3 Ocak 2017 Salı

Vatan olmazsa aşk olmaz

Vatan olmazsa aşk olmaz

Bir hanımefendi anlatıyor:

1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı .

Liseyi yeni bitirmiştim. Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar. Biri avukatmış, gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim. Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum.

Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum. Ama çok geçmedi ki, mahallede bir dedikodu yayıldı.

"Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş.." dediler.

Alt üst oldum. Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu… Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.

Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, Bir de çocuğum olmuştu. 1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü.

Bir gün Beyoğlu’nda rastladım O’na. Oğlum yanımdaydı. Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi. Saygı göstererek durdu önümde.

– Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
– Olur, dedim.

Bir büroya girdik. Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu. İçeride yardımcıları çalışıyordu.

– Siz gerçekten avukat mısınız? dedim.
– Evet, dedi.
– Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz? diye sordum.


Durdu, başı öne eğildi.

– Beni affedin, dedi. İstanbul işgal altındaydı, Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu. Her şeyi didik didik arıyorlardı. Biz de Anadolu’ya, Milli kuvvetlere ancak, cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.

Bu ülke için hayati bir işti. Bunu size bile söyleyemezdim!…

BU VATANI, CANLARINI ve AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ...
 






İHTİYAT

İHTİYAT
 

‘İhtiyat’, gerçekleşmesi beklenilen bir konuda ileriyi düşünerek tedbirli ve hazırlıklı olmak, kendisini korumak, tehlikeye ve günaha düşmekten sakınmak, ölçülü davranmak demektir.

 

Allah (c.c.)’ın haklarıyla ilgili konularda ihtiyatla hareket etmek caiz, kul haklarıyla ilgili konularda ise caiz değildir. Örneğin, namaz insanlar üzerinde Allah (c.c.)’ın bir hakkıdır. Kılınan bir namazın sahih olup olmadığı fıkıh açısından şüpheli ise ihtiyatla hareket edilip bu namazın iade edilmesi, yani yeniden kılınması gerekir. Çünkü üzerine gerekmeyen bir şeyi eda etmek, üzerine gerekeni terk etmekten daha iyidir.

      

Halbuki kul haklarıyla ilgili bir konuda örneğin, tazminat ödenip  ödenmeyeceği şüpheli olan bir durumda ihtiyatla hareket edilip tazminat ödenmesi gerekmez, çünkü şüphe ile tazminat ödenmez, kesinlik olması gerekir. 

       

Diğer yandan ayet ve hadisle konulan  had cezaları şüphe halinde düşer. Hz. Peygamber şöyle buyururlar: “Gücünüzün yettiği kadar, şüphelerle hadleri düşürünüz” [1] Bu durumda, şüphe bulunduğu halde cezanın uygulanması ihtiyat sayılmaz.

 

Yemesi veya içmesi haram olan bir madde ile tedavi konusunda, dinin emir ve yasaklarını bilen müslüman doktorların ağırlık kazanan görüşleri, haram olan maddeyi (ancak o konu ve gerekli miktarı ile sınırlı olarak) helal kılar. Burada ‘zaruretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar’ kuralı işletilir. İhtiyata uyuyorum, diye tedaviden kaçınmak caiz değildir. Çünkü Kur’an-Kerim’de: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” [2] buyurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Tedavi olunuz” [3] buyurmuştur.

 

Bazı İslâm bilgilerine göre, su bulamayan kimsenin vakit namazlarını  kaçıracağından kuşkulanması halinde, teyemmüm edip, namaz kılması, daha sonra kaza  etmesi daha ihtiyatlıdır. Çünkü bu, namaz borcundan yüzde yüz kurtulmayı ifade eder. [4] 

 

Başka bir örnek, öğle ve ikindi namazlarının vakti meselesidir. Ebu Hanife’den gelen sağlam görüşe göre, öğlen vakti güneşin zevalinden, yani gökyüzünün ortasından batıya meylettiği zamandan, gölgenin iki misli olduğu ana kadardır. Ancak Ebu Hanife’den başka bir rivayete, Ebu Yusuf, Züfer ve İmam Şafiî, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel’e göre, öğlenin vakti, gölge bir misli oluncaya kadardır. Diğer yandan Ebu Hanife’den ; ‘Eşyanın gölgesi bir misli olunca öğlenin vakti çıkar, fakat iki misli olmadıkça ikindinin vakti girmez’ görüşü de nakledilmiştir. Bu duruma göre, bir misli ile iki misli arasında şüpheli ve boş bir vakit var, demektir. Bu ihtilafı çözmek ve sonuçtan emin olmak için ihtiyatlı davranmak tavsiye edilmiştir. Burada ihtiyat; öğleyi gölge bir misli olmadan kılmaktır. Böylece bu iki namaz ittifakla vakitlerinde eda edilmiş olur. [5]

