4 Ağustos 2018 Cumartesi

YUNUS EMRE HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ

YUNUS EMRE HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ


 1

Arifler ve aşıklar sultanı Yunus Emre Hazretlerinden hikmetli sözler…
Talebesi Yûnus Emre’yi birçok mânevî merhalelerden geçiren Taptuk Emre Hazretleri, müridleriyle sohbet ettiği bir gün ona:
“–Evlâdım Yûnus! Bize hikmetli bir şiir söyle!” dedi. Böyle bir emirle ilk defa karşılaşan Yûnus Emre şaşırdı:
“–Hocam! Ben şiir söylemeyi bilmem!” mukâbelesinde bulundu. Taptuk Hazretleri tekrar:
“–Haydi Yûnus, bize bir şiir söyle!” dedi.
Yûnus Emre, o âna kadar hiç şiir terennümünde bulunmamıştı. Şeyhinin emrini nasıl yerine getireceğini derin derin düşünürken bir anda dili çözüldü, gönlünde mevcut olan, fakat o âna kadar sükût ve sükûn hâlinde bulunan hikmet deryâsı tuğyân etti ve kelimelerin muhtevâsına şiir hâlinde akmaya başladı:
Aşkın aldı benden beni, bana Sen’i gerek Sen’i
Ben yanarım dün ü günü, bana Sen’i gerek Sen’i
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum, bana Sen’i gerek Sen’i
Sûfîlere sohbet gerek, ahîlere ahret gerek
Mecnunlara Leylî gerek, bana Sen’i gerek Sen’i
Yûnus’durur benim adım, gün geldikçe artar odum
İki cihanda maksûdum, bana Sen’i gerek Sen’i
Yûnus Emre, derûnundaki bu Allah muhabbetinin diğer bir tezâhürü olarak Hazret-i Peygamber’in aşkıyla da yanıp tutuşmuştu. Bunu da şöyle dile getirdi:
Aşkın ile âşıklar, yansın yâ Rasûlâllah!
İçip aşkın şerâbın, kansın yâ Rasûlâllah!
Şol Sen’i sevenlere, kıl şefâat anlara,
Mü’min olan tenlere cansın yâ Rasûlâllah!
Âşıkım ol dildâre, bülbülem şol gülzâre,
Sen’i sevmeyen nâre yansın yâ Rasûlâllah!
Bundan sonra Yûnus Emre’nin gönül iklîminden o meşhur sehl-i mümtenî tarzındaki eşsiz terennümler ardarda sâdır oldu.
NEFSANİ MÜCADELELERİN ASIL SEBEBİ
Yûnus Emre, devrinde cereyan eden, insanların birbirleriyle nefsânî mücâdelesindeki asıl sebebin, aşksızlık ve bunun neticesi olarak da muhabbet eksikliği ve duygusuzluk olduğunu görmüştü. Böylece o, bu eksiği gidermek için tesiri zamanımıza kadar devam eden kuvvetli bir nefha (nefes) hâlinde Anadolu toprağı üzerinde esti ve Rumeli’den Orta Asya’ya kadar her yangın yerinde yeniden bir neşv ü nemâ bereketi hâsıl eden münbit yağmur bulutları gibi feyizli bir vazife îfâ etti.
O, kendisinin aşk, vecd ve istiğrak hâlinde yanışını şu şekilde arz eder:
Ben yürürem yâne yâne, aşk boyadı beni kàne,
Ne âkılem ne dîvâne; gel gör beni aşk n’eyledi?
Gâh eserim yeller gibi, gâh tozarım yollar gibi,
Gâh çağlarım seller gibi, gel gör beni aşk n’eyledi?
Aşk yoluna girenlere de şu şekilde hitâb eder:
Cânını aşk yoluna, vermeyen âşık mıdır?
Cehd eyleyüp ol dosta, ermeyen âşık mıdır?
Nefs arzusundan geçüp, aşk kadehinden içüp,
Sohbetlerde baş çatup, durmayan âşık mıdır?
Yûnus imdi ol dostun cefâsına sabreyle,
Yüreğine aşk odun, urmayan âşık mıdır?
Yûnus Emre, aşksız bir gönlün kuru ve faydasız olduğunu da şöyle ifâde eder:
İşitin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer.
Aşkı olmayan gönül misâli taşa benzer!
YUNUS EMRE HAZRETLERİNİN DAVETİ
Yûnus Emre Hazretleri, bu hikmetli sözleriyle insanları düşünmeye, duymaya ve bilhassa kendilerini muhâsebe etmeye sevk etti. O, rûhânî bir dille insanın gönlündeki mânevî enerjiyi bütünüyle harekete geçirmesini bildi. Neticede acıları tada, zehirleri bala çeviren bir mâneviyat kahramanıoldu. Çünkü o ballar balını bulmuştu:
Canlar cânını buldum; bu cânım yağma olsun!
Assı ziyandan geçtim; dükkânım yağma olsun!
Varlık çün sefer kıldı, dost andan bize geldi
Vîran gönül nûr doldu; cihânım yağma olsun!
Yûnus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum; kovanım yağma olsun!
Ballar balını bulan Yûnus, kendi gönlüne hitâb ederken, aslında herkesi bu mânevî lûtfun bahşedildiği dost kapısına, yani Rabb’e dâvet etmeye başladı:
Gel gidelim can durmadan, sûret terkini urmadan,
Araya düşman girmeden, gel dosta gidelim gönül
Ölüm haberi gelmeden, ecel yakamız almadan,
Azrâil hamle kılmadan, gel dosta gidelim gönül!
Gerçek erene varalım, Hakk’ın haberin soralım,
Yûnus Emre’yi alalım, gel dosta gidelim gönül!
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Âbide Şahşiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/yunus-emre-hazretlerinin-hikmetli-sozleri.html



