8 Mayıs 2018 Salı

HAMZA İBN ABDULMUTTALİB (r.a)-1

HAMZA İBN ABDULMUTTALİB (r.a)-1
 
(Hz. HAMZA)
 
Hz. Peygamber'in amcası, Şehidlerin efendisi.
Künyesi; Ebn Ya'la veya Ebû Ammâre; Lakabı; Esedullah (Allah'ın Aslanı)dır. Babası Abdulmuttalib, annesi Hâle'dir.
 
Hz. Hamza, Peygamberimizin amcalarının en küçüğüdür. Doğumdan bir kaç gün sonra, Peygamberimizi emziren Ebû Lebeb'in câriyesi Süveybe daha önceleri Hz. Hamza'yı da emzirmiş olduğundan, Hamza Peygamberimizin süt kardeşi idi.
 
Hz. Hamza, orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli, onurlu bir sahabîdir. Hz. Hamza (r.a) iyi bir avcı, keskin nişancı, Kureyş'in en şereflilerindendir. Mazlumlara yardım etmeyi seven cesur bir savaşçıydı. Av dönüşü evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar kutsal kabul ettiği değerlere saygılı, karşılaştığı şahıslara selâm verip sohbet etmesini seven mürüvvetli bir insandı. Onun gençlik dönemine ait bilgilerimiz yok denecek kadar azdır (İbnu'l-Esîr, İsdit'l-Gâbe, II, 52).
 
Peygamberimiz yakınlarına İslâm'ı tebliğ etmiş olmasına rağmen, Hz. Hamza henüz müslüman olmamıştı. Ebû Cehil'in Peygamberimize yaptığı bir hakaret sonucunda müslüman olmuştur. Peygamberimiz bir gün Safâ tepesinde iken Ebû Cehil ve arkadaşları onun yanına gelirler. Ebû Cehil Peygamberimize hakaret eder. Abdullah b. Cüdâ'nın câriyesi bu olayı seyredin av dönüşü Kabe'ye uğramayı âdet edinen Hz. Hamza'ya anlatır. Hz. Hamza, eve gitmeden Ebû Cehil'in yanına uğrayarak elindeki yayı Ebû Cehil'in kafasına çalar, başını yaralar ve hakaret eder. Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanına giderek (Bi'set'ten iki yol sonra) müslüman olur.
 
Hz. Hamza'nın müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirmiştir. Onun İslâm'a girmesiyle müslümanlar güçlendi. Müşrikler rahatsız oldular.
 
Mekke müşrikleri, hicretten sonra da rahat durmadılar. Peygamberimizin ve müslümanların Medine'den çıkarılması için Abdullah b. Übeyy, Hazreç ve Evs kabilesi müşrikleriyle ilişki kurdular. Müslümanların hac yollarını da kapadılar.
 
Müşriklerin gözlerini korkutmak, Şam ticaret yollarını keserek onları sıkıntıya düşürmek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Hz. Hamza'yı Sifu'l-Bahr'a gönderdi. Otuz kişilik bir kuvvetle Hz. Hamza belirtilen yere vardı. Müşriklerin kervam Sifu'l-Bahra gelmişti. Kervanda Ebû Cehil de bulunuyordu. Üçyüz kişilik bir kuvvetleri vardı.
 
Hz. Hamza, müşriklerle çarpışmak istiyordu. Yanında bulunan müslümanlar da aynı duyguyu yaşıyorlardı.
 
Henüz müşrik olan Mecdi b. Amr b. Cühenî bu iki grubun arasına girdi. Hem müslümanlarla hem de müşriklerle görüştü. Sonunda iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi.
 
Bundan Sonra Hz. Hamza'yı Bedir savaşında görüyoruz. Bedir savaşında Utbe, Vefid, Şeybe meydana çıktılar. Çarpışmak için er dilediler. Hz. Hamza, Şeybe ile çarpıştı. Bir hamlede Şeybe'yi öldürdü. Daha sonra Utbe'yi ve Tuayma b. Adiyy'i öldürdü.
 
Hz. Hamza, Bedir savaşında kahramanca savaştı. Allah ve Rasûlünün hoşnutluğunu kazandı.
 
