3 Aralık 2017 Pazar

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-2

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-2
 
 
Komşu haklarını şöyle özetleyebiliriz;
 
1. Hastalandığında ziyaretine gitmek.
2. Öldüğünde cenazesine katılmak.
3. Borç istediğinde imkân nispetinde yardımcı olmak.
4. Darda kaldığında yardımına koşmak.
5. Bir konuyu istişare ettiğinde görüş beyan etmek.
6. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek.
7. Düğün, sünnet ve benzeri davetlerine icabet etmek.
8. Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek.
9. Kamuya zararı olmayan hata ve kusurlarını deşifre etmemek.
10. Gıybet ve dedikodusunu yapmamak.
11. Karşılaştığında selam vermek ve hal hatır sormak,
12. Sözlü veya fiili olarak her hangi bir şekilde eziyet etmemek.
13. Canına ve malına zarar vermemek.
14. Güler yüzlü davranmak.
 
Ayetin sonundaki “Allah kibirlenen ve övüp duran kimseleri sevmez” cümlesi, Allah’a ve Allah’ı kullarına karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen kimselerin Allah katındaki değersizliğini ve böyle olunmaması gerektiği vurgulu bir şekilde ifade eder.
 
Birlikte yaşmanın getirdiği görev ve sorumluluğun olmazsa olmazları vardır. Bunlar; can ve mal güvenliği, adalet ve eşitlik, din, ibadet ve düşünceyi ifade, ticaret ve seyahat özgürlüğü, mal-mülk edinme, mesken, aile mahremiyeti ve onurun her türlü tecavüzden korunması ve benzeri hususlardır.
 
Birlikte yaşamanın en önemli şartı can ve mal güvenliğidir. Bir toplumda yaşayan insan, evinde, iş yerinde, sokakta, piknikte kısaca nerede olursa olsun kimsenin canına ve malına kastedilmeyeceği ve kastetmek isteyenlere fırsat verilmeyeceği güveni içersinde olması gerekir. İnsanın en kıymetli varlığı canı ve malıdır. Hayat tehlikede olursa diğer haklar ve nimetlerin kullanılması mümkün olmaz. Mal canın yongasıdır. Mal ve mülk olmayınca hayatın devam ettirilmesi zordur. Bu itibarla bir toplumda yaşayanların mal ve can güvenliğine sahip olması gerekir. Bütün toplumlar temel yasalarında can ve mal güvenliğini güvence altına almışlar, cana ve mala taarruzu suç saymışlardır. Dinimiz de can ve mala tecavüzü şiddetle haram kılmıştır.[1] Dinî, inancı, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun suçsuz yere bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibi günah kazanmış olur.[2]
 
Hırsızlık, soygun ve gasp gibi mala, mülke ve servete tecavüz etmek ve zarar vermek insan haklarını ihlal etmek, toplumsal güveni bozmaktır. Bu suçu işleyenlere ağır ceza öngörülmesi[3] bu haramı işlemenin büyük günah olduğunu ifade eder.
 
Adalet ve eşitlik, birlikte yaşamanın ve toplumsal güven ve barışın vazgeçilmez şartıdır. Topumda herkesin devlet imkânlarından yararlanma, eğitim-öğretim, ticaret ve seyahat, mal-mülk edinme ve benzeri temel hak ve hürriyetlere sahip olma konusunda eşit olması, vergi alma, işlenen suçlara ceza verme ve yüklenen sorumluluklar ve ücretlerde adaletli olunması gerekir. Adalet mülkün temelidir. Irk, renk, dil, cinsiyet, zengin veya fakir olma ve benzeri konularda ayırımcılık yapmak toplumsal barışı bozar. Toplumda ayrıcalıklı sınıfların varlığı adalet ve eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. Dinimiz herkesi Allah’ın kulu olarak görür. Üstünlük, ırkta, renkte, cinsiyette ve varlıklı olmada değil takvadadır.[4] Peygamberimiz bu hususu Veda hutbesinde şöyle dile getirmiştir:
 
“Ey insanlar! Rabb’iniz bir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en değerliniz en muttaki olanınızdır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[5]
 
Onurun her türlü tecavüzden korunması, özel hayatın gizliliği, mesken dokunulmazlığı, aile sırlarının korunması, kişisel kusur ve hataların araştırılmaması, kişilerin arkadan çekiştirilmemesi ve aile hayatının mahremiyetinin korunması temel insan hakkıdır ve birlikte güven ve huzur içinde yaşamanın temel şartıdır. Bunlar, İslam inanç ve ahlakı açısından çok önemlidir. Dinimiz kimsenin evine izinsiz girilmemesini istemekte,[6] onur ve haysiyete saldırıyı, iftira ve gıybeti haram kılmaktadır.[7]
 وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا  
 
“Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayın, birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın.”[8]
إِنَّكَ إِن اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ النَّاسِ أَفْسَدْتَهُمْ
 
“İnsanların kusurlarını araştırıp ortaya çıkarırsan oları fesada sürüklemiş olursun.”[9]
اَلْمُسْلِمُ اَخُوا الْمُسْلِمِ لاَيَخُونُهُ وَلاَ يَكْذِبُهُ وَلاَ يَخْذُلُهُ كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ عِرْضُهُ وَمَالُهُ وَدَمُهُ
 
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona hainlik etmez. Onu yalanlamaz. Onu yardımsız ve yüz üstü bırakmaz. Her müslümanın diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır.”[10]
 
Evrensel insan hakları beyannamesinde bu husus şöyle ifade edilmiştir:
 
“Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazış­ması hususunda keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korumağa hakkı vardır.” (Md. 12)
 
Din ve ibadet özgürlüğü, birlikte güven ve huruz içinde yaşamanın temel şartlarından biridir. Dinimiz insanlara tam bir inanç özgürlüğü tanımıştır. Dileyen Müslüman olur, dileyen müşrik, kâfir, Hıristiyan, Yahudi olarak yaşar.[11]Peygamberimiz (a.s.) Mekke’de insanları dine davet etti, ancak kimseyi dini kabule zorlamadı. Din özgürlüğü,
د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ لَكُمْ
 
“Sizin dininiz size, benim dinim de banadır”[12] anlamındaki ayetle dile getirildi. Medine’de ise,
لَآ اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ
 
