5 Ocak 2017 Perşembe

İKTİSAD

İKTİSAD
 
‘İktisad’, orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak demektir.
 
‘Kasd’ yolda en düzgün biçimde yürümek demektir ki, yolun en düzgünü, en kısa olanıdır.      
 
İslâm dini, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her konuda aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Tutumluluk, ne cimriliktir ve ne de israftır, ikisinin ortasıdır. Tam yerli yerince hareket etmek, ayağını yorganına göre uzatmaktır.
 
Kur’an-ı Kerim’de, Lokman (a.s.)’ın oğluna iktisad için verdiği öğüt şöyle aktarılmaktadır: “Yürüyüşünde ölçülü ol (ne çok çabuk, ne de çok yavaş git, ölçülü hareket et); sesini kıs (bağıra bağıra konuşma). Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” [1] ; Diğer bir ayette: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın” [2] buyurulmaktadır.
 
İktisadın zıttı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir” [3] buyurulmuştur. Tutumlu olanlar hiç kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. Bir hadis-i şerifte “Tutumlu olan fakir olmaz.” buyurulmuştur.
 
İslâm, insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekat ve sadaka vermek, övülen davranışlardandır. Toplum bireyleri buna teşvik edilmiştir. Servet ve refahın toplum tabanına yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır“Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” [4] ayeti bunu ifade eder. İslâm dini özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe diğer üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir.
 
“Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder.”  [5] ayeti bunu ifade eder.  
 
İktisad, iki kısma ayrılır: Birincisi kesin olan güzel, diğeri oransal olarak güzeldir. Kesinlikle güzel olan iktisat, iki aşırı arasında kalan durumdur. Savurganlıkla cimrilik arasında kalan cûd (cömertlik), tehevvür (birden öfkeye kapılmak, havalanmak) ile korkaklık arasında kalan şecaat (yiğitlik), kesin güzel olan iktisad halleridir. Bunun altında kalan oransal güzel bir durum vardır ki, o da adaletle zulüm arasında, yakınlıkla uzak arasında kalan durumdur ki bu, birinci iktisadın altında ise de daha ötesinde kalan zulüm veya uzaktan iyidir. [6]
 
Peygamberimiz (s.a.v.), en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir. [7] Tembellik ve başkalarının sırtından geçirmek yasaklanmıştır. Bu nedenle faiz de yasak kılınmıştır. [8]
 
İsraf (savurganlık) yasağı, İslâm’ın temel ilkelerinden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak yöntemlerden kaçınılması istenmiş, malların üreticilerinden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır.
     
İsrafçı yalnızca kendisine değil, topluma ve hatta insanlığa zarar verir. Çünkü dünyanın büyük bir bölümünde açlık çekilirken, insanlar açlıktan hastalanır, hatta ölürken küçük bir azınlığın, gıda maddelerini çöpe atmaları veya fiyatları düşürmemek için onları yok etmeleri, bir anlamda başka insanların rızkına engel olması demektir. İşte bu kapsamlı zararlarından dolayı Kur’an-ı Kerim, israfçıları şeytanın kardeşleri saymıştır.
 
İnsan vaktini de çok iyi değerlendirmeli, boş ve gereksiz şeylerle değerli vaktini israf etmemelidir. Çünkü vakit insana verilmiş ve saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri, ayları ve yılları sayılı bir sermayedir. İnsan bunu da çok iyi kullanmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisi ne kadar anlamlıdır: “Beş şeyi beş şeyden önce fırsat bilip değerlendir: Ölümünden önce hayatının, hastalığından önce sağlığının, meşguliyetinden önce boş zamanının, ihtiyarlığından önce gençliğinin, fakir düşmeden önce zenginliğinin değerini bil.”
 
Atalarımız da vaktin kıymetini ifade etmek için ‘vakit nakittir’ sözünü kültürümüze yerleştirmişlerdir.
 


[1] Lokman sûresi,  31/19.
[2] İsra sûresi,  17/29.
[3] İsra sûresi,  17/27.
[4] Haşr sûresi,  59/7.
[5] Necm sûresi,  53/39.
[6] Rağıb, Müfredat: 404.
[7] Müsned, Ahmed b. Hanbel, III, 466 IV, 141.
[8] Bakara sûresi, 2/275-279.   
BU YAZI AŞAĞIDAKİ  WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=618
 

--


BU BEHLÜL VAR YA

BU BEHLÜL VAR YA

Ama fitneciler boş durmazlar.

Beyler bu kez, Behlül'ün yanına uğrayan dervişlerden rahatsız olurlar.
Bir yolunu bulup yine Sultanı sıkıştırırlar.

-Efendim geleni gideni Bağdat'a sığmaz oldu. Onun böyle elini kolunu sallayarak dolanması memleketin dirlik ve düzeni açısından çok mahsurlu. Birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz böylesi bir dönemde...

-Eee?

-Behlül'ün içeride tutulmasında fayda var.

-İyi ama buna hakkımız olduğunu sanmıyorum.

-Zaten dışarıda aç bi ilaç dolanıyor. Onun istediği bir ibrik, bir seccade. Hapishanede yesin, içsin, yatsın, keyfine baksın. Hem mahkumlara nasihat etse fena mı? Bakarsınız onların da ıslahına vesile olur.

-İyi ama onu hangi gerekçe ile içeri alabiliriz? Hiçbir suçu yok ki?

-Suçu yoksa işletiriz sultanım, siz merak etmeyin.

-Nasıl işletir mişiz?

-Bakın şimdi hep beraber evine gideceğiz. Elinde nasıl olsa bir tas ekşi ayran ve bir parça kuru somundan başka şeyi yoktur.