Bedir savaşında Hz. Hamza (r.a)'nın etkinliği ileri boyutlara ulaştı ve müşriklere karşı amansız bir savaş verdi. Hârisû't-Temîmî, HzHamza'nın Bedir'deki durumunu anlatan bir rivayetinde şöyle diyor: "Hamza b. Apdülmuttalib(r.a)'in, Bedir savaşında üzerinde, deve kuşu olan kim" diye sordu. "Hamza b. Abdulmuttalib" diye cevap verildi. O müşrik: "Ne yaptıysa O bize yaptı" diye mırıldandı" (M. Yusuf Kandehlevi, Hadislerle müslümanlık, ll, 553).
 
Hz. Hamza, Bedir Savaşını mütekaib Kaynukoğulları gazvesine katıldı.
 
Peygamber Medine'ye geldiğinde Yahudilerle anlaşma yapmıştı. Yahudiler, Bedir savaşını müslümanların kazanmasını hazmedemediler.
 
"Siz savaşın ne demek olduğunu bilmeyen adamlarla çarpıştınız" dediler. Savaş için fırsat kollamaya başladılar.
 
Kaynuka gazvesi'nin genel sebebi bir kadına karşı yapılan terbiyesizliktir. Kadıncağız bazı eşyalarını Kaynuka pazarında sattıktan sonra bir kuyumcuya giriyor. Kuyumcu yahudi kadının eteğinin alt kısmını üst kısmına bir dikenle iğneliyor. Kadıncağız ayağa kalktığında üzeri açılıyor. Utanıyor, sıkılıyor, feryat ediyor, çevresinden yardım istiyor. Kadının yardımına koşan müslümanlar Yahudiyi öldürüyor. Yahudiler de müslümanın başına üşüşüyorlar ve onu şehid ediyorlar.
 
Öldürülen müslümanın akrabaları Peygamberimizden yardım istiyorlar. Bunun üzerine-Peygamberimiz Yahudilerden antlaşmanın yenilenmesini istedi. Yahudiler Peygamberimizin bu isteğini reddettiler.
 
Bu olay üzerine Peygamberimiz beyaz sancağım Hz. Hamza'nın eline verip Kaynukaoğullarının üzerine gönderdi. Kaynukaoğulları Yahudileri bekledikleri yardıma kavuşamayınca teslim olmak zorunda kaldılar.
 
Bedir savaşı'nın acısını unutmayan Kureyşliler yeniden savaş için hazırlığa başladılar. Bir yıl önceki kervanın gelirini savaş için harcamaya karar verdiler. Savaş için değişik müşrik kabilelerden yardım isteyerek büyük bir kuvvet oluşturdular.
 
Bu kez de Kureyş'in kadınları da katılacaktı. Bedir Savaşı'nın bozgunla bitmesi sebebiyle müşrik kadınlar erkeklerini suçluyorlardı. Bedir'in matemini tutarak erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı.
 
Cübeyr b. Mut'i'nin Vahşi adında Habeşli bir kölesi vardı. Bu köle harbe (Habeşlilere özgü bir mızrak) atmakta oldukça maharetli idi. Hz. Hamza, Cübeyr b. Mut'im'in amcası Tuayma b. Adiyy'i Bedir savaşında öldürmüştü. Cübeyr, amcasının acısını unutmamıştı. Kölesi Vahşi ile konuştu. Hz. Hamza'yı öldürmesi şartıyla kendisini serbest bırakacağını bildirdi.
 
(Devam edecek)
 