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır[13] anlamındaki ayetle vurgulandı. Bu itibarla bir insan, bir dini kabul etmeye veya ibadet etmeye zorlanamayacağı gibi, inandığı bir dini veya o dinin gerektiği ibadetleri terk etmeye de zorlanamaz ve bu konuda engel çıkartılamaz. Din özgürlüğü; inanıp-inanmama, ibadet edip etmeme hürriyetini içerdiği gibi, o dini öğrenme ve başkalarına öğretme hakkını da içerir. İslam dini, insanların tam bir dön özgürlüğü içinde olmalarını ister. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde bu hak şöyle ifade edilmiştir: “Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır, bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette öğ­retim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle açıklama hürriyetini gerektirir.” (Md.18)
 
Sonuç olarak; birlikte yaşamanın temel şartı o toplumda yaşayan insanların görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi, insan haklarına riayet etmesi, birlikte yaşadığı insanlara ihsanda bulunması ve saygı göstermesi gerekir. Şu hadislerin birlikte yaşamanın ilkelerini ortaya koymaktadır:  
وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لاَتَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا 
 
“Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.”[14]  
لاَيُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لاَِخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
 
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi mümin kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz.[15]
اَلْمُوْمِنُ يَأْلَفُ وَيُؤْلَفُ وَلاَ خَيْرَ فِيمَنْ لاَ يَأْلَفُ وَلاَ يُؤْلَفُ
 
“Mümin başkalarıyla hoş geçinir ve kendisiyle hoş geçinilir. Başkalarıyla hoş geçinmeyen ve kendisiyle hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.”[16]
لاَتَقَاطَعُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَتَحَاسَدُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ اِخْوَانًا وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ اَنْ يَهْجُرَ اَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ
 
“(Ey müminler!),Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin, kardeşler olun. Bir müslümanın üç günden fazla kardeşine dargın durup onu terk etmesi helal olmaz.”[17]
اَلْمُؤْمِنُ مِرْآةُ الْمُؤْمِنِ اَلْمُؤْمِنُ اَخُوا الْمُؤْمِنِ يَكُفُّ عَلَيْهِ ضَيْعَتَهُ وَيَحُوطُهُ مِنْ وَرَائِهِ
 
“Mümin müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir. Onun malını, mülkünü yokluğunda saldırıya karşı korur ve onu gıyabında savunur.”[18]
اُنْصُرْ اَخَاكَ ظَالِمًا اَوْ مَظْلُومًا قَالَ يَا رَسُولَ اللَّه هَذَا نَنْصُرُهُ مَظْلُومًا فَكَيْفَ نَنْصُرُهُ ظَالِمًا؟ قَالَ  تَأْخُذُهُ فَوْقَ يَدَيْهِ
 
“(Ey mümin!) Kardeşine zalim olsun mazlum olsun yardım et” buyurdu, bunun üzerine kendisine,“Ya Resûlellah! Mazlum olan kişiye yardım edebiliriz, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz” dediler. Peygamberimiz (a.s.),“Zalimin iki elini tutar zulmüne mani olursunuz,”demiştir.[19]
                                                                                              
 
 Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
 
 
 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
 
 


[1] İsrâ,17/32;  Bakara, 2/179. Mâide, 5/45.
[2] Mâide, 5/32.
[3] Mâide, 5/38.
[4] Hucûrât, 49/13.
[5] Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, I, 63, No: 61.
[6] Nur, 24/27–28.
[7] Hucûrât, 49/12; İbn Mâce, Hudûd, 5.
[8] Müslim, Birr, 28.
[9] Ebu Dâvud, 44.
[10] Müslim, Birr, 32.
[11] Teğabün, 64/2.
[12] Kûfirun, 109/6.
[13] Bakara, 2/256.
[14] Müslim, İman, 93.
[15] Buharî, İman, 7.
[16] Ahmed, II, 400; V, 225.
[17] Tirmizî, Birr, 24.
[18] Ebû Dâvûd, Edeb, 57.
[19] Buhârî, Mezalim, 4.

--


AFFETMEK HAKKINDA ÂYET VE HADİSLER

AFFETMEK HAKKINDA ÂYET VE HADİSLER   
     
Mûsa Topbaş -kuddise sirruh- Efendi’nin, Altınoluk Dergisi’nin Kasım sayısında alıntılanan “Affedicilik, Kabahat Örtücülük” başlıklı yazıyı istifadelerinize sunuyoruz.
 
ÖFKESİNİ YENENLER, İNSANLARIN SUÇUNU BAĞIŞLAYANLAR CENNETLİKTİR
 
Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyurur:
 
“Öfkesini yenenler, insanların suçunu bağışlayanlar da cennetliktir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân Sûresi / 134)
 
“İçinizde fazîlet ve servet sahipleri kendi akrabalarına, öksüzlere, biçârelere ve Allah yolunda hicret edenlere yardımda bulunmamak için yemin etmesinler. Onların kabahatlerine af ile, safh ile mukâbelede bulunsunlar. Yâ sizler Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah Gafûrdur, Rahîmdir.” (Nur Sûresi / 22)
 
“Affetmeniz takvâya daha yakın bir harekettir. Aranızda lütuf ile muâmeleyi unutmayın. Şüphe yoktur ki, Allah işlediklerinizi görüyor.” (Bakara Sûresi / 237)
 
“Kötülüğün cezası, onun aynı olan bir kötülüktür. Bununla beraber kim affeder, barışırsa Allah mutlaka ecrini verir.” (Şûrâ Sûresi / 40)
 
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN, HAKKINDA YEMİN ETTİĞİ ÜÇ ŞEY
 
Allah Rasûlünden:
 
Ebû Kebşe -radıyallahu anh-’den rivâyet edildiğine göre, Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular:
 
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah hakkına söylerim: Üç şey vardır ki, yemin etme îtiyadında olsaydım bunların gerçek olduklarına yemin ederdim:
  1. Sadaka olarak verdiğiniz şey malı eksiltmez. Sadaka verin.
  2. Uğradığı haksızlığı Allah rızâsı için bağışlayan bir kimsenin de kıyamet günü Allah katında izzet ve şerefi çoğalır.
  3. Dilencilikten bir kapı açana da Allah teâlâ ihtiyaç kapısı açar.” (Tirmizî)
 
PEYGAMBER EFENDİMİZ İNTİKAM ALMAYA KALKIŞMAZDI
 
Hazret-i Âişe -radıyallahu anhâ- anlatıyor:
 
“Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-’in, bir kere olsun, uğradığı haksızlıktan dolayı intikam almaya kalkıştığını görmedim. Ancak haram irtikabında en çok kızanlardan biri olurdu. Yine bunun gibi iki şey arasında muhayyer buyurulduğu takdirde, günah olmadıkça dâimâ kolay olanını tercih ederdi.”
 
