6 Temmuz 2018 Cuma

GÜNAHI SEBEBİYLE CENNETE GİDEN KUL

GÜNAHI SEBEBİYLE CENNETE GİDEN KUL


 0

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfinde bazı kulların işledikleri günahlardan pişman olmalarından dolayı cennete gireceğini haber veriyor. Şeytan böyle kulları gördüğünde ise şunu der: “Keşke onu bu günaha sokmasaydım.”
KIYAMET GÜNÜ ALLAH TEÂLÂ’NIN SORACAĞI SORU
Rasûl-i Ekrem (s.a.s) buyurur:
Kul, Allah Teâlâya itaat ettiği zaman Allah ona mârifetullahı bahşeder. Tâatı terkedince, daha önce vermiş bulunduğu bu mârifetullahı geri almaz. Bilakis kıyamet gününde, aleyhinde bir delil olarak kullanmak üzere kalbinde bırakır. Kıyamet günü olunca da kendisine der ki:
– Seni mârifetullah ile mümtaz kılmış onu sana bahşetmiştim. Bildiğinle niçin amel etmedin? İlminle niçin âmil olmadın?
ALLAH, TEVBELERİ KABUL EDER!
Ömrünü fuzûlî, boş arzular peşinde geçirmiş bir ihtiyar vardı. En sonunda yaptıklarına pişman olarak tevbe etti. Melekler:
– “Ey ihtiyar! Elden ayaktan düştün, kuvvetten kesildin, arzun kalmadı, şimdi de tevbe ettin”, dediler.
Cenab-ı Hakk’ın emri ulaşır:
– “Ey Melekler, benim ihtiyar kulumu bırakın, onu ayıplamayın! İzzet ve celâlime yemin ederim ki, yüz sene sonra gelseydi, yine beni Kerîm ve mağfiret edici bulurdu. Ey melekler şahit olun! Onun tevbesini kabul eyledim ve bağışladım. Onu cennet ve cemâlime lâyık eyledim” buyurur.
Ey saçı ve sakalı beyaz!
Dergâh-ı ilâhîden kaçan bu hâlin ile,
Allah teâlâ diyor, çoktur benim keremim!
Ümitsiz olma ve gel, tevbe et özür dile.
İhtiyacını Rabbın dergâhına sen arzet.
Lutf-ı ilâhî sana, hiç çirkinlik göstermez.
İşlesen bin günah ve bin türlü rezâlet,
Tevbe etsen makbuldür, hiç biri red edilmez. (Rıyâzü’n-Nâsihîn)
TEVBE KAPISI KAPANMAZ!
Rasûl-i Ekrem (s.a.s) efendimiz buyurdu ki:
“İblis huzurdan tard edildiği zaman, “İzzetine yemin ederim ki, insanların canı bedenlerinde durdukça kalblerinden çıkmam.” dedi. Allah teâlâ da buna karşılık “Canları bedenlerinde bulundukça, izzetime yemin ederim ki, tevbe kapısını onlara kapamam!” buyurdu.
GÜNAHI SEBEBİYLE CENNETE GİDEN KUL
Bir hadîs-i şerîfte:
“Kul vardır ki, günah sebebi ile cennete girer.” buyurdu.
– Bu nasıl olur ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Gene buyurdular:
“Günah işler ve sonra pişman olur ve onu hep gözünün önünde tutar, nihâyet cennete girer, o zaman şeytan, Keşke onu bu günaha sokmasaydım’der.” (Kimyâ-yı Saâdet)
EN BÜYÜK DERT VE İLÂCI
Rasûl-i Ekrem efendimiz:
“Size en büyük derdinizi haber vereyim mi?” buyurdular. Ashab-ı Kiram:
– Bizim en büyük derdimiz nedir, dediler.
“Derdiniz günah derdidir.” buyurdular. Ashab-ı kiram:
– Bunun ilâcı nedir, dediler. Rasûl-i Ekrem efendimiz:
“Günah işleyenin gece karanlığında dili ile istiğfar etmesidir.” buyurdular. (Riyâzü’n-Nâsihîn)
Yâ Rab! Günahımız çok, sayıya gelmez. Fakat senin rahmetin, affediciliğin nihâyetsiz, sınırsız. Hem bizleri tevbe kapında dâim eyle, hem de işlemiş olduğumuz günahları tekrar ettirme, bizleri hıfz eyle. Âmîn!
ZERRE KADAR ÎMANI OLAN KİMSE CENNETE GİRECEK!
Rasûl-i Ekrem efendimiz hazretleri buyurur:
“Kıyamet günü Allah teâlâ meleklere:
– “Kalbinde bir dinar ağırlığında îmanı olanı cehennemden çıkarın”, diye emreder. Onlar da bir çok kimseleri cehennemden çıkarırlar. Allah Teâlâya:
– Emrettiklerinden cehennemde kimseyi bırakmadık, derler. Bu sefer Allah teâlâ:
– “Gidin bakın, kalbinde yarım dinar ağırlığında îmanı olanı cehennemden çıkarın”buyurur. Onlar da gider bir çok kimseleri çıkarır. Allah teâlâya:
– Emrettiğinizden kimseyi cehennemde bırakmadık, derler. Gene Allah teâlâ:
– “Gidin zerre kadar îmanı olanı dahî cehennemden çıkarın”, diye emreder. Melekler de:
– Bu defa emrettiğin kişilerden kimseyi cehennemde bırakmadık hepsini çıkardık, derler.” (Buhârî-Müslim)
Kaynak: Sâdık Dâna, Altınoluk Sohbetleri I. Sayfa 233-235