--


YALNIZ İKİ KİŞİYE GIPTA EDİLİR

YALNIZ İKİ KİŞİYE GIPTA EDİLİR


 0

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin yalnız iki kişeye gıpta edilir dediği kişiler kimlerdir? Nasıl vasıflara sahipler? Nasıl bir amel ki onları gıpta derecesine getiriyor. İşte yalnız gıpta edilecek iki kişi…
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, cömertliğin, her müslümanın tabîat-i asliyyesi hâline gelmesini arzu ederdi. Buyururdu ki:
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15; Müslim, Müsâfirîn, 266-268)
HZ. SÜLEYMAN’IN (A.S) DÜNYAYA KARŞI DURUŞU
Allâh Teâlâ, peygamberler içinden varlık sâhibi olarak Süleymân -aleyhisse­lâm-’ı misâl vermektedir. Çünkü Süleymân -aleyhisselâm-, kendisine bahşedilen dünyâ servetini dâimâ kalbinin dışında taşımıştır. Bütün insanların gayretleri birleşse ve bir insanı Süleymân -aleyhisselâm- kadar zengin etmeye çalışsalar, bu asla mümkün değildir. Zîrâ rüzgârlar, hayvanlar, kelepçeli azgın şeytanlar, hep O’nun tasarrufu altında idi. Bu kadar saltanata sâhip olmasına rağmen Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Ben bir miskinim! Miskine, miskinlerle beraber olmak yakışır!” diyerek, garîb ve kimsesizlerle beraber olurdu.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, aşağıdaki beytinde fakir ve dertlilerle hem-hâl olmanın mânevî kazancını ne güzel îzâh eder:
“Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve o derde dermân olmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve seninde kalbin rakîkleşip rûhun incelsin…”
MAL VE SERVETİN ŞÜKRÜ NEDİR?
Bu hâli en güzel tezâhürü de, infâk ile gerçekleşir. İnfak, aynı zamanda mal ve servetin şükür ifâdesidir. Şükrün de nîmeti artıracağı, bir va’d-i ilâhîdir. Allâh Teâlâ buyurur:
“…Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım…” (İbrâhîm, 7)
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok severlerdi. Bir hadîs-i şeriflerinde:
“Ey insanoğlu! İnfâk et ki sana da infâk edilsin…” (Buhârî, Tefsir, 11/2) buyurmuşlardır.
YALNIZ İKİ KİŞİYE GIPTA EDİLİR
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, cömertliğin, her müslümanın tabîat-i asliyyesi hâline gelmesini arzu ederdi. Buyururdu ki:
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15; Müslim, Müsâfirîn, 266-268)
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Ey insanlar! Hepiniz Allâh’a karşı fakirsiniz (muhtaçsınız)! Allâh ki, ganî (zengin) ve hamde lâyık olan ancak O’dur!” (Fâtır, 15)
Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı üzere mülk, hakîkatte ne fertlerin ne de toplumundur. Mülk, Allâh’ındır. Bütün canlılar, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünde yaşıyor, O’nun verdiği nîmetlerle hayatta kalabiliyor. Fertlere verilen ise, sâdece mülk üzerinde belli bir zaman dilimiyle sınırlı bir tasarruftur.
Bu itibarla mal, mülk ve mevkî, en büyük imtihan vesîleleridir. Süleymân -aleyhisselâm-’ın saltanatı, bir an gelmiş, tamâmen elinden alınmış, ancak istiğfar netîcesinde tekrar kendisine iâde edilmiştir. Bu hakîkatlerden dolayı bir Hak dostunun şu nasihati ne kadar ibretli ve hikmetlidir:
“Rızık peşinde değil, Rezzâk’ın peşinde koş!”
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi-3, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/yalniz-iki-kisiye-gipta-edilir.html



7 Mayıs 2018 Pazartesi

NASİHATLE UYANMAYAN, MUSİBETLE UYANDIRILIR


NASİHATLE UYANMAYAN, MUSİBETLE UYANDIRILIR

 

☆☆ Eğitimci Yazar Dr. Vehbi Karakaş'ın kaleminden ☆☆

 

Çok iyi hatırlıyorum… 1999 depreminden önce bir derste şöyle demiştim: Nasihatle uyanmayan ve yola gelmeyenleri Allah, tarih boyu türlü türlü musibetlerle uyarmış ve uyandırmıştır. Buna delil, bu musibetlerin bir özetini içeren Kur’an’ın şu ayetidir:

 

فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنبِهِ فَمِنْهُم مَّنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُم مَّنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُم مَّنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ وَمِنْهُم مَّنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

“Nitekim, onlardan her birini suçüstü yakaladık. Kiminin üzerine taşlar savuran kasırgalar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Bunu yapmakla Allah onlara zulmetmiyordu, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.”[1] Yani isyanlarıyla Allah’ın cezasına ve musibetine davetiye çıkarıyorlardı.

 

Ezan- Muhammedîlerin daveti üzerine namaza koşmak, nasihatla ve Allah’ın rahmetiyle uyanmışlığın ve uyandırılmışlığın ifadesidir. Ezan-ı Muhammedîlere kulakları tıkayıp yatmak, depremle uyanmak ta musibetle uyanmışlığın ve uyandırılmışlığın ifadesidir.[2]

 

Nihayet 99 depremi oldu. Gecenin 3,05’inde 45 saniye süren 7,5 şiddetindeki depremle uyandık. Uyanmayan kimse kalmadı. O güne kadar namaza aldırmayan ve camiye selam vermeyen insanlar, kendilerini seccadeye attılar, o gecenin sabah namazında camileri doldurdular.