3 Ağustos 2018 Cuma

CAMİ VE CEMAAT ADABI Diyanet Cuma Hutbesi


TARİH: 03.08.2018 Diyanet Cuma Hutbesi

CAMİ VE CEMAAT ADABI Diyanet Cuma Hutbesi



Muhterem Müminler!

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in dünyadaki son günüydü. O sabah, hastalığından dolayı mescide gidememişti. Evinin mescide bakan penceresini araladı ve sabah namazı kılan ashabını bir müddet seyretti. Ashâb-ı kirâmın, saf tutarak Hz. Ebû Bekir’in imametinde cemaatle huşû içerisinde namaz kıldıklarını görünce çok sevindi, tebessüm etti ve Rabbine şükretti.1


Muhterem Müslümanlar!

Huzur ve güven vadederek bizleri toplayan cami, İslam’ın sembolü, birliğimizin ve dirliğimizin nişanesidir. Peygamber Efendimizin ifadesiyle camiler, “Allah katında en makbul mekânlardır.”2 Ezanlarıyla insanlığı kurtuluşa çağıran, mihrabıyla küfre ve cehalete savaş açan, minber ve kürsüsüyle ilim ve hikmetin basamaklarında yücelten, omuz omuza saf tutan müminlerin kardeşliğini ve ümmet olma bilincini pekiştiren mukaddes bir yapıdır cami.

Cemaat ise; ibadet amacıyla Allah’ın huzurunda bir araya gelip namaz kılan Müminlerin ortak adıdır. Cemaat; medeniyetimizde yer etmiş, dinî bir kavramdır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, tüm dini değerlerimizi ve kavramlarımızı istismar eden bir örgüt, cemaat kavramını da çarpıtarak ve ayrışmaya yol açacak şekilde kendine mal etmeye çalışmış, tevhit ve vahdetin sembolü olan bu kavramı, fitne ve fesatla, ayrılık ve ihanetle beraber anılır hale getirmiştir. Hâlbuki geleneğimizde cemaat olmak, tevhit bilinciyle kaynaşmak, vahdete ermek demektir. Birlikte dirliği elde etmektir. Bu yönüyle cemaat kelimesi kadın-erkek, yaşlı-genç, zenginfakir, engelli-engelsiz toplumun her kesiminden, her yaştan ve her sınıftan Müslümanı içinde barındırır.


Değerli Müminler!

