19 Şubat 2016 Cuma

Cemil Tokpınar - Kaza namazları nasıl biter?

Cemil Tokpınar - Kaza namazları nasıl biter?

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
12 Şubat 2016, 08:00

Aslında namazın kazasından çok edasıyla meşgul olmak gerekir. “Namazımızı her yerde, her zaman, tüm engelleri aşarak, hakkıyla nasıl kılabiliriz?” sorusuna cevap vermek için seferber olmalıyız.

Ancak geçmiş namazların kazasının kılınması iki açıdan çok önemli:

Birincisi, henüz namaz kılmayanlar, “Zaten birçok kazam var. Namaza başlasam bile onları bitirmem çok zor” düşüncesiyle bir türlü beş vakit namaza başlayamıyor.

İkincisi, namaz kılanların geçmiş kaza borçları yıllardır bitmeyince şevkleri kırılıyor, namazdaki huşu ve zevki hissedemiyorlar.

Oysa her şeyin bir çözümü var. Kaza namazları kılarken şu hususlara dikkat ederseniz, inşallah daha kısa zamanda bitirebilirsiniz:
 
1 Öncelikle Rabbinize olan namaz borcunu bitirmek için şevkli ve gayretli olun. Kaza namazı borcunuz yüz yıl bile olsa ümidinizi kırmayın. Yeter ki, tövbe edip bundan sonraki namazlarınızı hassasiyetle kılın, kazalara başlayın ve zamanınızı iyi değerlendirip borçlu gitmemek için çırpının. Böylesi bir ihlâs ve gayret olursa, inşallah Rabbimizin rahmet ve mağfireti sizi kuşatacaktır. Söz gelimi, yüz yaşında namaza başlayan ve geçmişi için usûlünce tövbe ederek bir vakit eda ve bir vakit kaza kıldıktan sonra vefat eden birisi bile Rabbimizin af ve mağfiretine uğrayabilir.
 
2 Namazları eda ederken zaman ve imkân müsaitse uzun sureler okumak daha faziletlidir. Ancak kaza namazlarında esas olan borcumuzu en kısa zamanda ödemek olduğu için hep kısa sureler okuyabilirsiniz.

3 Kaza namazlarında büyük bir hassasiyetle ve ısrarla üzerinde duracağımız husus, namazın öncelikle farzlarını ve vaciplerini yerine getirmektir. Bunun dışında, meselâ Tahiyyattan sonra Allahümme Salli ve Barik, Rabbenâ Âtina ve benzer duaları okumadan selam verebilirsiniz. Böylece kazandığınız zamanı, daha fazla kaza namazı kılmaya harcayabilirsiniz.

4 Namazın kazası kılınırken de ezan okuyup kaamet getirilebilir. Fakat siz yıllarca sürecek kaza namazlarını daha kısa sürede kılabilmek için ezan ve kaameti de terk edebilirsiniz.
 
5 Bilhassa namazlardan sonraki dualarınızda, “Allah’ım, ölmeden önce kaza namazlarımı tamamlamayı nasip et” diye dua edin. İnşallah Rabbim bu duayı kabul eder, Allah’a ve kullara ait hakları yerine getirme fırsatı verir. Dua tamamen kabul olmasa bile, sizin samimiyetinizi gösteren bir belgedir. İnşallah Rabbimiz hesap gününde, “Bu kulumun ömrü olsaydı kılıp bitirecekti” diyerek rahmet ve mağfiretle muamele eder.

6 Yıllardır namaz kılmadığınız için hem namazın sevabından mahrum oldunuz hem de günah kazandınız. Peygamberimiz (a.s.m.), günahlardan kurtulmanın çaresini gösterirken, salih amelleri arttırma tavsiyesinde bulunmuştur. Siz de, mademki geçmişi kazaya, bugünü edaya başladınız; namazlarınızı hakkıyla ve huşu içinde kılmaya, namazı başkalarına anlatıp teşvik etmeye çalışın. Bir iyiliğe vesile olan onu yapmış gibi sevap aldığına göre, namaza başlamasına vesile olduğunuz kişilerden dolayı siz de namaz sevabı alacaksınız.