 

Ne yazık ki deprem uzmanı olarak tanınan, ama depremin manevî boyutunu göremeyen, perde arkasını okuyamayan bir kısım materyalisler, talihsiz ve eksik beyanlarıyla depremin uyarıcı ve ders verici yönünü kapattılar, insanların Allah’a ve namaza olan teveccühlerini kırdılar.

 

Haddini aşan ve başkasının tarlasına giren koyunlar, koyun oldukları halde çobandan atılan taşın ne anlama geldiğini anlıyorlar: “Galiba biz yanlış yerdeyiz. Çobanımızın bizim burada olmamıza izni yok”, diyor ve geri dönüyorlar. Ne yazık ki biz insanlar, koyunlar kadar depremin de Rabbimiz tarafından atılmış bir taş, bir işaret olduğunu, bilimsel birçok hikmetinin yanında insanları tevbeye, tedbire ve teşekküre yönelttiğini anlayamıyoruz. Anlayıp ta ders çıkaramıyoruz.

 

Halbuki Kur’an:

وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا

Cümlesiyle ağacın başından düşen bir yaprağın dahi Allah’ın izni ve bilgisiyle düştüğünü haber veriyor.[3]

 

Bir ağacın yaprağındaki hareket dahi tesadüfe bağlanamazken, kendi kendine olmazken, koskoca deprem hareketi tesadüflere bağlanır mı? Kendi kendine olmuş başıboş bir olay gibi takdim edilir mi? Deprem, yerin enerjisini boşaltması bile olsa, bu boşaltma da yine bu olayın arkasında hikmetli bir kudretin olduğunu gösterir.

 

Başak olacak bir tohumun, ağaç olup meyve verecek bir çekirdeğin toprakta çürümesi, civciv olacak bir yumurtanın çatlaması, insan olacak bir damla spermin 9 ay anne rahmi gibi bir zindanda kalması hikmetsiz, başıboş, rastgele, kendi kendine olan olaylar mıdır? Bu icraatın arkasında Kudreti Sonsuz’un hikmetini görmek sadece aklı başında olanların işidir.

 

Depremi fay hatlarının kırılmasına ve enerji boşalmasına bağladınız diyelim, peki dünyanın saniyede 30 km hızla kurallı ve düzenli bir şekilde dönmesini, bunca yıldır bir trafik kazası yapmadan yürümesini ne ile izah edeceksiniz? Muntazam işleyen bu düzenin arkasında kudreti sonsuz bir kaptan olmazsa bu muhteşem düzen olur mu? Devam edebilir mi? Şoförü olmayan bir araba, kaptanı olmayan bir gemi, pilotu olmayan bir uçak düşünebilir misiniz?

 

Allah, beklenmedik olaylarla, maddî ve manevi helaket, felaket, hastalık, savaş, kasırga, tayfun, tufan, deprem ve benzer musibetlerle kendisini unutmuşlara, deistlere, ateistlere, materyalistlere, beş vakit namazı ciddiye almayanlara, etrafına zulmeden zalimlere kendisini hatırlatıyor. Adeta istifade ettiğiniz her şeyin sahibi benim, siz de benim mülkümsünüz. Sizi yapan ve yaratan Rabbinize dönün, diyor.

 

Bir koyun çobanın attığı taşların ne anlama geldiğini anlıyor ve dönüyor da, biz insanlar koyun kadar da mı olamayacağız?

 

Kur’an soruyor: فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ “Peki böyle nereye gidiyorsunuz?”[4]

 

Allah, Firavun gibi bir adama iki elçisini gönderdi, yumuşak sözlerle kendisine davet ettirdi, adam gelmedi. Üstelik kibirlendi. Bu büyüklenme hevesi ve havası ona: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en büyük Rabbinizim”, dedirtti..[5] Allah’ın kendisine gönderdiği davetçileri dinlemedi. Nihayet ölümle burun buruna geldiği zaman ve denizde boğulacağını anladığı an: “Ben de tek olan Allah’a inandım, ben de Müslümanlardanım”,[6] dedi. Dedi ama, bu dönüş işe yaramadı. Çünkü kervanı kaçırmıştı.

 

Allah, “Şimdi mi aklın başına geldi. Halbuki biraz önce isyanlardaydın ve bozgunculuk yapıyordun?”[7] buyurarak kabul kapısının kapandığını ilan etti.