http://www.islamveihsan.com/gunahi-sebebiyle-cennete-giden-kul.html



5 Temmuz 2018 Perşembe

ENGELLER, HEP BİRLİKTE AŞILIR

ENGELLER, HEP BİRLİKTE AŞILIR


 0

İnsanoğlu, sosyal bir varlıktır. Her dâim birbirine ihtiyaç hâlinde olup acılarını paylaştıkça azaltan, sevinçlerini paylaştıkça artıran bir canlıdır. Bununla birlikte doğuştan veya sonradan oluşan engeller/hastalıklar ise, birlik ve beraberlik içerisinde, dayanışma ile aşılabilecek imtihanlardır. Nitekim bir adet “bir”, yine bir iken; dört tane bir, yan yana gelip birlikte olursa bin yüz on bir olur. Bir elin nesi varken iki el, birlikte ses çıkarmaktadır.
Çeşitli sebeplerle bedenî veya zihnî yeteneklerini kullanamayıp destek ve rehabilitasyona ihtiyaç duyan her kişi, “engelli” olarak tarif edilmektedir. Engelliliğin varlığı, insanlık tarihiyle birlikte başlamış, bakım ve rehabilitasyonu uzun yıllar içinde ilmî ve kültürel gelişmelerle doğru orantılı olarak ilerlemiştir.
DÜNYA TARİHİNDE ENGELLİLİK
Engellilik, kadîm medeniyetlerde çok farklı karşılanmış, bazı medeniyetlerde engelli kimselere türlü yorumlar yapılarak eziyet edilmiştir. Meselâ çok tanrılı (pagan) dinlerin hâkim olduğu toplumlarda; engelli bir çocuğun içinde bulunduğu âileye, işledikleri bir suçtan ötürü tanrılar tarafından cezâ olarak verildiği düşünülmüştür. Bu yüzden engelliye yardım etmek, Tanrı’nın gazabını çekmek mânâsına geleceği için engelliler dışlanmış, kendilerine hiçbir şekilde yardım edilmemiş, hattâ şehir dışlarına sürülmüş, yalnızlığa ve ölüme terk edilmişlerdir.
Ortaçağ Avrupa’sında, engelli insanların yok edilmediği, ancak kötü ve zor işlerde çalıştırıldığı görülmüştür. Hor görülüp aşağılanan engelliler, su depolarında hayvanların yerine işe koşulmuş, fuhuş ve dilencilikte kullanılmıştır. Engellerinden dolayı “içlerine şeytan kaçtığı” düşüncesiyle onlar için şeytan çıkarma âyinleri düzenlenmiş; hastalıklarının geçmemesi durumunda öldürülerek şeytanın ortadan kaldırıldığına inanılmıştır. Bir misal olmak üzere, Avrupa toplumlarında cüzzam hastalığına yakalananların aynı kolonilerde yaşamalarına müsaade edilmiştir.
Yine Ortaçağ Avrupası’nda bazı zihnî engellilerin hastalık belirtisi olan birtakım söz ve davranışlarından korkulmuş; onlara kutsallık atfedilerek tabiatüstü varlıklar olarak kabul edilmiştir.
Roma İmparatorluğu’nda yeni doğan bebeğin veya küçük yaşlarda engelli olduğu anlaşılan çocukların, babaları tarafından öldürülmesine izin verilmiştir. Ancak daha sonraki yüzyıllarda “engelli hakları” aşamalı olarak gelişmiş ve babaların, engelli evlâtlarını öldürmelerine izin veren yasa, M.S. 4. yüzyılda kaldırılmıştır. Hatta daha sonraki yıllarda, İstanbul’da bedenî engelliler için “Yaşama Evi” yaptırıldığı, belgelerde tespit edilmiştir.
TEVHİD DÎNİ’NDE ENGELLİLİK