Önümüze bunları koyunca mahçup olacak. Gayri ihtiyari "size lâyık değil ama" diyecek. İşte tam burada ayağa kalkacağız

"Ne demek size lâyık değil, sen nimete küfran mı ediyorsun bre?" deyip tutuklayacağız. Sonrası kolay. Ayaküstü yargılayıp içeri tıkarız.

-Beni karıştırmayın, varın siz bildiğiniz gibi yapın.

Dedikleri gibi yaparlar. Önde vezirler ve nedimler, ardında muhafızlar, askerler... Hazret-i Behlül kulubesini şereflendiren hatırlı misafirlerden memnun görünür. Telaşla içeri koşar.


Döndüğünde elinde hakikaten bir kuru ekmekle bir tas ayran vardır. Devletlüler nefeslerini tutar, beklenen cümleyi yakalamaya hazırlanırlar.

Mübârek mânâlı mânâlı güler ;

"Rabbim çok cömert" der,
"biz bunlara lâyık değiliz, ama yine de veriyor..."
 

 



ŞİKÂYETÇİ DEĞİLİZ‚ BIRAKSINLAR

ŞİKÂYETÇİ DEĞİLİZ‚ BIRAKSINLAR

Belediye başkanı‚ geniş-rahat makam koltuğunda huzursuzca kımıldandı. Sesine daha bir otorite katarak kapıdaki ihtiyara seslendi;


- Ne istiyorsan‚ söyle amca!
- Şey‚ efendim. Benim bacaklarından özürlü bir torunum var.
- Anlaşıldı anlaşıldı. Belediye aracılığıyla dağıtılacak tekerlekli sandalyeleri duydun‚ ondan istiyorsun. Kusura bakma‚ sayısı az. Başvurular alınacak‚ sonra kura çekilecek. Şansına artık.
- Yok efendim‚ onun için gelmedim. Torunumun tekerlekli sandalyesi var.
- Eee… Derdin nedir öyleyse?


- Tekerlekli sandalyesi var da‚ rahatça dolaştıramıyoruz. Başka şehirlerde belediyeler yardımcı oluyormuş. Onlara uygun otobüsleri veya dolmuşları oluyormuş. Ama bize şimdilik kaldırımları düzenleseniz yeter. Kaldırımların başlangıcıyla sonuna bu arabalarla kolayca geçilecek yerler yapsanız diye talepte bulunacaktım.

- Oooo amca‚ her gelenin bir talebi var. Belediye boş mu duruyor sanıyorsun. Çoğu yerin kaldırımı bile yok‚ önce onlarla uğraşmalıyız. Hele bir eskisi şekliyle tüm kaldırımları bitirelim‚ birkaç sene sonra da ek bütçe olursa‚ kaldırım girişlerine baktırırız. Öyle he demeyle olmaz her iş.
- Ama birkaç sene demek‚ torunumun ve onun gibi yaşamak zorunda olanların‚ en güzel çağlarını evde hapis geçirmesi demek.

- Bak amca‚ ben koskoca belediye başkanıyım. Herkese bu kadar vakit ayırırsak işimiz var.
O sırada başkanın yardımcısı telaşlı bir halde içeri girdi;
- Efendim trafikten aradılar!

- Noldu büyük bir kaza mı olmuş? Çok ölen mi olmuş‚ nedir bu telaşın?
- Bir çocuğa araba çarpmış.


Başkan sakinleşerek‚ koltuğuna doğru adım attı.

- Ne yapayım yahu‚ her kazaya belediye başkanı mı koşacak. Amca sen de çık artık. Görüyorsun işlerimiz var.
İhtiyar adam‚ boynu bükük dışarı yürüdü. Başkanın yardımcısı devam etti;
- Efendim‚ …çocuk‚ …çocuk sizin torununuzmuş.


Belediye başkanı‚ sendeleyerek koltuğuna oturdu. Gözünün önünde önce torununun gülen yüzü canlandı‚ sonra da tekerlekli bir sandalyede ağlayışı.
Titrer gibi bir sesle;
- Az önce çıkan ihtiyarı çağırın çabuk.

İhtiyar adam kapının önündeki koltukta başı önde oturuyordu. Çağrılınca içeri biraz heyecan‚ biraz çekingenlikle girdi;
- Buyrun.
- Amca‚ söz veriyorum kaldırımları yaptıracağım ama nolur beddua ettiysen geri al.

- Kırıldım ama beddua etmedim.
- Nolur o zaman‚ torunum için dua et.
 

O esnada telefon çaldı‚ başkanın uzanmayacağını anlayan yardımcısı telefonu açtı‚ sonra başkana uzattı;
- Kızınız arıyor efendim.
 

Kötü haber bekleyen başkan‚ dudaklarını ısırarak konuştu;
- Aaa.. aloo
- Baba‚ az önce kızıma araba çarptı ama…
- Eee.. evet‚ durumu nasıl? ..ba..bacak..ları

- Merak etme‚ sadece burnu kanamış. Biz hastanedeyiz‚ duyar da merak edersin diye aradım.
 

Başkan ağlayışı duyulmasın diye hızla kapattı telefonu. Yardımcısı diğer telefonu uzattı;

- Efendim diğer telefonda emniyetten arıyorlar. Kazayı yapan şoförü tutuklamışlar. Şikâyet tutanağı için bekliyorlarmış‚ aileden birinin gelmesi gerekiyormuş. Başkan‚ hâlâ kapıda bekleyen ihtiyara dalgın dalgın baktıktan sonra;


- Bıraksınlar‚ gitsin. Makamın hırsına kapılıp‚ burnumuz büyüyünce‚ Mevla’mın bizi ikaz için gönderdiği bir vesile o. Biz alacağımız dersi aldık‚ onun bir suçu yok‚ suç bizim. Şikâyetçi değiliz‚ bıraksınlar.
- Alıntıdır.





