4 Şubat 2017 Cumartesi

İSMET

İSMET

  

‘İsmet’, kötülük ve günahlardan korunmuş olma, masum olma demektir.

 

İsmet, peygamberlerde bulunması vacip olan sıfatlardan biridir. Peygamberler, insan olmaları nedeniyle günah işleme özelliğine sahip oldukları halde, günah işlememeleri için Allah (c.c.) tarafından korunmuşlardır. İşte, onların bu özellik ve sıfatlarına ‘İsmet’ denir. Çünkü peygamberler, gerek sözlerinde ve gerekse davranışlarında kendilerini lekeleyecek, değerlerini düşürecek bütün hatalardan uzak olmalıdır.

 

Örneğin, peygamberler peygamberliklerinden önce ve sonra en büyük günah olan Allah (c.c.)’a şirk (ortak) koşmaktan korunmuşlardır. Yine ilahi görevlerini yerine getirip, yine Allah (c.c.)’tan aldıkları vahy’i insanlara bildirirken unutmaları ve hata etmeleri, onlar hakkında geçerli değildir. Peygamberlikten önce, az görülür küçük hatalar yapmaları mümkün ise de peygamber olmaları ile birlikte davranışları Allah (c.c.) tarafından düzeltilir. Peygamber olduktan sonra ise kesin olarak büyük günah işlemezler. Ancak, bir takım hikmetlere uygun olarak kendilerinden sehven ‘zelle’ denilen küçük hatalar meydana gelebilir, fakat onları kendi hallerine bırakmazlar. Peygamberler de bunda ısrar etmezler.

 

Peygamberlerin amel defterleri tertemizdir. Onlara günah adına bir şey yazılmaz.

 

Peygamberlerin ismet sıfatı yani ‘masum’ olmaları konusunda bazı farklı görüşler vardır. Bir kısım, insanlar içinde masum olanın, yani peygamberlerin, isyan etme ve günah işleme gücüne sahip olmadıklarını iddia ederler. Bir diğer grup ise, isyan ve günahın onlar için de mümkün olduğunu düşünürler. Bunlar hür iradeyi inkâr etmezler. Masum olmanın; zorla yaptırmaya varmamak şartı ile Allah (c.c.)’ın insanda yarattığı bir şey olduğu ve insanın onunla isyana kalkışmayacağını bildiği şekilde ortaya koyarlar. Bu görüşe sahip olanlar, ismet sıfatının, günah işleme gücüne sahip olmama tarzındaki birinci anlayışın yanlışlığına akıldan şöyle bir delil getirirler. Eğer durum onların dediği gibi olsaydı, masum olan, bu ismetinden dolayı övülmeye hak kazanamazdı ve emir, yasak, sevap, ceza gibi hususlar anlamsız olurdu. Bu görüş taraftarları nakli delil olarak da Kur’an-ı Kerim’den, “De ki, ben de sizin gibi bir insanım.” [1]

 

“... Ve Allah katında başka ilah tutma” [2]

 

“Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık and olsun, onlara neredeyse yaklaşacaktın” [3] ve “Ben kendimi ibra (temize çıkarma) edemem...” [4] ayetlerini gösterirler.    

 

 

Masum olmanın yani ismet sıfatının mümkün olduğuna dair de dört sebep gösterilir:

1- İsmet sıfatına sahip olan peygamberlerin bedeninde veya nefsinde, kötülükten alıkoyan bir alışkanlığı gerektiren bir özelliğin bulunması.

 

2- İsyanların yerilmesi ve itaatin övülmesini bilmeleri.

 

3-     Bu bilgilerin Allah (c.c.)’tan devamlı gelen açıklama ve vahiy ile desteklenmesi.

 

4-     Unutma veya uygun ve doğru olanı terk etme kabilinden bir şey kendisinden meydana gelmiş olsa, uyarılır ve kendisine doğru olanı gösterilir.

 

İşte, bu dört özellik bir araya geldiğinde de şüphesiz kişi günahlardan masum olur. [5]

 

İsmet ahlâkını ve özelliğini bilen ve seven Müslümanlar çocuklarına İsmet adını da koyarlar.

 

Müslümanlar, Allah (c.c.)’tan gerçek anlamda korkarak, O’nun emirlerine sımsıkı sarılarak ve yasaklarından kaçınarak, elçisinin ahlâkı ile ahlâklanarak ismet ahlâkını kazanabilirler.

 

----------------------------

[1] Kehf sûresi,  18/110.
[2]İsra sûresi,  17/39.
 