Milattan önce 11. ve 12. yüzyıllarda eski Mısır’da engellilerin toplumdan dışlanmaması için, okullarda okutulan ders kitaplarında engellilere davranış ahlâkı içeren konular işlenmiş, bu kitaplarda şu ifadelere rastlanmıştır:
“Bir körle gülüp alay etme! Bir cüceyi aşağılama! Ağır felçli bir insanın durumunu daha da zorlaştırma… Tanrı’nın yarattığı zekâ engelli bir insanla alay etme.”
Okullardaki eğitimin yanında, toplumla kaynaşmaları için görme engelliler, bayramlarda ve kültürel toplantılarda şarkıcı ve müzisyen olarak vazifelendirilmiş, böylece halkın onları dışlaması önlenmiştir.
İslâm Dîni’nde ise, insana “yaratılmışların en şereflisi” olarak saygı duyulmuş; insanlara tepeden bakmamak, tevâzu sahibi olmak, nezâket ve kibarlık, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmiştir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayat boyunca engelli insanları toplumdan ayırmamış, onları himaye etmek ve ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, toplum sevk ve idaresinde onlara çeşitli vazifeler vermiştir. Onlardan müezzin, sancaktar ve şehir devletinin idaresinde vazifeli kimseler seçmiş, onlara yardım ve destek hususunda da birçok hadîs-i şerîf îrâd etmiştir. Meselâ:
“Bir âmâyı kırk adım götürene Cennet vâcip olur.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 158; Beyhakî, Şuab, X, 95) hadîs-i şerîfi bunlardan bir tanesidir.
TARİHTE ENGELLİLERE ÖZEL YAPILAN HİZMETLER
İslâm’ın bu şefkat, merhamet ve hoşgörüsünü hayata tatbik eden Müslümanlar, bedenî ve rûhî hastalıklar için çeşitli hastahâneler kurmuşlar, bunları finanse etmek için de güçlü akar kaynakları bulunan vakıflar tesis etmişlerdir.
Rûhî/psikolojik rahatsızlıklar üzerinde de pek çok çalışma ve araştırmalar yapmışlar, tıbbın bu sahasında yüz yıllar boyu tatbik edilen usûl ve esaslar geliştirmişlerdir. Bunlardan ilk akla gelen, İbn-i Sînâ’nın “Kitabu’ş-Şifâ” adlı eseri ve Ebû Bekir Râzî’nin, melankoliklerin meşguliyetle tedavi edilmeleri üzerine yazmış olduğu yazılar ve yaptıkları çalışmalardır.
Zihnî engellilerin tedavi yöntemlerinde ilk kurumsal yapılar, Selçuklularda oluşturulmuş; özellikle akıl hastalıklarını müzik ve su sesiyle tedavi etmeleri çığır açmıştır. Osmanlı Devleti’nde, Osmanlı saray hekimi Mûsa bin Hamun, diş hastalığı ve çocuk psikolojisi hastalıklarını iyileştirmede dahî müzikle tedavi metodunu kullanmıştır.
Kaynak: Seher Küçük, Şebnem Dergisi, Sayı: 160

http://www.islamveihsan.com/engeller-hep-birlikte-asilir.html



İNSANI CENNET VE CEHENNEME GÖTÜREN NEDENLER

İNSANI CENNET VE CEHENNEME GÖTÜREN NEDENLER


 0

Hz. Peygamber, insanı Cennet ve Cehenneme götüren davranışları nasıl ifade etmektedir? İnsanı Cennet ve Cehenneme götüren nedenler nelerdir?
KİMLER CENNETE HESAPSIZ GİRECEK?