Camide bulunmanın ve cami cemaati olmanın bazı kuralları ve adabı vardır. Mümin, gönül dünyasını durulaştırmak için camiye giderken Allah Teâlâ’nın “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel ve temiz elbiselerinizi giyinin …”3 ayeti gereğince beden temizliğine dikkat eder,
güzelce abdestini alır. Kılık kıyafetinin hem temiz hem de namazın şartlarından olan setr-i avrete uygun olmasına özen gösterir. Camide cemaatle kılınan namazın yirmi yedi kat daha faziletli olduğunu haber veren4 Allah Resûlü’nün müjdesine nail olmak isteyen Müslüman, nahoş kokan yiyecekler yiyip camiye gelmenin sünnete aykırı olduğunu bilir.5 Güzel kokular sürünür. Hiçbir kardeşine rahatsızlık vermez, onların huşu içinde namaz kılmalarını engelleyen hal ve davranışlardan kaçınır. Kulluk görevini ifa ederken kul hakkına girmemeye özen gösterir. Sevgili Peygamberimizin cemaate yönelik şu uyarısını asla unutmaz. “Dikkat edin! Hepiniz Rabbinize münâcât ediyorsunuz. Birbirinizi rahatsız etmeyin!...”6



Kıymetli Müslümanlar!

Vaaz ve hutbeler, birer eğitim yuvası olan camilerin insanlığı imana, irfana, ahlaka davet eden sesleridir. Caminin ve cemaat olmanın adabı olduğu gibi hutbe dinlemenin de bir adabı vardır. Hutbe okunurken huşu içinde hatibi dinlemek dini bir gerekliliktir. Yanındakiyle konuşmak, başka şeylerle ilgilenmek, cep telefonuyla meşgul olmak hutbenin özünden uzaklaşmaya, mesajını kaçırmaya ve sevabından mahrum kalmaya sebep olur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), bir müminin hutbe esnasında göstermesi gereken duyarlılığı şöyle ifade etmiştir: “Cuma günü imam hutbe okurken konuşan arkadaşına: ‘Sus!’ desen bile hatalı bir iş yapmış olursun.”7


Aziz Kardeşlerim!

Namazlarımızı cemaatle eda etmeye gayret göstererek camilerimizi canlı tutalım. Resul-i Ekrem Efendimiz ile aydınlanan asr-ı saâdette olduğu gibi, bugün de ailece camide olalım, çocuklarımızı camiye alıştıralım. Yaramazlıklarını bahane ederek onları camiden uzaklaştırmak yerine, caminin ve cemaat olmanın değerini anlatalım, adabını öğretelim. Kadın-erkek bütün Müslümanlar, gönülden bağlı olduğumuz camilerimize hürmette kusur etmeyelim. Vaaz ediliyor veya Kur’an-ı Kerim okunuyor ise can kulağıyla dinleyelim. Cuma namazının geçerlilik şartlarından biri olan hutbenin, namazın bir parçası olduğunu unutmayalım. İlgi ve alakamızı sadece hatibe ve hutbeye verelim. Sözün en güzelini dinleyip ona uyanlardan olalım. Her daim Allah’ın huzurunda ve ibadet halinde olduğumuzun idrakiyle yaşayalım.                                                          

1 Buhârî, Ezân, 46, Müslim, Salât, 98.
2 Müslim, Mesâcid, 288.
3 Araf, 7/31.
4 Müslim, Mesâcid 51.
5 Buhârî, İ’tisâm, 24.
6 Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 25.
7 Buhârî, Cum’a, 36.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