4 Ocak 2017 Çarşamba

İKRAM

İKRAM

 

‘İkram’, başkasına değer vermek, ona nimet sunmak ve onu yüceltmektir.

 

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili şu olay anlatılırken buyuruluyor:

“Elçilerimiz, İbrahim’e müjde getirdikleri zaman: ‘Selam’ dediler. O da ‘Selam’ dedi; çok geçmeden hemen elçilere kızarmış bir buzağı getirdi. Onların ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce durumlarını beğenmedi ve içine bir korku düştü. ‘korkma, dediler, biz Lut kavmine gönderildik.’ Ayakta durmakta olan karısı güldü. Biz de ona İshak’ı müjdeledik. İshak’ın ardından da (torunu) Yakup’u.” [1]

 

Bu ayetlerde Allah (c.c.)’ın, meleklerini, mesajını iletmek üzere Hz İbrahim (a.s.)’e gönderdiği anlatılmaktadır. Hz İbrahim (a.s.), insan kılığında kendisine gelen melekleri, konuk sanarak yemek hazırlar, önlerine kızartılmış buzağı koyar. Fakat gelen konukların ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce içine korku düşer. Çünkü gelen kişinin, önüne konan yemeği yememesi, genellikle düşmanlık anlamına gelir. Tanımadığı kişilerin bu tutumlarından dolayı acaba bir kötülük yapmak için mi geldiler, diye düşünmüştür. Melekler İbrahim (a.s.)’e tasalanmamasını ve kendilerinin Lut (a.s.) kavmini helak etmek için gönderildiklerini bildirmişlerdir.

 

Ayetlerde konuklara ikram etmenin adabı da öğretilmektedir. Hz İbrahim (a.s.) konukların selamını almış, onlar farkına varmadan evindeki en değerli ikramı hazırlamış ve nezaketle ‘Buyurmaz mısınız?’ demiştir. İkramdan sonra konukların ziyaretlerinin sebebini sormuştur.

"Zü'l-Celâl-i ve'l-ikram" [2] Büyüklük ve ikram sahibi anlamında olup Allah (c.c.)'ın güzel isimlerindendir.

Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Misafiri gece yatırmak ve onu ağırlamak her müslümana farzdır. Eğer misafir, adamın evinin çevresinde (yemek ve yataktan) yoksun olarak sabahlarsa, ev sahibinin üzerinde alacaklı olur. Dilerse alacağını tahsil eder, dilerse etmez.” [3]

 

Yine Resûlullah (s.a.v.) bir hadisinde: "Allah'a ve ahiret gününe inanan misâfirine ikram etsin." buyurmuştur. [4]

 

 

İlk Müslümanlar evlerini ve mallarını Mekke'de bırakıp Medine'ye hicret ettiklerinde, Medine'deki müslümanlar (Ensar) onlara kucaklarını açtı, evlerini ve mallarını onlarla bölüştüler. Böylece Kur'an'da övülen seçkin kişiler oldular:

"Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen, imana sarılanlar (yani daha önce Medine'yi yurd edinenler veya ilkönce hicret edip Medine'ye yerleşen müslümanlar) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimet)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi (göç eden yoksul kardeşlerin) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar umduklarına erenlerdir." [5]

Hz. Peygamber (s.a.v) hicretten sonra muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik oluşturdu. Bunlardan birini bir diğerine kardeş ilan etti. Ayette bildirildiği gibi, Ensar, Mekkeli kardeşlerini canlarından daha çok seviyordu: Ensar, muhacir kardeşlerine büyük fedakârlıklar gösterip aşırı derecede ikramda bulunuyorlardı. Hatta muhacirleri paylaşamıyor, aralarında kur'a çekiyorlar, kur'a kime çıkarsa muhacir ona gidiyordu. Muhacirler de bu samimi çabaları takdir edip istismar etmeyi bu tür yardımları ihtiyaçları oranında kabul ettiler.

Cömertliğin üstünlüğü ve cimriliğin kötülüğü hakkında birçok hadis-i şerif vardır: "Rasûlullah (s.a.s) insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru idi." "Kendisinden bir şey istendiği zaman kesinlikle hayır demezdi. " O, şöyle buyurmuştur: "Cömert Allah'a yakın, Cennete yakın, insanlara yakın, Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah'tan uzak, Cennetten uzak, insanlardan uzak, cehenneme yakındır. Cömert câhil, cimri abidden Allah'a daha sevgilidir" [6]

                                                      İkram ve İyilikte Öncelik Hakkı

Dinimiz, ikram, hürmet ve yardım edilecek kimseleri sıraya koymuş, bu sıraya uyulmasını istemiştir: "Allah'a ibadet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin, Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez." [7]

Özellikle anne-babaya "yumuşak, güzel söz" söylenmesi emredilmiştir. [8] 

1. İnsanlara toplum içindeki durumlarına göre davranmak, onlara ikram ve hürmet konusunda da peygamberimiz ve onun temiz zevceleri en güzel örnektir: Hz. Aişe (r.a) bir seferde bir yere konakladı. Ortaya yiyecek bir şeyler koydu. Bu sırada bir dilenci geldi. Hz. Aişe (r.a.) ‘şu fakire bir ekmek verin’ dedi. Sonra binek üzerinde bir adam geldi. Hz. Aişe (r.a.) ‘Onu yemeğe davet edin’ dedi. Ona ‘Fakire ekmek veriyorsun, zengini ise davet ediyorsun?’ denildi. Hz. Aişe şöyle dedi: ‘Şüphesiz Allah Teala insanlara bazı dereceler tayin etti. Bizim de bu derecelere uymamız lazımdır. O fakir bir ekmeğe razı olur. Halbuki bu zengine, ona verdiğimiz gibi, ekmek vermek bize yakışmaz.’