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi:
Peygamber Efendimiz’e:
– İnsanları Cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.
Resûlullah:
– “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.
– İnsanları Cehenneme en fazla götürecek şey nedir? diye sorulunca da:
– “Ağız ve cinsel organdır” buyurdu. (Tirmizî, Birr 62. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 29)
CENNETE GÖTÜREN AMELLER
Ashâb-ı Kirâm merak ettikleri konuları Peygamber Efendimiz’e sorup öğrenirlerdi. Bir gün ona:
– En fazla hangi hal ve davranışımız, hangi sözümüz Cennete girmeye sebep olacaktır? diye sordular. Peygamberimiz de:
– “Allah’a saygı ve güzel ahlâk” cevabını verdi. Takvâ diye ifade ettiğimiz kulun Cenâb-ı Hakk’a gösterdiği en üstün saygı ile insanların karşılıklı münasebetlerini düzenleyen güzel ahlâk, Cennete en fazla girmeye sebep olan iki hal ve davranıştır.
Takvâ’nın ne olduğu 70-74. hadisler arasındaki “Takvâ” bölümünde muhtelif âyet-i kerîmelerle açıklanmıştır.
Güzel ahlâka gelince, Hasan-ı Basrî Hazretleri onu çok iyilik yapmak, kötülükten sakınmak ve güler yüzlü olmak diye tarif etmiştir.
Büyük âlimlerimizden Şifâ-yı Şerîf müellifi Kâdı İyâz da güzel ahlâkın insanlarla güzel geçinmek, onlara kendini sevdirmek, merhamet etmek, verdikleri sıkıntılara katlanmak, yaptıkları kötülüklere sabretmek, kibirlenmemek, şiddet göstermemek, öfkelenmemek ve azarlamamak olduğunu söylemiştir.
Görüldüğü gibi güzel ahlâkın kapsamı çok geniştir.
CEHENNEME GÖTÜREN AMELLER
Ashâb-ı Kirâm Resûl-i Ekrem Efendimiz’e ikinci olarak:
–  Cehenneme en fazla girmemize sebep olan nedir? diye sormuşlardı. Efendimiz de:
– “Ağız ile cinsel organ” diye cevap verdi.
Ağız, söyleyeceği güzel sözler, yapacağı zikirler ile insanı Cennete gönderebileceği gibi, insanlara ve kendisini yaratana karşı söyleyeceği çirkin sözler, küfürler, gıybet ve koğuculuklar, iftiralar ve daha başka kötülüklerle sahibini Cehenneme yollayabilir.
1524 numaralı hadîs-i şerîfte okuyacağımız üzere Muâz İbni Cebel Hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz’e:
– Beni Cennete götürecek ve Cehennemden uzaklaştıracak bir iş söyle! demişti.
CEHENNEME YÜZÜSTÜ DÜŞÜREN GÜNAH
Efendimiz ona “çok büyük bir şey sorduğunu” belirterek uzunca bir cevap vermiş ve sözünü şöyle bağlamıştı:
– “İnsanları Cehenneme yüzüstü düşüren günahın, dillerinin ekip biçtiklerinden başka bir şey olduğunu mu sanıyorsun?”
Ağzın insanın başına nasıl dertler açtığını, onu Allah’ın gazabına nasıl uğrattığını ve cehennemi boylattığını 1514-1529 numaralı hadislerin yer aldığı “Gıybetin Haram Olduğu ve Dili Koruma Emri” bahsinde göreceğiz.
Peygamber Efendimiz insanı Cehenneme en fazla sokan iki şeyden diğerinin cinsel organ olduğunu haber vermektedir. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı istikamette kullanıldığı, günaha âlet edilmediği sürece insana bir zarar getirmezler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “ırzlarını ve iffetlerini koruyan erkeklerle kadınlar” günahtan korundukları için övülmüşler, Allah Teâlâ’nın bağışını kazanmışlar ve kendileri için hazırlanan büyük mükâfatları haketmişlerdir.
Hadisimizde takvâ ile güzel ahlâkın, ağız ile cinsel organın yan yana zikredilmesi anlamlıdır. Zira takvâ, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi, güzel ahlâk ise kulların birbiriyle olan ilişkilerini en iyi şekilde düzenler. Öte yandan ağız, Allah’ı inkâr, gıybet, koğuculuk, iftira gibi çirkin davranışların ortaya konmasına sebep olabildiği gibi, cinsel organ da zina ve benzeri çirkinliklerin yapılmasına vesile olabilir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1- Cennete girmeye en fazla sebep olan takvâ ile güzel ahlâktır.
2- Cehenneme girmeye en fazla sebep olan ise ağız ile cinsel organdır.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/insani-cennet-ve-cehenneme-goturen-nedenler.html



ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE )


ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ ( MURÂKABE )

