11 Ağustos 2017 Cuma

ALLAH’I (C.C.) NE KADAR TANIYORUZ?

ALLAH’I (C.C.) NE KADAR TANIYORUZ? 0
     
Allah’a îtimâdımız, tevekkül ve teslîmiyetimiz ne kadar kuvvetli ise gönlümüz o kadar zengin ve huzur doludur.

Ebû Saîd (r.a.) mâruz kaldığı açlık yüzünden karnına taş bağlayan sahâbîlerdendi. Vâlidesi ona:

“–Kalk, Resûl-i Ekrem’e git, O’ndan bir şeyler iste. Falan adam Resûl-i Ekrem’e gitmiş, O da onun imdâdına yetişmiş. Filân da gitmiş, o da nîmete nâil olmuş. Haydi sen de git, belki bir hayırla dönersin.” dedi.

Ebû Saîd (r.a.) ise vâlidesine cevâben:

“–Hele dur bakalım, bir şeyler arayalım, bulamazsak öyle gidelim.” dedi. Fakat bütün aramaları ve gayretleri boşa çıktı. Bunun üzerine çâresiz, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e gitmeye karar verdi. Allâh Resûlü’nün huzûruna girdiğinde, onu hutbe îrâd ederken buldu ve hutbeyi dinlemeye koyuldu. Allâh Resûlü hutbesinde şunları söylüyordu:

“İstiğnâ gösteren ve iffetini muhâfaza eden insanları, Cenâb-ı Hak bütün âlemden müstağnî kılar.”

Ebû Saîd (r.a.) bu sözü işittikten sonra, Resûlullâh’tan bir şey istemeye cesâret edemedi ve eli boş bir vaziyette evine döndü. Kendisi bundan sonraki hâlini şu şekilde anlatıyor:

“Resûl-i Ekrem’den bir şey isteyemeden evime döndüğüm hâlde, Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi, işimiz o kadar yoluna girdi ki, Ensâr içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu.” (Ahmed, III, 449)

İşte Razzâk olan, yâni rızkı ihsân ve taksîm eden Rabbimizi yakından tanıyabilmenin ehemmiyeti… O’na îtimâdımız, tevekkül ve teslîmiyetimiz ne kadar kuvvetli ise gönlümüz o kadar zengin ve huzur doludur.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/allahi-ne-kadar-taniyoruz.html


 

10 Ağustos 2017 Perşembe

Tövbe hal ile olur

Tövbe hal ile olur

Retweetledin
Bir günah işlediğin zaman hemen tövbe et !
İnsan suya düştüğü için değil,sudan çıkamadığı için boğulur.
Bu nükteyi iyi anla !
Hz.Mevlânâ


Retweetledin
Tövbe şaşılacak bir binektir.
Bir nefeste insanı aşağılık dünyadan gök yüzüne çıkarır !
Hz.Mevlânâ
(Bu tövbe de laf ile değil hâl ile olur

https://twitter.com/HNurArtiran/status/894850247779864576
 


HAKK’A YOLCULUK NASIL OLMALI?

HAKK’A YOLCULUK NASIL OLMALI?   
     
Takvâ ile müzeyyen olmuş bir gönülle sefere çıkmak, eşsiz bir ilâhi sanat harikası olan şu kâinât müzesini bediî zevklerle seyretmenin, diğer bir ifâdeyle kâinât kitabını okuya okuya Rabbe doğru vecd ve iştiyak ile yol almanın olmazsa olmaz bir şartıdır.

Hakk’a doğru olan kutsî yolculuklar, hem azık, hem de rehber ve refik (yol arkadaşı) ister. Mevlânâ’nın –kuddise sirruh- ifadesiyle:

“Her kim kılavuzsuz yola giderse, iki günlük yol, yüz yıllık mesafe olur. Seyr u sülukteki yol arkadaşlarının ziyaretini lazım bil, o arkadaş, ister piyâde, ister süvari olsun. Yoldaşların, yani hakikat yolcularının gölgesi kadar, bu hevâ ve hevesi dünyada kıracak hiçbir şey yoktur. Gönül, her yârdan bir gıda ve her ilimden bir safâ bulur. Kalbin Allah’a vuslattan başka gıdası yoktur.”15

Yüce Rabbimiz hazırlanacak azığın en hayırlısını şöyle bildirir:

“Kendinize azık edinin, şüphe yok ki azığın en iyisi takvâ16  azığıdır.” (Bakara Sûresi, 197)

AHİRET AZIĞI

Sultânu’ş-şuarâ Necip Fazıl Kısakürek, hayat yolculuğunda hazırlanması gereken azığa şöyle dikkat çeker:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir! Mezarda geçer akçe neyse, onu biriktir!

Yol boyunca lüzumlu olacak azığın hazırlanması nasıl gerekliyse, gidilen yere eli boş gitmemek de bir o kadar önemlidir. Mevlânâ –kuddise sirruh- şöyle seslenir:

“Dostların kapısına eli boş gitmek, buğdaysız değirmene gitmek  gibidir.”17

Nihâi yolculuk Mevlâ’ya olacağına göre O Yüce Dost’a ne götürülmelidir? Yüce Rabbimiz İbrahim’in (a.s.) şahsında takdir ettiği hediyeye şöyle işaret eder:

“(İbrahim) Rabbine selîm bir kalp getirdi.” (Saffât Sûresi 84)

AHİRET GÜNÜ FAYDA VERECEK AZIK

Buradan anlıyoruz ki, Rabbimize arı duru mücellâ bir ayna gibi “selîm bir kalp” götürebilmek, O’nu en çok hoşnut eden hediyelerden biridir. Çünkü kıyamet gününde geçer akçe yalnız odur. Mevlânâ bu hediyenin keyfiyeti ve kalitesi hakkında şu tespitlerde bulunur:

“Sen Allâh’ın huzuruna yüz çuval altın götürsen, Cenâb-ı Hak buyurur ki: Ey getirdiği yükler altında iki büklüm olan kişi! Bana gönül getir, gönül…

Ben sana bakmam, gönle bakarım. Ey can! Armağan olarak bana gönül getir.”

Sen; “Bende de gönül var” diyorsun, diyorsun ama; gönül arşın üzerinde olur, halbuki sen, aşağılardasın, aşağılıklarda bulunmadasın.

Kara balçıkta da su bulunduğunu herkes bilir. Fakat o su ile abdest alınmaz ki.

