5 Nisan 2019 Cuma

05.04.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: MÜSLÜMAN HAYIRLI BİR KOMŞUDUR


05.04.2019 Tarihli Diyanet Cuma Hutbesi: MÜSLÜMAN HAYIRLI BİR KOMŞUDUR



Muhterem Müslümanlar!

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.”1 

Okuduğum hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Allah katında komşuların en hayırlısı, komşusuna en güzel davranandır.”2


Aziz Müminler!

Komşuluk, sosyal hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Komşularımız, her gün karşılaştığımız, huzur ve güven veren selamına alıştığımız, ihtiyaç duyduğumuzda yanı başımızda bulduğumuz insanlardır. Köyümüzün, mahallemizin, ilçemizin, şehrimizin ve ülkemizin de komşuları vardır. Her türlü komşuluk ilişkisinde esas olan ise, hakkaniyet, nezaket, saygı ve merhamettir. Ahlakî erdemlere sahip, insanî değerlere saygılı, komşusunun şeref ve haysiyetini koruyan bir komşu, dünya hayatının en büyük nimetlerinden birisidir. 


Kıymetli Müslümanlar!

Komşuların birbiri üzerinde öyle çok hakkı vardır ki, Sevgili Peygamberimiz “Cebrâil, bana komşu hakkından o kadar çok bahsetti ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettim”3 buyurur. Komşuya iyilik yapmak ve güzel davranmak, Peygamberimizin ifadesiyle, mümin olmanın gereğidir.4 

Mümin, imanından aldığı olgunlukla, komşusunu yalnız ve yardımsız bırakmaz. Maddi ya da manevi her türlü ihtiyacında komşusuna destek olur. Öyle ki, mümin bir kadın, yemek yaparken bile çorbanın suyunu biraz fazla koyarak komşusunu gözetmenin Peygamber tavsiyesi olduğunu bilir. Acı
tatlı gününü paylaşmak, hastalandığında ziyaret edip, öldüğünde cenazesinde bulunmak, aile fertlerine sahip çıkmak her müminin komşuluk vazifesidir.   



Değerli Müminler!

Ne hazin bir durumdur ki, günümüzde aynı apartmanın çatısı altında yaşayan, akşam olunca aynı duvara sırtını yaslayan nice komşu, birbirini tanımamaktadır. Komşular birbirlerinden bir selamı bile esirgemekte, yaşanan acılar günlerce sonra duyulmakta, sevinçler dört duvar arasında kalmaktadır. Günümüz insanı, dünya telaşı içinde koşarken ruhunu ve gönlünü ihmal etmekte, dertlerine derman olabilecek komşuluk ilişkilerini gözden kaçırmaktadır. Komşuluğun zayıflamasıyla birlikte, maalesef birbirimizi tanıma, anlama, hoş görme, affetme gibi güzel vasıflarımız da kaybolmaktadır.


Aziz Müminler!

Geliniz bu Cuma vakti, müminler olarak komşuluk ahlakına ve hukukuna ne derece riayet ettiğimizin muhasebesini yapalım. Komşularımıza sıcak ve samimi bir selam verip, çocukların hatırını sormayı, gençlere güler yüz göstermeyi ihmal etmeyelim. Komşularımızın kederine ve sevincine ortak olalım. “Komşusunun, şerrinden emin olmadığı kimse cennete giremez”5 buyuran Peygamber Efendimizin ne kadar ciddi bir uyarıda bulunduğuna dikkat kesilelim. Elimizden ve dilimizden komşularımızın zarar görmemesi için azami derecede hassasiyet gösterelim. Peygamberimizin “Komşusu açken tok yatan kimse hakkıyla iman etmiş sayılmaz”6 hadisini mihenk kabul edelim. En son hangi komşumuzu ziyaret ettik ya da hangi komşumuzu evimizde ağırladık? Kendimize soralım.


Aziz Müslümanlar!

Komşularla iyi ilişkiler kurmak, tıpkı ibadet etmek gibi, imanımızın gereğidir. Komşuluk ilişkilerimizde sevgi, saygı, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu hâkim kılmak, ahlakımızın gereğidir. 