 

Ancak şüpheden kaçınmak endişesiyle her ihtilaflı olan konuda ağır olanını almak ihtiyat sayılmaz ve İslâm’ın ‘kolaylaştırın, zorlaştırmayın’ prensibiyle bağdaşmaz. İhtilaflı olan konularda yapılacak olan şey, delillerin incelenmesidir. Daha sağlam delil ortaya çıkınca ona göre amel edilir. Bu araştırmayı kişi kendi yapamıyorsa, “Eğer siz bilmiyorsanız, bilenlere sorun  [6] diye buyurulan ilahi emre göre o konuda uzman bir bilgine sorarak, sonuca ulaşabilir.           

 

Gözleri görmeyenlerin ihtiyatsızlığı sonunda kendilerini düşürebileceğinden zararlarının giderilmesi kolay olur. Halbuki, dini ve dünyevi işlerde ve özellikle ülkelerin yönetiminde ihtiyatsızlık edip büyük zararlara neden olanların bu kayıplarının giderilmesi kolay olmamaktadır. Bundan dolayı her işte ihtiyatı (tedbiri) elden bırakmamak gerekir. Hatta savaşta düşmana üstün gelip kesin sonuç alınacağı sırada bile ihtiyatla hareket etmelidir.

     

İhtiyat üzere hareket edenler her ne kadar davranışlarında yavaş gibi görünürlerse de ulaşılması gereken hedefe ihtiyatsızlardan önce ulaşırlar. İhtiyatsızların başarıyı engelleyici şeytanı, kendi acelecilikleridir.

 

Dünyada herkese güven duymakla görevli sayılmayız. İlişki kuracağımız ve kendisiyle bir iş yapacağımız kişi hakkında iyi kişilerden olduğunu, güvenilir kişi oluşunu duymuş olsak bile ‘belki duyduklarımızda yanlışlık, eksik veya fazlalık vardır. Kişileri ve konuyu biraz inceleyelim.’ demek her ne kadar Sû-i zan hükmünü alırsa da günah sayılmaz. ‘Peşin karar sû-i zandır’ sözü bu ifademizi kuvvetlendirir. [7]

 



[1] Ebu Davud, Salât, 114; Tirmizi, Hudud, 2.
[2] Bakara sûresi,  2/195.
[3] Tirmizi, Tıb, 2; Ebu Davud, Tıb, 1, 11; İbn Mace, Tıb, 1. 
[4] İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar.
[5] İbn Abidin, a.g.e. 1/359.
[6] Nahl sûresi,  16/43.
[7] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.


BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=616
 

SU İÇME ADABI

SU İÇME ADABI

Suyu sağ elle içmelidir.

İçeceği suya bakıp, sonra içmelidir.
Üç nefeste içmelidir.
Soluğu suya değil, bardağın dışına vermeli, nefes verirken, bardağı ağızdan çekmelidir.

Yazın, serin içmelidir. Çok soğuk içmemelidir.

Resulullah efendimiz, serin şerbet içmesini severdi.
(Ayakta içmeyiniz!) buyururdu.

Zemzem suyu, abdest aldıktan sonra kalan su ve ilaç yutmak için içilen su, ayakta içilebilir. Yolcu, her suyu ayakta içebilir. Aç karna su içmemelidir. Suyu yavaş... yavaş emer gibi içmelidir. Ağzı doldurarak içmemelidir. Suyun hepsini bir solukta içmemelidir.

Kaynar şeyi, soluyarak içmemeli. Soğutup, sonra içmelidir. Suya bir şey düşerse, parmakla veya kürdanla almak kolaysa almalı, alınamazsa, suyun bir parçasını dışarı dökerek gidermelidir.

Hadis-i şerifte, (Günahı çok olan, çok su dağıtsın!) buyuruldu. Birkaç kişiye su verirken, önce âlimlere, sonra yaşlılara, en son çocuklara verilir. Yerken, yürürken, otururken de, bu sıra gözetilir.