[4] Yusuf sûresi,  12/53.
[5] Şamil İslâm Ansiklopedisi.


BU YAZI  AŞAĞIDAKİ  SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=626

--
.


Efkan Vural - İyilik ve Yardım

Efkan Vural - İyilik ve Yardım




Dinimizin önerdiği ve insan olmamızın gereği olan İyilik ve yardım ahlaki davranışlarımızdandır.
 
Yardım etmek ve iyilik yapmak güzel davranışların başında yer alır. Yardım ve iyilik yapmak insanı mutlu eder.
 
İhtiyaç sahibi kimselere yapılan yardımlar dolayısıyla, toplumun huzur ve güveni artar.
Çevremizde ihtiyaç sahibi olan kimselere yardım etmeliyiz.
 
Ülkemize sığınmış olan ihtiyaç sahibi  yabancılara, komşu ülkelerde ve dünyanın diğer ülkelerinde sıkıntı yaşayan kimselere, inancına bakılmaksızın ve  hiçbir ayırım yapmadan yardım edilmelidir.Ancak yapılacak yardımlarda en yakınlarımızdan başlamalıyız.
Yaptığımız yardımları ve iyilikleri  hiçbir menfaat gözetmeksizin yapmalıyız.

Türk toplumu olarak geçmişten günümüze kadar uzanan yardımlaşma duygusu  halen tam hızıyla sürdürülmekte, nerede bir afet, savaş yada kötü bir olay olsa uzaklığı, dili, dini, ırkı ne olursa olsun Türk yardım kuruluşlarını orada görmekteyiz. Gittikleri yerlerde  gıda yardımı yapılıyor, ilaç yardımı yapılıyor,maddi ve manevi yardımlarda bulunuluyor. Yardımlar kurumsal olarak yapılmaktadır.

Dinimizde yardım ve iyilik yapmanın üstün bir meziyet olduğu bildirilmiştir.
Yüce Allah Kur’an’ı Kerim’de iyilik ve yardım ile ilgili şöyle buyurmaktadır:
“Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever.”    (Bakara Suresi, 195)

“Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi yanından pek büyük bir ecir verir. “   (Nisa Suresi, 40)

“Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En'am Suresi, 160)

“Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.” (Hud Suresi, 115)

“Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.”   (Nahl Suresi, 128)

Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.) de  iyilik ve yardımla ilgili şöyle buyurmaktadır:

"Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) 'Rahîk-ı Mahtûm'dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir." (Tirmizî, Kıyâme, 18)



“Kim helal kazancından bir hurma miktarı sadaka verirse -ki Allah sadece helâl olanı kabul eder- Allah o sadakayı büyük bir hoşnutlukla kabul eder…” (Buhari, Zekat, 8)

"Allah için size sığınan kimseye sığınak olun. Allah için isteyen kimseye verin. Sizi davet edene icabet edin, size bir iyilik yapana karşılığını verin. Eğer onun karşılığını verecek bir şey bulamazsanız, karşılıkta bulunduğunuzu kanaat getirinceye kadar ona dua edin." (Ebu Dâvud, Zekat, 38)

"Çorba pişirdiğinde suyunu biraz fazla koy, sonra komşularına bak, uygun bir şekilde çorbadan onlara ikram et." (Müslim, Birr, 143)

"Müslüman Müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşman eline vermez (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Her kim bir Müslümanın bir sıkıntısını giderirse Allah da onun (bu iyiliği) sayesinde kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim dünyada, bir Müslümanın (ayıbını) örterse Allah da kıyamet günü onun (ayıbını) örter." (Mülim, Birr, 58)

"Müslümanlar arasında kim bir yetimi yiyecek ve içeceğini üstlenecek şekilde sahiplenirse, affedilmeyecek bir günah işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyar." (Tırmizi, Birr, 14)

Peygamber(s.a.v.) bize şu yedi şeyi emretti: "Hastayı ziyaret etmek, cenazeyi (kabre kadar) takip etmek, aksırana Allah'tan rahmet dilemek, zayıfa yardım etmek, mazluma yardım etmek, selâmı yaymak ve yemin edenin yeminini tasdik etmek." (Buhari,İsti'zan,8) 

"Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir." (Nesai,Zekat,62)

Yukarda ki ayet ve hadislerde  görüldüğü gibi yardım ve iyilik yapmak çok önemli bir ibadettir. Elimizden geldiğince,yoksul ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye çalışmalıyız.