 

Herkes kendine desin: Ey benim nefs-i emmarem! Firavun gibi olma, tevbede geç kalma, yan gelip yatma, ezanla gelen daveti aldın mı, derhal namaza koş.

 

Tevbe fırsatı da bulamayabilirsin. Ölüm sekeratı uyandırmadan önce uyan.[8] Namaza karşı tembellik etme. Huşusuz ve tadil-i erkânsız namaz kılma. Namazın, en büyük iki görevi var: Biri Allah’a boyun eğdirmek, Allah’ın huzurunda olduğumuzu hatırlatmak, diğeri de haksızlık yapmaya engel olmaktır.[9]

 

Kendine ve etrafına zulmetmekten vazgeç. Ah alma. Mazlumiyetlere, mağduriyetlere meydan verme. Şuna-buna haksızlık yaptıysan ahiretin büyük mahkemesine çıkarılmadan önce hak sahipleriyle helalleş. Yunus gibi Allah ve Peygamber sevdasıyla ağla, sular gibi çağla, gönülleri dağla ve söyle:

 

Ölüm haberi gelmeden,
Ecel yakamız almadan,
Azrail hamle kılmadan,
Gel gidelim Dost’a gönül.

 

☆☆ Eğitimci Yazar Dr. Vehbi Karakaş'ın kaleminden ☆☆

 


6 Mayıs 2018 Pazar

HER SABAH YAPILMASI GEREKEN İBADET

HER SABAH YAPILMASI GEREKEN İBADET


 0

Her sabah uyandığımızda güne şu tefekkür ile başlamalıyız: Cenâb-ı Hak bana ömür takviminden bir sayfa daha açtı. Dün dünyada olup bugün hayatta olmayan pek çok insan var. Yarına çıkıp çıkamayacağım meçhul. Dün Kirâmen Kâtibîn benim için neler yazıp âhiret dosyama havâle etti? Kim bilir bugün neler yazacak?..
Cenâb-ı Hak; gecenin geçip gitmesine ve ardından tan yerinin ağarmasına kasem etmiştir:
“Fecre and olsun! (…) Geçip gideceği zaman geceye… Şüphesiz bunlarda, akıl sahibi bir kimse için üzerine yemin edilmeye değer bir özellik vardır.” (el-Fecr, 1, 4, 5)
Demek ki, gündüze de bir tefekkür ile başlamak îcâb eder.
Güne bu tefekkür ile girmek, günü bu şuur ve vecd ile doldurabilmek zarûrî… Böyle bir şuur ile girilen gündüzde de, girilecek geceye hazırlanabilmek elzem. Ancak böyle bir teyakkuz, tefekkür ve muhasebe zincirleriyle birbirine bağlı gece ve gündüzlerle; Hakk’a yüz akıyla takdîm edilebilecek bir kitâb-ı âmâl husûle gelir.
GÜNDÜZLERİ ALLAH’A İSYÂN ETME
Bir adam İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne;
“–Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çare öğret.” deyince İbrahim bin Edhem Hazretleri, ona şu cevabı verir:
“–Gündüzleri Allâh’a isyân etme; yani gaflette geçirme ki, geceleri O seni huzûrunda durdursun. Geceleyin O’nun huzûrunda bulunmak, yüce bir şereftir. Günahkârlar ve gafiller, bu şerefi hak edemezler!”
GECE VE GÜNDÜZLERİN HASSASİYETİ
Gece ile gündüzün yerleri değiştiğinde de hakikat aynıdır. Geceleri ihyâ, gündüzleri gönlün Hakk’a isyan etmemesine, O’nun talimatları içerisinde bir hayat sürmesine vesile olur.
Bu feyiz ve rûhâniyetle dolu gece ve gündüzlerin, gergef gibi işlediği bir hayatta, hassâsiyetler artar. Kulluk ölçüleri, oduncu kantarından sarraf terazisine yükselir.
KUYUMCU TERAZİSİ
Oduncu kantarıyla, kuyumcu terazisi arasında büyük bir hassâsiyet farkı vardır.
Bunun gibi, kulluk, ibâdet ve muâmelât mevzularında; avam ile havassın edâ titizlikleri arasında çok fark bulunur.
Oduncu kantarında, ne alan ne satan birkaç kilogramlık bir farkı mühim görmez. Çünkü tartılan şey, nisbeten kıymetsizdir. Karşılığı da ona göre ucuzdur.
Fakat altın gibi kıymetli bir metâ teraziye vurulurken, alan da satan da miligrama kadar hassâsiyet arzu eder. Çünkü kıymetlidir. Hakk’ın sâdık kullarının ibâdetleri, hem kalpteki ihlâs ve huşû, hem şekildeki şer‘î ölçülere riâyet açısından büyük bir titizlik içindedir.
ZİRVEYE DOĞRU ÇIKTIKÇA HASSASİYET ARTAR
Havass; Rabbimiz’in katına, çok kıymetli, tertemiz, pırıl pırıl ameller götürürler. Cenâb-ı Hak da, böyle kullarına dünya ve âhirette aynı kıymette ve zarâfette mükâfatlarla mukabelede bulunur.
Bir kuyumcu terazisini hafif bir rüzgâr dahî sarsabilir. Zirveye doğru çıkıldıkça hassâsiyet artar. O zirvelere de o hassâsiyeti gözetebilecek zâtlar çıkabilir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Sayı: 88