ŞEYTANIN KOVULMASININ SEBEBİ

ŞEYTANIN KOVULMASININ SEBEBİ


 0

Temiz bir bardakta bulunan saf ve berrak bir suya bir damla necâset düştüğünde, nasıl ki o su, bütün sâfiyet ve kıymetini kaybederse; Allâhʼın kullarını küçük görerek dolaylı yoldan büyüklenmek de kulun Hak katındaki değerini yok eder.
YERYÜZÜNDE BÖBÜRLENEREK DOLAŞMA
Gurur, kibir, ucub/kendini beğenmek ve insanları hakir görmek; kökü Cehennem’de olan çirkin huylardır. Kibriyâ sıfatı, yalnız Hak Teâlâ’ya mahsustur. Bunun içindir ki Rabbimiz, aslı yokluk ve hiçlik olan, yani sıfır sermaye ile insan olarak yaratılan kulun, kendisine varlık ve benlik izâfe etmesine, kendisini diğer kullardan üstün görüp başkalarını hakir görmesine son derece gazaplanmış ve:
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37) buyurmuştur.
Müfessir Bursevî, Rûhu’l-Beyan adlı tefsirinde şöyle der:
“Selâm verdiğin, konuştuğun veya karşılaştığın zaman alçak gönüllü olarak yüzünü (ve gönlünü) bütünüyle insanlakara çevir. Büyüklük taslayanların, insanları ve bilhassa fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi, yüzünün bir tarafını çevirme. İyi muâmele etmek bakımından, senin nazarında bütün insanlar aynı olsun.”[1]
ŞEYTANIN İLÂHİ GAZABA UĞRAMASININ SEBEBİ
İblisin, ilâhî gazaba dûçâr olmasının sebebi, Hazret-i Âdem’e karşı gururlanmak sûretiyle Rabbine baş kaldırması, böylece Cenâb-ı Hakk’ın kibriyâ sıfatına ortaklık iddiâsına kalkışmış olmasıdır.
Kârun da, kendisine mânevî ilimler verilmesine rağmen, mallarının putperesti olması ve Hazret-i Hârûn -aleyhisselâm-’ı kıskanıp hased etmesi sebebiyle, o güvenip dayandığı mallarıyla birlikte yerin dibine geçirilerek helâke dûçâr olmuştur.
MÜ’MİN GURUR, KİBİR VE ENANİYETE KAPILMAMALI
Bu sebeple mü’min, hiçbir zaman gurur, kibir ve enâniyete kapılmamalı, nîmeti Hak’tan, hatâ ve kusurları ise dâimâ nefsinden bilmelidir. Bütün hâl ve tavırlarında İslâmî edep ve nezâket kâidelerine riâyet etmelidir. Buna göre, yürüyüşünde mûtedil olmalı, ayak ucuna bakarak sükûnet ve vakar içinde yürümelidir. Bağırıp çağırarak konuşmaktan sakınmalıdır.
Dipnot: 1) Rûhu’l-Beyân, c. 15, sf. 213.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarından Hikmetler, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/seytanin-kovulmasinin-sebebi.html



CENNETİ YAŞAYANLAR

CENNETİ YAŞAYANLAR


 0

Diğer insanlar hakkında peşin yargılarla ya da bazı davranışları sebebiyle sû-i zanda bulunmak, başkaları hakkında güzel duygular besleyememek, çoğu zaman nefsin ya da şeytanın vesveselerini ciddiye almaktan kaynaklanır. Bu nevi vesveseler ise kişiyi huzursuz kılar ve yanlış davranışlara sürükler. Esasen her şeye güzel bakmasını bilen ve güzel düşünen insanların, daha dünyada iken gönül âleminde cennet yaşadıkları bile söylenebilir.
Enes İbn Mâlik (radıyallâhu anh)’in rivâyet ettiğine göre Allâh Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kısım ashabıyla birlikte otururken:
Şimdi cennet ehlinden olan bir şahıs çıkıp gelecek! buyurdu.
Bir müddet sonra Ensar’dan, yüzünden abdest suları damlayan ve nalinlerini sol eline almış bir adam çıkıp geldi. Ertesi gün olunca Peygamberimiz aynı haberi verdiler, ardından yine aynı adam aynı şekilde geldi. Üçüncü gün de yine aynı durum tekrar etti. Allâh Resûlü oradan kalkınca Abdullah İbn Amr adamı takip etti ve ona:
“Babamla münakaşa ettim ve üç gün eve gitmemeye yemin ettim. Bu müddet içinde beni misafir edebilir misin?” dedi. O da:
“Olur!” dedi.
Abdullah onunla üç geceyi birlikte geçirdi. Fakat adamın geceleyin ibadete kalktığını görmedi, ancak yatağında sağa sola dönerken Allâh Teâlâ’yı zikrettiğini, sabah namazı için kalkarken de tekbir getirdiğini gördü. Hazreti Abdullah devamla diyor ki:
Ondan güzel ve hayırlı sözden başka bir şey işitmedim. Bu üç gece geçince yaptığı amelleri biraz küçümser gibi oldum. Ona:
“Ey Allâh’ın kulu! Doğrusunu söylemek gerekirse babamla benim aramda bir dargınlık ve kırgınlık mevcut değildir. Ancak Allâh Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç gün üst üste; “Şimdi cennet ehlinden biri çıkıp gelecek!” buyurdu, her üçünde de sen çıkıp geldin. Bu yüzden senin yanında kalıp hangi amelleri yaptığını göreyim de ben de senin gibi yapayım istedim. Fakat senin çok amel yaptığını görmedim. Acaba, seni Peygamberimiz’in buyurduğu mertebeye ulaştıran sebep nedir?” dedim. O da:
“Benim hâlim senin gördüğünden ibarettir.” dedi. Tam dönüp giderken beni geri çağırdı ve:
“Benim halim senin gördüğünden ibarettir. Ancak benim içimde herhangi bir Müslümana karşı bir hile, fesat ve aldatma duygusu yoktur. Aynı şekilde Allâh Teâlâ’nın bir Müslümana ihsan ettiği iyiliklere de hased etmem,” dedi. Ben de:
“İşte seni bu dereceye ulaştıran şey, bizim kolay kolay başaramadığımız bu vasıftır.” dedim.[1]
[1] Ahmed, Müsned, III, 166.
Kaynak: Adem Ergül, 365 Lider Davranış, Erkam Yayınları