Kendimiz için iyilik adına ne istiyorsak komşumuz için de onu isteyelim. Kendimize yapılmasını arzu etmediğimiz kötülükten komşumuzu da muhafaza edelim. Bedenlerimizle birlikte kalplerimiz de komşu olsun.                                                          
 

1 Nisâ, 4/36. 
2 Dârimî, Siyer, 3; Tirmizî, Birr, 28.
3 Tirmizî, Birr, 28.
4 İbn Mâce, Zühd, 24; Tirmizî, Zühd, 2.
5 Müslim, Îmân, 73.
6 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 7.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/HutbelerListesi.aspx



Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 31


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 31

LÂTîF 
 
Allah’ın isimlerinden biri de el- Latif’dir.
 
 
 El-Latif, “nazik ve yumuşak davranan, yumuşaklıkla muamele eden” demektir. Aynı kelime letâfet kökünden türemiş kabul edilerek “ince ve şeffaf, küçük ve hacimsiz olan” mânasında da kullanılır. Latîf Allah’ın isimlerinden biri olarak “fiillerini rıfk ile gerçekleştiren, kullarına iyilik ve merhamet eden, yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip sezilmez yollarla karşılayan, zâtı duyularla algılanamayan, en gizli ve ince hususları dahi bilen” anlamlarına gelir 
 
Yüce Allah tüm faydalı, hoş güzellikleri kullarına hayır ve iyiliklerle ihsan eder.
 
Kuran-ı Kerim’de birçok süre ve ayette Latif ismiyle Rabbimizin ne kadar bol lütuf, kerem sahibi, hayır ve iyilikleri kullarına hiç sezilmeyen yollardan onlara ulaştıran Latif olduğunu anlatır.
 
Allah’ın lütuf ve ihsanları sonsuz ve sınırsızdır. Kullarını, akla hayale gelmeyen, hadde hesaba sığmayan nimetlerle donatıp ikram ve ihsanlarda bulunmaktadır. 
 
Latîf olan Allah (c.c), mümin kullarına her türlü zor durumda yardım ederek de lütfunu gösterir.
Allah iman edenlerin dünyada tek dostu ve velisi olduğu gibi ahirette de onlara yardın edecek, kötülüklerini iyiliklere çevirecek ve onlara lütufta bulunacaktır.
 
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
 
“Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”
(Mülk Suresi 14. Ayet)
 
“Gözler O’nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.” (En'âm Suresi - 103 . Ayet)
“Allah, kullarına çok lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O'dur en güçlü, O'dur en yüce.”
(Şûrâ Suresi 19. Ayet)
 
Lokmân, "Sevgili oğlum" (dedi), "Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklansa veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa yine de Allah onu açığa çıkarır. Kuşkusuz Allah her şeyi bütün gizlilikleriyle bilir, O her şeyden haberdardır."
(Lokmân Suresi - 16 . Ayet)
 
“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.”
(Mülk suresi,13.ayet)
 
“And olsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.” (Âl-i İmrân Suresi 164. Ayet)
“Allah’ın gökten yağmur indirdiği, böylece yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah, çok lütufkârdır, hakkıyla haberdardır.” (Hac Suresi 63. Ayet)
 
(Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 
 (Devam edecek)
 
Efkan VURAL
 
 

--


HESAP GÜNÜ NASIL OLACAK?

HESAP GÜNÜ NASIL OLACAK?