http://www.islamveihsan.com/her-sabah-yapilmasi-gereken-ibadet.html



5 Mayıs 2018 Cumartesi

ALLAH YOLUNDA GAYRET

ALLAH YOLUNDA GAYRET


 0

Eyüp Sultan Hazretleri, hayâtı boyunca Allah yolunda cihât etmiş, vefâtından sonra da kabriyle ve türbesiyle arkasından gelen İslâm askerlerine hedef göstermek sûretiyle hizmetine devâm etmiştir.
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Size, elem verici bir azaptan kurtaracak ticâreti göstereyim mi? Allâh’a ve Resûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihât edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saff, 10-11)
Resûlullah buyurdular:
“Allah yolunda cihât eden kimse neye benzer bilir misin? Savaşa giden yiğit, cepheden dönünceye kadar; hiç ara vermeden namaz kılan, hiç iftar etmeden oruç tutan ve Allâh’ın âyetlerine hakkıyla itaat eden kimse gibidir. Sen bunu yapabilir misin?” (Buhârî, Cihâd, 1; Müslim, İmâre, 110; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 1)
ALLAH YOLUNDA MÜCADELE
Eyüp el-Ensari (r.a.), Rumlara karşı tertip edilen gazâya katılmıştı. Yolda hastalandı. Vefâtı yaklaşınca asker arkadaşlarına şöyle dedi:
“-Şayet ölürsem beni yanınıza alın ve Rum topraklarına doğru gidebildiğiniz en son noktaya götürün. Düşman saflarıyla karşılaşıp (daha fazla ilerleyemez olduğunuzda) beni oraya, ayaklarınızın altına defnedin!..” (Ahmed, V, 419, 416)
İşte Eyüp Sultan Hazretleri, hayâtı boyunca Allah yolunda cihât etmiş, vefâtından sonra da kabriyle ve türbesiyle arkasından gelen İslâm askerlerine hedef göstermek sûretiyle hizmetine devâm etmiştir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/allah-yolunda-gayret.html



4 Mayıs 2018 Cuma

KESİNTİSİZ HAYIR ÇEŞMESİ: VAKIFLAR Diyanet Cuma Hutbesi


TARİH: 04.05.2018 Diyanet Cuma Hutbesi

KESİNTİSİZ HAYIR ÇEŞMESİ: VAKIFLAR Diyanet Cuma Hutbesi



Aziz Müminler!

Hz. Ömer (r.a) Hayber’de bir hurma bahçesine sahip olmuştu. İlk defa böylesine güzel bir bahçesi oluyordu. Resûlullah’ın (s.a.s) huzuruna gelerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben bu malımla Allah’ın rızasını kazanmak istiyorum. Onu nasıl değerlendirmemi uygun görürsünüz?”

Peygamberimizin bu arazi ile ilgili tavsiyesi, asırlar boyu sürecek vakıf medeniyetinin temel taşlarını oluşturacak nitelikteydi. O (s.a.s) şöyle buyurmuştu: “Dilersen aslını vakfet. Mahsulünü de sadaka olarak dağıt.” Bunun üzerine Hz. Ömer, aslının satılmaması, hibe edilmemesi ve miras bırakılmaması şartıyla bahçesini vakfetti.1


Değerli Müminler!