2. Hz. Peygamber (s.a.v.) evlerinden birine girdi. Ashabı da girdi. Evi doldurdu. Sonra Cerir b. Abdullah el-Becelî geldi, yer bulamadı. Kapıda oturdu. Resûlullah (s.a.v.) hırkasını çıkardı ona verdi ve "bunun üzerine otur" buyurdu. Cerir (r.a.) onu aldı yüzüne sürdü, öpüp ağlamağa başladı. Sonra katlayıp Peygamber (s.a.v.)'e verdi ve şöyle dedi: "Senin elbisen üzerine katiyen oturmam. Bana ikram ettiğin gibi Allah da sana ikram etsin." Peygamber (s.a.v.) sağına, soluna baktı ve şöyle dedi: "Size bir toplumun büyüğü gelince ona ikram ediniz. "

3. "Süt annesi geldiğinde peygamberimiz (s.a.v) ona hırkasını serdi: 'Merhaba ey anne' diyerek onu hırka üzerine oturttu ve şöyle dedi: 'İste, istediğin verilecek, yardım talebin kabul edilecek.' O, 'kavmimi istiyorum' dedi. Resûlullah (s.a.v) "Benim hakkım ve Haşimoğullarının hakkı senindir" buyurunca diğer insanlar da kalkarak: 'Bizim hakkımız da (onun olsun) ya Resûlallah' dediler. Peygamber (s.a.v.) bundan sonra süt annesini ziyaret etti, ona hizmetçi verdi, Huneyn'deki iki hissesini ona bağışladı." [9]

Fakirleri doyurmak, yoksullara yardım etmek müminlerin en başta gelen özelliklerindendir. Münafıklar ve inkârcılar fakire yardım elini uzatmadıkları gibi onu hor görürler: "Dini yalanlayan (adam)'ı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmağa ön ayak olmaz" [10]

 

 

 



[1] Hud sûresi,  11/69-70.
[2] Rahman sûresi,  55/27, 28.
[3] Ebu Davud, Edeb.
[4] Riyâzü’s-Salihin, Nevevi, Terc. H.H. Erdem, II, 119.
[5] Haşr sûresi,  69/9.
[6] Tirmizi, Birr, 40.
[7] Nisâ sûresi,  4/36.
[8] İsrâ sûresi, 17/23.
[9] İhya, Gazali.
[10] Mâun sûresi, 107/1-3.
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ  WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR:
 
 
 

BABA DOSTUNA İYİLİK YAPMAK

BABA DOSTUNA İYİLİK YAPMAK

Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah, “radıyallahü anh” bir gün deveyle, arkadaşlarıyla birlikte bir yere gidiyorlardı.

Birden deveden indi, orada bir köylüyü gördü, yanına aldı, gel dedi, sen deveye bin, deveyi ben yürüteceğim. Yani o köylüyü deveye bindirdi.


Diğer arkadaşları, Eshâb-ı kirâm da, tamam da bu kadarı da fazla yani. Hani para ver, bir şey ver, ama sen in aşağıya, o köylüyü deveye bindir, yularını tut, nereye gidiyorsa gidelim hep beraber.

Dediler ki, yâ Abdullah, sen bunu boşa yapmazsın, sebebi ne?

Mübârek buyurdu ki, bunun babası, benim babamın dostuydu.


Babam, bunun babasını çok severdi. Bunun babasının babama iyilikleri vardı. Evlada yapılan, babaya yapılmış demektir.

Abdullah ibni Ömer “radıyallahü anh” şimdi ben, size Cenâb-ı Peygamberin “aleyhissalâtü vesselâm” bir hadîs-i şerîfini söyliyeyim buyuruyor:

“İyiliklerin en iyisi, baba dostuna iyilik etmektir.”






"ALLAH'I TESBİH ETME" AYETİNİN AÇIKLANMASI

"ALLAH'I TESBİH ETME" AYETİNİN AÇIKLANMASI


 
Sevgili Gönül Dostlarımız,
 
Gönül aydınlığı içinde olmanızı niyâz ederiz. Bu gönderimizde sizlerle Aziz Şefik Can Dede'nin 8. Milli Mevlânâ Kongresi'nde "Allah'ı Tesbih Etme" Ayetinin Açıklaması" başlıklı bildirisini paylaşmak isteriz.
 
Söz konusu yazı 22 Ağustos 2008 yılında semazen.net sitesinde de yayınlanmıştır.
 
 


Aşk olsun inşallah...
 


 "ALLAH'I TESBİH ETME" AYETİNİN AÇIKLANMASI

8. MİLLÎ MEVLÂNA KONGRESİ


GÖKLERDE VE YERYÜZÜNDE HİÇBİR VARLIK YOKTUR Kİ "ALLAH'I TESBİH ETMESİN" AYETİNİN "HAZRETİ MEVLÂNÂ" TARAFINDAN AÇIKLANMASI

Birisi çıksa da, yeryüzünde gördüğümüz ve cansız diye bitkilerden, hayvanlardan ayırt ettiğimiz varlıkların, eşyanın canlı olduklarını söylese, ona inanır mısınız?

Cansız ne demektir? Canı, yani ruhu olmayan taş, toprak gibi bir varlık.