Allahın  hepimize ,iyilik yapma imkanı ve iradesi  vermesini diliyoruz…



Ne mutlu yaptığı iyilikler yüzünden mükafatlandırılanlara…


 Efkan VURAL
 
Fotoğrafım 
 
1965 Trabzon Of doğumluyum. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olup halen Ankara Sincan Selahattin Akbilek Anadolu Lisesi'nde görevimi sürdürmekteyim. Evli ve üç çocuk babasıyım.


Bu yazı Milliyet Blog'da 14.01.2017 tarihinde yayınlanmıştır:
KAYNAK:
 
 
 
 

3 Şubat 2017 Cuma

İSÂR

İSÂR

 

‘İsar’, kendisinin ihtiyacı olduğu halde, malı veya muhtaç olduğu herhangi bir maddi değeri fedakârlık yaparak başkasına vermektir. Yani başkalarını kendi nefsine tercih etmektir.

 

İsar’ın zıttı, ‘eşere’dir ki, ihtiyacı olduğu şeyde, kendisini başkasına tercih etmektir.

 

Cömertliğin en yüksek derecesi İsâr’dır. Çünkü isâr, insanın kendi ihtiyacı olduğu halde vermektir ki, bu oldukça zor bir özveridir. Herkesin yapabileceği bir fazilet ve erdem değildir. Nitekim Allah (c.c.), Medinelileri, mallarını Mekke’den gelen Ashab-ı Kirâm’a dağıtmalarından dolayı şu âyet-i kerimede övdü: “Ve onlardan önce o yurda (Medine’ye) yerleşen, imana sarılanlar (Medine yerlileri) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimetler)den ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilim) duymazlar.  Kendilerinin ihtiyacı olsa da, başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” [1]

 

Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Bir kimse, arzu ettiği bir şeyi elde etse ve kendi arzusunu bir kenara bırakarak onu sadaka olarak verse, Allah (c.c.) o kişiyi bağışlar.”

 

Hz. Musa (a.s.) bir duasında: “Ya Rabbi, Muhammed Mustafa’nın makamını bana göster” dedi. Allah Teâlâ da: “Ya Musa, ona bakmaya dayanamazsın, ama O’nun derecelerinden birini sana göstereyim.” buyurdu. Cenâb-ı Hak bu dereceyi Musa (a.s.)’a gösterince O korktu. O derecenin nurundan ve yüceliğinden hayrete düştü. Hz. Musa (a.s.): ‘Ya Rabbi, Muhammed bu dereceye nasıl erişti? diye sordu. Allah Teâlâ: “Elindekini dağıtmakla, muhtaç olduğu şeyi başkalarına sadaka vermekle.” buyurdu. Sonra ekledi: “Ya Musa! Bir kul ömründe bir defa da olsa, isar ederse (yani kendi ihtiyacı olduğu halde malını başkalarına sadaka verirse) ben ona hesap sormaya utanırım. Nerede bulunursa bulunsun onun yeri Cennettir.” buyurdu.

 

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah’ın (s.a.v.) evinde üç gün üst üste doyuncaya kadar yemek yemedik, diyebilirim. Ama tasadduk ederdik. Bir gün Rasûlullah’a bir konuk gelmişti. Evde hiçbir şeyimiz yoktu. Ensar’dan bir kişi geldi ve o konuğu evine götürdü. Onun da yiyeceği azdı. Zorlukla konuklarını ağırladılar. Ertesi sabah Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ sizin ahlâkınızı ve konuklara karşı halleriniz beğendi ve şu âyeti indirdi: “Her kim nefsinin tamahkârlığından korunursa, işte onlar kurtulanlardır.”

 

Ashab-ı kiramdan Huzeyfetü’l-Adevi (r.a.) Yermük savaşında hasta ve yaralılara yardımda bulunmak üzere savaş meydanına gitmişti. Önce amcasının oğlunu yaralı olarak bulmuş ve ona biraz su ikram etmek istediği sırada, yakınlarından duyulan bir iniltiye işaret amcasının oğlu, o sesin sahibinin yanına koşmasını istemişti. Huzeyfe (r.a.) diyor ki: Gittim, gördüm. Hişam İbni As yaralı yatıyor. Ona ‘sana su getirdim’ dediğim sırada, yanı başından bir ‘ah’ sesi geldi. Bunu işiten Hişam onun yardımına koşmamı istedi. Gittim, bir de ne göreyim? O Müslüman rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Hiç olmazsa Hişam’ın imdadına yetişeyim diye geri döndüm ve gördüm ki o da Mevlâ’sına kavuşmuştu. Hemen amcamın oğluna koştum. Ama o da rahmetlik olmuştu.

