Muhtarü-l Ehâdis: 88)
Bu hadiste gençler güzel ahlâka teşvik edilirken bir mukayese yapılmaktadır. Buna göre, Allah katında, güzel ahlâklı olmayan bir yaşlı, ibâdet etse bile güzel ahlâklı genç kadar sevimli değildir. Fakat buradaki ibadetten kasıt, farz ibadetler değildir. Çünkü farz ibadetleri bütün Müslümanlar yapmak zorundadır. Buna göre, güzel ahlâklı bir genç, nafile ibadetlerde çok ileri olan bir ihtiyardan üstündür. Hem farzlarla birlikte nafile ibadet yapmak hem de güzel ahlâklı olmak ise bir genç için büyük bir nimet ve büyük bir başarıdır.
En çok gençlere yakışıyor
Bir defasında bir adam Peygamberimize (s.a.v.) gelerek “Hangi amel Allah'a daha sevimlidir?” diye sorar. Her defasında “Güzel ahlâktır” cevabını alır. Bunun üzerine adam aynı soruyu dördüncü defa sorar. Peygamberimiz (s.a.v.), “Niçin anlamıyorsun? Güzel ahlâktır, o da gücün yeterse kızmamandır” demiştir. (Muhammed b. Mervezî, Kitâbüssalât)
Şu hadisin kendisi bile, Peygamberimizin (s.a.v.) kızmama konusundaki başarısını göstermektedir. Birçok insan aynı soruyu dört defa tekrarlayan birisine öfkelenerek hakaret edebilir. O ise, sabırla cevap vermeye devam etmektedir.
Başta zikrettiğimiz hadiste, “güzel ahlâklı bir gencin” övülmesinin bir başka hikmeti de şudur:
Genç iken güzel ahlâklı olmak zordur. Bu çağda çabuk hislerine kapılan, hemen öfkelenen gençler, yok yere kalp kırabilir, insanlara zarar verebilir. Buna rağmen güzel ahlâklı olması, insanlara hoşgörülü ve yumuşak davranması, onu Allah katında sevimli kılmıştır.
Bu da genç kardeşlerimiz için büyük bir müjdedir. Allah’ın bizi sevmesi, takdir etmesi kadar mühim bir mazhariyet olamaz. Böyle bir makama ulaşmak da, güzel ahlâkı kazanmakla mümkündür.
“Onun ahlâkı Kur’an’dır”
Hazret-i Aişe (r.a.) Validemizin belirttiği gibi, “ahlâkı Kur'an olan” Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bütün davranışlarıyla bizlere rehber olmuşlardır. Nitekim Medine hayatı boyunca kendisinin yanında bulunan Enes bin Mâlik'in (r.a.) şu sözleri ibretlidir: “Resûlüllah (s.a.v.) on yıl hizmet ettim. Bana hiçbir zaman 'Üf' demedi ve yaptığım bir iş için 'Bunu neden yaptın' veya yapmadığım bir iş için 'Bunu neden yapmadın?' buyurmadı.” (Tirmizi, Birr: 68)
Gerçekten bu ifâdelere inanmak zordur. Daha doğrusu, inanılması güç olan bu durum, Peygamberimizin (s.a.v.) bir mûcizesidir. Çünkü bırakın on yılı, on gün, belki on saat bile birlikte olunan bir kimseyle, on defa farklı düşünmek mümkündür.
Anlayış, hoşgörü, şefkat, sabır, af ve yumuşak huyluluğun zirvesinde olan Nebiler Nebisi (s.a.v.), on yıl kendisine hizmet eden bir genci kırmıyor, üzmüyor, azarlamıyor. Oysa Enes bin Mâlik (r.a.), on yaşında iken Resulüllah annesi tarafından hediye edilmişti. Onla yirmi yaş arası, bir gencin en tehlikeli ve fırtınalı “ergenlik dönemi” olduğu halde, şefkat timsali Peygamberimiz, onu hiç kırmıyor. Burada alınacak çok dersler var.