Bir hayvan, bir bitki canlıdır. Çünkü hayvan hareket ediyor, yiyor, içiyor, yavruluyor.

Bitki de büyüyor, çiçek açıyor, meyve veriyor. Bunların canlı olduklarını görüyoruz, anlıyoruz ama, bir taş parçasının, toprağın, kesilmiş, kurumuş ağaçların, içtiğimiz suların, giydiğimiz elbisenin, kullandığımız eşyanın canlı olduğuna pek aklımız ermiyor.

Halbuki Kur'an-ı Kerim'de bazı ayetlerde; mesela İsra Suresi'nin 44. ayetinde, şu mealde (yedi kat gökte ve yeryüzünde ve bunlar içinde bulunanların hepsi de Allah'ı (cc) tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki Allah'ı (cc) hamd ve tesbih etmesin. Fakat, siz onların tesbihini anlayamazsınız.) Keza, Sad Suresi'nin şu mealdeki 18 ve 19 nolu ayetlerinde: (Doğrusu. Biz, akşam ve sabah, onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları, Davud'un emri altına vermiştik. Hepsi de ona yönelmiştir.) diye Duyurulmaktadır. Eşyanın Allah'ı (cc) tesbih etmesi için canlı olması gerekir. Aziz peygamber efendimiz (SAV) bazı hadislerinde eşyanın canlı olduklarını bildirmiş, mesela (eşyayı lüzumsuz yere rahatsız etmeyiniz. Çünkü onlar tesbihdedirler.) diye haber vermişlerdir.

En güvenilir hadis kitaplarından olan (Müslim 7/53) de dirilmeden önce, Mekke'de bana selam veren bir taş bilirim ki şu anda dahi onun hangi taş olduğunu biliyorum.) diye buyurmuşlardır.

İbni Mes'ud Hz.leri de (Rasulullah Efendimiz'in (SA.V.) önünde yemekte olduğu yemeğin tesbih ettiğini duyardık.) diye rivayettebulunmuştur.

Ebuzer Hz.leri de (Allah'ın Rasulü'nün eline çakıl taşlan aldığı zaman, arının vızıltısı gibi onların tesbih ettiklerini, Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer'in elinde de taşların bu şekilde zikrettiklerini duyardık.) demiştir.

Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır ki: (Hayvanları yükleri yüklü olarak bırakmayınız. Hayvanlara binin ama yollarda, sokaklarda onları kendi konuşmalarınızda kürsü gibi kullanmayın.) Çünkü onlar tespihtedir. Nice hayvan vardır ki üstüne binenden hayırlıdır.)

Hz. Mevlânâ da gerek Mesnevi-i Şerifte ve gerekse Divan-ı Kebir'de bu konu üzerinde durmuşlardır. Mesela Mesnevi'nin 3. cildinin 1019 numaralı beyitinde aynen şöyle buyurmaktadır.

(Cansız gibi görünen varlıklar, biz derler, duyarız, işitiriz, görürüz, bakarız. Fakat sizin gibi namahremlere, yabancılara, anlayışsızlara karşı susup durmaktayız.)

Eski bilginlerimiz inançlarını Kur'an ve Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizin hadislerinden aldıkları için (cemad) adını verdikleri taş, toprak gibi varlıkların canlı olduklarını kabul etmişler, hayvanların (hayvani ruhu): bitkilerin (nebati ruhu) taş ve toprak gibi maddelerin (cemadi ruhu); insanların ise, hem (hayvani ruhu) ve hem de (insani ruhu) olduğuna inanmışlardı.

15 asır önce, bütün varlıkların Allah'ı (cc) zikrettiklerini, bu sebeple canlı olduklarını haber veren Kur'an-ı Kerim'in bu haberi, bugün ilim ve fen yönünden de gerçekleşmiş bulunmaktadır. Gerçek bir müslümanın ilim ve fennin bu hakikati bulup ortaya çıkartmasına ihtiyacı yoktur. Yani, Kur'an'ın ve Peygamberimizin (S.A.V.) haber verdiği akılalmaz şeylere, fennin açıklanmasına ihtiyacı olmadan da mü'min inanır. İnanır ama, kendi inançlarının ilmin ve fennin yeni buluşları ile gerçekleşmesinden de hoşlanır.

Kur'an'ın yüzyıllarca önce haber verdiği hakikatların bugünün bilim tekniği ile meydana çıkması, islam olmayan bilginleri, Islamiyete davet, bir çağrı oluyor. Nitekim tanınmış Fransız bilgini (Causteau) Kusto, Rahman Suresi'nin (19-20) inci ayetlerinde bildirilen; Suları acı ve tatlı iki denizin yanyana oldukları halde, birleşmemeleri hikmetine şaşmış, bu yüzden müslüman olmuştur.

Bugünün bilim ve tekniği şu hakikati ortaya koymuştur ki cansız sayılan her şeyde, insanların farkına varamadıkları bir canlılık, bir şuur vardır.

Çünki etrafımızda gördüğümüz bütün eşya, bütün varlıklar, atomlardan meydana gelmiştir. Her atomun ortasında proton ve nötronlardan ibaret bir çekirdeği vardır. Bu çekirdeğin etrafındaki elektronlar akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir. Mesela hidrojen atomundaki elektron, çekirdeği etrafında saniyede ellibin km. hızla döner. Sanki bir zerre yani bir atom, koca bir güneş sistemindeki eşsiz nizamın en mükemmel modelidir.