 

Şehrinin zenginlerinden olan Abdullah bin Cafer (r.a.) bir yolculukta bir hurmalığa uğradı. Orada zenci bir bekçi bulunuyordu. Bekçiye yemesi için üç tane ekmek getirdiler. Biraz sonra o bekçinin yanına bir köpek geldi. Bekçi kendisine getirilen ekmeğin birisini köpeğe attı. Köpek ekmeği tamamen yedi. Bekçi ekmeğin ikincisini de attı. Köpek onu da yedi. Üçüncüsünü de attı. Köpek üçüncü ekmeği de yiyince o zaman Abdullah bekçiye sordu:

- Senin her gün yiyecek ekmeğin ne kadardır? Bekçi:

- Gördüğün kadardır, dedi. Abdullah:

- Peki, niçin günlük yiyeceğinin hepsini köpeğe verdin? Dedi. Bekçi şu cevabı verdi:

 

- Bu yörelerde köpek yoktur. Bu köpeğin uzak yerden geldiğini anladım. Aç olarak buradan dönüp gitmesine gönlüm razı olmadı. Onun için kendi nafakamı ona verdim, dedi. Abdullah:

- Peki sen bugün ne yiyeceksin? Diye sordu. Bekçi:

- Sabrederim, diye cevap verdi.

 

O zaman Abdullah şöyle dedi: Herkes benim cömertliğimden bahseder, adım en cömert insan diye dillerde dolaşır durur. Halbuki bu bekçi benden daha cömertmiş! Abdullah bunun üzerine o hurmalığı satın aldı ve o bekçiye bağışladı. 

 

İslâm tarihi, Müslümanların isar ahlâkını yaşadıklarını gösteren binlerce ibret tablosu ile doludur. Ne mutlu isar ahlâkını bilen ve hayatlarında yaşayanlara…..

Ne mutlu isar ahlâkını nesillerine öğretenlere!



[1] Haşr sûresi,  59/9.


 
BU YAZI  AŞAĞIDAKİ  SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=625

--
.


Asi gencin tövbesi

Asi gencin tövbesi
 

Ebu Türab Nahşebi hazretlerinin “rahmetullahi aleyh“, evinin bitişiğinde bir kadınla oğlu yaşıyordu.

Oğlu her gün içiyor, sarhoş dolaşıyordu.
Mahalle halkı şikayetçiydi ondan.

Bir gün toplanıp, kapıya dayandılar:
- Tak tak tak!

Annesi çıktı kapıya.
- Buyurun, ne istiyorsunuz?
- Sarhoş oğlunu mahallemizde istemiyoruz. Derhal çıkar onu.

Kadın yalvardı:
- Oğlum ağır hasta. İçerde yatıyor.

- Biz anlamayız. Hemen çıkın bu evden!
- Belki tövbe eder. Belki de ölür. Biraz mühlet verin.

- Hayır, hayır! Hemen çıkıp gidin!
- Söz veriyorum. Eğer tövbe etmez veya ölmezse, o zaman çıkar gideriz.

Ebu Türab hazretleri, duymuştu bu konuşmaları.
Üzülerek kadının yanına vardı:

- Oğlunu görebilir miyim?
- Tabii efendim, buyurun.

Genç, bu zatı görünce başladı ağlamaya ve;
- Ya Rabbi! Ne kerimsin ki, benim gibi bir asinin duasını kabul ettin, dedi.

Ebu Türab hazretleri sordu:
- Ne dua etmiştin evladım?

- Ölmeden sizi görüp, yanınızda tövbe etmek istemiştim efendim. Elhamdülillah sizi gördüm. Ama tövbem kabul olur mu, bilmiyorum.

- Tabii kabul olur evladım.
- Ama benim ömrüm hep günah işlemekle geçti efendim.

- Olsun. Allah tövbeleri kabul edicidir.
Genç sevindi ve ağlayarak tövbe etti.

Beni yere indir

Ebu Türab hazretleri çıkınca, genç rica etti annesine:
- Beni yere indir anneciğim!

Zorlukla indirdi toprağın üzerine.
Tövbekâr genç, yüzünü gözünü toprağa sürerek;

- Ya Rabbi! Ebu Türab hazretlerinin hürmetine beni affet!
diye yalvardı.

Pişmanlık ateşiyle yüreği kavruluyor, gözyaşları toprağa akıyordu.
Bu halde vefat etti.