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilahi mesajları ve Peygamber Efendimizin örnek hayatı, İslam tarihi boyunca Müslümanları hayır yapmaya teşvik etmiştir. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.”2 ayetini kendilerine şiar edinen Müslümanlar, infakı kalıcı hale getirmeye gayret etmiştir. Hem sahabiler hem de onları takip eden nesiller, vakıfların kesintisiz birer hayır çeşmesi olduğu bilinciyle hareket etmiştir. Böylece İslâm dünyasının dört bir köşesi, iyiliğin insanlığa ulaştığı en değerli kaynaklar olan vakıflarla donatılmıştır.


Kıymetli Kardeşlerim!

Vakıf, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanma umuduyla harcanan malın, kalıcı bir iyilik haline gelmesidir. Vakıf, Rabbimizin ikramı olan servetle, şefkat ve merhamet köprüleri inşa etmektir. Vakıf, müminin kendisine emanet edilen mülkü ibadete dönüştürebilme çabasıdır. Vakıf, insanı incitmeden, sağ elin verdiğini sol ele duyurmadan hayırda bulunmanın adıdır.


Kardeşlerim!

Bencilliği ve hırsı bir kenara bırakarak, cömertliğe ve ihsana yapılan yatırım, vakıf eliyle süregelen bir sevaba dönüşür. Medeniyetimiz, yolcuya barınak, yoksula aş, işsize iş, borçluya destek, öğrenciye aile olan nice vakfa ev sahipliği yapar. Vakıflarımız, yetimler için şefkat yuvası, hastalar için şifa kapısı, muhtaçlar için yardım eli, yaşlılar için huzur vesilesidir. Ormanların, yaralı ve yuvasız hayvanların korunması için kurulan tarihî vakıflarımız, sadece insana değil, canlı-cansız bütün varlık âlemine şefkat nazarıyla bakmanın eşsiz örnekleridir.


Aziz Müminler!

Âlicenap ecdadımızın yurt içinde ve yurt dışında kurmuş olduğu vakıflardan bugün de istifade ediyoruz. Camiler, çeşmeler, hanlar, kervansaraylar, kışlalar, hastaneler, kütüphaneler ve daha nice hayır hizmeti, atalarımızın yadigârı olarak yaşamaya devam ediyor.

Geliniz, geçmişten devraldığımız bu yüce emaneti koruyalım; engin bir gönülle vakıf geleneğimizi güçlendirelim. Mayasında samimiyet olan, yeryüzünde hayrın ve hasenatın, iyiliğin ve güzelliğin hâkim olması için kurulan vakıflarımıza sahip çıkalım.


Kıymetli Kardeşlerim!

Hayırsever milletimizin yardımlarını yedi iklim dört bucakta ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Türkiye Diyanet Vakfımız, ülkemizde ve dünyanın kritik coğrafyalarında camiler inşa etmektedir. Ezanı mukaddes bilen milletimiz, Başkanlığımız ve Vakfımız tarafından yakın zamanda başlatılan ve halen devam eden “Bir Tuğla da Benim Olsun” kampanyasına yoğun ilgi göstermektedir. Bu sebeple siz kadirşinas cemaatimize teşekkürü bir borç biliyoruz. Cenab-ı Hak yapmış olduğunuz yardımları dergâh-ı izzetinde kabul eylesin. Gönderdiğiniz en küçük bir yardım belki Kosova’da, belki Cibuti’de, belki de ülkemizin herhangi bir ilindeki üniversite camiinin duvarında bir tuğlamız olacaktır.

Hutbemi Peygamber Efendimizin şu hadisiyle bitirmek istiyorum:
“İnsan ölünce şu üçü dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye yani faydası süregelen hayır, kendisinden istifade edilen ilim ve arkasından dua eden hayırlı evlât.”3                                 

1 Müslim, Vasiyye, 15. 
2 Âl-i İmrân, 3/92.
3 Müslim, Vasiyye, 14.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



TRAMVAYDA ALKIŞLANACAK HAREKET

TRAMVAYDA ALKIŞLANACAK HAREKET


 0

Samsun’da, yağmurlu havada tramvayda yolculuk yapan ve ayakkabısı olmayan çocuğa kendi ayakkabılarını veren genç herkese insanlık dersi verdi.
Samsun Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet verilen tramvayda yolculuk yapan bir genç, yolcular arasındaki bir çocuğun ayakkabısız olduğunu fark etti. Oturduğu yerden kalkan genç, çorapla gezen çocuğun yanına giderek, sohbet etmeye başladı. Genç, sohbetin ardından ayağındaki ayakkabıları çıkarıp, çocuğa verdi. Ayakkabıları çocuğun ayağına giydirip, bağcıklarını da bağlayan genç, yerine dönüp, çorapla yolculuğuna devam etti.