Balçığın içinde su vardır; vardır ama, o balçığa yenilmiş, balçıkta kaybolmuştur. Sen de gönlüne; “Bu da gönüldür” diyemezsin.

Çünkü senin gönlün, kirli emellere, şehvete, hiddete, mevki hırsına, dünya isteklerine mağlup olmuş, onlar arasında kaybolup gitmiştir.

Sonunda solmuş, canı pörsümüş, çürümüş bir gönül bulur da, onu teneşir tahtasına yatırıp Hakk’a doğru götürürsün.

“Padişahım!” dersin, “Sana gönül getirdim, Sebzvar şehrinde bundan daha iyi gönül olamaz.”

Cenâb-ı Hak da sana buyurur ki: “Ey küstah! Burası mezarlık mıdır ki, ölü bir gönül getiriyorsun? Yürü git, padişah huylu bir gönül getir. Öyle bir gönül getir ki, ‘varlık pazarı’ onun yüzünden emana kavuşsun. İçinde gönül nûru bulunmayan gönül, gönül değildir.

Can olmadıktan sonra beden topraktan başka bir şey değildir. İçinde can nûru olmayan kandile, kandil deme; o, içine kirli pis bir su konmuş şişeden ibarettir.”18

Kendi gönlümüzle birlikte kırılmış, mahzun olmuş gönülleri yapıp, onları imar edilmiş gönüller olarak Hakk’a sunmak da kabul edilebilecek en güzel hediyelerdendir. Bu bakımdan şairin ifadesiyle:

Nereye gidersen git heybene gönül doldur
Bir kovan parçalama bir parmak acı bala
Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal
Temiz kal, fazlanı at, eksiğini tamamla
Azıksız çıkma yola..


Takvâ ile müzeyyen olmuş bir gönülle sefere çıkmak, eşsiz bir ilâhi sanat harikası olan şu kâinât müzesini bediî zevklerle seyretmenin, diğer bir ifâdeyle kâinât kitabını okuya okuya Rabbe doğru vecd ve iştiyak ile yol almanın olmazsa olmaz bir şartıdır.


15) Tahiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî,, V, s. 1387, beyit: 2957; VII, s. 674, beyit:6098; IX, sh. 106, 154, beyit: 8131, 8311
16) “Takvâ”, Allah’a karşı mesuliyet duygusu içinde, ilâhi emir ve yasakları titizlikle uygulamak suretiyle kişinin kendini ve özellikle kalbini koruması ve böylece ilahi azaptan korunmasıdır.
17) Tahiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, V, s. 1468, beyit: 3168; Şefik Can, Mesnevî Tercümesi, V, s. 81-82
18) Tahiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, XIV, s. 247-251, beyit: 17052-17062


Kaynak: Dr. Adem Ergül, Göklere Yolculuk Var, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/hakka-yolculuk-nasil-olmali.html


 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

İtaat Bilinci-2

İtaat Bilinci-2


مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.” (Nisa, 4/80)
Günümüzde Efendimiz hakkında dile getirilen edepsizce sözler var ki; hiçbir insanın Sevgili Peygamberimize  (s.a.s) edepsizce sözleri söylemeye ne hakkı ne de haddi vardır. Şu hususu özellikle aktarmakta fayda görüyorum ki; Tertemiz bir aynanın karşısında bulunan pisliğin aynaya yansımış olması aynaya zarar vermez, veremez.

Bu hadsizlikler sadece bugün yapılmadı ki. Cahiliye döneminde Ebu Cehil, Ebu Lehebler vardı da günümüzde yok mu? Arif Nihat Asya natında ne güzel dile getirir.
Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
 Altın devrini yaşıyor…
 Diller, sayfalar, satırlar
 (Ebu Leheb öldü) diyorlar:
 Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
 Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!
Dünde dünyasını ve ahiretini cennet etmek istemeyenler vardı, bugünde var ve yarınlarda da olacak. Buhari’de yer alan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyruluyor: “Girmemekte direten müstesna, ümmetimden herkes Cennet'e girer." buyurmuşlar. Ashab-ı kiramın: "Girmemekte direten kimdir, yâ Resûlallah?" diye sorması üzerine de: "Bana itaat eden Cennet'e girer; bana isyan edense Cennet'e girmemek için inat ediyor demektir.” (Buhârî, İ'tisâm 2)
Allah ve melekleri Peygamberimize salât ve selam getiriyor. Bizlerde O’na (s.a.s) sonsuz salât ve selam getiriyoruz.
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzab, 33/56)
Günümüzün hadsizleri ancak kendi edepsizliklerini artırırlar ve kendi dünya ve ahretlerini perişan ederler. Araf süresinde şöyle buyruluyor.
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (Araf, 7/179)
Şu hususu tüm yüreğimizle seslendiriyoruz ki; “Kişi sevdiğiyle beraberdir” Müslüman kimi sevdiğine dikkat etmelidir.
عن أبي ذر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ، الرَّجُلُ يُحِبُّ الْقَوْمَ وَ يَسْتَطِيعُ أنْ يَعْمَلَ عَمَلَهُمْ؟ قالَ: أنْتَ يَا أبَا ذَرٍّ مَعَ مَنْ أحْبَبْتُ. وفي لفظ الترمذي: المَرْءُ مَعَ مَنْ أحَبَّ.
Hz. Ebû Zerr (r.a) anlatıyor: “Ey Allah'ın Resûlü! dedim. Kişi, bir kavmi sever, fakat onların amelini işleyemezse, (sonu ne olacak)?" "Ey Ebû Zerr, buyurdu, sen sevdiğinle berabersin!” (Buhari, Edep 96)
Biz Efendimiz (s.a.s.)’e Alvarlı Muhammet Lütfi Efe Hz. Natıyla sesleniyoruz.
Âlemlere rahmet olan
 Ahmed Muhhammed Mustafa
 Hak’tan bize devlet olan
 Ahmed Muhammed Mustafa

 Burc-u hidayet hurşidi (güneşi)
 iki cihanın mürşidi
 Enbiyaların irşadı
 Ahmed Muhammed Mustafa.

 Mahbub-u Mevla’dır ezel
 Muhtar idüp o lemyezel
 İki cihanda bir güzel
 Ahmed Muhammed Mustafa.

 Alemlere vermiş şeref
 Nur-u Muhammed’ her taraf
 Neşir eylemiş ders-i aref
 Ahmed Muhammed Mustafa

 Oldur imam'ü-l enbiya
 Hem rehnümay-ı evliya
 Alemlere vermiş ziya
 Ahmed Muhammed Mustafa.