O gece, Resulullah efendimiz aleyhisselam, bu Velinin rüyasına girip;
- Ya Eba Türab! Dün senin yanında tövbe eden genç, bu gece vefat etti. Onun tövbesi kabul olundu ve Veli kullardan oldu. O gencin cenaze hizmetlerini ifa et. Namazını kıl. Her kim onun cenazesinde bulunursa, Allahü teâlâ onu affedip, dualarını kabul edecektir, buyurdular.
 
 

 
 

Bu dünyada yolcuyuz

Bu dünyada yolcuyuz
 

Kabr-i şerifi Mısır’da bulunan İbrahim Gülşeni hazretleri "rahmetullahi aleyh", bir günkü sohbetinde;
- Kardeşlerim, bütün mesele, dünyada yolcu olduğumuzu unutmamaktır, buyurdu.

Sordular:
- Ne yolcusu efendim?

- Biz hepimiz ahiret yolcusuyuz, buyurdu. Ve imtihandayız bu dünyada. Allahü teâlâ insanları ve cinleri, yalnız ibadet etmeleri için yaratmıştır.

Ve ilave etti:
- İbadet edenleri Hak teâlâ sever ve kıymet verir. Cenâb-ı Hak bir kuluna kıymet verirse, ona sonsuz Cennetini ihsan eder.

Namaz çok mühim

Bir gün de bir gence nasihat ederken;
- Oğlum, her şeyden önce “beş vakit namaz”ını kıl, buyurdu. Hem de özenerek kıl. Yani farzına, vacibine, sünnet ve edeblerine riayet eyle. Böyle kılarsan, kıldığın namazların büyük mükafatını görürsün.

Delikanlı sordu:
- Efendim, namaz insanı kötülüklerden alıkoyarmış, öyle mi?

- Evet, ama bir şartla, buyurdu.
- O şart nedir hocam?

- Kabul olması. Namazın kabul olması için de doğru kılınması gerekir. Yani Allahü teâlâ, ancak doğru kılınan bir namazı kabul eder ve yalnız kabul olan bir namaz, insanı fena, çirkin işleri yapmaktan alıkor.

Ve ilave etti:
- Ama doğru kılamıyorum diye hiç kılmamak da olmaz tabii. Doğrusunu yapıncaya kadar uğraşmalıdır.

Feyz kalbe gelir

Bir gün de, bazı sevdiklerine;
- Müslümanlar bir araya gelince, kalbden kalbe feyz akar, buyurdu. Aynen suyun borudan aktığı gibi.

Sordular:
- Hiç konuşmasalar da mı efendim?
- Evet, buyurdu. Birlikte olmak kâfidir. Konuşmak şart değil.

Sordular yine:
- Feyz gelmesinin alameti nedir efendim?
- Feyz varsa, haramlara karşı istek azalır, hatta nefret başlar. İbadetler ise zevkli ve tatlı gelir.

- Feyz yoksa efendim?
- O zaman günahlar tatlı, ibadetler tatsız ve zevksiz gelir.

http://www.gonulsultanlari.com/detay.asp?Aid=7997


 

2 Şubat 2017 Perşembe

İRADE

 İRADE

 

‘İrade’, istemek, dilemek, meyletmek, arzulamak ve karar vermek üzere yönelmek anlamındadır.

 

Kelam ilminde Allah (c.c.)’ın bir sıfatı ve aynı zamanda insanın bir özelliği olarak ele alınmıştır. Allah (c.c.)’ın sıfatı olarak irade; O’nu diğer sıfatlarıyla beraber tanımlar. Allah (c.c.) nasıl her şeyin kusursuz ve en mükemmeline sahip ise ve her konuda mutlak kemâlin O’na ait olduğu benimsenmek gerekiyorsa; irade konusunda da Allah (c.c.) mutlak irade sahibidir. Yani Allah (c.c.)’ın iradesini kısıtlayan, onu tehdit eden her hangi bir başka irade söz konusu olamaz. Öyleyse Allah (c.c.)’ın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak surette geçerlidir. Bu konudaki Kur’an ayetleri şöyledir:

“Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir.” [1]

 

“Allah her şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye “ol” demektir. O da hemen olur.” [2]

 

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.” [3]

 

“Şüphe yok ki, Allah dilediğine hükmeder.” [4]

 