DÜNYA VE ÂHİRET EHLİNİN EN ÜSTÜN AHLÂKI
 
Ukbe -radıyallahu anh- anlatıyor:
 
“Bir gün Rasûl-i Ekrem ile karşılaştım. Yâ o benim elimden veya ben onun elinden tuttum.
 
Buyurdular ki:
 
Ey Ukbe, dikkat et! Sana dünya ve âhiret ehlinin en üstün ahlâkından haber vereyim: Gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve sana kötülük edeni affetmendir.
 
FÂZİLET EHLİ KİMLERDİR?
 
Hadîs-i şerîfte varid olmuştur ki:
 
“Allah teâlâ mahlûkâtı cem ettiği zaman bir münadî:
 
– Nerede ehl-i fazîlet olanlar, diye çağırır. Ehl-i fazîlet hemen kalkıp süratle cennete koşarlar.
 
Melekler onları karşılayıp:
 
– Cennete süratle koşup gittiğinizi görüyoruz. Siz kimlersiniz, derler. Onlar da kendilerinin ehl-i fazîlet olduklarını söylerler. Melekler onlara fazîletlerinin ne olduğunu sorduklarında:
 
Zulme uğradığımızda sabrettik, kötülük gördüğümüzde de affettik, derler. Melekler de:
 
– Öyle ise hemen girin cennete. Böyle amel işleyenlerin ecri ne güzeldir, derler.”
 
Mesleme -radıyallahu anh-’den rivâyete göre Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur:
 
“Bir kimse bir müslümanın bir ayıbını örterse, Allah teâlâ onun dünyada ve âhirette ayıbını örter. Bir sıkıntısını giderirse Allah teâlâ kıyamet gününün sıkıntılarını ondan giderir. Kim müslüman kardeşinin hâcetini görürse Allah teâlâ da onun hâcetini görür.”
 
Kaynak: Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-1, s. 148-151
 
 
 
 

2 Aralık 2017 Cumartesi

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-1

BİRLİKTE YAŞAMANIN GETİRDİĞİ GÖREV VE SORUMLULUKLAR-1
 
İnsan sosyal bir varlıktır, dolayısıyla tek başına değil daima diğer insanlarla birlikte yaşar. Çünkü ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. İnsanlar toplumda farklı iş ve görevler icra ederler.[1] Bu husus hem yaratılışın gereği hem de birlikte yaşamanın getirdiği bir zorunluluktur. Diğer taraftan bir toplumda yaşayan insanların ırkları, renkleri, dilleri, cinsiyetleri, boy ve kabileleri farklı olabilir. Bu, yüce Yaratıcı’nın hem takdiri hem de varlığının delillerinden biridir.[2]
 
İnancı, düşüncesi, işi, dili, ırkı ve kabilesi farklı insanlardan oluşan bir toplumda birlikte yaşamanın, sosyal yardımlaşma ve dayanışma açısından gerekli olmasına karşılık getirdiği bir takım sorumlulukları, hak ve görevleri de vardır. Bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmemesi, temel haklara riayet edilmemesi toplumda bir takım sorunlar doğurur. Yüce Allah, yeryüzünün en saygın varlığı olan insanlar bu sorunlarla karşılaşmasınlar diye her topluma bir peygamber göndermiş ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara rehberlik etmiştir. Peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin amacı; nesli, canı, malı, aklı ve dini korumaktır. Bu ilkelerin korunması amacıyla bazı söz, eylem ve davranışlar haram kılınmış, insan haklarına saygı gösterilmesi emredilmiştir. Bu ilkeler, aynı zamanda bir toplumda birlikte yaşamanın hukukî ve ahlakî temel unsurlarını da ortaya koyar. Farklı ırk, inanç, düşünce ve davranışa sahip olan insanların bir toplumda güven, huzur ve barış içinde yaşayabilmeleri için karşılıklı hak, görev ve sorumlulukları yerine getirmeleri gerekir. Yüce Allah bu sorumluluk ve görevleri Nisa suresinin 36. ayetinde özlü bir şekilde şöyle bildirmektedir:
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًاۙ
 
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övüp duran kimseleri sevmez."
 
Ayette iki temel görev ve sorumluluk bildirilmiştir: Biri Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, diğeri Allah’ın kullarına ihsanda bulunmaktır. Allah’a ibadet; insanın yaratılış gayesidir.[3] Allah’a ibadet edebilmek için; O’nu isim ve sıfatlarıyla birlikte tanımak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, emir ve yasaklarına uymak gerekir. Allah’ın kullarına ihsanda bulunmak, onlara karşı görev ve sorumlulukları yerine getirmek ve onlara saygılı olmaktır.
 
Ayette insanların birlikte olduğu ve özel ilgi gösterilmesi gereken kimseler zikredilmiştir. Bunlar; anne, baba, akraba, yetimler, yoksullar, komşular, eş ve arkadaşlar ile yolcu v hizmetliler/işçilerdir. “Akraba” kapsamlı bir kelimedir. Kişinin çocukları, kardeşleri, ebe-dedeleri, torunları, amcaları, halaları, teyzeleri, dayıları, yiyenleri, kayın valide ve kayın pederleri, kayın biraderleri ve baldızlarıdır. Ayette zikredilenler, ya bir aile içinde veya mesken veya işyerinde komşu olarak yaşarlar veya bu insanlarla çeşitli vesilelerle sosyal ilişki içersinde olunur. Birlikte olmanın ve sosyal ilişkiler içerisinde bulunmanın getirdiği görev ve sorumluluklar, “ihsan” kelimesi ile yerine getirilmesi istenmiştir.
 