7 Geçmiş günahlarınıza kefaret olması için namazla birlikte diğer salih amellere de büyük özen gösterin. Meselâ, yerine getirme şartlarını taşıyorsanız, oruç, zekât, hac gibi farzlara sarılın, dinî hizmetlere omuz verin, sadaka ve benzeri hayır hizmetlerine koşun. Ta ki, bu iyilikler geçmişteki ihmalinizi telâfi etsin.

Bu tavsiyelerimize uyarak, kaza namazlarınızı daha kısa zamanda bitirmeniz ve şevkle kılmanız mümkündür. Söz gelimi, her namazdan sonra aynı vaktin bir kazasını kılıyorsanız, iki veya üç kılabilirsiniz. Maksadımız, kaza namazlarını baştan savma kılmak değildir. Namaz için gerekli olan bütün şartları ve huşuu elbette ihmal etmeyeceksiniz; sadece en kısa zamanda farz borcundan kurtulmak için zaman kazanmış olacaksınız.


 
 
 

18 Şubat 2016 Perşembe

🌿PEYGAMBERİMİZE ÖVGÜ🌿

🌿PEYGAMBERİMİZE ÖVGÜ🌿

Şefik Can, Dîvân-ı Kebîr, C.3,1218



*Ey ebediyyetin, sonsuzluğun padişahı! Ey gökyüzünün ay'ı! Sen yaşayışın kaynağısın, sen mekânsız alemin gül bahçesisin.

*Senin tatlı, berrak suyunu görünce can hikayesini duydum, can gibi mana aleminin derinliklerine daldım, görünmez oldum.

* Hoş kokulu misk aşığı olan kişi, misk ahularını avlamak için onları kovalarken, ahular sarhoşlar gibi koşarak göbeklerindeki misk kokusunu etrafa yayarlar.

*Senin insana canlar bağışlayan, şeker gibi gülüşün yüzünden şeker bile sana kul köle olmuş. Diri olan can senin aşkınla dirilik denizine batmış, kaybolmuş.

*Ey dünya sevgisine kapılmış, gaflet sarhoşları! Peygamber mübarek yüzü ile bilgisizlik karanlıklarını aydınlattı. Gündüz oldu, uyanın, kalkın, Hak bülbüllerinin gül bahçelerinden gelen gönül alıcı seslerini işitin, mest olun!

*Yaseminler gibi cilvelen, manevî neşe ile başını oynat, salla! Etrafa şekerler dağıtmak, ağızları manen tatlandırmak istiyorsan, evini ballarla doldur!

*Nergis gözlerin mest oldu. Sen perî misin, yoksa melek misin? şekerlerle yoğrulmuşsun, sen gül bahçesinin goncası mısın?

* Kardeşim, gece gündüz mest olmak, kendinde olmamak çok hoş bir şeydir. Aklını başına al da büyükler büyüğü Allah'ın aşkıyla mest ol, bu halden daha iyi hal düşünülemez. Bir ikincisi yoktur.

*Onun mübarek adı, canlara candır. Onu anmak, zikr etmek, madenlere la'ldir, yakuttur. Onun aşkı ruhlara hem güvenlik, hem de emellerin özüdür.

*Adını andığım zaman bahtım yeşerir, kutlu bahta kavuşurum. İsminin anlamını yaşamış olurum.

*Bu kadehteki şarap, sizi bulmak, ağızsız bir yoldan size ulaşıp gönülde, canda parlamak, sizi sizden alıp götürmek için acele ediyor, çırpınıyor duruyor.

*Ey anlayışı olan akıllı kişi! Manen kör olmuş kişinin körlüğünü gider! Bundan başka yapacak bir şey yok. İmtihana kalkışma!

* Bundan başka bir yol yoktur. Bundan başka bir padişah yoktur. Bundan başka bir ay da yoktur. Bundan başka ne varsa hepsi fânidir, gelip geçicidir.

*Hayır sus, artık sus! Yalancıktan yüzünü ekşit, akıllı kişileri bırak da gizlice mansur şarabı iç!

Şefik Can, Dîvân-ı Kebîr, C.3,1218



ESKİ BİR LETONYA HİKAYESİ

ESKİ BİR LETONYA HİKAYESİ

"Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu... görüp ihbar edecek diye korkarmış.

İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : "Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş. Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış.

Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: "Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu, şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.'' Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş.

Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme." Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış.

İlkbahara doğru köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış.Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış. İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt vermiş:

"Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar, yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin." Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar.

Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış. Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış.

"Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var."


17 Şubat 2016 Çarşamba

BEN SENİN YANINDAYIM, BENİ UZAKTA SANMA!

BEN SENİN YANINDAYIM, BENİ UZAKTA SANMA!



504. HAKK'IN SEVDİĞİ KULUNA HİTABI:

"BEN SENİN YANINDAYIM, BENİ UZAKTA SANMA!"

• Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma!

• Mimardan, yani kendini yaratandan uzak düşen kisinin işi yolunda, uygun olur mu?

• Benim gözümle neselenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevî zevkden ötürü mahmurlaşır.

• İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevî güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur.

• Bensiz sana bir parmak bal verseler, o bir parmak baldır ama yüzlerce arısı vardır.

• Bensiz seni bir işe, bir yere amir tayin etseler, binlerce memurdan beter hale gelirsin. Bir emir kulu olursun.

• Halk, insanlar karınca gibidirler. Biz ise Süleyman'ız. Sus, sırlı ol, gizlen.

Şefik Can, Dîvân-I Kebîr’den Seçmeler, c.2, 504



İNSANLARIN ELİNE BAKMA Kİ…

İNSANLARIN ELİNE BAKMA Kİ…

Sehl ibni Sa'd (radıyallahü anh) rivayet ediyor:

Sevgili Peygamberimize biri geldi ve “Yâ Resulallah! Allahü teâlânın ve insanların, beni sevecekleri bir işi bana öğretir misiniz” dedi....

 Resul aleyhisselâm;

“Dünyadan yüz çevir ki Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki insanlar seni sevsin” buyurdu.

● ● ●

Resul aleyhisselâm zamanında “Kuzman” isminde biri, Hayber Savaşı’na iştirak etmişti ve iyi dövüşüp yararlılıklar gösteriyordu.

Mücahitler onu gördüler.
Ve kendisini takdir ettiler.

Onun bu hâlini Resûlullaha da sitayişle anlatıp;
“Onun yaptığı bu hizmeti biz yapamadık" dediler.

Efendimiz dinleyip;
"Fakat o adam cehennemliktir” buyurdular.

Bu sözü işittiler.
Çok hayret edip;
"Yâ Resulallah! Bir kişi Hazret-i Peygamberin safında, Onunla omuz omuza, canla başla çarpışır da nasıl cehennemlik olur?" dediler.

Efendimiz sükût etti.

Kuzman yaralandı.
Ve acısına dayanamayıp intihar etti.

Eshab-ı kiram, Kuzman'ın intihar ettiğini Peygamberimize haber verince, Efendimiz;

"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, cennetlik gibi görünürler fakat cehennemliktirler. Öyle insanlar da vardır ki, cehennemlik gibi görünürler fakat cennetliktirler" buyurdu.


16 Şubat 2016 Salı

Kavanozdaki pirinçler: Bu deneyi evde yapabilirsiniz!

Kavanozdaki pirinçler: Bu deneyi evde yapabilirsiniz!


Feb9



Pozitif iletişimin ve sevginin gücünün deneyi! Dr. Masaru Emoto’dan esinlenen, Uzman Hipnoterapist Psikolog Gani Eser, sevginin ve pozitif enerjinin ne denli güçlü olduğunu herkesin rahatlıkla deneyebileceği bir deney ile açıkladı.

Bu deney sözcüklerin suya ve hücrelere etkisini gösteren çok ama çok önemli sonuçlar içeriyor. Kanseri belki de bu deneyin açtığı yolla, farklı varyasyonlarının sonuçlarıyla yeneceğiz. Belki bu yolla yaralarımız daha çabuk iyileşecek, organlar kendilerini yenileyecek.


Bir çocuk sizi yanağınızdan öptüğünde hiç nedensiz; sadece siz olduğunuz için, hiç çıkar gözetmeden… Ne olur bilir misiniz? Milyarlarca hücreniz titreşir. Sevginin iyileştirici gücüyle değişime uğrarsınız.

Çünkü çocuk bilir bunu, düştüğü zaman incinen dizinin ağrısının annesinin öpücüğü ile geçtiğini deneyimlemiş ve inanmıştır. Şifayı bilinçsizce sunar size. Bedenimizin yüzde yetmişi su. Hücrelerimizin de taşıdığı su miktarı aynı oranda. Ve su bulunduğu ortama, maruz kaldığı etkiye göre farklılaşıyor. Nefretin yol açtığı değişim ile sevginin etkisi farklı, tek başınalıkla yalnızınki farklı.