Öfke kötü ahlâkın kaynağıdır
Yine Yüce Peygamberimizin (s.a.v.) “Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan mahrum olur” (Müslim, Birr: 23) şeklindeki sözü, hem bir tehdit hem de bir teşvik niteliğindedir. Demek ki yumuşak huylu olmamak, hayırdan mahrum olmayı netice verirken, halim selim olmak da, büyük hayırlara mazhar etmektedir.
Peygamberimiz, sertlikten, öfkeden, insanları kırıp incitmekten daima sakındırmıştır.
“Pehlivan güreşte başkasını yenen değildir. Asıl pehlivan öfke ânında kendine hâkim olandır” (Muvatta, Hüsn-ü Hulk: 12) sözüyle, öfkeyi yutmanın ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Çünkü öfkelenmek kötü ahlâkın kaynağıdır. Sabırsız ve öfkeli kimse, çevresindekilerin kalbini kırar, onları üzer ve mutsuz eder.
11 Şubat 2016 Perşembe
KELEBEK KOZASI…
KELEBEK KOZASI…
Bir gün kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenarına oturduğu otlardan birinin dalında küçük bir kozayı fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi...
Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi....
Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama kelebeğin küçük bedeni o delikten bir türlü çıkmıyordu. Kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü adam. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi...
Cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
Böylece bir iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.
Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının açılıp genişlemesini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçlendiğini görmek istiyordu…
Ama bunlardan hiçbiri olmadı!.. Kelebek kozasından zamanından önce çıkmıştı. Ne kadar çabalasa da uçamadı ve buruşmuş kanatlarıyla yerde sürünmeye devam etti.
Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen bilmediği şey; kozanın kısıtlayıcılığına karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çabanın, bedenindeki sıvının kanatlarına gitmesini ve bu sayede doğru zamanda çıktığında uçabilmesini sağlayacak olduğuydu…
Bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen, tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey; çabalardır…
Hayat akarken sarf edilen çaba ve zaman bizi bir sonraki adıma hazırlar, gerekli güce ulaşılmasını sağlar…
Kendi kanatlarımızla uçmak için emek vermemiz, zorluklarla mücadele etmemiz gerekiyor…
Kozalarımızdan zamanında ve olgunlaşmış çıkabilmemiz dileğiyle…
Ninem diyor ki; Terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var.
Bir gün kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenarına oturduğu otlardan birinin dalında küçük bir kozayı fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi...
Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi....
Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama kelebeğin küçük bedeni o delikten bir türlü çıkmıyordu. Kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü adam. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi...
Cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.
Böylece bir iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.
Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının açılıp genişlemesini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçlendiğini görmek istiyordu…
Ama bunlardan hiçbiri olmadı!.. Kelebek kozasından zamanından önce çıkmıştı. Ne kadar çabalasa da uçamadı ve buruşmuş kanatlarıyla yerde sürünmeye devam etti.
Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen bilmediği şey; kozanın kısıtlayıcılığına karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çabanın, bedenindeki sıvının kanatlarına gitmesini ve bu sayede doğru zamanda çıktığında uçabilmesini sağlayacak olduğuydu…
Bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen, tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey; çabalardır…
Hayat akarken sarf edilen çaba ve zaman bizi bir sonraki adıma hazırlar, gerekli güce ulaşılmasını sağlar…
Kendi kanatlarımızla uçmak için emek vermemiz, zorluklarla mücadele etmemiz gerekiyor…
Kozalarımızdan zamanında ve olgunlaşmış çıkabilmemiz dileğiyle…
Ninem diyor ki; Terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var.
10 Şubat 2016 Çarşamba
TEKNOLOJİK OBEZİTE
TEKNOLOJİK OBEZİTE
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün tanımına göre; “Vücutta hastalıklara neden olacak şekilde ve oranda normal olmayan, çok fazla yağ birikimi.”