Bin can olsa Efendimizin (s.a.s) yoluna fedadır. Bu ramazan Efendimizin sünnetlerine tüm gücümüzle sarılarak, neslimizi imanla, Kur’anla, Sünnetle buluşturarak en iyi davranış modelini benimsemiş olacağız. Biz küfreden değil, biz ıslaha (İslama) davet edeniz. Kendimizi ve neslimizi ıslah etmemiz ise hadsizlere en güzel cevap sadedindendir. Çünkü hadsizler neslimizin imanla, irfanla buluşmaması için çaba göstermektedir.
                                                                                                                                                                                                                           
Ahmet ÜNAL
Uzman Vaiz
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/ramazan-vaazlari/629-itaat-bilinci.html
 
  

İSLÂM ALİMLERİ, İLİM MEDENİYETİNİN TEMELİDİR

İSLÂM ALİMLERİ, İLİM MEDENİYETİNİN TEMELİDİR   
     
Özellikle 20. ve 21.yüzyılda İslâm’ı kötülemek, imajını zedelemek için İslâm’ın bilimle ters düşen ve İslâm’ın bilimsel keşiflerin önünü kapayarak toplumun gelişmesine mâni olan bir yapıya sahip olduğunu söylemekteler. Oysa İslâm medeniyeti kucağında yetişen ve modern bilimin de temelini atan Müslüman bilim adamları ve İslâm’ın bilimsel keşiflere açık olan yapısı, bu düşünceyi çürütüyor. Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, bu konuyu bakın nasıl anlatıyor? 
İlim nedir ve İslâm âlimlerinin medeniyete ve insanlık âlemine ne gibi hizmetleri olmuştur? İşte cevapları…

İLMİN GAYESİ ALLAH’I TANIMAK

İlmin menşei, Hak Teâlâ’dır. Bütün  ilimler, Cenâb-ı Hakk’ın bu kâinâta koymuş olduğu kâideleri tespitten ibârettir. Mesela tıp ve  biyoloji, insan vücuduna; botanik, bitkilere; astronomi, semâya; psikoloji ve pedagoji, insan rûhuna koymuş olduğu kâidelerin tespitinden ibârettir.

Cenâb-ı Hakk’ın kuldan istediği ise, eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra zihnen ve  kalben intikal ederek, ilâhî azamet ve kudret akışlarında sergilenen ibret ve hikmetleri idrâk etmesi ve böylece mârifetullâh’a  ulaşması yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmesidir. Hâsılı ilmin nihâî gâyesi, bilgileri zihne depo etmek değil, bu kâinattaki sır,  hikmet ve muammâları çözmektir.



Bu dünyaya gelenler niçin geliyor, buradan gidenler nereye gidiyor? Üstümüzde asılı duran gök  kubbeyi; dağlarıyla, okyanuslarıyla koskoca yeryüzünü hangi kudret nasıl ve ne için inşâ etmiştir? Kimdir ve bundan murâdı nedir?  İşte esas ilim, bu gibi sorulara gönül âlemimizi tatmin edecek cevaplar veren, kula Hâlık’ını tanıtan ilimdir.

Bu sebeple denilebilir ki,  insanı ibret ve hikmete götürmeyen, kâinattaki ilâhî sanatı temâşa ile mutlak sanatkâra ulaştırmayan ilim, gerçek ilim değildir.

Nitekim böyle bir ilmi, Efendimiz r; yani “fayda vermeyen ilim” olarak ifâde buyurmuş ve ondan Allâh’a sığınmıştır.

HRİSTİYANLAR İLİM ADAMI KATLEDERKEN MÜSLÜMANLAR ÜNİVERSİTE KURUYORDU

İslâm dîni, ilk emri olan “Oku” (el-Alak, 1) hitâbıyla, ilme büyük değer verdiğini göstermiş ve mensuplarının, kula Rabbini tanıtan, bu âleme geliş ve bu  âlemden gidişin hikmetini kavratan, insanı duygu derinliği ve tefekküre sevk eden, maddî-mânevî bütün ilimlerde vukûfiyet sâhibi olmalarını telkin ve teşvik etmiştir.

Nitekim hristiyan Batı âleminde, ilim adamlarının hunharca katledildiği; hastaların, “Rûhuna  şeytan girmiş!” denilerek diri diri yakıldığı o karanlık ortaçağ dönemlerinde, müslümanlar üniversiteler kurmakta ve dünyanın her  tarafından gelen talebelere dînî ilimlerin yanısıra, fizik, tıp, matematik, astronomi vb. sahalarda Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametini  tefekküre sevk eden bir eğitim vermekteydiler. Yani maddî ilimlerle mânevî ilimler birbirine mezcedilerek okutulmaktaydı. Bu vesileyle  ilimde büyük bir bereket hâsıl oldu.

İşte İslâm âlimlerinin, ilim, teknik ve medeniyetin gelişmesine yapmış olduğu katkılardan birkaçını, ana başlıklar hâlinde şöyle hülâsa edebiliriz:

TIP:

ibni_sina
İbni Sina

İbn-i Sînâ’nın (980-1037) tıbba birçok yenilikler getiren Kanun adlı kitabı, İslâm dünyasında olduğu kadar, Avrupa’da da temel kitap olarak kullanılmıştır. Nitekim bu eserin 400 sene Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulması, bunun en büyük delilidir.

İbn-i Sînâ gibi, tıp alanında elliden fazla eserin sahibi olan Zekeriya Râzî (864 – 925), cerrahlığı müstakil bir ilim hâline getiren büyük operatör Zehravî (936-1013), tecrübeye dayalı cerrâhîyi başlatan İbn-i Zühr (1091–1161) ve diğer müslüman âlimlerin eserleri de Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, kitaplarına müracaat edilmeden tedaviye cesaret edilememiş ve yüzyıllarca onlardan daha değerli eserler ortaya konulamamıştır.

Yine “küçük kan dolaşımı”nı Avrupalılardan 300 sene kadar önce İbn-i Nefis (1213-1288) isimli bir müslüman keşfetmiş, İbn-i Sînâ’nın Kanun’una yazdığı şerhte bunu teferruatlı bir şekilde anlatmıştır.

MATEMATİK:

209367
Harezmi

Sıfırı ilk defa kullanan Harezmî (780-850), “el-Kitâbü’l-Muhtasar fî Hisâbi’l-Cebri ve’l-Mukābele” (Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap) isimli eseriyle ilk cebir kitabını yazmış ve böylece cebir ilminin temellerini atmıştır.