Atom, bizim içinde bulunduğumuz güneş sisteminin bir örneğidir. Atomun çekirdeğinim güneş elektronlarını da yıldızlara benzetmek mümkündür. Atomların derinliklerine dalarsanız, bir zerreyi milyarlarca defa büyütürseniz, karşınıza koca bir alem çıkar. Akıl almayacak kadar müthiş acayib bir alem. Bir atomun çapı milimetrenin on milyonda biri kadardır. Bir zerre içinde bir güneş manzumesi gizli. Bu hakikati sezmiş de Güleşen-i Raz sahibi:

(Bir damlanın gönlünü yarsan, ondan yüzlerce duru deniz meydana gelir.) Diye yazmıştır.

Atom lambası, atomun gücünü anlatmak için bize bir fikir verir. Alimlerin hesaplarına göre bir çay kaşığı kömür tozunun atomlarındaki gizli enerji açığa çıkarılsa bir milyonluk şehrin kaloriferlerine yetecek.

İster taş, ister toprak, ister su, ister demir, bakır ne varsa onların hepsinin de atomunda aynı hadiseler cereyan etmektedir. Onların her birisinin atomunda baş döndürücü bir hızla dönen elektronlar, kendi yörüngeleri etrafında, saniyede milyonlarca defa döner dururlar. Böylece, hareket halinde olan varlıkların cansız değil, canlı oldukları ortaya çıkmaktadır.

İşte maddenin en küçük zerresi olan atomdaki bu düzenden, aklı durduracak bu nizamdan yaratıcının gücü, kuvveti, yaratma san'atı, eşsizliği, büyüklüğü insanı şaşırtır.

Etrafımızda gördüğümüz her maddenin bu hareketi ile canlı olduğu, Allah'ı (cc) tesbih ettiği, yaratıcının şanının yüceliğini söylediği meydana çıkar.

Hz. Mevlânâ VII. asır önce cansız sayılan bazı varlıkların nasıl dile geldiklerini ve konuştuklarını bazı örneklerle açıklamıştır. Mesela Mesnevinin 3. cildinin 1011 numara ile başlayan şu beyitlerini beraber okuyalım.

-Allah, seni bir avuç toprak iken nasıl insan yaptı? Bütün toprakları ve cansız sandığın şeyleri de böyle bilmek ve tanımak gerek.

-Gördüğümüz cansızların hepsi de, bu yanda, yani bize, bu aleme göre, cansızdır, ölüdür. O yanda, hakikat aleminde ise canlıdırlar. Burada susup duruyorlar, orada konuşmaktadırlar.

-Allah, onları, o taraftan bizim tarafımıza gönderince Musa'nın asası gibi bize karşı ejderha olur.

-Dağlar, Hz. Davud'un sesine ses verir. Onunla beraber İlahi okur. Demir O'nun avucunda mum gibi yumuşar.

-Rüzgar Hz. Süleyman'a hamallık eder. O'nu taşır. Deniz, Musa'ya söz söyler. Onunla konuşur.

-Ay, Hz. Ahmed Aleyhisselam'ın işaretini görünce ortasından ikiye ayrılır.

-Nemrud'un ateşi İbrahim Aleyhisselam'a gül bahçesi olur.

Mevlânâ başka bir Mesnevi cildinde Peygamber Efendimizin (S.A.V.) bir mucizesi gereği Ebu Cehil'in avucundaki taş kırıklarının konuştuklarından bahseder.

-Ebu Cehil, Peygamber Efendimizi denemek için eline ufak taş parçaları almış, onları avucunda gizleyerek: "Ey Ahmed (S.A.V.) çabuk söyle bu nedir?" demişti.

-Eğer sen gerçek peygamber isen, eğer göklerin sırrından haberin varsa bil bakalım şu avucumda gizlediğim nedir?

-Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurdu ki: "Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa benim gerçek peygamber olduğumu onlar mı söylesin?"

-Bu ikincisi imkansızdır, olamaz, dedi. Rasulullah (S.A.V.) 'Efendimiz evet diye buyurdu. Fakat, Allah'ın (cc) gücü, kuvveti bundan da üstündür.

-Bunun üzerine Ebu Cehil'in avucundaki kırık taş parçalarının her biri kelime-i şahadet getirmeye koyuldular.

-Taşlardan herbiri "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasulullah" dedi.

-Ebu Cehil taşlardan bu sözleri duyunca öfke ile onları yere çarptı. Mesnevi, Cilt. 1, Beyit: 2160-2154

Hz. Mevlânâ Mesnevi'nin başka ciltlerinde de bu konuya değinir. Mesela:

Taş parçalarının Aziz Peygamber Efendimize, Asa'nın Hz. Musa'ya itaat etmeleri, emirlerine uymaları ve diğer cansız sandığımız bütün varlıkların Hakkın emrine nasıl boyun eğdiklerini haber verirler.

-Onlar der ki: Biz Allah'ı (cc) biliyoruz ve O'na itaat ediyoruz. Biz rast gele yaratılmış boş şeyler değiliz. (Mesnevi, Cilt, 4, Beyit: 2827-2828)

Hz. Mevlânâ'nın "taş parçaları, biz boş yere yaratılmadık. Boş şeyler değiliz." diye buyurması, bendenize Muyiddin-i Arabi Hz.lerinin Fusus-ül Hikem in "İshak Kelimesi bölümünde geçen şu beyti hatırlattı.

-Ey nefsinde bütün varlıkları yaratan Rabbim! Sen, halk ettiğin şeylerin hepsisin.