Obezite ile ilgili detaylı bilgiyi, tıpçılara bırakalım. Ama bilinen bir gerçek; Sağlığımızı tehdit eden önemli bir hastalıktır.
Ancak bugün, obeziteden daha tehlikeli bir gelişme var; “Teknolojik Obezite”....
Birinci obezite ile ilgili ciddi çalışmalar yapılmakta, tedbirler alınmakta, bilgilendirme faaliyetleri aralıksız sürmektedir.
Oysa “Teknolojik Obezite” bir hastalık olarak kabul edilmediği için hemen hiçbir çalışma yapılmamakta. Uzman olmanız gerekmez, çevrenize bir bakın, gözlemleyin.
Tehlikenin boyutlarını siz de göreceksiniz. Öyle uzağa gitmenize de gerek yok. Evinizden başlayın...
Tıpkı hava kirliliği, çevre kirliliği, su kirliliği gibi “bilgi kirliliği” ile de karşı karşıyayız. Bilgi kirliliğinin yan etkisi ise hiç de azımsanamayacak olumsuzluklar doğuran Teknolojik Obezitedir.
Gençlerimiz her türlü virüsü barındıran bilgi kirliliğine açık. Hepsinin elinde en son model akıllı telefon ve onun varyantı olan bilgisayarlar. Kımıldayacak hâlleri kalmamış...
Vücudundaki yağı atmak için spor salonlarına koşuyorlar, fakat beyinlerindeki, ruhlarındaki, tefekkürlerindeki obeziteyi bertaraf edemiyorlar.
Donuk donuk bakışlar,
Kısa, anlaşılmaz kelimeler,
Tepkisiz suratlar...
Gülmeleri gülme değil, ağlamaları ağlama değil.
Kitap, dergi, yazı, kalem hak getire.
Âlemimizden çıkmış kavramlar.
Herbiri(miz) ayrı âlemde (sanal âlemde) yaşar hâle geldik. Hemen hiçbir hataya tahammülümüz kalmamış, bağışlayıcılığımız elimizden alınmış. Çünkü teknoloji öyle diyor; (.) yerine (,) koyarsanız sonuç alamıyorsunuz.
Sonuca, sadece sonuca odaklanmış durumdayız.
Obezite, diyabet yapar, kalbi etkiler, fiziğimizi etkiler.
Teknolojik obezite ise, düşünceyi dumura uğratıp, insanlığımızı alıp götürüyor.
Yanlış anlaşılmasın. Teknolojiye karşı değilim, olamam.
Teknoloji kaçınılmazdır, doğru.
İşlerimizi kolaylaştırıp, hızlandırır, doğru.
Havasız, susuz da yapamayız.
Ama suyu içilebilir, havayı solunabilir hâle getirmek için ne masraflar ediliyor. Zarar vermemesi için süzgeçleniyor.
Bilgi öyle mi ya?!
Geldiği gibi giriyor genç dimağlara...
Üç yaşındaki çocuğun yirmi yaşındaki bir erişkinin bildiğini bilmesi, övünülecek bir durum değildir. Biliyoruz ki mevsiminden önce ol(durul)an meyvenin, sebzenin tadı olmaz.
Niçin organik yumurta, organik gıda arıyoruz? Hormonlu ve zamansız her şeyin bize zarar vereceğinin şuurundayız da ondan..
Çocuklarımızın hormonlu büyümesini istemiyorsak onları, hiç olmazsa akılları erene kadar koruyalım.
Teknolojik obezite bir uçurumdur.
Aman dikkat!..
Zira sanal âlemde gülün en güzelini görürsünüz de, kokusunu alamazsınız.
Çünkü gördüğünüz gül değil.
O, sadece (I) ve (0)'dan ibaret sanal bir şeydir.
Prof. Dr. Muhittin Şimşek Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün tanımına göre; “Vücutta hastalıklara neden olacak şekilde ve oranda normal olmayan, çok fazla yağ birikimi.”