Anne-babaya ihsan; onlara iyi davranmak, ihtiyaçlarının karşılamak, isteklerini yerine getirmek hayır dua etmek, kaba ve kırıcı olmamak, onlara “öf” bile dememek, onları azarlamamak, bağırıp çağırmamak, dövmemek, dargın durmamak ve benzeri şekillerde olur.[4]
 
Akrabaya ihsan; ihtiyaçları olduğunda onlara maddi ve manevi anlamda yardım etmek, onları ziyaret emek, iyi ve kötü günlerinde yanlarında olmaktır. Akraba ile ilişkiyi sürdürmek dinimizde “sıla-i rahim” kavramı ile ifade edilir. Sıla-i rahim, farz bir görevdir.[5] Akraba ile ilişkileri sürdürmek, aile ve toplum hayatının huzur ve mutluluğu için gerekli bir husustur.
 
Aile fertlerinin ihsanı; karşılıkları görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle gerçekleşir. İnsanların en çok birlikte olduğu ve birbirlerine karşı haklarının bulunduğu insanlar aile fertleri özellikle eşler ve çocuklardır.
 
Erkeğin ihsanı; aile kurumunun yönetimini iyi ve adaletli yapması,[6] eşi ve çocuklarının yeme, içme, giyinme, barınma, ısınma, eğitim ve sağlık gibi her türlü ihtiyaçlarını zamanında ve yeterince karşılaması[7] onları dünyevî ve uhrevî zararlardan koruması,[8] ibadete teşvik etmesi,[9] onlara güzel söz söylemesi, yalan söylememesi, onları aldatmaması,[10] aile içi sorunları büyütmemesi, dargın durmaması,[11] işlerini aile fertleriyle istişare etmesi,[12] affedici olması, eşini kötülememesi ve dövmemesi[13] şeklinde gerçekleşir.
 
Kadın ihsanı ise; hem ev işlerinde hem de çocukların yetiştirilmesi, eğitim-öğretimi, sağlık, giyim-kuşam, yeme-içme ve benzeri konularda yönetim sorumluluğunu en iyi bir şekilde yerine getirmesi, eşine iyi davranması, saygılı olması, eşinin meşru isteklerini makul ve olumlu karşılaması,[14] eşine karşı hoşgörülü ve güler yüzlü olması, iyilik ve hizmetlerine teşekkür etmesi, ekonomik değerleri yerli yerinde harcaması, israf etmemesi, eşi ile dargın durmaması ve eşini kötülememesi şeklinde yerine getirilir.
 
Eşler, karşılıklı bu görevlerini hakkıyla yerine getirirler, birbirlerini aldatmazlar, birbirlerine zulmetmezler, karşılıklı haklara riayet ederler ve saygılı olurlarsa aile yuvasındaki birliktelikleri ömür boyu güven ve huzur içinde devam eder.
 
İhsanda bulunulması istenen diğer insanlar; komşular, arkadaşlar, yetimler, yoksullar, yolcular, hizmetliler ve işçilerdir. Bunlara ihsan onlara iyi davranmak, maddi ve manevi yardımda bulunmak, haklarına riayet etmek ve saygılı olmak şeklinde gerçekleşir. Ayet ve hadislerde bu konu önemle dile getirilmiştir.[15]
 
Ayette “uzak komşu” ve “yakın komşu” zikredilerek komşulara ihsan önemle vurgulanmıştır. Toplum hayatında insanlar, mesken, dükkân, iş, yolculuk ve benzeri pek çok alanda sosyal ilişki halindedir. Aynı ilde, ilçede, köyde ve mahallede birlikte yaşarlar. İnsanın komşularına, arkadaşlarına ve misafirlerine iyi davranması, haklarına riayet etmesi ve saygılı olması temel görevidir. Peygamberimiz (a.s.),
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوص۪ين۪ى بِالْجَارِ حَتّٰى ظَنَنْتُ اَنَّهُ سَيُورِثُهُ
 
“Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım."[16]
وَاَحْسِنْ جِوَارَ مَنْ جَاوَرَكَ تَكُنْ مُسْلِمًا
"Komşularına iyi komşuluk et ki gerçek Müslüman olasın."[17]
خَيْرُ الْجِيرَانِ عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرُهُمْ لِجَارِهِِ
 “Allah katında komşunun hayırlısı komşusuna hayırlı alan kimsedir.”[18]
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَالْيُكْرِمْ جَارَهُ
 
“Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna iyilik etsin" (Buhârî, Edeb, 31; VII, 79) buyurarak komşulara nasıl ihsanda bulunulması gerektiğini beyan etmiştir. Bu itibarla ekonomik durumları, sosyal konumları, itibar düzeyleri, etnik kökenleri ve inanç durumları ne olursa olsun, komşularımıza iyi davranmamız, her şeyden önce onlara Allah'ın bir kulu olarak bakmamız gerekir. Hangi sebeple olursa olsun onları küçümseyici, tahkir ve alay edici[19] bir tavır içine girmemiz İslam ahlakı ile bağdaşmaz. Peygamberimizi (a.s.),
بِحَسَبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ اَنْ يَحْقِرَ اَخَاهُ
 
“Kişiye, mümin kardeşini küçümsemesi, tahkir etmesi kötülük olarak yeter.”[20]  
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَاءِقَهُ
 
“Kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez"[21] buyurarak konunu önemini dile getirmiştir.
 
(Devam edecek)
 
 Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
 
 BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
 
 
 
 
[1] Leyl, 92/4.
[2] bk. Hucûrât, 49/13; Rum, 30/22.
[3] Zâriyât, 51/54.
[4] bk. İsrâ, 17/23–24; Ankebût, 29/8; Lokman, 31/14; Ahkâf, 46/15; Müslim, İman, 137, 143.
[5] İsrâ, 17/26; Buhârî, Edeb, 13.
[6] Nisa, 4/34.
[7] Bakara, 2/233.
[8] Tahrîm, 66/6.
[9] Taha, 20/132.
[10] Nisa, 4/148.
[11] Tirmizî, Birr, 24, III, 329.
[12] Al-i İmran, 3/159.
[13] Ebû Dâvûd, Nikâh, 42.
[14] Nisa, 4/34.
[15] bk. Beled, 90/14–16; Buhârî, Edeb, 22; Tirmizî, Birr, 44s.
[16] Buhârî, Edeb, 28; VII, 78.
[17] İbn Mâce, Zühd, 24; II,1410.
[18] Tirmizî, Birr, 28.
[19] Hucûrât, 49/11; Hümeze, 104/1; Buhârî, Edeb, 30.
[20] Müslim, Birr, 32.
[21] Müslim, İman, 73.