 


2 Ağustos 2018 Perşembe

ZULÜM

 
ZULÜM
 
ZULMÜN HARAMLIĞI VE HAKSIZ OLARAK ELDE EDİLEN
ŞEYLERİ SAHİPLERİNE GERİ VERME GEREĞİ
Âyetler
قال اللَّه تعالى:  { مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ  } .
 
1. “Zâlimlerin hiçbir dostu ve sözü dinlenecek şefaatçısı yoktur.”  Mü’min sûresi (40), 18
Âyetin baş tarafının anlamı şöyledir: “Ey Muhammed! Onları, yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet günü ile uyar.”
Zulüm ve haksızlık yapanlar, dünyada, bu zulümlerine yardımcı olan bir takım bayağı kişiler bulabilirler. Zulümlerini de belli bir süre devam ettirmeleri mümkün olabilir. Fakat zulüm ebedî olmaz. Zâlimler, yaptıkları zulüm ve haksızlıkların cezasını Allah’ın huzurunda mutlaka görürler. Bu cezaya bazı kere dünyada da çarptırıldıkları olur. Onların bu hali başkalarına ibret olmaları içindir. Âhirette, hesabın görüleceği günde, zâlimlerin ne bir dostu, ne de Allah’ın huzurunda kendilerine şefaatçı olacak bir yardımcısı bulunacaktır. Zâlimle dost olmak ve zulmüne göz yummak da zulümdür.
وقال تعالى:  { وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ } .
2. “Zulmedenlerin yardımcısı olmaz.”  Hac sûresi (22), 71
Bu âyet-i kerîmenin baş tarafı şöyledir: “Onlar, Allah’ı bırakıp, Allah’ın kendisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar.”  Allah’ı bırakıp da hiçbir güç ve kuvveti olmayan cansız eşyalara, putlara ve bir takım ölümlü canlılara tapanlar, şirke düşmüş olurlar. Şirk ise en büyük zulümdür. Allah, zâlimleri kıyamet gününde dostsuz ve yardımcısız azap içinde bırakacaktır. Dünyada yaptıkları zulüm ve haksızlıkların cezasını orada çekecekler ve kendilerine merhamet olunmayacaktır. Çünkü onlar, Allah’ın kullarının haklarına tecâvüz etmişler ve Allah’ın emirlerini dinlememişlerdir.
وأما الأحاديث فمنها حديث أبي ذر المتقدم (انظر الحديث رقم 111) في آخر باب المجاهدة.
Hadis:
 