Allah (c.c.)’ın iradesi bütün yaratılmışlar, yani bütün varlıklar üzerinde geçerli ise, nasıl oluyor da insanın da bir iradeye sahip olduğu söylenebiliyor? Bu noktada İslâm tarihinin çok erken dönemlerinden itibaren meydana gelen tartışmalar, iki-üç asır devam etmiş ve sonunda hicri dördüncü asırdan itibaren belli bir kararlılık bulunmuştur. Ehl-i sünnet kelamcılarına göre, Allah (c.c.) mutlak (kesin ve tartışmasız) irade sahibidir. Bu mutlak irade, ayrım gözetmeksizin bütün varlıklar üzerinde egemendir. Fakat insanın da dünyada sınanabilmesi için, belirli bir güce ve seçme hakkına sahip olması gereklidir ki, yaptıklarından sorumlu tutulabilsin. Şu halde insanı belirli bir fiili yapmaya niyetlendiği zaman ilahi iradenin kulun fiillerini halk etmesi esnasında İrade-i Külliyeye katılır, yani onu kesb eder. İşte insan bu kesbi (kazanması) dolayısıyla sorumluluğu üzerine almaktadır. Bu sorumluluğu yüklenip iradesini kullanmaya da ihtiyar denilir.  

          

                                               İrade-i Külliyye ve İrade-i Cüz’iyye

 

İslâm inancındaki belli başlı konulardan biri de irade-i külliyye konusudur. Kelam ilmindeki ıstılahi anlamı; bütün yaratılmışların üzerindeki tek ve mutlak bir iradenin, yani Allah (c.c.)’ın iradesinin bulunduğudur. Bütün yaratıklar (ister canlı, ister cansız olsun) bu ‘ilâhi irade’ye boyun eğerler.

 

İslâm akaidinde tevhid, bütün inanç sisteminin merkezidir. Her şey tek bir ilahî kaynaktan vücut bulmuştur. Bütün evrenin Allah (c.c.) karşısında pasif olduğu düşünülürse, her fiilin Allah (c.c.) tarafından “halk” edilmiş (yaratılmış) olması da doğaldır. Fakat insanoğlunun yaratılma hikmeti, onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması olduğu için, kullara da bir çeşit irade verilmiştir. İşte buna Kelam ilminde “İrade-i Cüz’iyye” denilmektedir. Burada İslâm tarihinde çokça tartışılmış bir konuya geliyoruz. İlk kelam tartışmalarını başlatan Mü’tezile ekolü, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve ilahi iradenin (irade-i külliyye) insanı bu dünyadaki fiillerinde serbest bıraktığını söylemiştir. Buna karşılık bir diğer ekol olan Cebriyye, insanın hiçbir iradeye sahip bulunmadığını, onun bütün yapıp ettiklerinin irade-i külliyye ait olduğunu iddia etmektedir. Her ikisinden de ayrılan Ehl-i Sünnet akaidi ise, orta yolu tutarak şunları ileri sürmüştür. Her ne kadar Allah Teala, bütün fiillerin yaratıcısı ise de, kullarını bir takım hükümler ve ödevlerle yükümlü tutmuş olduğundan, bunları yerine getirmeleri için onlara bir irade de bağışlamıştır. İnsan iyiyi de kötüyü de yapar. Dilerse Allah (c.c.)’ın istemediği bir iş yapar; dilerse onun arzuladığı bir işi yapar. Şu kadar ki; ne zaman kendi iradesini bir fiil yapmaya yöneltirse o zaman Allah’u Teala o fiili yaratır. Bu durumda o fiili Allah (c.c.)’ın kudreti yaratmıştır. Fakat, insanın iradesi de o fiili isteme suretiyle o fiile ortak olmuştur. İşte buna, yani irade-i cüz’iyyenin (kulun iradesinin) ilahi fiile katılışına “kesb” denir. Aksi takdirde, bu kişinin fiilde hiçbir katkısının olmaması, zulmü gerektirir ki, bu Cenab-ı Hakk’a noksanlık izafe etmek anlamına gelir. Mu’tezile’nin ileri sürdüğü ve fiillerini yalnız insanın yarattığı görüşü ise, İrade-i külliye haricinde ona denk başka bir irade kabul etmek demektir ki, buda şirk anlamına gelir. Şu halde ehl-i sünnetin görüşü bu ikisinden de ayrılır. İnsan irade sahibidir; fakat aynı zamanda daha külli bir irade tarafından kuşatılmıştır. Bu sebeple yerine getirdiği fiiller, kendisinin seçmesi, Hak Teala’nın yaratması ve bu ikisinin neticesinde kulun bu yaratılan fiili kesb etmesi şeklinde ortaya çıkar. [5]

Allah Teâla, bu manadaki iradesini, ilâhi bir lutfu olarak kullarının iradesine bağlamıştır. Kul neyi dilerse Allah onu irâde edip kulun isteğine uygun olarak yaratır. Kul da yaptığı şeyleri kendi hür iradesiyle yaptığı için sorumlu olur.