 Âyetler
قَالَ اللَّه تعالى : { الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ [218] وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ [219] } .
1. “O (öyle Allah’tır) ki, gece namaza kalktığında ve secde edenler arasında dolaştığında seni görüyor.” Şuarâ sûresi (26), 218-219
Âyet Hz. Peygamber’e hitâbetmekte, Allah seni ayakta, rükûda ve secdede iken her halinde görmekte, sürekli izlemektedir. Aynı denetim ve gözetim her müslüman için de aynen geçerlidir.
وقَالَ تعالى : { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ } .
2. “Nerede olursanız olunuz, Allah sizinledir.” Hadîd sûresi (57), 4
Önceki âyette Hz. Peygamber’e hitâben hangi halde olursa olsun Allah’ın onu gördüğü bildirilmişken, bu âyette tüm mü’minlere hitap edilerek ve “nerede olursanız olunuz” diye mekân bakımından da Allah’ın denetim ve gözetiminden kimsenin kurtulamayacağı hatırlatılmaktadır. Allah’tan uzak bir yerde bulunmak mümkün olmadığı ve dolayısıyla “denetim dışı” anlamında bir “özel hayat”ın bulunmadığı açık şekilde bildirilmektedir. Ebû’l-Meâlî ne güzel ifâde etmiştir: “Mi’rac gecesi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a, balığın karnında bulunduğu sırada Hz. Yûnus’tan daha yakın olmamıştır” [bk. Kurtubî, Câmi, XVII, 237].
وقَالَ تعالى : { إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء } .
3. “Yerde ve gökte hiç bir şey, aslâ Allah’a gizli kalmaz.” Âl-i İmrân sûresi (3), 5
Bu âyette de “nerede”ye açıklık getirilmekte, “yerde ve gökte” yani evrende hiç bir şeyin Allah’a asla gizli kalmayacağı kesin bir dille ifâde buyurulmaktadır.
وقَالَ تعالى : { إِنَّ رَبَّكَلَبِالْمِرْصَادِ } .
4. “Doğrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir.” Fecr sûresi (89), 14
Bu âyette ise, ilâhi denetim ve gözetimin kesintisiz ve sürekli olduğubelirtilmektedir. Ne zaman, ne de yer bakımından, “denetim” dışı kalma imkânının bulunmadığına dikkat çekilmektedir.
وقَالَ تعالى : { يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ } .
5. “Allah, gözlerin sinsi bakışlarını ve kalblerin saklayageldiklerini bilir.”Mü’min sûresi (40), 19
Âyet, ilâhî denetim ve murâkabeden, kalblerin bile kurtulamadığını, onların insanlara açıklamayıp kendilerine sakladıklarını Allah’ın bildiğini haber vermektedir. Gözlerin sinsi sinsi bakışlarına varıncaya kadar her çeşit hareketin, Allah’ın malûmu olduğunu bildirmektedir.
Hadis:
Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:
- Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:
- Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:
- Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.
Adam tekrar:
- Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:
- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.
Adam yine:
- Doğru söyledin dedi, sonra da:
- Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi.
Adam:
- O halde alâmetlerini söyle, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu.
Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:
- Allah ve Resûlü bilir, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu.
Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9
Açıklamalar
Kurtubî’ye göre sünnetin esası (ümmü’s-sünne) denilmeye lâyık ve “Cibril Hadisi” diye meşhur olan hadisin konumuzu doğrudan ilgilendiren kısmı, “Sen Allah’ı görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” cümlesidir. Bu ise, yukarıdaki âyetlerde yer alan ilâhî gözetim ve denetimin tasdik ve itirafıdır. Kullukta kalite işte bu noktanın bilincine varmakla gerçekleşebilecektir.
Dinimizin temel kavramları hakkında önemli tarifler ihtivâ eden hadis üzerinde, konuyu dağıtmayacak ve fakat merak giderecek kadar durmakta fayda görüyoruz.