 Câbir radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.”  Müslim, Birr 56
Açıklamalar
Zulüm, bir şeyin gereğini değil de zıddını yapmak, hakkı yerli yerine koymamak diye tarif edilir. Zulüm, başkasının hakkı üzerinde haksız bir tasarrufta bulunmak, herhangi bir konuda haddi aşmaktır. Haksız yere başkasının malını almak, ırzına, namusuna sataşmak gibi uygunsuz davranışlar, zulüm diye adlandırılır.
Zulüm, adâletin zıddıdır. Adâlet bir fazilet, zulüm ise bir zillet, faziletsizlik, gayr-i ahlâkîlik ve haysiyetsizliktir. İslâm, yeryüzünde adâleti hâkim kılmayı, zulmün her çeşidini ortadan kaldırmayı hedefler, mensublarını, özenle zulümden sakındırır.
Zulmün kıyamet gününde karanlıklar olması, zâlimin o gün karanlıklar içinde kalarak yolunu bulamaması, zulmünün cezasının, şiddetli ve dehşetli olacağı anlamındadır. Zâlimler, dünyada zulmettiklerinin hayatlarını karartmış, onlara âdeta dünyayı zindan etmişlerdir. Şimdi burada hesap gününde karşılaştıkları acıklı manzara, mazlumlara yaptıklarının kendi başlarına gelmesinden başka bir şey değildir.
Zulüm, çoğunlukla Allah’dan başka dostu ve yardımcısı olmayan zayıflara, biçarelere yapılır. Bunu yapanlar ise kalbleri kararmış, Allah korkusundan mahrum kimselerdir. Çünkü kalblerinde Allah korkusu olsa ve hidâyet nurundan nasibleri bulunsa yaptıklarının sonunu düşünürler. İşte böyle kimselerin kıyamet günündeki cezaları, dünyada yaptıklarının karşılığıdır.
Hadîs-i şerifte, Peygamber Efendimiz’in mü’minlerin sakınmalarını, uzak durmalarını istediği ikinci konu cimriliktir. Cimrilik sebebiyle helâk oluş, bu dünyada olabileceği gibi, âhirette de olabilir. Hadisde geçen ve cimrilik diye dilimize aktardığımız “şuh” kelimesi, şiddetli cimriliği, sadece malda değil, her işte ve her iyilikte cimri davranmayı ifade eder. Cimrilik, dinimizin kötü karşıladığı ve helak edici huylardan saydığı bir davranıştır. Üstün ahlâk ve fazilet olan cömertliğin zıddıdır. Allah cömertleri över, cimrileri ise kötüler. Cimri, gerçekte Allah’ın olan malı, mülkü, ihsan edilen iyilikleri, Allah’ın kullarına vermekten yüz çeviren kimsedir. Allah, insanın bu kötü hasletlerini şöyle anlatır:
“De ki: “Siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman bile, harcamakla tükenir endişesiyle elinizi sıkı tutardınız; insanoğlu zaten daima cimridir” [İsrâ sûresi (17), 100].
Cömertlik yerli yersiz saçıp savurmak değildir. Allah’ın kullarına, dikkatlice ve nimetin kıymetini bilerek vermektir. Nitekim, Cenâb-ı Hak bu konuda şu ölçüye uymamızı buyurur:
“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın” [İsrâ sûresi (17), 29].
Zenginler cimri davranır, fakirler de sabırsız olurlarsa, toplumun düzeni ve dengesi bozulur. Çünkü bir toplum içinde hem zenginler hem de fakirler bulunur. Bunların birbirlerine yardımcı olmaları gerekir. Aksi takdirde, tarihin her döneminde ve günümüzde de örnekleri görüldüğü gibi, toplumda çatışmalar, kan dökmeler başlar. Bu ise bir toplumun helâkine sebeb olur. İnsanlar kan dökmeyi, haramları helal saymayı meşru görmeye başlarlar. Zenginle fakir arasındaki mesafe açıldıkça, zulüm artar ve her çeşidi icrâ edilmeye başlar. Zulmün artması ve yayılması ise, yıkılışa yaklaşıldığının alâmeti sayılır. O halde cimrilik de zulmün sebeblerinden biridir. Zulümle bir arada zikredilmesinin böyle bir alâkaya dayandığını söyleyebiliriz. Bu hadis 564 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Zulümden sakınıp kaçınmak, başkalarını da bu yönde uyarmak görevlerimiz arasındadır. Bu, Allah ve Resûlü’nün emridir.
2. Zulme sebeb ve vasıta olmak da aynı şekilde günahtır.
3. Zulüm büyük günahlardandır. Çünkü her zulümde, kulların hakkına tecâvüz vardır. Kıyamet günündeki cezası da şiddetli olacaktır.
4. Cimrilikden uzak durmak, sakınıp kaçınmak müslümanlar için bir vecibedir.
5. Zulüm ve cimrilik, haksız yere kan dökmenin, Allah’ın haramlarını helâl saymanın, çeşitli büyük günahların ve dinden sapmaların önde gelen sebeplerindendir.
6. Cimrilik, zulme de kaynaklık eder.
7. Adâlet ve cömertlik bir fazilet, bunların aksi olan zulüm ve cimrilik ise alçaklık ve düşüklüktür.
 