Matematik alanında Avrupa’ya hocalık yapan müslüman âlimlerden biri de Battânî (858-929)’dir. Battânî, Jacques Risler’e göre, trigonometrinin gerçek mânâda mûcididir.

Müslümanların bu alandaki hizmetlerini Fransız profesör E. F. Gauter şu sözlerle ifâde etmektedir:
“Yalnız cebiri değil, diğer matematik ilimlerini de, Avrupa kültür çevreleri müslümanlardan almış olduğu gibi, bugünkü Batı matematiği, gerçekten İslâm matematiğinden başka bir şey değildir.”

ASTRONOMİ:

Müslüman âlimler, Bağdat, Kâhire, Kurtuba, Semerkand, Buhara ve diğer İslâm merkezlerinde kurdukları rasathânelerle yerin ölçümü üzerinde de çalışmışlar ve Dünya’nın yuvarlak olduğunu keşfetmişlerdir. Bunun yanında yıldızların belli zamanlardaki yerlerini gösteren “zîç”ler, yani hesap cetvelleri yapmışlardır. Meselâ Battânî, Güneş yılının uzunluğunu 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak hesaplamış, yıldızların birçoğunun yerini tespit etmiştir. Battânî’nin Zij adı verilen eseri üç defa Latince’ye çevrilmiş ve kendisinden 550 sene sonra gelen Polonyalı meşhur astronomi bilgini Nicolaus Copernicus, yazmış olduğu eserinde Battânî’nin söylediklerini tekrar etmekten öteye gidememiştir.

Yine Güneş lekelerinden ilk bahsedenler de müslümanlardır.

space-wallpaper-5
Ahmed Fergânî (?-861), Yâsin Sûresi’nin 38. âyetinde haber verildiği üzere Güneş’in de kendine göre bir hareketinin bulunduğunu, ilim tarihinde ilk defa keşfeden âlimdir.

Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak o, Güneş’in de bir yörüngesinin bulunduğunu ve kendi ekseni etrafında döndüğünü ilk defa keşfetmiştir. Güneş’in yarıçapının uzunluğunu -yaklaşık da olsa- ilk olarak kendisi hesaplamıştır.

Yine Fergânî; ekliptik meyli, yani Dünya’nın merkezinden geçip kuzey ve güney kutuplarını birleştirdiği farz edilen ve günümüzde 23 derece 27 dakika olarak hesaplanmış olan çizgideki eğimi ilk defa tespit etmiş, ayrıca enlemler arasındaki mesâfeyi de hesaplamıştır. Astronomi ilmindeki bu müthiş keşifleri sebebiyle Ay’daki kraterlerden birine onun ismi verilmiştir.

FİZİK:

Ebû’l-‘İz İsmail el-Cezerî (1136-1233), mühendislikte mekanik hareketlerden faydalanmayı anlatan bir kitap yazarak, eseriyle sibernetiğin kurucusu olmuştur. Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli, “İslâm Mütefekkirleri ile Garb Mütefekkirleri Arasında Mukâyese” adlı eserinde, yer çekiminin ispatının Newton’tan önce Râzî tarafından yapıldığını söylemektedir.

KİMYA:

harezmi
Câbir bin Hayyân

Kimya denince akla Câbir bin Hayyân (721-815) gelir. Câbir, kurduğu özel laboratuvarında maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında söylemiş olduğu şu sözler, ancak asırlar sonra anlaşılabilmiştir:

“el-Cüz’ü lâ yetecezzâ, yani maddenin bölünemeyen en küçük parçasında (atomda) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç ortaya çıkar ki bir anda Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah Teâlâ’nın kudret nişanıdır.”

Doktor olduğu kadar büyük bir kimyager olan Râzî de sülfirik asiti ve saf alkolü elde etmiştir.
Havan topu, Fatih Sultan Mehmed’in (1432-1481) keşfidir. İlk roketi  yapanlar da müslümanlardır.

COĞRAFYA:

Ekvatorun uzunluğunu, Abbâsi Halîfesi Me’mûn (786-833) zamanında Ahmed bin Mûsâ (?-878), kardeşleriyle birlikte Sincan’da ve Kûfe’de yaptıkları ölçümler ve hesaplar sonunda, % 2,5’luk bir yanılma ile 39 bin km. olarak hesaplamışlardır. Coğrafyanın ilim hâline gelmesini sağlayanlar da müslümanlardır. Dünyanın pek çok ülkesini köşe-bucak dolaşan Evliyâ Çelebi (1611-1682), 29 sene hiç durmadan bir kıtadan diğerine yolculuk eden İbn-i Battuta (1304-1369)’nın seyahatnâmeleri, birer tarih ve coğrafya hazinesidir.

Kristof Kolomb (1446-1506), Amerika’nın varlığını müslümanlardan, özellikle İbni Rüşd’ün kitaplarından öğrendiğini kaydeder.

Bîrûnî (973-1048) asırlar önce Amerika’nın varlığından söz etmiş, Pîrî Reis (1465-1554) Kitâb-ı Bahriye isimli eserinde, Avrupa’nın haritasını çizmiştir. Ayrıca Pîrî Reis’in Dünya haritası, bugün dahî tarih ilminin çözemediği hâdiselerden biridir. Bu haritada “Grönland Adası”, aslına uygun olarak üç parça hâlinde gösterilmektedir.

61655218855
Piri Reis’in Haritası

Hâlbuki bu, ancak insanoğlunun Ay’a ayak basması ile tespit edilebilmiş bir hakîkattir.
İdrisî (1100-1166), günümüzden 800 küsur sene önce, zamanımızın dünya haritalarına benzer haritalar çizebilmiştir.

BOTANİK VE ZOOLOJİ:

İbn-i Baytar (1190-1248), ortaçağın en büyük botanikçi ve eczacısı olmuş, 1400 civarında bitki ve ilacı anlattığı Kitâbü’l- Câmi’ fi’l-Edviyyetü’l-Müfrade adlı eseri, 19. yüzyıla kadar Avrupa’da kaynak kitap olarak kullanılmıştır. Yine Kemâlettin Demirî (1349-1405), 1069 hayvanı incelediği Hayâtü’l-Hayevânisimli kitabıyla zoolojiye büyük bir zenginlik kazandırmıştır. İbn-i Avvam’ın (12. yüzyıl), Kitâbü’l-Felâha (Ziraat Kitabı) da, ortaçağ boyunca bütün dünyada sahasının en mûteber eseri olarak kendini kabul ettirmiştir.