Bu sözden yaratılan her şeyin haşa Allah olduğu anlaşılmasın. Bu inanç, Panteistlerin inancıdır. İslam alimleri bu inanca Vahdet-i mevud derler ki bu inanç İslam'a aykırıdır. İslam Alimlerinin inancı Vahdet-i Vücuddur. Bu inancın en büyük mümessili olan Muhyiddin-i Arabi demek istiyordu ki: Allah'ım, yarattığın varlıkların hepsinde, zerrede de, yıldızlarda da senin büyüklüğün, sonsuzluğun ve kudretin tecelli etmiştir. Akıl almaz genişliğin, derinliğin ve sonsuzluğun sembolü olan fezada yani gökyüzünde bir güneş etrafında şaşmadan, birbirine çarpmadan dönüp duran galaksiler, yani yıldız kümeleri, Samanyolları gibi bütün varlıklarda, maddelerde bulunan zerreler, atomlar da kendi çekirdeği etrafında aklı şaşırtan bir hızla dönmekteler. Bir zerrenin kalbine sanki bir yıldız kümesi sığdırmışsın:

Allah'ım, Yarattığın bütün mahluklarına vuran kudretinin nuru, onları canlandırmada ve aşkın ile döndürüp durmada, Seni tesbih ettirmektedir.

Yine Hz. Mevlânâ bir Mesnevi beyitinde buyuruyor ki: "Dağların, taşların görür gözleri, işitir kulakları olmasa idi, Davud Aleyhisselam Zebur okurken O'nun güzel sesine ser verirler mi idi? O'nunla dost olurlar mı idi ?" Mesnevi, Cilt, 4, 4216. Beyit.

Mesnevi'de bu konu ile ilgili şöyle bir hikaye de var:

Süleyman Aleyhisselam'ın bir hatası yüzünden rüzgar ters esmeye başlamış:

-Rüzgar, Hz. Süleyman'ın tacına ters esti. Süleyman, ey rüzgar dedi "ters esme"

-Rüzgar da: "Ey. Süleyman" dedi. Sen de çarpık yürüme, çarpık yürüdükçe de benim ters esmeme kızma.

-Rüzgar ters estiği için, Süleyman'ın başındaki taç eğri İdi. Böylece O'nun sultanlığı sarsıldı. Aydınlık gündüzü, gece gibi karardı.

-Hz. Süleyman tekrar: "Ey tac" dedi. Başımda eğri durma. Ey sultanlık güneşi olan tac, başımda doğru dur. Başka yöne meyl etme...

-Süleyman eli ile tacı doğrulttukça, tac yine eğilmekte idi.

-Tam sekiz defa tacı doğrulttu, tac da eğri İdi. Süleyman dedi ki: Nedir bu, artık eğrilme.

-Tac tekrar dile geldi. "Ey güvenilir, inanılır kişi diye cevap verdi: "Sen beni yüz kere doğrultsan yine doğrulmam. Sen eğri gittikçe ben yine eğrilirim.

-Bunun üzerine Süleyman, içini doğrulttu. Gönlüne gelen nefsani istekleri gönlünden attı. Şehvet ateşini soğuttu.

-Süleyman doğrulunca, tacı da doğruldu ve istediği gibi başında durdu.

-Hazreti Süleyman tacını kendi isteği ile eğriltti fakat tac eğri durmadı. Kendiliğinden doğruldu. Tam tepesinde karar etti.

-O büyük Süleyman sekiz defa tacı eğriltti. Tac yine de başında doğruluyor, doğru duruyordu.

Derken, yine tac dile geldi, de: "Ey padişahım" dedi. Öğün, madem ki kanat açtın, çırpındın, kanatlarındaki günah tozunu, toprağını silkdin, artık mana alemine yüksel.

-Buradan daha ileri gitmeme, bu işteki gayb perdelerini, gizlilik perdelerini yırtmama izin yok.

-Elinle ağzımı kapa da, beğenilmeyecek, hoşa gitmeyecek bir söz söylemeyeyim.

-Şu kadarını söyleyeyim ki: "Sana dertten, kederden, gamdan ne gelirse, onları başka kimseden bilme, kendinden bil." (Mesnevi, Cilt 4, Beyit: 1897-1913)

Hz Mevlânâ Mesnevi'nin' bir başka yerinde de, Peygamber Efendimizden (S.A.V.) ayrı düştüğü için bir hurftıa kütüğünün "Hannane direği"nin inlemesinden, feryadından bahseder.

Hannâne direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.

Peygamber, "Ey direk, ne istiyorsun? dedi. Oda "Canım, ayrılığından kan kesildi.

Bana dayanıyordun şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın" dedi.

Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki: "Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan!

Söyle, ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler.



Yahut Tanrı, seni o âlemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal" dedi.

Hannâne "Daim ve baki olanı isterim" dedi. Eygafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!

Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.

Bunu duy da bil ki Tanrı, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir.

Kim, Tanrı'dan tevfıka mazhar olursa o âleme yol bulmuş, dünya işinden çıkmıştır.

-Fakat ilahi sırlardan kendisine birşey verilmemiş olan nasıl olur da cansız bir varlığın inlediğine inanır?

-O kişi, evet der. Ama gönülden değil, kendisine münafık demesinler diye inanmış görünür, kandırmak için evet der.

-Eğer cansızlar Allah'ın (cc) (kun=ol) emrini anlamasalardı da varlık alemine gelmeselerdi o zaman bu söz red edilirdi.

Yukarıdaki mesnevi beyitlerinden anlaşılacağı üzere Hz. Mevlânâ ruhumuzun derinliklerine inerek bizim sağ duyumuzu, vicdanımızı uyandırmak istiyor. Ey madde alemine kendini kaptırmış, akıllarına güvenerek kendilerini bir şey zanneden kişiler diyor: Cansız sandığımız maddelerin, canlı ve duygulu olduklarına akıllarımız yatmıyor değil mi? Vaktiyle, Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) yaşadığı zamanlarda bile Ebu Cehil gibi avuçlarında taş parçalarının şahadet getirdiklerini işittikleri halde imana gelmeyenler olmuştur. Hatta öldükten sonra dirilmeden bahseden Kur'an ayetlerine itiraz edenler bulunmuştur. Onlara Cenab-ı Hakk şu mealdeki ayetlerle cevap vermiştir (36/79);

Büyütenin bir damla pıhtıyı insan diye,

Gücü etmez olur mu? Ölüyü diriltmeye!.