--
.


Sünneti terk edip yalnız Kur'an ile amel etmek isteyenler var; bu konuda ne dersiniz?

Sünneti terk edip yalnız Kur'an ile amel etmek isteyenler var; bu konuda ne dersiniz?



 
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bazı ehliyetsiz insanları görüyoruz ki, yalnız Kur'an-ı Kerim'in getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan sünnet, icma ve kıyas'ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur'an'ı tek mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm'ın diğer delillerini hafife alırken, işlerine gelen hadisleri kabul edip, gelmeyenleri reddederler. Şuurlu Müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler, buna hakları da yoktur.

Malumdur ki, Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.

Bunlar, asırlardan beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan, bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar.

Evet, Kur'an-ı Azimüşşan'ın gölgesine sığınarak yanlış yönlendirmede bulunan bir kimse, hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir Müslüman ne kadar bilgisiz de olsa Kur'an-ı Azimüşşan'ın Allah kelamı olduğununa katiyyen şüphe ve tereddütü olmadığı gibi, sünnet-i seniyyenin de İslâm'ın ikinci bir delili ve dayanak noktası olduğunu kesin olarak bilir ve öyle de inanır.

Şu halde, "İslâm dininin esası yalnız Kur'an'dır, biz yalnız onda olan hükümler ile amel ederiz, onun haram dediğine haram, helal dediğine helal deriz." diyerek, sünneti dikkate almamak, ona kıymet vermemek, Peygamberimiz (asm)'in değerini ve görevini idrak etmemektir. Kur'an'ı tebliğ eden ve en başta tefsir eden O'dur.

Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Bana Kur'an-ı Kerim ve onunla birlikte, bir onun kadarı daha (yani sünnet) verildi. Bir kişiye, koltuğuna yaslanmışken hadisim ulaşır da, 'Aramızda Allah'ın kitabı var, ondaki helali helal, haramı da haram sayarız.' derse (bilsin ki) Resûllullah 'ın haram kıldığı da Allah 'ım haram kıldığı gibidir." (Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10)

Ulemanın bir kısmı şöyle der: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın, Kur'an'da aslı vardır. Sünnet, sonuçta Kur’ana’a ulaştırır. Onun öz hâlinde anlattığını açıklar, anlaşılmayan konuları ise açığa kavuşturur.

Şatıbî, Kur'an ile yetinme fikrine sahip olanların sünnetten ayrılan nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra, "Bid'at ehlinden bir çoğu hadisi terk edip Allah'ın kitabını yanlış yorumlayarak hem kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar." der.
"Muhakkak ki, O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz, şüphesiz O'nun hıfzedicisi de biziz." (Hicr, 15/9)
âyeti ile bu iki esastan Kur'an-ı Azimüşşan'ın lâfızları gibi manalarını da muhafaza etmeyi garanti altına almıştır. İslâm alimleri buradaki korumanın Kur'an'ı olduğu gibi sünneti de kapsadığını beyan etmişlerdir. Bu âyet-i kerime Kur'an'ın tefsir ve izahı mahiyetinde olan Peygamberimiz (asm)'in sünnet ve hadislerini de yani
"Biz sana Kur'an'ı, insanlara indirilen hükümleri beyan etmen için indirdik." (Nahl, 16/44)
âyeti ile teminat altına almıştır. Çünkü âyette bildirilen "beyan" Kur'an'ın manasındandır. Bu beyan ise ancak Peygamberimiz (asm)'in sünnet ve hadisleri ile olur.
"... Resûlullah'ın size getirdiklerine yapışınız. O'nun size yasak ettiği şeylerden de uzak olunuz. Allah'dan korkunuz. Çünkü Allah'ın vereceği ceza ağırdır." (Haşr, 59/7)


Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri tefsirinde bu âyete şöyle meal verir:
"Peygamber size her ne verdiyse onu alın, almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın ve Allah'dan korkun da Allah'ın ve Peygamber (asm)'in emirlerine karşı gelmekten ve birbirinizin hakkını yemekten, devlete hıyanet eylemekten sakının..."

Şu hâle göre Kur'an sünnetsiz, sünnet de Kur'ansız düşünülemez. Bunlardan birini ihmal etmek, İslâm dinini anlamamaktan doğan bir hastalıktır ve bir dalalettir. Tabiri caiz ise Kur'an bir güneş ise sünnet-i seniyye onun ziyasıdır. Birisi için diğeri feda edilmez.

Evet, nasıl Cenâb-ı Hak, hafızlar ile Kur'an'ı hıfz (muhafaza) etmişse, İslâm alimlerinin vasıtası ile de sünnet ve hadisleri muhafaza etmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet


https://sorularlaislamiyet.com/sunneti-terk-edip-yalniz-kuran-ile-amel-etmek-isteyenler-var-bu-konuda-ne-dersiniz-0


 

1 Aralık 2017 Cuma

GÜNEŞİN DOĞDUĞU EN HAYIRLI GÜN: CUMA

Diyanet İşleri Başkanlığının 01/12/2017 TarihliCuma Hutbesi
 
GÜNEŞİN DOĞDUĞU EN HAYIRLI GÜN: CUMA
 
Cumanız mübarek, gününüz hayırlı olsun!
 
Yine böyle bir Cuma günüydü. Peygamber Efendimiz (s.a.s), günlerce süren meşakkatli hicret yolculuğunda nihayet Medine’ye yaklaşmıştı. Medine’nin yakınında bulunan “Rânûnâ” denen yere ulaştığında öğle vakti girmişti. Rahmet Elçisi, coşkuyla kendisini karşılamaya gelen kalabalığa hutbe irad etti ve ilk Cuma namazını kıldırdı. Bu hutbede Peygamberimiz (s.a.s), ashabı nezdinde hepimize şöyle buyurdu: “Kendiniz gitmeden önce âhirete salih ameller gönderiniz. Allah’a yemin olsun ki, her biriniz dünyaya veda edeceksiniz. Sonra Allah, ‘Resûlüm sana dinimi tebliğ etmedi mi? Sana mal vermedim mi? İmkan bahşetmedim mi? Dünyadayken ahiretin için ne hazırladın?’ diye soracak… Öyleyse herkes gücü nispetinde kendini cehennem ateşinden korusun. Yarım bir hurmayı infakla ya da güzel bir sözle dahi olsa bunu yapsın.”[i]
 
Kardeşlerim!
 