TARİH VE MİMARÎ:

13878 (1)
İbni Haldun

Tarih felsefesinin en seçkin sîmâlarından olan İbn-i Haldun (1332-1406), sosyoloji ilminin kurucusu olarak anılmakta, Mukaddime’siyle bugün bile ilim dünyasına ışık tutmaktadır.

Mimarî denilince de dünyada ilk akla gelen, muhteşem eserleriyle hâlâ gönüllerde yaşayan Mimar Sinan (1489-1588)’dır.

Velhâsıl, burada saydıklarımız, muhtelif ilim dallarında mühim hizmetleri bulunan büyük ilim adamlarımızdan sadece birkaçıdır. Bütün bu misallerden sonra şunu çok net olarak ifâde edebiliriz ki, bugünkü insanlık, ilim, teknik ve medeniyette ulaştığı seviyeyi, bir bakıma İslâm kültür ve medeniyetine borçludur. Bugünkü müslümanlar olarak bize düşense, mâzimizdeki iftihar tablolarını sadece okuyup dinlemekle yetinmemektir. Bugün de her sahada İslâm’ın ihtişâmını sergileyecek yeni iftihar tabloları meydana getirebilmenin gayreti içine girebilmektir.

“(Yâ Rabbi!) Ancak Sana kulluk ederiz ve ancak Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5) âyet-i kerîmesi mûcibince; gayret kuldan, muvaffakıyet Cenâb-ı Hak’tandır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, 62. Sayı

http://www.islamveihsan.com/islam-alimleri-ilim-medeniyetinin-temelidir.html


 

8 Ağustos 2017 Salı

Ömür metrajı belli değil

Ömür metrajı belli değil






TASAVVUF NEDİR? NE DEĞİLDİR? NE İŞE YARAR?

TASAVVUF NEDİR? NE DEĞİLDİR? NE İŞE YARAR?   
     
İslâmʼın hedeflediği “kâmil insan” olabilmek için dînî hayatı; madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp, yaşamak îcâb eder. Gerçek tasavvuf, İslâmʼın zâhirine ilâveten, bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretinden ibarettir.
 
Bu ise meşhur tâbiriyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü içerisinde İslâmʼı idrâk etmeyi gerekli kılar. Buna tipik bir misal olması kabîlinden ifâde edelim ki;
  • Şerîatte, doyduktan sonra yemek israftır.
  • Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır.
  • Hakîkatte, kifâyet miktarını, Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.
  • Mârifette de bütün bunlara ilâveten, nîmetlerdeki ilâhî kudret veesmâ tecellîlerini tefekkür etmeden yemek israftır. Zira yaratılmış her varlık, Yaratıcıʼsının sonsuz kudret ve azametine birer delil mâhiyetindedir.
 
Büyük velîlerden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, çoğu zaman yemek pişirip sofra kurma işlerinde bizzat hizmet ederdi. Yemek hazırlanırken ve yenirken, kalben uyanık olup bir an bile gâfil kalmamaları için talebelerine devamlı tavsiyelerde bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri, bir lokmayı ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı bile Allâhʼı unutarak yemelerine gönlü râzı olmazdı.
 
Yemek; zâhiren bir ibadet değildir. Fakat Allâhʼı zikrederek yenilen her lokma, ibadetlerde feyz ve huşûya vesîle olur. Allahʼtan gâfil bir şekilde yenilen lokmalar ise kalbe kasvet, gaflet ve hantallık verir.
 
“Yemek” misâli üzerinden verdiğimiz bu İslâmî hassâsiyetleri, âdeta bir şablon gibi ibadet hayatından âile hayatına, komşuluk münâsebetlerinden ticârî ve iktisâdî faaliyetlere kadar, akla gelebilecek bütün beşerî davranışlara tatbik edebilmekle, gerçek mânâda “tasavvufî derinliğe” ulaşılabilir.
 
TASAVVUF NEDİR?
 
Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır.
 
Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır. Yani dâimâ ilâhî kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, bu şuur ve idrâk ile yaşamaktır.
 
Tasavvuf; bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak “takvâ”ya erebilme yoludur. Nefsânî ihtirasları dizginleyip rûhânî istîdatları inkişâf ettiren bir mânevî terbiyedir.
 
Tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir.
 
Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.
 
Tasavvuf; ilâhî takdîre her hâlükârda rızâ göstererek Allah ile dâimâ dost kalabilme mârifetidir. Hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında, gönül dengesini korumaktır. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamaktır. Başa gelen cefâları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (mânevî arınma) vesîlesi kılabilme olgunluğudur. Şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ hamd ile şükreden “güzel bir kul” olabilme mahâretidir.
 
Tasavvuf; maddî-mânevî bakımdan kendini ikmâl etmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek, onların mahrûmiyet ve ihtiyaçlarını telâfî mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir.
 
Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip hayatın her safhasında yaşamaktır.
 
Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter, şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda yaşayabilme gayretidir.
 
Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’­ten almayan ne varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.
 
TASAVVUF NE DEĞİLDİR?
 
Dînin derûnî ve ruhânî ciheti, mârifet ve takvâ derinliği olan tasavvufî yönü ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte, bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibâret görüp dînin zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîati hafife almak da tasavvufun hakîkatinden uzaklığın apaçık bir göstergesidir. Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da amelin az olsa da olur(!)” şeklinde, nefsânî tâvizlere kapı açan anlayışıyla, şerîatin hâdimi olan gerçek tasavvufun uzaktan yakından bir alâkası yoktur.

Meselâ günümüzde, Mesnevî-i Şerîfʼin rûhundan uzak bazı kimseler tarafından, Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, bir nevî folklor gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmeye çalışılmaktadır.


Ayrıca bazı tarîkatlerde, başlangıçta sûret-i haktan görünen güzel niyetlerle ticârî faaliyetlere girilmektedir. Fakat işin sonunda, ekseriyetle takvâ hassâsiyetlerinden uzaklaşılarak maddî menfaatlere râm olmuş bir yapıya dönüşülmektedir. Bu ise bâriz bir şekilde dînin dünyaya âlet edilmesidir. Hiçlik ve yokluk kapısı olan tarîkatin, varlık ve çokluk kaygısıyla hareket eden bir menfaat çarkına dönüşmesidir.