Öncelikle Cebrâil aleyhisselâm’ın farklı bir şekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulması ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevapları doğrulaması oradaki müslümanların dikkatlerini tam olarak çekmek, öğrenimlerini kolaylaştırmak içindir. Çok medeni görünüşüne rağmen bedevi Araplar gibi Hz. Peygamber’e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle aynı yükümlülükleri taşımadıklarını göstermektedir. Aralarındaki özel dostluktan kaynaklanmış olması da düşünülebilir.
Cebrâil aleyhisselâm’ın sırasıyla İslâm, iman, ihsân ve kıyameti sorması da Hz. Peygamber’e yöneltilecek soruların temel meselelerle ilgili olması gerektiğini göstermektedir.
İslâm’ın beş şartının ve imanın altı esasının tam olarak sayılması ve kadere imanın ayrıca vurgulanması, dindeki bütünlüğü ve en çok tartışma konusu olacak noktayı işâret anlamı taşımaktadır.
“İhsan”ın “Allah’ı görüyormuşcasına kulluk etmek” şeklinde tarifi “müslüman kişi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadır. Allah tarafından görülmek, O’nu görüyormuş gibi davranmak için yeterli sayılmıştır. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (murâkabe) şuuru geliştirecektir. Merkezinde ihsanın bulunduğu bir iman ve İslâm anlayışı ve hayatı herhalde ideal hayattır.
“Kıyametin ne zaman kopacağı” müşterek merak konusudur. Önceki sorulara kolaylıkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca Allah’tan başka herkesin bilemeyeceği bir şeylerin olacağını da belgeleyen o tatlı cevabını veriyor:
“Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili değilim.”
Hz. Peygamber “bilmiyorum” demenin ayıp olmadığını böylece biz ümmetine öğretmiş olmaktadır. Peygamberler ancak Allah’ın bildirdiği kadar gaybı bilebilirler.
Kıyametin ne zaman kopacağı kadar, alâmetlerinin de merak konusu olduğu açıktır. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunması pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun ahlâk ve ekonomik yapısındaki iki olumsuz gelişmeyi haber vermekle yetinmiştir. Câriyenin hanımefendisini (bir başka rivayete göre, efendisini) doğurması ki, bunu “anaların kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doğurması” olarak anlamak lâzımdır. Nitekim bir rivayette “câriye” yerine “kadın” kelimesi yer almaktadır. Tercümeyi buna göre yaptık. Kölelik kurumunun resmen kaldırılmış olması, şerhlerde yer alan câriye-köle merkezli açıklamaları bugün için geçersiz kılmaktadır.
Kıyâmetin bir başka alâmeti de lüks ve refâhın, dünün fakirlerini büyük ve lüks binalar yapmakta yarışa sokacak kadar artmasıdır. Dünyanın, bütün zenginliklerini insanlara sunmasıdır. Bunun anlamı, servet ve paranın yegâne değer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete değil, tüketim ve gösterişe son derece düşkünlük gösterilmesi demektir.
“Size dininizi öğretmek için gelmişti” cümlesi, yerinde soru sormanın bir çeşit öğretim anlamı taşıdığını göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Melekler insan kılığına girebilirler. Konuşabilirler, konuşmalarını insanlar da duyabilir.
2. İman, dinin esaslarını kabullenmek, İslâm ise, şer’î fiilleri yerine getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrı olmalarına rağmen, gerçekte biribirlerinden ayrı değildir.
3. Gücü yetenin kelime-i şehâdeti açıkca söylemesi, müslüman muamelesi görmesi için gereklidir.
4. Eğitim-öğretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur.
5. İlim adamlarına ve ilim meclislerine saygı göstermek esastır.
6. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah’dan başka kimse bilemez. Bu konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak gerekir.
7. İşlerin, üstesinden gelemeyecek olanların eline geçmesi, itaatsizliğin artması ve aile yapısının sarsılması kıyamet alâmetidir.
8. Müslümanın daima Allah’ın gözetimi (murâkabesi) altında olduğu bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarına sahip çıkması gerekmektedir.
9. İhsan ve murâkabenin iki derecesi vardır: Kulun “Allah’ı görüyor gibi” yaşaması, birinci derecedir. “Kendisini Allah’ın gördüğü şuuruna sahip olması” ise, ikinci derecedir.