Kavanozdaki pirinçler

Sizin de evde yapabileceğiniz basit bir deney bu tezi doğruluyor. Üç kavanoza eşit miktarda pirinç koyup üzerini su ile doldurup ilk kavanoza “seni seviyorum, çok güzelsin,” ikinci kavanoza “senden nefret ediyorum, iğrençsin,” yazılı birer etiket yapıştırılır. Sonuncusuna etiket yapıştırılmaz. İlk iki kavanoza bir ay boyunca her gün sabah akşam üzerilerinde yazılı olan sözcükler söylenir. Üçüncü kavanoza dokunulmaz, ilgisiz bırakılır.

Bir ay sonra; ilk kavanozdaki pirinçler söylenen sevgi sözcüklerinin etkisiyle bembeyaz ve sağlıklı bir biçimde büyür. İkinci kavanozdaki pirinçler nefret söyleminin etkisiyle küçülür ve simsiyah olur. Son kavanozdaki pirinçler beyazlıklarını kaybetmezler ama yer yer küflü, yer yer yosun tutmuş bir hal alırlar. Bu deney sözcüklerin suya ve hücrelere etkisini gösteren çok ama çok önemli sonuçlar içeriyor. Kanseri belki de bu deneyin açtığı yolla, farklı varyasyonlarının sonuçlarıyla yeneceğiz. Belki bu yolla yaralarımız daha çabuk iyileşecek, organlar kendilerini yenileyecek. İkinci kavanozdaki pirinçler kanserli hücrelerle aynı yapıya sahip. Onları yeniden sağlıklı beyaz yapıya dönüştürmek mümkün mü? Üçüncü kavanozdaki küf ya da yosunun bu dönüşüme bir katkısı olabilir mi? İkinci kavanozdaki bir pirinç tanesi ilk kavanoza atılırsa nasıl bir sonuç doğar?

İşte bu soruların cevapları ilaç firmalarının sonunu getirebilecek kadar önemli. Pirincin etkilendiğini gördüğümüz deney bir ay kadar beklemeyi gerektiriyor. Oysa su anında etkilenir ve etkiler. Her su damlasının bir hafızası vardır ve bunu kullanmayı öğrendiğimizde hastalık kavramı dünyayı terk edebilecek.

Çocuğunuz sizi öptüğünde bütün hücreleriniz sevgi enerjisi ile titreşir. “Baba seni çok seviyorum,” dediğinde, “canım annem,” dediğinde hiçbir hücreniz buna kayıtsız kalamaz.

Siz bir bardak suyu avuçlarınızın arasına alıp, çocuğunuzun yanağınıza öpücük kondurduğu ya da sizi sevdiğini söylediği o anı hatırlarsanız, su sevgi ile dolar. Hafızasında sevgi olan su içine aktığı bedene şifa verir. Yakın gelecekte sadece sudan daha farklı biçimlerde yararlanmayı öğrenecek olan insanoğlu basit ama sağlıklı yaşamanın da sırrına erişecek.

kaynak: indigo dergisi

 
 
 

DÜNYANIN EN DÜRÜST VE EN MEDENÎ MİLLETİ...

DÜNYANIN EN DÜRÜST VE EN MEDENÎ MİLLETİ...



Ecdâdımız Osmanlılar her sâhada olduğu gibi, ahlâken de bütün milletlerden medenî idiler. Bu, Avrupalı yazarlar taraf...ından da kabul edilmektedir. Meselâ A. L. Castella’nın Osmanlı ahlâkı hususunda enteresan tesbitleri vardır.


Yazarın arkadaşlarından biri, içinde bin kuruş bulunan bir torba ile İstanbul yakasından Beyoğlu’na gidiyordu. Tophane iskelesine çıkarken torbanın ağzı çözülüp paralar rıhtıma dağıldı. Bazıları da denize yuvarlandı. Çevreden bunu görenler, adamın yardımına koştular. Herkes bulabildiği kadarını topladı ve adamın torbasına doldurdu. Paranın sahibi şaşkınlık içindeydi. Hatta endişeliydi. Paralarının bir kısmının çalınabileceğinden korkmaktaydı. Fakat denize düşen paraların bile çıkartılıp kendisine teslim edilmekte olduğunu görünce, içi ferahladı.