Bazı tarîkatlerde ise helâl-haram hassasiyetleri geri plâna atılarak, yine; “benim kalbim temiz(!)” gibi içi doldurulmamış ifâdelerle, kadın-erkek ihtilâtının önünün açıldığı, tesettürde zaaf gösterildiği ve daha nice şerʼî ölçülerden tâviz verildiği görülmektedir. Sanki kalp temiz olduğunda helâl-haram sınırlarına riâyet etmek gerekmezmiş gibi tamamen nefsâniyete prim veren, bâtıl bir görüşe meyledilmektedir.
 
Böylece her hususta en büyük rehberimiz olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin, en temiz kalpli insan olduğu hâlde, ibadette, muâmelâtta, ahlâkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemi olan “helâl ve harama riâyet”te, ümmetine emsalsiz bir örnek teşkil etmiş olduğu hususu, görmezden gelinmektedir.
 
Hâlbuki Ehl-i Sünnet veʼl-Cemaat muhtevâsı içindeki gerçek tasavvuf, Peygamber Efendimizʼin hayat düsturlarıyla, zâhiren ve bâtınen bütünleşebilme gayretidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mânevî olgunluğun zirvesinde bulunmasına rağmen, nasıl ki zâhirî kulluk vazifelerini de son nefesine kadar büyük bir titizlikle îfâ etmişse, Oʼnu örnek alması gereken her müʼmin de hangi mânevî makam, mevkî, meşrep ve tarîkatte olursa olsun, şerʼî vazifelerini de yerine getirmekle mükelleftir.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleriʼnden nakledilen şu hâdise, bu hususu ne güzel îzah etmektedir:


“Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir diye bakarken, nurdan bir ses geldi:


«–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim! Bugüne kadar yaptığın sâlih amellerden öyle memnunum ki artık sana haramları helâl eyledim.» dedi.


Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu anladım ve:


«–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir zulmettir/karanlıktır.» dedim. Şeytan:


«–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun! Hâlbuki ben, yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.» diyerek uzaklaştı.


Ellerimi yüce dergâha açtım; bunun, Rabb’imin lûtfu olduğu şuur ve idrâki içinde, Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.”


Cemaatten biri:


“–Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?” diye sorunca da;


“–«Sana, haramları helâl kıldım.» demesinden!..” cevabını verdi.
 
Hakîkaten bir kul, güzel hâli ve sâlih amelleri sebebiyle helâl-haram hudutlarından muaf tutulacak olsaydı, evvelâ insanlığın Hakk’a kulluktaki zirvesi olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle bir muâfiyete sahip olurdu. O’na bile böyle bir imtiyaz tanınmadığına göre, hiç kimseye de tanınacak değildir.
 
TASAVVUF EHLİ, KUR’ÂN VE SÜNNETE TÂBİ OLMALI!
 
Bu itibarla, hayatını Kurʼân ve Sünnet ölçülerine göre düzenlemeyen bir kimsenin dilinden, ne kadar tasavvufî ifâdeler dökülürse dökülsün, o kimse gerçek mânâda tasavvuf ehli olamaz.
 
Meselâ mîras meselesini, dünyevî menfaatine uymadığı için, ilâhîemirlere göre tanzim etmekten kaçınan bir müʼminin, seyr-i sülûk yolunda bir mesafe katetmesi düşünülemez.
 
Aynı şekilde, âile hayatında İslâmî ölçülere riâyet etmeyen birinin tasavvufî hayatından söz edilemez. Çocuklarının sırf fânî istikbâlini düşünerek onları Kurʼân eğitiminden mahrum bırakan, böylece yavrularının ebedî istikbâlini tehlikeye atan bir anne-babada mânevî inkişâf olmaz. Böyle bir anne-babanın tasavvuf ehli olduğunu zannetmesi ancak gafletinin bir göstergesidir.
 
Yine ticârî hayatta kul hakkı yemek, dünyevî bir menfaati için Allâhʼın men ettiği şekilde hareket etmek, “canım bu seferlik olsun da bundan sonra yapmam” gibi ifadelerle tâvizlere meyletmek; kişinin kendine yaptığı en büyük zulümdür, mâneviyâtını sakatlamasıdır.

Bu hususta Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-ʼın verdiği şu ölçüleri hatırdan çıkarmamak îcâb eder:

  • Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız;
  • Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
  • Kendisine bir şey emânet edildiğinde, emânete riâyet ediyor mu?
  • Dünya ile meşgul olurken helâl-haram hassâsiyetini gözetiyor mu? İşte bunlara bakınız. [1]
 
Velhâsıl, kişinin ibadetlerinde, muâmelâtında, ahlâkında ve hayat nizâmında şerʼî ölçülere riâyet hassâsiyeti yoksa, o kişinin tasavvufî bir terakkî beklemesi mânâsızdır.
 
Unutmayalım ki İslâmʼın zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîat, âdeta bir vücûdu ayakta tutan iskelet gibidir. İskeleti olmayan, omurgasız bir beden ayakta kalamaz. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasten göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, itici ve ruhsuz bir İslâm anlayışı ortaya koyar.
 
Bu bakımdan gerçek tasavvuf; İslâmʼı, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- , sahâbe-i kirâm, selef-i sâlihîn ve takvâ ehli müʼminlerdeki feyz ve rûhâniyet dolu muhtevâsıyla idrâk edip, tıpkı onlar gibi, büyük bir aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
 
[1] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326.
 
Kaynak: Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Temmuz 2014.
 
 
 
 

7 Ağustos 2017 Pazartesi

İtaat Bilinci-1

İtaat Bilinci-1
 
(Resulullah (s.a.s.) Başımızın Tacıdır)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
 
“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.” (Al-i İmran, 3/31-32)
 
Allah’ın sevgisi Efendimiz (s.a.s)’e tabi olmakla ilgilidir. Günahlarımızın bağışlanması, dünya ve ahiret mutluluğu Efendimiz (s.a.s)’e tabi olmakta saklıdır.
 
Dünya ve dünyada verilen tüm nimetler bize Allah ve Resulünden daha sevimli değildir, daha sevimli gelmemelidir. Tövbe süresi 24. ayette bize şöyle bildiriliyor.
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
 
“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (Tevbe, 9/24)
 
Ayeti kerimelerin hayata nasıl yansıtılması gerektiğini Ashabın hayatından iki örnekle öğrenelim.
 
Hz.Ömer (r.a)'ın bir gün Peygamber (s.a.v)'e şöyle dediğini rivayet etmiştir:
 
 “Ey Allah'ın Rasülü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin”.  Hz. Peygamber (s.a.v) ise O'na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki; sen beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” demiştir.  Hz. Ömer (r.a)'da O'na;  “Vallâhi şimdi Sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.v); “Şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir. (Sahih-i Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31.)
 