KAYNAK:
 (Riyâzü’s-sâlihîn.(Hadis Kitabı)  İmam-ı Nevevi)
 
 
 

--



CENNETE GİRMEYE ENGEL HUY

CENNETE GİRMEYE ENGEL HUY


 0

Bâtınî haramlardan yani Cenâb-ı Hakk’ın, kullarında görmek istemediği çirkin huyların en beterlerinden biri de hasislik ve pintiliktir. Bu sebeple cimrilik, cennete girmeye engel olan ve cehenneme saptıran bir zaaftır.
“Günahın zâhirini de bâtınını da bırakın! …” (el-En‘âm, 120)
Müfessir Fahruddin Râzî –rahmetullâhi aleyh-, bu âyetin tefsirinde şöyle der:
“Günahın zâhiri, uzuvların fiilleridir. Bâtını ise, kalbin fiilleridir ki, bunlar, kibir, hased, ucub (kendini beğenme), müslümanlara (karşı da çekememezlik vesaire sebebiyle) kötülük düşünme gibi günahlardır. Bu kısma, kötü inanç, günaha azmetme, günahı düşünme, sû-i zan, kötü şeyleri temenni etme ve hayırlı şeyleri ayıplama günahları da dâhildir.” (Mefâtîhu’l-Gayb, el-En‘âm, 120)
Cenâb-ı Hak; kulunu cennete, kalb-i selîm ile davet ediyor. Kalpten bâtınî günahların temizlenmesi şart…
Bâtınî haramlardan yani Cenâb-ı Hakk’ın, kullarında görmek istemediği çirkin huyların en beterlerinden biri de hasislik ve pintiliktir. Şu kıssa, cimriliğin nasıl bir cennet engeli olduğunu göstermektedir:
CENNETE NASIL GİRECEKSİN?
Beşîr bin Hasâsiyye –radıyallâhu anh– anlatıyor:
“Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.
Ben de şöyle dedim:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum. Sadakaya gelince; benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibarettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.»
Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:
«–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?!.»
Bunun üzerine:
«–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.» dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim.” (Ahmed, V, 224)
Özü itibarıyla İslâm’ın müdafaası demek olan cihad, sayısız incelikler ve hikmetler ihtivâ eder. Yani cihad, toprakları kanla sulamak ve kılıçlamak değildir. Asıl cihad, gönüllerin fethidir. Bu bakımdan;
Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yani, mârûfu emretmek, münkerden de sakındırmak, çok mühimdir. Zira emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker Kur’ân-ı Kerim’de 11 yerde geçmektedir ve kul; Cenâb-ı Hakk’ın verdiği İslâm nimetine karşı en güzel şükrünü ve mes’ûliyetini, ancak emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmakla yerine getirmiş olur. Aksi hâlde mahrumiyet içinde hüsrana düşer.
Bir diğer hüsran sebebi olan cimrilik de, cennet yolundan uzaklaştıran ve cehenneme saptıran bir zaaftır.