Nihayet bütün paralar toplandığında adam, “Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum! Bana büyük bir iyilikte bulundunuz. Bu soğukta denize dalıp paralarımı çıkardınız. Bir sürü zahmete katlandınız. Bu iyilikleriniz karşılıksız kalmamalı. Size borcumu ödemem lâzım, dedi ve elini torbasına attı.

Ancak orada bulunanlar, buna itiraz ettiler. İçlerinden biri “Bize hiçbir borcun yoktur, dedi, biz sadece vazifemizi yaptık. Bu durumda kim olsa, aynı şeyi yapardı. Adam hayretler içindeydi. Ama nasıl olur? dedi, bunca iyilik karşılıksız yapılır mı?
Yardımseverlerden bir diğeri, “Neden olmasın? İnsanlık yardımlaşmayı gerektirir. Hem ne yaptık ki?” dedi.

Adam defalarca teşekkür ederek oradan ayrıldı ve evine döndü. İçinde hâlâ bir şüphe vardı. Aceleyle torbasını boşalttı. İçindeki paraları teker teker saydı. Paraları tamamdı. Bir kuruş bile eksik değildi. Bu asîl davranış karşısında şunları düşünmekten kendini alamadı: “Acaba, diyordu, halkın en fakir tabakasında bile incelik ve zarafetin bu derecesi yalnız Türkler’e mi mahsustu? Hakikaten bütün bu ulvî karakterler onlara ancak şeref verirdi.

Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyâsetiyle medenî hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyetteydi.”

Vehbi Tülek – 1001 Osmanlı Hikayesi


15 Şubat 2016 Pazartesi

ANAM BANA HAYDAR ADINI VERDİ!

ANAM BANA HAYDAR ADINI VERDİ!

Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh), Resulullahın damadı, Hazret-i Ömer'in kayınpederidir.
Resulullahın amcası Ebu Talib'in oğludur. İslam halifelerinin ve ismen Cennetle müjdelenen on kişinin dördüncüsüdür....

 Ehl-i beytin birincisidir... Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma ve çocuklarının, herkesin üzerinde hakları vardır. İnsanların en şereflileri onlardır. Onlara tazim, dinimizin emridir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ali'yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesai]

 Hazret-i Ali'nin menkıbeleri çoktur...

Onun, Hayber'in fethindeki kahramanlığı; kalenin kapısını söküp, kalkan olarak kullanması meşhurdur.

 Bu savaşta, Yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab;

-Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır.

 Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir, diyerek Müslümanlardan er istedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ali;

-Ben oyum ki, anam bana Haydar [Aslan] adını vermiştir! Ben, ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir, diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.

Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Çünkü rüyasında kendisini bir aslanın parçaladığını görmüştü.

Hazret-i Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, onun tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, siperlendiği kalkanını ve miğferini biçti. Başını, ikiye ayırdı.
Merhab'ın başına inen kılıç o kadar ses çıkardı ki, Hayber karargâhında bulunan Ümmi Seleme, "Merhab'ın dişlerine kadar oturan kılıcın sesini ben de işittim" dedi...

Hayber gazasından dönen Hazret-i Ali'ye Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Ya Ali! Eğer halk, hazreti İsa'ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirlerdi. Seni şehid ederler.

Ahirette havzımın üzerinde halifemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur!

Hazret-i Ali Resulullah efendimizden bu sözleri işitince şükür secdesi yaptı...

Ahmet Demirbaş


Bu beş kişiden sakının

Bu beş kişiden sakının

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
12 Şubat 2016, 08:00

İmâm Muhammed Bâkır’ın rivayet ettiğine göre babası Zeynelâbidîn Hazretleri kendisine şu tavsiyede bulunmuştur: “Beş sınıf insanla arkadaşlık yapmaktan sakın:

1 Fâsık (Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelen) kimse ile arkadaş olma! Çünkü o, seni bir lokma ekmeğe, belki de bundan daha azına satar.
 