Uhud savaşında bir kadın cengâver: Hz. Nesibe b. Kab
 
Ümm-ü Ümare lakabıyla tanınan Hz. Nesibe’yi Uhud harbinde önceleri yaralıları tedavi ederken görmekteyiz. Ancak savaşın şiddetlendiği, okçuların tepeden inip de savunma hattını bırakmaları, Halit b. Velid’in kumandasındaki askerlerin saldırmaları, kaçan müşrik ordusunun toparlanıp geri dönmesiyle arada kalan Müslümanlar arasında bir kadın cengâver gözükür. Kalbi Resulullah (s.a.s.) sevgisiyle dolu bir kadın: Hz. Nesibe. Sevgililer Sevgilisi Hz. Peygamber (s.a.s) Uhut savaşında Hz. Nesibe için şöyle demiştir. Uhud günü ne zaman sağıma soluma baksam beni korumak için çarpışan Ümm-ü Ümareyi görürdüm.”
 
Uhud savaşında ağır yaralanan Hz. Nesibe’nin yanına Peygamberimiz gelir. Oğluna annesinin yarasının sarmasını emreder. Nesibe yarasıyla uğraşmak yerine, Resulullaha döner ve O’na “Ya Resulallah! Ne olur dua etseniz de Cennette size komşu olsam” der. Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.s) ise, “Ya Rabbi! Bunları cennette bana komşu eyle” diye dua eder. Hz. Nesibe ise “Bu bana yeter! Artık ne musibet gelirse gelsin” diyerek sevgisini tezahür eder.
 
Allah ve Resulünün sevgisi, kendimizi sevmekten de önde gelir. Burada kastedilen mana sadece söz değildir. Sevginin hayata yansıması, tezahür etmesidir. Yani nefsimizin istekleriyle (menfaatimizle), Efendimizin (s.a.s.) sünneti çatıştığında nefsimizi (menfaatimizi) değil Efendimizi (s.a.s) tercih etmekle sevgi tezahür etmeye başlar.
 
Bu noktada Efendimizin bir hadisini yeniden hatırlayalım.
لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
 
“Sizden biriniz beni annesinden-babasından, çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” (Buhari, Sahih, İman, 2/8)
 
Günümüzde bazı kişi veya gruplardan Hz. Peygamber’in (s.a.s) sünnetini değersizleştirme gibi söylemler ve eylemler müşahede ediyoruz. “Kur’an bize yeter!” “Bakalım hadis günümüze uygun mu?” vb. Sözü değersizleştirme, sözü söyleyeni değersizleştirmeyle eşdeğerdir. Bu sebeple siz kıymetli kardeşlerimizden istirhamımız şudur ki; Sünnet-i seniye olmadan biz Kur’an-ı anlayamayacağımız gibi Efendimize tabi olmadan Rabbimize de tabi olamayacağızı iyice özümsememizdir.
 
Ahmet ÜNAL
Uzman Vaiz
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 

--
.


ALLAH’IN KABUL ETTİĞİ SADAKA

ALLAH’IN KABUL ETTİĞİ SADAKA   
     
Allah Teâlâ ancak helâl maldan verilen sadakaları kabul buyurur. Helâl maldan verilen sadakalar miktar ve değer olarak bir hurma kadar az ve küçük de olsa makbuldür.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim, helâl kazancından bir hurma kadar sadaka verirse, – ki Allah, helâlden  başkasını  kabul etmez –  Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi, sahibi adına ihtimamla büyütür.” [1]

Yüce Kitabımız’da Allah Teâlâ’nın fâizi batıracağı, sadakaları arttıracağı [bk.Bakara sûresi (2),276] bildirilmiştir. Hadisimiz, helâlinden verilen sadakaların Allah Teâlâ tarafından nasıl büyütüldüğünü, herkesin anlayacağı bir misalle anlatmaktadır.

Güzel bir küheylan yavrusuna sahip olan kimse o güzel tayı, büyük bir at olsun diye nasıl özenle bakar, büyütür, beslerse; Allah Teâlâ da kulun helâl maldan verdiği değer veya miktar bakımından bir hurma kadar olan sadakayı kabul buyurur ve o kişi adına yine miktar veya sevab olarak dağ gibi oluncaya dek arttırır. Neticede bir hurma tanesi sadaka veren kimse, dağ kadar mal tasadduk etmiş gibi olur. Sadakaların Allah tarafından arttırılması, ecir ve sevaplarının katlanmasıyla olur.

Ancak burada, hadiste geçen ara cümlecikte de belirtildiği gibi,  sadakanın helâl yoldan kazanılmış temiz bir maldan verilmiş olması son derece önem arzetmektedir. Zira Allah Teâlâ, helâl ve temiz olmayan hiç bir sadakayı asla kabul buyurmaz. Haram maldan verilen sadakayı kabul etmesi, haramı emretmiş olması anlamına gelir ki, Allah hakkında asla böyle bir şey düşünülemez.

O sebeple Allah katında, sahibi adına arttırılacak olan sadakanın azlığı çokluğu değil, helâl maldan verilmiş olması önem taşımaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın  yüce katına ancak temiz olan sözler ve işler ulaşabilir. Yücelik isteyen, önce kendi kalitesine dikkat etmek zorundadır.

Helâl, israfı kaldırmaz. Helâl kazanç boşa, layık olmayana gitmez. Helâlinden kazanılmış malı olanın, “kime sadaka versem” diye düşünmesine, özel araştırma yapmasına veya etraftan tavsiye almasına gerek yoktur. O temiz mal, kendisine layık olan kimseyi bulur. Yani “kime sadaka versem ki” diye iyi adam aramaktan önce, “kazancın temiz ve helâl olmasına dikkat etmek” gerekir.

Hadîs-i şerîfte Allah Teâlâ için  kullanılan ve anlamı “Allah o temiz sadakayı sağ eliyle kabul eder” demek olan fe innellahe yakbeluhâ bi yemînihî ifadesi, Allah’ın o sadakayı kabul buyurduğunu anlatır. Yoksa -haşa- Allah Tealâ’ya el, ayak  isnâd etmek mümkün değildir. O, hiç bir mahlûka  benzemez ve  benzetilemez.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ 

1- Allah Teâlâ ancak helâl maldan verilen sadakaları kabul buyurur.