Bugün Cuma. Bugün haftalık bayram günümüz. Bizler, her Cuma büyük bir sevinç yaşarız. Tarifi imkansız bir coşku ve heyecanın tadına varırız. Zira Cuma, haftalık dirilişimize, hayata yeniden tutunmamıza vesile olan müstesna bir gündür. Cuma, hayatın türlü hengâmesinde bunalan ruhlarımızın sükunete kavuştuğu gündür. Türlü zorluklar içinde bitap düşen gönüllerimizin durulup kendini bulduğu kıymetli bir zaman dilimidir.
 
Kıymetli Kardeşlerim!
 
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Cuma günü ezan okunduğunda namaz için koşun ve alışverişle meşguliyeti bırakın. Bilesiniz ki bu, sizin için daha hayırlıdır.”[ii] buyurmuştur. Bu yönüyle Cuma, gündelik meşgalelerden, her türlü dünyevi kaygıdan sıyrılarak Yüce Allah’ın huzuruna duruşumuzun adıdır. Nasıl ki günde beş vakit namazımızda Rabbimize olan teslimiyet ve sadakatimizi gösteriyorsak Cuma namazında da bu kararlılığımızı perçinleriz. Her Cuma kulluk ahdimizi yenileriz.
Hafta boyunca yaptığımız ibadet ve iyiliklerimizi bu buluşmada Rabbimize adeta yeniden arz ederiz.
 
Aziz Kardeşlerim!
 
Bizim için bir muhasebe zamanıdır Cuma. Gidişatımızı yeniden gözden geçirme, bilerek ya da bilmeyerek yüklendiğimiz günahlardan arınma anıdır. Cuma, duaların geri çevrilmeyeceği bilinciyle Allah’a yakarışın, O’nun engin rahmeti ve merhametine sığınmanın tam da vaktidir.      
 
Birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve muhabbetimizi gür bir sedayla haykırdığımız gündür Cuma. Bizler, genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle Cuma namazında aynı inançla, aynı niyetle, aynı ideallerle camilerimizde toplanırız. Peygamber makamı bu minberlerden yankılanan hutbeleri can kulağıyla dinleriz. Sevincimizle hüznümüzle yeniden kaynaşırız. Hep birlikte Allah’a kul olmanın, kardeş olmanın, paylaşmanın, dayanışmanın hazzını iliklerimize kadar yaşarız.
 
Aziz Müminler!
 
Peygamberimiz (s.a.s)’in ifadesiyle güneşin doğduğu en hayırlı gündür Cuma.[iii] Bu yüzdendir ki Cuma, Yüce Dinimiz İslam’ın sembollerinden biridir. Cuma rahmettir. Cuma berekettir. Cuma huzurdur. Şu kadar var ki; inancımızda her bir saniyemiz, her bir günümüz değerlidir. Çünkü zamanı yaratan da, bizlere emanet olarak lütfeden de Yüce Rabbimizdir. Ve Allah katında zamana ne atfedildiğinden, günlerin nasıl isimlendirildiğinden daha önemlisi vaktin nasıl değerlendirildiğidir. Her bir nefesimizi Rabbimizin rızası doğrultusunda tüketip tüketmediğimizdir. Kısacık ömür sermayemizi ebedi bir kazanca dönüştürüp dönüştüremediğimizdir.
 
Kıymetli Kardeşlerim!
 
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz “Kara Cuma” ifadesi, müminler olarak hepimizi rahatsız etti. Zira bizim inancımızda bütün günler Allah’ındır. Her günün sabahı, aydınlık bir geleceğe uyanıştır. Bir inancın sembolünü hedef alan ve mensuplarını yok sayan böylesi saygısız ifade ve yaklaşımların bizim geleneğimizde yeri yoktur. Bir dinin kutsalının çılgınca ve sınırsızca bir tüketim anlayışına alet edilmesi asla kabul edilemez bir durumdur.
 
Kardeşlerim!
 
Zihinlerde olumsuz bir algı oluşmasına sebep olacak bu tür gayretler karşısında müminler olarak bizlere düşen, dinimize ve değerlerimize sımsıkı sarılmaktır. Bugün insanlığa karşı en önemli görevimiz, Yüce Dinimiz İslam’ı, hidayet rehberimiz Kur’an’ı, Âlemlere Rahmet Peygamberimizi en iyi şekilde temsil etmektir, doğru tanıtmaktır. Unutmayalım ki biz bu uğurda gayret ettiğimiz müddetçe Allah’ın yardımı da bizimle beraber olacaktır.
 
 


[i] İbn Hişâm, Sîret, III, 30.
[ii] Cum’a, 62/9.

MESNEVİ’DE MUHABBETİN ALÂMETİ

MESNEVİ’DE MUHABBETİN ALÂMETİ 
     
Muhabbetin alâmeti, şikâyet etmemek… Muhabbetin şartı; namaz, oruç, hac, zekât, gece yolculuğu, çile ve riyâzât cehd ü gayretidir. Ammâ “muhabbet eri olmak” bunları yapmaya sabr u karar ile olur. Şikâyetle söylenmek, padişahın atına çan takmak gibi ayıptır.