'"(Allah (cc) bir şeyin olmasını istedi mi sadece (Kun=ol) der. O şey hemen oluverir. 36-82)

Biz akılla her şeyi idrak edebilir miyiz? Ve vaktiyle Ziya Paşa merhum bu hakikati sezmiş de:

İdraki meali bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi o kadar sikleti çekmez.

"Yüksek hakikatleri bizim bu küçük aklımız alamaz, anlayamaz. Çünkü bu akıl terazisi, o derin manalı şeyleri çekemez, parçalanır" demişti. Gerçekten de şu gökyüzünün derinliğini, genişliğini bir kelime ile sonsuzluğunu aklımız alıyor mu?

Bundan altıbuçuk yıl önce gökyüzüne fırlatılan Galileo uydusu kurşun hızı ile giderek üç milyar 700 milyon kilometrelik mesafe aldı ve Jüpiter'in yörüngesine girdi. Jüpiter bizim güneş manzumemize dahil bir yıldız. Bizim dahil olduğumuz yıldızlar kümesi Samanyolu (galaksi) dışında da ne güneşler, ne sayısız yıldızlar var. Son buluşlara göre evrende elli milyar galaksi var. Onbeş milyar ışık yolu uzakta yeni güneşler keşf ediyorlar. Bu fezanın, gökyüzünün sonsuzluğuna akıl erer mi?

Bilginler 186.000 mil bir hızla giden uçak düşününüz, diyorlar. Bu uçak şu anda keşfedilmiş olan kainatın etrafında ancak bir milyar senede dolaşabilir.

Bunu inceden inceye hesap ederek bulmuşlar. Bir hayal mahsulü değildir. Bu bir gerçektir. îşte Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü, kudreti, yaratma gücü hakkında bir fikir edinmek için bu sonsuz gökleri düşünelim, şaşırıp kalalım da Cenab-ı Peygamber (S.A.V.) gibi, "Allah'ım hayranlığımı arttır" diye Cenab-ı Hakk'a yalvaralım. "Allah büyüktür" dediğimiz zaman da bunu, sadece hiç heyecan duymadan, dudaklarımız söylemesin. Bu büyüklüğü, bu sonsuzluğu, gönül de, sağ duyu da, vicdan da hissetsin.

Muhyiddin-i Arabi Hz.leri de Futuhat-ı Mekkiye'sinde, bütün varlıkların tespihlerini kulaklarımla duyuyorum diye yazmıştı. Mevcut varlıklardan Allah'ı (cc) en çok zikredenlerin, bizim "cemad" diye adlandırdığımız taşlar, topraklar gibi varlıklardır. Sonra bitkiler, sonra hayvanlar, en son insanlar geliyor. Şaşılacak şeydir ki Allah'ın severek yarattığı eşref-i mahluk olan insan diğer mahluklara göre Allah'ı en az zikreder, çünki dünyaya diğer varlıklardan daha çok gönül vermiş, daha çok bağlanmıştır.

Evet, Kur'an'ın Peygamberimizin (S.A.V.) ve velilerin haber verdiği gibi dünyada mevcut her şey Allah'ı tesbih etmektedir.

Rasulullah Efendimiz (S.A.V.) kurbağaları öldürmeyi yasaklamıştı. Çünki onların seslerinin tesbih olduğunu söylemişti. Kurbağa da tesbih eder, ağaç da tesbih eder, suyun şırıltısı da tesbih eder, kapının gıcırtısı bile tespihtedir. Çünki Allah'ı (cc) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Bu konuyu bitirirken arif bir şairin yazdığı şu şiiri almadan geçemedim.

Sesler ve Nağmeler

Bütün esvâtı hilkat tiyz ü pest elhâni kıymettir,

Kulak ver dinle ey dil cümlesi hakdan işarettir.

Denizde, yerde göklerde açılmış sanki bir mektep,

Zevil ervah okur gizli, açık üstâd-ı fikrettir.

Celâldir sayhası aslanların, dehşet verir halka

Cemâldir kuşdaki nağme müeddesi beşarettir.

Sakın sen, sanma vak vak, gölde kaz, ördek çeker Ya Hakk

Ağaçta kumrunun hu hu lan Hâkk'a ibâdettir

Öter gülşende bülbül mübtelâyi kıyl-ü kal olmuş

O mürgun derdi gül, sümbül sanıp kanmak belâhattır

Kanarya aynı vahdet mevcesi ile çırpınıp söyler

Sedâyi bumi me'şum bir nida sanmak hamâkatdır.

Ney in feryadı her dem (vağfu anna ente Mevlânâ)

Kemânın bi gümân (Allâhuekber) den ibarettir. .

Sedâi musiki dinlerse ruhan gaşy olur âşık

Sazın her bir telinden duyduğu gülbanki vahdett

İlahi ente maksudi bütün seslerdeki gâye

Rızadır cümlenin matlubi bakisi hikayettir.
 

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
Sertarik Mesnevihan Şefik Can (1909-2005)


Bu güzel yazı, son Mesnevihan sevgili Hayat Nur Artıran Hanımefendinin etkinliklerinin paylaşıldığı Facebook sayfasından alınmıştır. Facebook sayfasına gitmek için resme tıklayınız...