2- Helâl maldan verilen sadakalar miktar ve değer olarak bir hurma kadar az ve küçük de olsa makbuldür.

3- Allah Teâlâ kabul buyurduğu bir sadakayı, kendi ikram ve ihsanı ile tahmin ve tasavvur edilemeyecek ölçüde büyütür.

4. Verilen sadakanın küçüklüğüne – büyüklüğüne, azlığına çokluğuna değil, helâl yoldan kazanılmış olmasına dikkat etmek lâzımdır.

[1] Buhârî, Zekât 8; Tevhîd 23; Müslim, Zekât 63, 64. Ayrıca bk. Tirmizî, Zekât 28, Nesâî, Zekât 48; İbni Mâce, Zekât 28.

Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/allahin-kabul-ettigi-sadaka.html


 

6 Ağustos 2017 Pazar

GÖRGÜ KURALLARI-5

GÖRGÜ KURALLARI-5

 17. Mütevâzî olmak
İnsanın kendini büyük görmesi diğer insanlar nazarında onu küçültürken, bunun tersine alçak gönüllülük o  kişiyi  insanların nazarında kıymetlendirir .Unutulmamalı ki şeytanı lanetli kılan şey kibir olmuştur. Bizi yaratan yüce Allah insanı tevazu ile sevimli kılmıştır. Yüce Mevla şöyle buyurur:
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا
“ Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin” (İsra, 17/37).

            18. Ahde vefa.

            Müslüman verdiği sözde duran insandır. Bu Allah ve Peygamberin kesin emridir. Yüce Allah şöyle  buyurlaktadır.
            يا ايها الذين امنوا اوفوا بالعقود

"Ey Müminler akitlerinizi yerine getirin" (Mâide, 5/1),
            و اوفوا بالعهد ان العهد كان مسولا

"…Verdiğiniz sözü yerine getirin Çünkü söz veren sözünden sorumludur" (İsrâ, 17/34).

19. Meclislerde konumuna uygun davranmak.

Müslüman gittiği meclise temiz elbiseyle gitmelidir. Yaşlı ve bilgili kimselerden üstte oturmamalı, kendine söz düşmedikçe konuşmamalı, söylenilen faydalı şeyleri dinlemelidir. Sonradan gelenlere yer vermeli, birbirlerine karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmalıdır. Meclisten ayrılırken arkadaşlarından izin alarak ve selâm vererek ayrılmalıdır. Yüce Allah bu hususu Kur'ân'da şöyle ifade etmektedir:

    يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحْ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انشُزُوا فَانشُزُوا يَرْفَعْ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ
“ Ey inananlar! Toplantılarda, size, "Yer açın" denince yer açın ki Allah da size genişlik versin; "Kalkın" denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah, içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır”  (Mücadele, 58/11).

20. Yemek adabına uymak.

Günlük hayatımızda önemi bir yer tutan yeme-içmenin de dinimizde kuralları vardır. Yemekten önce elleri yıkamak, yiyeceklerimizi helal ve temiz olarak yemek, Besmele ile başlamak, verilen nimetlere şükretmek, tıka-basa yemeyip henüz iştahı varken sofradan kalkmak, acele etmeden  sağ elle yemek, yemekten sonra elleri yıkamak önemli görgü kurallarındandır

Sonuç

Görgü kuralları elbette yukarıda anlattıklarımızdan ibaret değildir. İslam, hayatın her safhasına müslümanın edepli, terbiyeli ve görgülü ve nazik olmasını istemektedir.İslam'ın toplum içindeki tavır ve davranışlarını belirleyen görgü kuralları Kur'an ve sünnette detaylı olarak bildirilmiştir. Dinin her emrine uymak ve her yasağından kaçınmak edeptir, ahlaktır.

Müminin; inancında, işlerinde, sözlerinde ve davranışlarında dosdoğru olması onun edebinin sonucudur. Mümin hayatında şu hususlara hep riayet etmelidir:

Kızgınlık ve şiddetten sakınarak yumuşak huylu olmak, dostluğa önem vermek, hakkına razı olmak,yapılan iyiliklere karşı teşekkür etmek, bir işte azim ve sebat sahibi olmak, günahlardan kaçınmak, başkalarını kötülemekten kaçınmak, kendini yüksek görmemek, yaptığı iyilikleri başa kakmamak,  ağır başlı ve vakur olmak, koğuculuk yapmamak, herkes hakkında hayır dilemek, yardımsever olmak, kendisi için arzu ettiği güzel şeyleri Müslüman kardeşi için de arzu etmek,  aksırana karşı hayır dua etmek, hastaları ziyârette bulunmak, onların sıhhat ve afiyetleri için dua etmek, muhtaçlara  yardımcı olmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, kaba ve çirkin, edep dışı müstehcen ve kalp kırıcı sözlerden sakınmak……
            Görgü kurallarını yaşamak ve yaşatmak insanlar arasında saygınlık ve muhabbet doğurur. Bunlara riayet etmek İslâm'ın ortaya koyduğu huzur ve mutluluğu hissetmek demektir.
 

( Bu bölüm Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Rüstem Beşler tarafından hazırlanıştır.)

 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.guncelvaaz.com/index.php/vaaz-bolumu/52-vaaz/155-gorgu-kurallari.html
  

Anne baba hakkı ile ilgili ayet ve hadisler

Anne baba hakkı ile ilgili ayetler

 Ankebut:8 Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.

Nuh:28 "Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır."

İsra:23 Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara "öf!" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.

Araf:27 Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.

Kehf:80 "Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."

Anne baba hakkı ile ilgili hadisler

"Cihad, fisebilillah Yüce Allah yolunda sadece kılıç sallamak değildir. Ana-babaya veya evlada bakmak da cihaddır. Ele muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır." (Deylemi)

"Anasına-babasına asi olan mel’undur." (Hakim)

"Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, (onların rızalarını alamayıp) Cenneti kazanamıyanın burnu sürtülsün." (Tirmizi)

"Ana-babasına iyilik edene müjdeler olsun! Allah Onun ömrünü uzatır." (Buhari)

"Önce, annene, sonra babana, kızkardeşine, erkek kardeşine ve sırası ile diğer yakınlarına iyilik et!" (Nesai)

Yüce Allah'ın rızası, ana-babanın rızasında, gadabı da, ana-babanın gadabındadır.) (Tirmizi)


https://www.mumsema.org/misafir-sorulari/246339-anne-baba-hakki-ile-ilgili-5-ayet-5-hadis-i-serif.html