KAYNAK:
 (Riyâzü’s-sâlihîn.(Hadis Kitabı)  İmam-ı Nevevi)
http://www.islamdahayat.com/infusions/ozel/ozel.php?ozel_id=5
  



İNSAN NE YAPARSA ŞÜKRETMİŞ OLUR?

İNSAN NE YAPARSA ŞÜKRETMİŞ OLUR?


 0

Fânîliği hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalı, her an ölüm ve ötesine hazır olmaya gayret etmeliyiz. Unutmayalım ki; Nûh -aleyhisselâm- kadar uzun ömürlü olsak, Süleyman -aleyhisselâm- kadar varlıklı olsak, Yûsuf -aleyhisselâm- kadar cemâl sahibi olsak, şâyet fânîliğin idrâki içinde değilsek; ziyandayız demektir.
Âyet-i kerîmede buyrulur: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâhʼın âyetlerini okuyan, (inkârdan ve kötülüklerden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müʼminlere büyük bir lûtufta bulunmuştur…” (Âl-i İmrân, 164)
Hakîkaten, Cenâb-ı Hakkʼın insanlıkta tecellî etmiş bir hilkat bedîası, yaratılış mûcizesi ve bir sanat hârikası olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bizim en büyük gönül servetimiz. Bütün dünya nîmetleri bizim olsa, fakat Allah Rasûlü’nü tanımamış olsaydık, bunun ne kıymeti olurdu?! Zira bu dünyadaki ömrümüz de, dünya da fânîliğe mahkûm… Fakat Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanıyıp O’na cân u gönülden tâbî olmanın getireceği huzur ve saâdet ise, sonsuz…
Allah dostları, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin en yakınları oldular. Onlar, dünyada kendisinden asırlarca uzakta olsalar bile hayatlarını dâimâ Allah Rasûlüʼyle beraber yaşadılar. Her hâllerini Allah Rasûlüʼnün hâliyle mîzân ettiler. Oʼnun gibi bakıp Oʼnun gibi duymanın, Oʼnun gibi düşünüp, Oʼnun gibi hissetmenin gayreti içinde bir ömür yaşadılar. Oʼnunla beraberliğin bahşettiği yüksek firâset, basîret ve mânevî uyanıklık içinde ömürlerini Hakkʼa adadılar. Rabbimiz bizlere de uyanmayı nasîb eylesin!..
HERKES ÜZERİNDEKİ NİMETLERİN ARTMASINI İSTİYOR
Ne garip bir tecellîdir ki, herkes dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki nîmetini artırmasını ister durur. Lâkin şükürden geri kalır. Hâlbuki Rabbimiz âyet-i kerîmede:
“…Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nîmetimi artırırım…” (İbrahim, 7) buyurmaktadır.
Bu hikmete binâen Mevlânâ Hazretleri de şöyle der:
“Sen aklını başına al da, şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”
İnsanın bu dünyada ne kadar çok şükredeceği husus vardır. Meselâ;
Gözü görüyorsa şükretmelidir! Kulağı duyuyorsa şükretmelidir! Elleri tutuyorsa şükretmelidir! Sıhhati yerinde ise şükretmelidir! Dili dönüyorsa şükretmelidir!
Peki, ne yapmalıdır ki, şükredebilmiş olsun?
Kul, kendisine ihsân edilen bütün nîmetleri Hak yolunda kullanabildiğinde gerçek mânâda şükretmiş olur. Şâyet şükründen geri kalırsa, kıyâmet günü bütün yaptıklarını ilâhî ekranda bir bir seyretmek durumunda kalacaktır. Âyet-i kerîmelerin de ifâdesiyle;
“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (el-İsrâ, 14)
“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.” (Fussilet, 20)
Mü’min, bu hakikatleri düşünerek, nâil olduğu nimetlerin şükrüne ilâveten bir de karşılaştığı sıkıntı, uğradığı dert ve belâlar karşısında hamd, şükür ve rızâ hâlini korumalıdır. Zira beterin beteri vardır. Belâ ve musibetler de Hakʼtan gelen kulluk imtihanlarıdır.
Velhâsıl insaf ve iz’an sahibi her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene bile teşekkürü bir vicdan borcu addeder. Fırsat düştüğünde o şahsın iyiliğine muâdil bir iyilikle karşılık verir. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin asıl ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abus kalması; ne hazin bir davranıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi, 116. Sayı, Mayıs 2016