Kendisi sonra içmelidir. Yanında oturanlara bir şey verirken, kendi sağında olandan başlanır. Sonra, onun sağındakine olarak devam edilir. Sağdakinin izniyle önce soldakine verilebilir. (S. Ebediyye)






2 Ocak 2017 Pazartesi

İHSAN

İHSAN
 

‘İhsan’ kelimesi, ‘hasene’ kökünden türemiştir. Bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri ifade eder.

 

İhsan; güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.

 

İnsan ahlâkının iki yönü vardır:

Birincisi; başkasına iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak,

 

İkincisi; amelde ihsan, yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek, (örneğin Allah’ı)  veya bir şeyi güzel bir amelle yapmak.

 

Kur’an’da, “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı.” [1] denilmekte ve ‘ihsan’ kelimesi kullanılmaktadır.

 

Eğer insanlar hep ‘ihsan üzere’ olurlarsa, yani hep güzel işler yaparlarsa davranışlarını ‘ihsan’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak (ihsan) görürler, güzellikle karşılık görürler.

 

İhsan ahlâkı, adaletten daha kapsamlı bir güzel huydur. Çünkü adalet anlayışında, karşıdakinin hakkını vermek varken, ihsan’da ise hakkından daha fazlasını vermek, daha güzeli ile karşılık vermek anlayışı vardır.

 

Adaletli olmayı dinimiz bir farz ve bir gereklilik olarak müslümanlara emrediyor. Ancak ihsan, bundan daha kapsamlı ve üstün olduğu için onu hem emrediyor, hem de fazlasını tavsiye ediyor. İhsan sahibi olmak menduptur.

    

İhsan sahibi olanları Allah (c.c.) ‘muhsin’ diye tanımlıyor ve onları övüyor.

“Kim, din yönünden iyilik edici (ihsan sahibi) olarak yüzünü Allah a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tabi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” [2]

 

Allah (c.c.), ihsan sahibi olan Muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve ahirette iyilik verir. [3]

 

İhsan, aynı zamanda Allah (c.c.)’ı görüyor gibi ibadet etmektir. Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz  (s.a.v.)   ‘ihsan’ı şöyle tanımlamıştır:

“İhsan, Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” [4] 

 

Burada bizzat Allah (c.c.)’ı görmek değil, Allah (c.c.)’ın sıfatlarını, Rabbliğini ve azametini göz önünde bulundurmak amaçlanmaktadır. Mümin, ibadetini ihsan üzerine yapar, yani ibadetini amacına ve hikmetlerine uygun olarak en güzel şekilde yapar. Bu da Allah (c.c.)’ı görüyor gibi bir duygu içerisinde olmakla mümkündür.

 

                                                       İhsanın Önemi

 

Mümin, yalnızca ibadet değil, bütün davranışlarında ihsan üzerinde bulunur. Hatta bir hayvanı boğazlarken bile ‘ihsan’ ile, şefkat ile boğazlanması emredilir.

 

Yapılan iyiliklerin ‘ihsan’ üzere olabilmesi için, ibadetlerin Allah (c.c.) rızası için yapılması şarttır. Çünkü amellerde, ibadetlerde gözetilen amaç budur.

 

Ana-babaya ihsan edilmesi emrediliyor. Çünkü onlar çocuklarına çocukluk ve gençlik dönemlerinde yeterince ihsanda bulunmuşlardır. [5] 

 

Halk arasında, yapılan maddi yardımlara da ‘ihsan’ denildiğini hatırlayalım. Yoksullara veya muhtaçlara yardım etmek, ‘ihsanda bulunmak, ihsan etmek’ şeklinde adlandırılmaktadır.