Allah Teâlâ, kulun isteğine ve çalışmasına göre hayrı da irade eder, şerri de. Fakat hayrı rızası var iken; şerre rızası yoktur. [6]

 



[1] Hud sûresi,  11/107.
[2] Yasin sûresi,  36/82.
[3] Kasas sûresi,  28/68.
[4] Maide sûresi,  5/1.
[5] Şamil İslâm Ansiklopedisi.
[6] Maturidiyye Akaidi, Nureddin Sabuni, Terc. Bekir Topaloğlu,
 
BU YAZI  AŞAĞIDAKİ  SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
 

Asıl maksadımız

Asıl maksadımız
 

Boranlı Mustafa Baba "rahmetullahi aleyh", Malatya’da yetişen Velilerden.
Bir gün sevdiklerine;
- Meşgaleniz, size asıl maksadınızı unutturmasın, buyurdu.

Sordular:
- Asıl maksadımız nedir ki efendim?

Buyurdu ki:
- İnsanlara iyilik etmektir. İnsanlara yapılacak en büyük iyilik de, onlara İslamiyet’i öğretmektir. Birine dinimizden bir mesele öğretmek, “yüz nafile hac”dan daha kıymetlidir.

Musibet nimettir
Bir gün de biri gelip;
- Hocam bela ve musibet eksik olmuyor başımızdan, diye dert yandı.

Cevabında;
- Ne güzel işte, sevin! buyurdu.

Adam şaşırmıştı.
Hayretle sordu:
- Sevineyim mi efendim?

- Evet. Allahü teâlâ dert ve belayı sevdiklerine gönderir. Bu yolla günahlarını affeder. Hadis-i şerif de var bu hususta. Peygamber efendimiz aleyhisselam; "Müminin her haline hayret ediyorum. Çünkü nimet gelirse, şükreder. Bela gelirse, sabreder. Her ikisinde de sevap kazanır” buyuruyor.

Ehl-i sünnet nedir?
Bir gün, talebesinden biri;
- Efendim, Ehl-i sünnet alimlerinden çok bahsediyorsunuz. Ehl-i sünnet ne demek? Diye sordu bu zata.

Cevabında;
- “Ehl-i sünnet vel cemaat” demek, Resulullah efendimizin ve Onun Eshabının gittiği yolda yürüyenlerdir evladım. Yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulacak olanı yalnız bu fırkadır.

Sordular:
- Ya diğerleri efendim?

- Onlar, yanlış itikatları sebebiyle Cehenneme girecekler, ama orada sonsuz kalmayıp, sonunda Cennete gireceklerdir.

Sordular yine:
- Ehl-i sünnet olanlar hiç mi Cehenneme girmeyecek efendim?

- Evet, hiç girmeyecekler. “Ehl-i sünnet alimleri”nden birine tâbi olarak yaşayan, Nuh aleyhisselamın ömrü kadar ibadet yapmış gibi sevap kazanır.

Ve şöyle devam etti:
- İşte “Ehl-i sünnet” olmak bu kadar kıymetli evladım. Mesela Allahü teâlâ bana Nuh aleyhisselamın ömrü kadar, yani 950 sene ömür, Eyüb aleyhisselamın sabrı kadar sabır verse, bu ömür ve sabırla ne yaparım biliyor musun?

Talebe merak etti:
- Ne yaparsınız hocam?

- Benim “Ehl-i sünnet bir Müslüman” olmamı sağlayan kıymetli hocama gece gündüz hizmet ederim. Bir an olsun ayrılmam hizmetinden. Yine de ödeyemem hakkını.
 
 
 

 
 

SEVENLER VE SEVİLENLER

SEVENLER VE SEVİLENLER

Bir gün Hızır aleyhisselam hamamda yıkanan bir ihtiyarın yanına yaklaşmış. İhtiyar kendi kendine yıkanmaktaymış.
Hızır aleyhisselam demiş ki:


- Ey ihtiyar! Gençliğinde yaşlılara yardım etseydin şimdi şu gençler de sana yardım ederlerdi....

İhtiyar adam şöyle cevap vermiş:
- Ben gençliğimde yaşlılara yardım ederdim ama zamane gençliği şimdilerde yardım etmez olmuş.


Hızır aleyhisselam bir taraftan ihtiyar adamın sırtını keselerken bir taraftan da konuşmaya devam etmiş:

- Demek ki yaptığın yardımları içinden gelerek yapmamışsın, Allahü teala'nın sevgisini kazanamamışsın, yoksa ettiğin o hayrı neden görmeyeceksin ki?