http://www.islamveihsan.com/cennete-girmeye-engel-huy.html



1 Ağustos 2018 Çarşamba

KÜÇÜK OLSUN ALLAH İÇİN OLSUN

KÜÇÜK OLSUN ALLAH İÇİN OLSUN


 0

 Hikâye edildiğine göre Ebû Mansur bin Zükeyr  rahmetullahi aleyh  zâhid ve sâlih bir insandı. Ömrünün son dönemlerinde gözyaşlarını tutamaz oldu. 
Hayatının sonlarına doğru, vefât anı yaklaştıkca çok ağladığı için gözleri adeta pınar olmuştu.
Birgün ona:
“-Neden ölüm vakti yaklaşınca ağlıyorsun?” diye soruldu.
O da:
“-Ben şimdiye kadar hiç gitmediğim bir yola gidiyorum. Orada nelerle karşılaşacağımı bilemiyorum. Yaptığım ameller fayda verecek mi vermeyecek mi? O düşüncelerle kalbim ürperiyor, yüreğim sızlıyor ve gözyaşlarımı tutamıyorum ” dedi.
Vefat ettikten sonra oğlu rüyâsında gördü ve:
“-Babacığım, Allah sana nasıl muamele etti?” diye sordu.
Babası da:
“-Ey oğulcuğum! İş senin bildiğin gibi değil.
Hesap vermek, hesaba çekilmek çok zor, çok sıkıntılı, çok çetin bir iş. Bir ömür yaptığım ameller fayda vermedi.
MERHAMETLİLERİN EN MERHAMETLİSİ
Merhametlilerin en merhametlisi, adâletlilerin en âdili Rabbim bana şöyle seslendi:
“-Ey Ebû Mansur! Ben sana yetmiş yıl ömür verdim. Bugün yanında ne getirdin?” buyurdu.
Ben de:
“-Ya Rabbi, otuz hac yaptım” dedim.
Allah Teâlâ:
“-Onları kabul etmedim” buyurdu.
“-Ya Rabbi, kendi elimle kırk bin dirhem sadaka verdim” dedim.
“-Onları da kabul etmedim” buyurdu.
“-Altmış sene gündüzün oruç tuttum ve geceleri ihyâ ettim” dedim.
“-Onları da kabul etmedim” buyurdu.
Ben de:
“-Öyleyse helâk oldum ya Rabbi!” dedim.
Bunun üzerine bana şöyle dedi:
“-Ey Ebû Mansur! O kadar çok amel işlemişsin amma içlerinde hep riya kokusu var. Riya hastalığı ise amelleri boşa çıkartır. Değersiz hale getirir. Bu yüzden senin amellerin bir kıymet ifade etmedi ve yaptıkların boşa çıktı. Fakat yine de bunca gayretine ve ameline rağmen sana azap etmem benim keremime uygun düşmez. Senin benim katımda bir amelin var ki, ona riya kokusu bulaşmamıştır.
KÜÇÜCÜK BİR AMELİN BÜYÜK MÜKÂFÂTI
Hayatta iken sırf benim rızamı kazanmak maksadıyla yaptığın o davranış rahmetimi celbetmiştir. Hani şol günü hatırlıyor musun? Sen bir Müslümanın ayağı takılıp düşmesin, bir mahlukata zarar vermesin diye yolun ortasında duran bir taşı kaldırıp kenara atmıştın. İşte ihlasla yaptığın o amel sayesinde Ben sana rahmet ettim. Bu samimi davranışın sebebiyle seni azabtan, helak olmaktan kurtardım. Şüphesiz ki Ben, zerre miktarı bir hayrın, yapılan küçücük bir iyiliğin dahi karşılığını, mükâfâtını zâyi etmem. Yeter ki yaptığın bir amel, bir iş, bir davranış küçük de olsa, sırf Benim rızam için yapılmış olsun.”
İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri “Ruhu’l-Beyan” tefsirinde nakletmiş olduğu bu hikayeden sonra şu hususa dikkatimizi çekiyor:
“Anlaşılıyor ki; Eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırıp kenara atmak gibi küçücük bir amel, bir davranış ihlasla yapıldığında, rahmete ve mağfirete sebep oluyor. Öyle ise eşref-i mahluk olan insanoğlunun sıkıntılarını gidermek daha büyük rahmetin, mağfiretin celbine sebeb olacak demektir” diyor.
İki Cihan Güneşi sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz:
“Dünyada bir mümin kardeşinin sıkıntısını gideren kimsenin Allah Tealâ ahirette de onun sıkıntısını giderir” buyuruyor.
Bir başka hadislerinde de:
“Dininde ihlaslı ol! Böyle yaparsan az amel bile sana kâfi gelir” buyuruyor. (Hâkim, IV, 341)
Bu sebepten amellerimizde ihlası artırmak, kardeşlerimizin sıkıntılarını gidermeye çalışmak hepimizin asli birer vazifesi olmuş oluyor.
Kimseye ezâ cefâ vermeden, kimseyi incitmeden, özellikle de mü’minlere, çoluk çocuğuna ve âilesine eziyet etmeden ahirete göçmek için bir ömür nefis ve şeytanla mücadele etmemiz gerekiyor.
İslâm bizden bu güzellikleri istiyor. Müslümanlık bu şekilde davranmak demektir.
Sevgili Peygamberimiz : “Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kişidir”buyurmuşlardır. (Buhari, İman, 4; Müslim, İman, 65)
Yüce Rabbimiz bizleri kin ve kibirden, riya ve hasedden uzak, ihlas üzere yaşayan, emin, güvenilir bir kul eylesin. Elimizden, dilimizden ümmet-i Muhammed’in istifade ettiği kâmil bir mü’min eylesin. Âmin.
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 299

http://www.islamveihsan.com/kucuk-olsun-allah-icin-olsun.html