“Li teskünû”[1]

Hayatı, ömrü, gönlü, ekini biçilmiş, otu yakılmış, kapkara ve bomboş bir tarla gibi mahzun ve mükedder uzanan insana bakıp:

“-Muhabbeti alacak havsalan var oysa…” diyor Hazret-i Mevlânâ, “Âh, havsalan muhabbeti alsa… Muhabbet lezzetini tadabilsen…”

“Havsala” diye, kuşun kursağına derler. Kuş, gıdasını orada bekletir, yumuşatır, ihtiyaç olduğunda midesi makamındaki taşlığa gönderir. Kuşun gıdası sert, kursak da buna göre yaratılmış; insanın imtihanı ağır, ona da muhabbet izni ve imkânı verilmiş. Hatırla, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (el-A’râf, 172) suâl-i âlîsine bin can ile, “Evet, elbette!” diye cevap verdiğimizi… Hatırla o hissi, o sevgiyi…

Bir yudum kalmış hayat şerbetinden, o bir yudumcuk da ancak muhabbetle mümkün olacak; muhabbet olmazsa, o bir yudumdan da mahrum olunacak… Havsala; kursak gibi, hâdiselerin insanın hazmedeceği kıvamı bulmasını sağlıyor. Bu, ya sebepleri anlamakla yahut teslim olmakla mümkün oluyor. Sebepler, her zaman huzura erdirmiyor. Teslimiyet, kederle olursa huzur ve sükûnet vermiyor. Demek ki, hangisi olursa olsun muhabbet olmazsa, murâd hâsıl olmuyor. Muhabbet, kursağı da, aklı da, kalbi de sâkinleştiriyor, huzura erdiriyor…

İLK ADIM OLUMSUZ BAKIŞI BIRAKMAK

İlk adım; olumsuz bakışı bırakmak, olumsuz sözü terk etmek…

Muhabbetin alâmeti, şikâyet etmemek… Hayat bir imtihan, bir ticaret; kulluk şartları belli ve şikâyet, hased, kin ile söylenip durmanın mânâsı ve faydası yok. Şikâyet, hased ve kin; musibete uğrayanın kalbini yoklaması muhtemel üç vahşi his… “Neden ben?”, “Neden bu imtihan?”, “Hani vefâ?” gibi vesveselere bürünüp geliyor kalbe… Kendine, etrafına, Rabbine hislerin gözlüğüyle baktırıyor da şikâyete, hasede, kine sebep oluyor. Kaçılacak, bürünülecek hırka: Şükür, rızâ (coşkuyla hoşnut olmak) ve muhabbet edebi…

BİR RAHMET BİR ZAHMET

Eskilerin yaptığı gibi, yaya olarak hacca gitmeye benziyor hayat… Yaya yürümenin tabiî neticesi, ayakların su toplaması. Her mola yerinde ayaklarına bakıp feryad etmek niye? Yürürken de zaten gürültüyle bütün kervanı rahatsız ediyor bu tip…

“Bir bez parçası eşeğin yarasına yapıştığında…” dedi dostum Mesnevî, “o bezi çıkarmaya çalışırsan eşek, acıyla çifte atar. Hele birçok yerinde yarası, her yarada ona yapışık bir bez varsa… Ev-bark, o beze benzer, hırs da o yaraya… Hırsı çok olanın yarası da büyük olur.” (Mesnevî, V/1150-1153)

Eşek, Hazret-i Mevlânâ’nın nefsi anlatırken çokça kullandığı bir semboldür. Çokça ve yerli yerinde…

“İnsan, yavaş ve sallana sallana giden bir kayık…” diyor Pîr’im, “Kürek çekilerek ilerleyebilir ancak; bu deniz ancak bu keşâkeşle aşılacak…”

Keşâkeş, iki şey arasında çekilmek demek… Korku ve ümit, iki kürek gibi elimizde; bir onu çekeceğiz, bir öbürünü. Bir nimet, bir sıklet… Bir rahmet, bir zahmet…

GIDAMIZ VE ENERJİMİZ NEREDEN GELECEK?

Bu gayret ve çabada nereden güç alacağız, gıdamız ve enerjimiz nereden gelecek?

Muhabbetin şartı; namaz, oruç, hac, zekât, gece yolculuğu, çile ve riyâzât cehd ü gayretidir. Ammâ “muhabbet eri olmak” bunları yapmaya sabr u karar ile olur. Şikâyetle söylenmek, padişahın atına çan takmak gibi ayıptır.

Padişahın atı, can’dır. İnsana üflenmiş olan rûh-i sultânî… Onunla insan, Rabbini bilmek ve Rabbine ermek imkânına kavuşmuştur. Namaz, oruç, hac, zekât, teheccüd, evrâd, halvet ve riyâzât gibi nimetler elinde iken, hâdiselerin keşmekeşine kapılıp şaşkınca vakit kaybetmek “canın kârı” değildir…

“Ey su biriktiren!” diye seslendi dostum Mesnevî, “Denize ulaşan bir geçidin var senin, kuyudan su çekmeye utan!.. «Ve hüve meaküm/ O sizinle beraberdir.» Dizine kadar ırmağın içindesin, ama kendinden habersiz, etrafındakilerden su istiyorsun. Şaşkınlığı bırak da suyu gör. Kendi aklın, kendi gözüne perde olmuş. Ey Hak şaşkını, aklını Hakk’a ver!.. Su, gönül gözünün önündedir, apaçık!.. Fakir nasıl çalışırsa, öyle gayretle çalış da gönle doğru gel!” (Mesnevî, V/1070-1103)

NE YAPMAK, NASIL DAVRANMAK GEREKİR?

Gönül rızâsı ile gir safa! Gönlünü aç, genişlet ufkunu… Yoksa işte böyle, sürahinin ağzı darsa, ses çıkararak dökülür içindeki…

Dağ gibi dur insanların ve hâdiselerin ortasında… Depremin, selin tesirinde kalmayan yüce bir dağ gibi, Uhud gibi… Ehadiyet tecellîsi ile çeşit çeşit yaratılmış olan insanoğlunun avâmı ile, havâssı ile ne derdi olur Ehad’e dost olanın?.. Hâdiseler karşısında sâkin kal, huzurlu bir kalp ile seyret olup biteni… Bunun için daha öteye bakman gerekir, hâdiselerin ötesine… Her şeyi anlamak için yaratılmadı bu akıl! Biraz da tat almaya bak, bunun için “kalbe bağlı akıl” imkânı var, ona bağlan ve Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerini, sıfatlarının ışıltılarını, pırıltılarını seyret; varlığın zikrini, tesbihini dinle!.. Cana can katan yakınlığı tam da orada bulacaksın.