2 Cimri ile arkadaş olma! Çünkü o, çok muhtaç olduğun bir zamanda, malını korumak için seninle alâkasını keser.

3 Yalancı ile arkadaş olma! Çünkü o, serap gibidir; yakın olanı sana uzak gösterir.
 
4 Ahmak kişiyle arkadaş olma! Çünkü o, sana faydalı olmak isterken zarar verir.
 
5 Sıla-ı rahmi terk eden (yakın akrabalarıyla münasebeti kesen) kimse ile arkadaş olma!

Çünkü ben, Kur’ân-ı Kerim’de tam üç yerde böyle kimsenin mel’ûn olduğunu gördüm.”
 
Saç boyamanın dinimizde hükmü nedir?

Dinimizde saç boyamanın veya kına yakmak suretiyle saç rengini değiştirmenin sakıncası yoktur. Ancak saçı siyaha boyamak aldatmaca olduğu için mekruh görülmüştür. Zira yaşlı bir insan bu sayede kendini daha genç gösterebilir. Ayrıca kullanılan boya malzemelerinin deride tabaka oluşturup gusle mani olacak kimyasal içermediğinden emin olmak lazımdır.

Yahudi ve Hristiyan âdetlerine muhalefeti emreden Peygamberimiz (s.a.v.), onların, kulluğa aykırı olarak nitelendirdikleri saçları boyamayı teşvik etmiştir. Efendimiz bir hadis-i şerifte: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız (saçlarınızı boyayınız)." buyurarak bunu ifade etmiştir.

Netice olarak; ağaran saçın durumu önemlidir. Şöyle ki; bir kimsenin ağaran saçı güzel bir hal arz ediyor, boyanma halinden daha nezih görünüyorsa boyamamak evladır, aksine akları çirkin bir manzara arzediyorsa boyanması evlâdır.

Kalp ve dil
 
Lokman Hekim, bir gün yanında yardımcısı olduğu halde ava çıkmıştı. Akşam olup avdan dönerlerken bir kabile reisi Lokman Hekim’e, kendisinde bir gece misafir kalması için ısrar etti. O da ısrarlara dayanamayarak o gece misafir olmaya razı oldu. Kabile reisi Hazreti Lokman için bir koyun kestirdi. Hazreti Lokman, yardımcısına: “Şu kesilen hayvanın en temiz iki azasını kesip bana getirir misin?” dedi. Yardımcısı gidip koyunun kalbini ve dilini kesti getirdi. Hazreti Lokman: “Aferin bildin,” dedi. İkinci gün başka bir kabile reisi, Hazreti Lokman’a, bir gece de kendisinde misafir kalması ve evini şereflendirmesi için ısrar edince Lokman Hazretleri onu da kırmayıp bir gece de onun evinde kaldı. Orada da ziyafet olarak bir koyun kestiler. Hazreti Lokman, yardımcısına bu sefer: “Hayvanın bana en pis yerinden ikisini kesip getirir misin?” dedi. Yardımcısı yine hayvanın dilini ve kalbini kesip önüne koydu. Lokman Hazretleri bu sefer: “Aferin, bunu da bildin. Hakikaten insanın ve hayvanın(manen) en pis ve en temiz yeri, kalbi ve lisanıdır” buyurdu.


 
 
 

14 Şubat 2016 Pazar

Abdurrahim Karakoç - Doğmadan Önce


Abdurrahim Karakoç - Doğmadan Önce



Sormuşlar “ezelde aşk var mı? ” diye
Ben kalpten vuruldum doğmadan önce.
İster azap deyin ister hediye
Meçhule sürüldüm doğmadan önce.

Yılmadan ben bana beni anlattım
Günahı tövbeyle yıkayıp attım
Ebed kapısında ölümü tatdım
Kefene sarıldım doğmadan önce.

Gönlüme sevdanın güneşi doğdu
Şüphe iklimimi ışığa boğdu
İlk yağmurum Kâlûbelâ’da yağdı
Bulandım duruldum doğmadan önce.

Sevdim, sevgiliye giden yol uzun
Şerbetini içtim ateşin, buzun
Bazen girdabına düştüm sonsuzun
Çok öldüm-dirildim doğmadan önce.

Duydum ki var varmış, yok yokmuş güya
Gerçeği alt etti gördüğüm rüya
Kendi kopyam imiş meğer şu dünya
Düşündüm, yoruldum doğmadan önce.

Ezelde, ebedde aşkı gördüm ben
Mezarda, mabette aşkı gördüm ben
Gazapta, rahmette aşkı gördüm ben
Aşk ile karıldım doğmadan önce.