İhtiyar adam şöyle demiş: Eğer yaptığımı Allahü teala için yapmasaydım, O’nun sevgisini kazanmasaydım, Allahü teala bugün benim sırtımı Hızır’a aleyhisselam keseletir miydi?

Hızır aleyhisselam duydukları karşısında çok şaşırmış. Allah’ım demiş, bana verdiğin Seni sevenlerin listesinde bu ihtiyarın adı yok, bu nasıl olur?

Allahü teala'dan şöyle bir nida gelmiş:
“Ey Hızır! Biz, bizi sevenlerin listesini sana verdik ancak bizim sevdiklerimizin listesi bizim yanımızdadır..."

Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî der ki;

"İnsanın kalbinde saklı öyle şeyler vardır ki verdikçe çoğalır, Bu hazinelerin başında "sevgi" gelir.

İşte bir dostun bir dosta verebileceği hediyelerden bazıları şunlardır ki; rahatlatacak bir "tebessüm! ..." Kalbe kuvvet verebilecek bir "tatlı söz! ..." Morali düzeltecek bir "takdir! ...

"Neşesini yerine getirecek bir “latife! ... Kızgınlığını söndürecek bir hoşgörü! ... Hoşa gidecek bir güzel tavır! ... Allahü teala’nın rahmetini celbedecek bir hayır dua…

 




1 Şubat 2017 Çarşamba

Allah’ın kullarına acıyın!

Allah’ın kullarına acıyın!
 

Gaziantep Velilerinden Mehmet Hasib Dürri hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bir gün bazı ahbabına;

- Allah’ın kullarına acıyın ve onları sevin! buyurdu. Din kardeşine karşı kin ve nefret besleyen insanlar, bahtsız kullardır.

- Neden efendim? dediler.

- Çünkü Hak teâlâ; “Kelime-i şehadet getirenler, benim Evliya kullarımdır” buyuruyor. Yani müminleri seviyor. Allah’ın sevdiği kul incitilir mi?

Şöyle devam etti:
- Bırakın Müslümanları, gayr-i müslimleri bile incitmeye hakkımız yoktur. Kendin varken, başkasına niye kızacaksın?

- Kendimize mi kızalım efendim? dediler.
- Elbette. Kötüleyeceksen kendini kötüle! Kendi ayıplarını gör! Kendini düzelt!

Şöyle bitirdi:
- Kendi kusurunu gören kimse, başkasına bakmaya vakit bulamaz.

Her şey Allah için

Aynı sohbette;
- Amel yapmak, “Allah için”dir, buyurdu. İnsanlardan aferin almak için olursa, küçük şirk olur. Yani riya olur. Her şey Allah emrettiği için olmalıdır. Evlenmek, iş kurmak, yani her şey, Allah için olursa kıymetli olur. Yemek yemek bile öyledir.

Ve izah etti:
- Yemek yendiği zaman vücutta bir enerji, yani kuvvet hasıl olur. Bu kuvveti de, insan ya Allah yolunda harcar, ya da nefs yolunda, öyle değil mi?

- Evet efendim, dediler.

- İşte insan, bu kuvvetini “Nefsi için” harcarsa, adım adım Cehenneme yaklaşır. Çünkü en büyük günah, cenâb-ı Hakkı unutarak iş yapmaktır. Onu unutarak yapılan her iş, “Hiç”tir.

- Her iş mi efendim?

- Evet. Mesela oruç, Allah için tutulur, değil mi?

- Tabii ki hocam.

- Ama zayıflamak için tutulursa on para etmez. Hac da öyledir. Gösteriş için olursa, hiç sevabı olmaz.


Dünya, hayaldir
Bir gün de;
- Dünya hayaldir, buyurdu. Dünyada olan her şeyin ahirette aslı, yani hakikati vardır.

Biri sordu:
- Efendim, ben “kar manzarası”nı çok seviyorum. Cennette bu da olacak mı?

- Elbette. Hem de hakikisi olacak. Ama biz bunlara bakmayacağız ki.

- Neden efendim?

- Çünkü orada bundan çok daha güzel şeyler olacak. Mesela Evliyaları, Eshab-ı kiramı görecek, hatta Peygamber efendimiz aleyhisselamın huzurunda oturup eşsiz sohbetini dinleyeceğiz.

Ve ekledi:
- En mühimi de Allahü teâlâyı görmekle şerefleneceğiz. Bu nimetler varken, o dediğin şeylere dönüp de bakılır mı hiç?