Obezite ile ilgili detaylı bilgiyi, tıpçılara bırakalım. Ama bilinen bir gerçek; Sağlığımızı tehdit eden önemli bir hastalıktır.
Ancak bugün, obeziteden daha tehlikeli bir gelişme var; “Teknolojik Obezite”....
Birinci obezite ile ilgili ciddi çalışmalar yapılmakta, tedbirler alınmakta, bilgilendirme faaliyetleri aralıksız sürmektedir.
Oysa “Teknolojik Obezite” bir hastalık olarak kabul edilmediği için hemen hiçbir çalışma yapılmamakta. Uzman olmanız gerekmez, çevrenize bir bakın, gözlemleyin.
Tehlikenin boyutlarını siz de göreceksiniz. Öyle uzağa gitmenize de gerek yok. Evinizden başlayın...
Tıpkı hava kirliliği, çevre kirliliği, su kirliliği gibi “bilgi kirliliği” ile de karşı karşıyayız. Bilgi kirliliğinin yan etkisi ise hiç de azımsanamayacak olumsuzluklar doğuran Teknolojik Obezitedir.
Gençlerimiz her türlü virüsü barındıran bilgi kirliliğine açık. Hepsinin elinde en son model akıllı telefon ve onun varyantı olan bilgisayarlar. Kımıldayacak hâlleri kalmamış...
Vücudundaki yağı atmak için spor salonlarına koşuyorlar, fakat beyinlerindeki, ruhlarındaki, tefekkürlerindeki obeziteyi bertaraf edemiyorlar.
Donuk donuk bakışlar,
Kısa, anlaşılmaz kelimeler,
Tepkisiz suratlar...
Gülmeleri gülme değil, ağlamaları ağlama değil.
Kitap, dergi, yazı, kalem hak getire.
Âlemimizden çıkmış kavramlar.
Herbiri(miz) ayrı âlemde (sanal âlemde) yaşar hâle geldik. Hemen hiçbir hataya tahammülümüz kalmamış, bağışlayıcılığımız elimizden alınmış. Çünkü teknoloji öyle diyor; (.) yerine (,) koyarsanız sonuç alamıyorsunuz.
Sonuca, sadece sonuca odaklanmış durumdayız.
Obezite, diyabet yapar, kalbi etkiler, fiziğimizi etkiler.
Teknolojik obezite ise, düşünceyi dumura uğratıp, insanlığımızı alıp götürüyor.
Yanlış anlaşılmasın. Teknolojiye karşı değilim, olamam.
Teknoloji kaçınılmazdır, doğru.
İşlerimizi kolaylaştırıp, hızlandırır, doğru.
Havasız, susuz da yapamayız.
Ama suyu içilebilir, havayı solunabilir hâle getirmek için ne masraflar ediliyor. Zarar vermemesi için süzgeçleniyor.
Bilgi öyle mi ya?!
Geldiği gibi giriyor genç dimağlara...
Üç yaşındaki çocuğun yirmi yaşındaki bir erişkinin bildiğini bilmesi, övünülecek bir durum değildir. Biliyoruz ki mevsiminden önce ol(durul)an meyvenin, sebzenin tadı olmaz.
Niçin organik yumurta, organik gıda arıyoruz? Hormonlu ve zamansız her şeyin bize zarar vereceğinin şuurundayız da ondan..
Çocuklarımızın hormonlu büyümesini istemiyorsak onları, hiç olmazsa akılları erene kadar koruyalım.
Teknolojik obezite bir uçurumdur.
Aman dikkat!..
Zira sanal âlemde gülün en güzelini görürsünüz de, kokusunu alamazsınız.
Çünkü gördüğünüz gül değil.
O, sadece (I) ve (0)'dan ibaret sanal bir şeydir.
Prof. Dr. Muhittin Şimşek Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