http://www.islamveihsan.com/insan-ne-yaparsa-sukretmis-olur.html



4 Temmuz 2018 Çarşamba

GERÇEK MÜ’MİNLERİN SEVGİSİ


GERÇEK MÜ’MİNLERİN SEVGİSİ


 0

Kendisi için arzu ettiğini mü’min kardeşi için de istemeyen kimse gerçek mü’min olamaz. Sevgi, imanın ve Allah’a gerçek anlamda kul olmanın temelidir.
Enes  radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” [1]
MÜ’MİN İÇİN EN ÜSTÜN SEVGİ
İman, sevginin, Allah sevgisinin ürünüdür. İnanmak, kendisine inanılanı sevmek demektir. Bir mü’min için en üstün sevgiye lâyık olan, en yüce olandır. En yüce olan ise, bir olan Allah Teâlâ’dır. Mü’minlerin diğer bütün sevgileri, Allah sevgisine bağlıdır. Birini seven kimse sevdiğinin arzu ve isteklerini eksiksiz yerine getirir. Böyle olmazsa, sevgisi samimi ve inandırıcı olmaz. Allah’ı seven kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına eksiksiz uyar.
Bu hadis, gerçek bir mü’minin bencillikten, dünyalık toplama hırsından ve sadece kendini düşünmekten ne denli uzak, buna karşılık din kardeşleri başta olmak üzere, başka insanlara karşı ne ölçüde diğergam, fedâkâr, yardımsever, şefkat  ve merhamet hisleriyle dolu olması gerektiğini ortaya koyucu niteliktedir. Bir insanın kendi öz nefsi için sevdiği ve istediği bir şeyi mü’min kardeşleri için de istemesi, bir sevgi toplumu oluşturmanın temel şartıdır. Bunun bir diğer şartı da müminlerin birbirlerini sevmeleridir. Nİtekim Peygamberimiz “Birbirinizi sevmedikçe gerçek mânada iman etmiş sayılmazsınız”  (Müslim, Îmân 93) buyurarak bu gerçeği perçinlemiştir.
Bu hadisi 185 numara ile de açıklamıştık.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ 
1. Kendisi için arzu ettiğini mü’min kardeşi için de istemeyen kimse gerçek mü’min olamaz.
2. Kişinin din kardeşi için arzu ettiği, iyi ve hayır sayılan şeyler cinsinden olmalıdır.
3. Mü’minin, diğer kardeşlerine karşı şefkat ve merhamet sahibi olması gerekir.
4. Sevgi, imanın ve Allah’a gerçek anlamda kul olmanın temelidir.

[1] Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tİrmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9.
Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/gercek-muminlerin-sevgisi.html



ÇOCUKLARIN KAYBOLMASINI ENGELLEYECEK 10 ALTIN KURAL

ÇOCUKLARIN KAYBOLMASINI ENGELLEYECEK 10 ALTIN KURAL


 0

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Ströer Kentvizyon ve YAKAD işbirliği ile yürütülen “Çocuklar Kaybolmasın” projesi kapsamında 10 altın kural öğrenilerek çocukların kaybolmaları önlenecek. Çocukların kaybolmasını önleyecek 10 altın kural…
Proje kapsamında çocukların kaybolmasını önleyici ”10 altın kural” belirlendi. Kamuoyuyla paylaşılan kurallar şöyle:
ÇOCUKLARIN KAYBOLMASINI ÖNLEYİCİ 10 ALTIN KURAL
1- Çocuklarınıza sakıncalı yerler hakkında bilgi verin, ıssız sokaklar, inşaat ve terk edilmiş yerlere gitmemeleri gerektiğini öğretin.
2- Çocuklarınıza tanıdığı bir kişiyle bile olsa hiçbir yere sizin onayınız olmadan gitmemesi gerektiğini anlatın.
3- Çocuklarınıza tanımadıkları kişilerden yiyecek, içecek, ilaç gibi maddeler almaması gerektiğini öğretin.
4- Sesin bir imdat çağrısı olabileceğini çocuklarınıza anlatın. Zor  durumlarda bağırarak yardım istemesi hakkında bilgi verin.
5- Çocuklarınıza adını, soyadını, aile bireylerinin ad, soyad ve adreslerini öğretin. Kimlik bilgilerini yanında taşımasını sağlayın. İnternet, sosyal medya ortamında ise tanımadığı kişilerle fotoğraf, adres, okul ve şahsi bilgileri paylaşmaması gerektiğini anlatın.
6- Çocuklarınıza evde yalnız kaldıklarında tanımadıkları kişilere kapıyı açmamalarını öğretin.
7- Parkta ya da dışarıda oyun oynarken çocuklarınızı sürekli izleyin. Gün içinde yaptıklarından haberdar olun. Arkadaşlarının ve ailelerinin adlarını, telefon numaralarını ve adreslerini kolayca ulaşabileceğiniz bir yerde bulundurun.
8- Güvenlik görevlileri, polis, jandarma gibi güvenebilecekleri kişileri ve okul, hastane, karakol, cami gibi yardım isteyebileceği yerleri çocuklarınıza öğretin.
9- Çocuklarınıza kaybolduklarını fark ettiklerinde oldukları yerden uzaklaşmaması gerektiğini anlatın.
10- Çocuklarınızı birine emanete etmek zorunda kaldığınızda sürekli o kişiyle iletişim halinde kalın.
TELEFON DESTEK HATLARI
155 – Polis İmdat
156 – Jandarma İmdat
183 – Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
Ayrıntılı Bilgi: www.cocuklarkaybolmasin.gov.tr

http://www.islamveihsan.com/cocuklarin-kaybolmasini-engelleyecek-10-altin-kural.html