 

Müslüman, insanlara güzellikle, ‘ ihsan ahlâkı’ ile davranır. İbadetlerini ihsan şuuru ile yapar, kendisine yapılan ‘ihsan’ları ile iyilikleri, gerek Allah’tan gelsin gerek kullardan gelsin inkâr etmez, ihsan’a ihsanla karşılık verir. [6] 

 

Mümin kimse, ihsan sahibi olmasının (muhsin olmasının) karşılığını yine ilahi ihsan olarak yalnızca Rabbinden bekler. [7]

 


                                                       İhsan Sahibi Kimseler


 

Allah (c.c.) muhsinleri sever. [8]  Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri layık oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsan’da bulunan demektir. Müminler inandıkları Rabblerinden öğrendikleri ihsan ahlâkı ile, sürekli ihsan ederler, muhsin olmaya çalışırlar. [9]

                                            

 

Muhsinler (ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah (c.c.)’ın razı olacağı şekilde güzel ve takvaya uygun yaparlar. Onlar, çirkin, bayağı, kötü, zararlı ve yararsız amellerden, faaliyetlerden uzaktırlar. Muhsin olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın sembolüdürler.

 

Kur’an, Allah (c.c.)’ın muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı gibi [10] onlara müjdeler verildiğini [11] ve Kur’an’ın onlar için bir rahmet olduğunu açıklıyor. [12] Muhsin olarak özlerini hakka bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar. [13]

 

Allah (c.c.) müminlere adaletle beraber  ‘ihsan’ı da emrediyor. [14] Allah (c.c.) insanlara ihsanla davrandığı gibi onlarında ihsan sahibi olmaları en güzel şeydir. [15]                 

 

“Allah adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder, her türlü ahlaksızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Tutasınız diye size öğüt verir.” [16]

 

Cuma hutbelerinin sonunda hatipler tarafından okunan bu ayette, dünya ve ahiret düzenini sağlayan, üç güzel ahlâk emredilmekte; düzeni bozan üç kötü ahlâk da yasaklanmaktadır. Emredilen güzel huyların başında, dinin ruhu olan ‘ihsan’ gelmektedir.

 

İslâm ahlâk sisteminde bu kadar önemli bir yeri bulunan ‘ihsan’ kavramının değişik türevlerinde kullanılan kelimeler, müslümanların çocuklarına verdikleri isimler de olmuştur. İhsan, Muhsin, Tahsin, Hasan, Hüseyin, Muhsine kelimeleri asırlardan beri müslümanların ismi olagelmiştir.

 

Her Müslüman, din kardeşinin gizli ve açık yerlerde, sevinçli ve kederli günlerinde malıyla ve canıyla yardım ederek hizmetine koşmalıdır. Mümin kardeşi yoksul ve tardıma muhtaç ise onun ihtiyaçlarını istemeye gerek bırakmaksızın karşılamalıdır. İşte bütün bunlar ihsan ahlâkının uygulamalarıdır.     

 

 

 

 



[1] Secde sûresi,  32/7.
[2] Nisa sûresi,  4/125.
[3] Bakara sûresi,  2/195.
[4] Buhari, İman, 37.
[5] İsra sûresi,  17/23.
[6] Bakara sûresi,  2/195.
[7] Rahman sûresi,  55/60.
[8] Al-i İmran sûresi,  3/134,148.
[9] Nahl sûresi,  16/127.
[10] Nahl sûresi,  16/128.
[11] En’am sûresi,  6/154.
[12] Lokman sûresi,  31/3.
[13] Lokman sûresi,  31/22.
[14] Nahl sûresi,  16/90.
[15] Kasas sûresi,  28/77.
[16] Nahl sûresi,  16/90.


BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR.
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=615
 

HANIMINI ÜZMÜŞ

HANIMINI ÜZMÜŞ

Sa’d bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı.
 
Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefat etti.
 
Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu.
 
Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshab-ı kiram da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı.
 
Resulullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshab-ı kiram bu durumu merak edip sordular:
 
― Ya Resulallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız?
― Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için.
― Peki, tabutun bir bu tarafına, bir öbür tarafına koşmanızın sebebi nedir?
― Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için.
― Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi?
― Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım.
― Neden?
 
― Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu.
 
Allah’tan korkmalı. Rastgele birinden değil, Cennetlik olan Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve kabilesinin reisi olan Sa’d bin Muaz hazretleri gibi büyük bir zattan bahsediyoruz.
 
Bizzat Resulullah efendimiz onun cenazesini taşıdı, cenaze namazını kıldı, kabre indirdi, buna rağmen böyle mübarek bir zatı kabir sıktı. O halde nasıl olur da, bir Müslüman eşini üzebilir?
 
İnsanın nefsi, azmış, kabarmış durumdadır, dediğini yaptırır, fakat bu bir gün muhakkak bitecektir. Herkes sonunda hareketsiz kalıp musalla taşında eşitlenecektir.
 