Yasaklı Rüyalar(sh.100)

 
 
 
 

13 Şubat 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İnsanlar da nehirler gibidir…

Hekimoğlu İsmail - İnsanlar da nehirler gibidir…


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

İnsanlar da nehirler gibidir…


Nasıl ki, jeolojik devirlerde çökmelerin olmasıyla petrol yatakları, kömür yatakları meydana gelmiş, çıkmalarla dağlar teşekkül etmiş.

Nasıl ki, ilk atomu yaratan Allah, hidrojen ve oksijen gibi iki gazdan suyu yaratmış, su gibi bir şeyden her şeyi yaratmış. Yani Allah kendine göre bir âlem kurmuş; bu âlemde dağları, denizleri, nehirleri yaratmış. İşte sebepleri yaratan Allah, tabiatı da yaratmış. Tabiatın içinde insanları, hayvanları, diğer canlıları yaratmış.

İnsanla hayvan arasında iki fark vardır: İlim ve iman. Eğer insanlık âleminden ilim ve iman çekilip alınsa, dünya hayvanat bahçesi olur.

Bütün nehirler dağlardan çıkar, ovaları sular. Yakın zamanda yapılan barajlarla, nehirler kontrol altına alındı, insanlara daha faydalı hale geldiler. Bazı insanlar da yerden fışkıran kaynaklar gibidir. Tıpkı nehirler gibi kendilerine bir yön çizerler. Bütün canlılara faydalı hale gelirler.

Gerçekten insanlar iki nehir gibi akıyor; iyiler bir nehir, kötüler de ötekisi. İnsanları kötü eden zevkleri ve menfaatleridir, cehalettir.

Her iki nehir çıkarken tertemizdi. Mesela Fırat, çıkarken tertemizdir. Kanalizasyonları Fırat'a bağladılar, Fırat kirlendi. Rahman ve Rahim olan Allah, topraktaki klor ile Fırat'ı temizliyor fakat bütün kanalizasyonlar Fırat'a bağlanırsa o sudan bitkiler bile istifade edemez.

Yani su, su olduğu müddetçe akacaktır. Nasıl ki kırları Allah temizler, insanlar şehirleri kirletirse; yaratıklar içinde insandan başkası kendi kendini kirletemez amma kendi kendini en iyi duruma getirecek de yine insandır. Dünya üzerinde öğretim kadar eğitim de olsaydı, insanlar bu kadar kirlenmezdi.

Mesela fizik dersinde elektrik bahsi vardır. Öğretmen anlatıyor; Elektrik nedir, volt nedir, amper nedir, dinamo nedir, transistor nedir, kondansatör nedir? Bunları anlatırlar hâlbuki uygulamada bu bilgilerin hiç faydası yok.

Eğitimin olmadığı yerde öğretim de insanı kurtaramaz.

Biz bu dünyaya isteyerek gelmedik yani dünyayı bilmeden dünyaya geldik. Bizi bu dünyaya getiren, aynı şekilde bu dünyadan götürüyor. Yani ahireti de bilmiyoruz ama oraya doğru götürülüyoruz. İnsan ister inansın ister inanmasın, ahireti de görüp yaşayacak, tıpkı bu dünya gibi. Ahireti inkâr edene hep güldüm; hem ahirete gidiyor, hem inkâr ediyor...

Gözü yaratanın, gözün gördüğünü görmediği zannedilirse...

“Ellerimizi yaratan, tuttuğumuz şeyleri bilmez” denilirse...

Ağzımızı tanzim ve tertip edenin ne yiyip, ne içtiğimizden haberdar olmadığı farz edilirse...

Kulağımızı yaratanın, söylediklerimizi duymadığı düşünülürse...

Kısacası yaratıklara bakıp yaratan anlaşılmazsa; orada eğitim yoktur, demektir.

Evet, insanlar birbirine zıt iki nehir halinde akıyor, bu akışı hiç kimse inkâr edemez; dünyaya geldik, gidiyoruz. Her nehrin varacağı bir yer vardır, çünkü nehirler durdurulamaz, her nehir kendi menziline dökülecektir.

Mademki dünyada birbirine zıt iki nehir var; bunlar, birbirine zıt iki menzile dökülecek.

Ey insan, hangi menzile doğru yol almaktasın?