ALLAH ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARTIR

 “Kim var, Allâh’a güzel bir borç verecek, Allah da onu kat kat artırsın? Onun için pek kerîmâne bir mükâfat da vardır.” (el-Hadîd, 11)

“Kim var, Allâh’a güzel bir borç verecek? Allah böyle verileni katlayarak artırıp geri verecektir. Allah, kabz hâliyle daraltır, bast hâliyle açıp genişletir. Sonra yalnız O’na döndürülürsünüz.” (el-Bakara, 245)

“Borç ver nefsini, nefesini, altınını, gümüşünü, farzını, nâfileni; hazineler ve incilerle dolu okyanuslar sahibidir Hak!” buyurdu Hazret-i Mevlânâ… “Ey hüzün sahibi!” dedi dostum Mesnevî…

“Nedir bizim borç vermemiz? Toprağa kuru tohum ekmeye benzer bu. O tohum ne toprağa bir şey katar, ne de toprak sahibine… Bu, ancak bizim:

«-Bana bundan gerekiyor, bunun aslını yoktan veren de Sensin.» deyişimizdir. «Onu yedim, tohumunu da “Bu nimeti bize yine ver!” diye Sana getirdim.» deriz böylece…” (Mesnevî, V/1184-1187)

Dönüp duran bu gökler, Hak’tan başka kimindir zaten? Bu bağlar, bahçeler, çobanlarla ve sürülerle dolu bu kırlar kime aittir?

“Allah, onların gönüllerini hoş eder, hâllerini düzeltir. Onlara verdiklerini, bitip tükendikten sonra yine verir. Ama şükürle can elbisesi nimetine erenlerden ihtiyaç da gitmiştir artık, hırs da, garaz da… «Allah ölüden diri çıkarır.» Bil ki, yokluk, kulluk edenlerin umududur. Ambarı boş ekinci, yokluktan gelen umutla sevinç içinde ve memnun değil midir, o tohumlar yokluktan gelip yeşerecek diye? Sen de hep yoktan bir anlayış, bir tat, bir huzur, bir iyilik ummuyor musun?” (Mesnevî, V/1002 vd)

“-Beni sınadığı zaman altın çıkacağım.” demişti Eyyub -aleyhisselâm-… Altın olmak, izzetinin imtihanı ateştir. Altın olan, ateşe girince gülümser, sahte olanın ise suratı kararır gider; gülümse…

“Gül gibi güle-oynaya başını verir. O gülüş, ârifin meşakkatsiz canı ve aklı gibi, ebedî bir duruşla âşığın yüzünde kalır. Güneşin ışığı «İrciî/Geri dön!» emrine uyarak güneşe döner

 Ne çöplükten bir utanç kalır üstünde, ne gül bahçelerinden bir renk, bir koku. Göz ışığı da, ışığı görmüş olan da aslına geri döner de ovalar, çöller onun sevgisiyle kalakalırlar…” (Mesnevî, V/1256-1264)

ASLANA ZİNCİR NİŞAN OLUR

Sahabîlerin hayatını anlattığı kitaba, “Üsdü’l-Gâbe: Ormanın Aslanları[2] dedi müellif… Aslan, edebiyatta Hak erlerinin sembolü oldu dâimâ… İnsanın yüreğini titreten belâ ve musibetleri aslana zincir bildi bu erler, dişleri ve pençeleri olduğunun alâmetiydi bu esâsen… Zincir, aslana nişandı.
Narı sıkıyorlarsa, nar ekşisi yapmak içindir. Bu, narı eksiltmez, aksine ilâç eyler onu…

Belâ ve musîbet, hastalık ve darlık; doğum sancısıdır. Bu bedenden, sûretten, zâhirden can doğsun, sîret safâ bulsun, bâtın süslensin, bezensin diyedir. Evet, sancısı şiddetlidir, amma neticesi de pek tatlıdır. Ağrıyı görme, ümidi gör!..

Nice zehirli bitkiler vardır ki, meyvesi nimet ve şifâdır. Kökü, gövdesi, yaprakları zehirlidir, ama meyvesi lezzet ve şifa yüklüdür.

Dedi ki Pîr’im, gönül kulağıma eğilip:

“İnsan aklı benzetme yaparak anlıyor diye bunca benzettik. Ama şunu bil: Altın madeni bizzat O’dur, peşin kazanç da bizzat O…”

DİPNOTLAR

Dîvân-ı Kebîr, 2284. Gazel’in penceresinden…

[1] “Li teskünû: Dinlenmeniz için” Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyetlerinde (el-Mü’min, 61; Yûnus, 67; en-Neml, 86) geçen “Geceyi dinlenmeniz, huzur ve sükûn bulmanız için yarattı” ifadelerine telmih…
[2] “Üsdü’l-Gâbe”, İzzeddin İbnü’l-Esîr’in (vefâtı, m. 1233) kaleme aldığı ve ashâb-I kirâmın hayatını anlatan kıymetli bir eserdir.


Kaynak: Ayşenur Vural, Şebnem Dergisi, 153. Sayı

http://www.islamveihsan.com/mesnevide-muhabbetin-alameti.html


 

HER MEŞRU VE GÜZEL İŞ SADAKADIR

HER MEŞRU VE GÜZEL İŞ SADAKADIR   
     
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her meşrû ve güzel iş sadakadır.” [1]
Hadîs-i şerîf, mal infâkı veya güzel ahlâk ve davranış gibi hayır türlerinden olan her şeyin bir sadaka olduğunu, yani işleyene sadaka sevabı kazandırdığını ifâde etmektedir.

Bu da İslâm’da hayr ve iyilik yollarının gerçekten sınırsız olduğunu göstermektedir.

Ancak bu tür fiillerin sadaka sevabı kazandırabilmesi için temelinde iyilik niyeti olması şarttır.

İyilik niyetinden uzak işlerin fiilî sonucu ne olursa olsun, sevap açısından herhangi bir kıymeti yoktur. Gerçek iyilik,  iyilik niyeti ve bilinci ile yapılandır.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

1. Dinin ve aklın güzel gördüğü her şey sadaka niteliğine sahiptir.

2. Sadakada “iyilik niyeti” aranır.

3. Niyet sayesinde âdetler ibadet niteliği kazanır.

[1] Buhârî, Edeb  33; Müslim, Zekât 53.  Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,  Edeb 60; Tirmizî, Birr 45.


Kaynak: Riyazüs Salihin, Hadis-i Şerif Tercümesi, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/her-mesru-ve-guzel-is-sadakadir.html