Gencin davranışı, tramvaydaki yolcular tarafından takdirle karşılandı. Olay anı, bir kişi tarafından cep telefonu kamerasıyla görüntülenip, sosyal medyada paylaşıldı.
ÇOCUK İLK BAŞTA KABUL ETMEDİ
Fotoğrafı sosyal medyada paylaşan lise 12’nci sınıf öğrencisi Emre Enes Köse, fotoğrafın hikayesini anlattı.
Atakum’dan İlkadım’a doğru dün akşam tramvayla gittiğini belirten Köse, 11 yaşlarında 2 Suriyeli çocuğun da tramvaya bindiğini belirtti.
Çocuklardan birisinin ayakkabısının yırtık, diğerinde ise ayakkabı olmadığını söyleyen Emre Enes Köse, “Biz de onlara bakıyorduk, daha sonra bir ağabey geldi ve ayağındaki ayakkabıları çıkardı, ayakkabısı olmayan çocuğa verdi. Çocuk ilk başta almak istemedi ama ağabey ısrar edince çocuk aldı. Hava da yağmurluydu ancak ayağındaki ayakkabıları vermesi nedeniyle ağabey evine çorapla gitmek zorunda kaldı.” dedi.
Olay karşısında çok duygulandığını aktaran Köse, “Güzel bir sahneydi, ben de bu sahneyi ölümsüzleştirdim. Böyle bir olayı beklemiyordum. Ben dahil tramvaydaki herkes duygulandı.” ifadesini kullandı.
Kaynak: AA

http://www.islamveihsan.com/tramvayda-alkislanacak-hareket.html




Efkan VURAL - Kur’an-ı Kerim’den Mesaj Var-29

 
Efkan VURAL - Kur’an-ı Kerim’den Mesaj Var-29
 
Sonunda dönüş Allah’a dır
 
Yüce Allah insanoğluna  dünyada sayısız nimetler vermiştir. Yer yüzü insanın ayağı altına serilmiştir.
 
Dünya insana mekan olarak verilmiştir. İnsan aklı sayesinde  yeryüzünü istediği şekilde kullanmaktadır.
 
Verimli topraklar,ormanlar,bitkiler, otlaklar,meyveler,denizler,ırmaklar,çeşit çeşit hayvanlar ve tüm doğal güzellikler insanın hizmetine sunulmuştur. Bütün bunlar insanlara karşılıksız rızık olarak verilmiştir.
 
Bizden sadece şükür ve kulluk istenmektedir. Allah yeryüzünü bize nimetlerle dolu olarak vermiştir.Aklımızı kullanarak dünya nimetlerinden yararlanmalıyız.
 
Yüce Allah bizi bir uyarı ile dünyada dikkatli bir şekilde yaşamamızı istiyor. Allah’ın uyarısı şöyledir: Nimetlerle dop dolu dünyaya gönderildiniz, ama  sonunda  Allah’a döndürüleceksiniz. Bu uyarı ile insanın dünyada helal yollarla hayatını sürdürmesini istiyor.
 
Yani dünyada kalıcı değilsiniz,bir emanetçisiniz.Dünya geçici bir konaklama yeridir.
 
Belli bir süre ile dünyaya gelmişiz. Her türlü rızıklarla donatılmışısız. Kimsenin rızkına el sürmemeliyiz, kul hakkını gözetmeliyiz.
 
Bastığımız her yerin ve attığımız her adımın hesabını vereceğimizi bilmeliyiz. Yer yüzünde hiçbir haksızlık yapmamalıyız.Yapılan haksızlıklara da  göz yummamalıyız.
 
Yapılan iylik ve kötülüklerin miktarı zerre kadar bile olsa hesabının verilebilmesi için  Yüce Allah’ın huzuruna çıkacağımızı unutmamalıyız.
 
Bu konuda ,Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki mesajı şöyledir: “O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir. Haydi onun üzerinde yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır..” (Mülk suresi,15. ayet)
 
Ne mutlu o kimselere ki, Allah’a döndürüleceği bilinciyle hareketlerine dikkat ederler...
 
Efkan VURAL