Bütün ameller cisim hâlinde, mesela akrep şeklinde, yılan şeklinde, Cennet nimetleri şeklinde, önüne gelecektir. İnsanı ıslah edecek önemli bir şey var, o da ölümü hatırlamaktır.
 
Hazret-i Ömer, (Yâ Ömer, sana nasihatçi olarak ölüm yeter)buyuruyor.
 
Veysel Karani hazretleri de, (Akşam yattığımda Azrail aleyhisselamı karşımdaymış gibi, sabah kalkınca da yanımdaymış gibi görüp, her an ölümü düşünürüm) buyurmuştur.
 
Böyle düşünen öfkelenmez, elbette melek gibi olur.
Ölümü unutan ise azar, kudurur.
 
Sanki hiç ölüm gelmeyecekmiş, hiç hesap sorulmayacakmış gibi, hükümranlık daima bendedir diye düşünür.
 
Acı azaplara maruz kalınca eyvah dese de, artık pişmanlığı fayda vermez.
 
 
 



1 Ocak 2017 Pazar

Efkan Vural - Ömrümüzden bir yıl daha geçti: 2016

Efkan Vural - Ömrümüzden bir yıl daha geçti: 2016

Daha dün gibi hatırlıyoruz 2016 yılına girmiştik. Koca bir yıl geçti. 2016 yılı acısıyla tatlısıyla elimizden çıktı gitti.

Yeni bir yıl olan 2017’ye adım atmış olduk. Bu yıl da eski yıllar gibi ömrümüzden harcayacağımız bir yıl olacaktır.

2O17 yılı da diğer yıllar gibi hemen gelip geçecektir. Şimdiden yaşadığımız anı iyi değerlendirmeliyiz.

Geçmiş yıllarda planlayıp yapamadığımız şeylere takılıp kalmamalıyız. Yeni şeyler planlayarak hayatımızı sürdürmeliyiz.

Yeni yılı yeni bir fırsat olarak görmek ve ona göre iyi değerlendirmek gerekir.

Zaman su gibi akıp gitmektedir. Vaktimizi çok iyi değerlendirmeliyiz. Bu konuda Sevgili peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.) bize şöyle uyarıda bulunmaktadır:

“İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” (Buhari, Rikak, 1)

2017 yılını güzel bir şekilde geçirmek için sizlere bazı önerilerim olacaktır.

Bunlar;


1-Mutlu olmak için kendinizi motive dediniz.

2-Yapacağınız işleri önem sırasına göre belirleyiniz.

3-Planlama yapınız. Yaptığınız plana uymaya çalışınız.

4-Yaptığınız işe odaklanın,işinizi en iyi bir biçimde yapınız.

5-İşiniz dışında da bazı uğraşlarınız olsun.

6-Beslenme alışkanlığı gibi kitap okumayı da hayatınıza ekleyiniz. Elinizin altında her zaman okuyacağınız bir kitabınız olsun.

7-Çevrenizdeki sosyal aktivitelere katılınız.

8-Aile ortamını sevgi ve mutluluğa çeviriniz.

9-Çevrenizdeki insanlarla, komşu ve akrabalarınızla iyi geçinmeye çalışınız.

10-Hasta,düşkün ve engelli kimselerle ilgilenmeye çalışın.

11-Çevrenizde her zaman olumlu olmaya çalışın.

12-Karamsarlıktan uzak olunuz.

13-Sahip olduğunuz nimetlere şükrediniz.

14-Yüce yaratıcımız Allah’a özel olarak ibadet etmeye çalışalım.

15-Her türlü gayret göstererek milletimize hizmet etmeye çalışalım.

16-Milli ve manevi değerlerimize sımsıkı sarılalım.

17-Milli birlik ve beraberliğimizi pekiştirmeye çalışalım. Bunun için söz ve davranışlarımıza özen gösterelim.

18-Her şeyden önce derdimizin Vatan olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

19- Vatanımızın bütünlüğü, milletimizin birlik ve beraberliği için her zaman uyanık olmalıyız.

Yukarda ki, öneri ve temennilerle 2017 yılının hepimize hayırlı ve uğurlu olmasını Yüce Allah’tan dilerim.


İyi seneler!

Efkan VURAL