 0

Ahirette hesap günü nasıl olacak? Hesap günü neler sorulacak? Kısa ömrümüzün uzun hikayesi: “Hesap günü…”
Mahşer gününde herkesin önüne, dünyada iken yaptığı bütün iyilik ve kötülükleri gösteren amel defterleri açılacak. Herkese: “Oku defterini! Bugün kendini sorgulayacak durumdasın” denecek.
İnsanlar amel defterlerini ellerine aldıktan ve yaptıklarının en ince detayına kadar yazıldığını gördükten sonra Allah Teâlâ tarafından hesaba çekileceklerdir. Hesap ve sorgulama sırasında amel defterlerinden başka, insanın organları ve yeryüzündeki mevcûdat da insanın yaptıklarına şahitlik edecektir.
HESAP GÜNÜ SORULACAK 5 SORU
Zerre ölçüsü hayır işleyenin mükâfatını, kötülük işleyenin cezasını göreceği ve hiçbir adaletsizliğin söz konusu olmayacağı sorgu ve hesap sırasında insanlara şu beş şey sorulacaktır: Ömrünü nerede tükettiği, gençliğini nasıl geçirdiği, malını nerede kazandığı, nereye harcadığı, bildiklerini uygulayıp uygulamadığı. (Tirmizî,  “Kıyâmet”, 1)
Çeşitli hadislerde de bütün insanların, aracı olmaksızın Allah tarafından hesaba çekileceği, müminler sorulan sorulara kolaylıkla cevap verirlerken, kâfirlerin ince ve titiz bir hesap ve sorgulamadan geçirilecekleri haber verilmektedir. (Buhârî, “Rikak”, 49; “Mezâlim”, 2; Müslim, “Zekât”, 20; “Cennet”, 18)
Kaynak: İslam İlmihali 1, TDV Yayınları




4 Nisan 2019 Perşembe

SALİH AMELLERİ YOK EDEN BELA

SALİH AMELLERİ YOK EDEN BELA


 0
Mü’min; zâhirî haramlardan ne kadar kaçınsa, zâhirî farzları ne kadar edâ etse de, bâtınî bir haram olan hasetten kurtulmadıkça, diğer biriktirdiğini zannettiği amellerini de kaybetmektedir.
Haset; ilâhî taksim neticesinde, başkalarına lutfedilen nimetlere kalben itiraz etmektir. Yani bir mânâda Cenâb-ı Hakk’ın taksimine râzı olmamaktır.
ÜMMETLERİN HASTALIĞI
Hadîs-i şeriflerde buyurulur:
“Haset etmekten sakının. Zira ateşin odunu (veya otları) yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44/4903)
“Size eski ümmetlerin hastalığı sirâyet etti:
Bu, haset ve buğzdur. Bu, kazıyıcıdır (yok edicidir). Bilesiniz; kazıyıcı (yok edici) derken saçı kazır demiyorum. O dîni kazıyıcıdır (yok eder)…” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 57)
Mü’min; zâhirî haramlardan ne kadar kaçınsa, zâhirî farzları ne kadar edâ etse de, bâtınî bir haram olan hasetten kurtulmadıkça, diğer biriktirdiğini zannettiği amellerini de kaybetmektedir. Bu çok ağır bir hüsrandır! Cenâb-ı Hakk’a karşı kalbî itiraz, insanın îmânını da altüst eder.
ZAHİRİ HARAMLARIN TEMELİ
Nitekim Kārun; kendisine mânevî ilimler verilmesine rağmen, Hazret-i Harun’u kıskanıp haset etmesi sebebiyle helâke dûçâr olmuştur. İçindeki haset, Hazret-i Musa’ya iftira tuzağı kurmak gibi fecî haramlara onu sevk etmiştir. Demek ki, zâhirî haramların da temelindeki sâik, yine bâtınî haramlardır.
Kişide, haset illetinin mevcudiyetini gösteren ilk alâmet; haset ettiği kimsedeki nimetin zevâlini arzu etmek ve nimetin ortadan kalktığını gördüğünde nefsen rahatlayıp sevinç duymaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu çirkin kalp hastalığı hakkında mü’minleri şöyle îkaz buyurmuşlardır:
“Birbirinize kin tutmayınız,
Haset etmeyiniz,
Sırt dönmeyiniz ve
Alâkanızı kesmeyiniz.
Ey Allâh’ın kulları, kardeş olunuz.” (Buhârî, Edeb, 57)
KIYAMETTE HÜSRAN SEBEBİ
Hasetçi; haset ettiği kimseye karşı, kin, hâinlik, intikam, hile, ayıplama ve kötüleme gibi aşağılık hisler içinde çırpınır durur. Fânî ömrünü hülyalar ve kuruntular içinde ziyan eder. Etrafına zehir saçar. Haset ettiği kişinin dedikodu ve gıybetini yapar, onu aşağılamaya çalışır. Bu ise, Kıyâmette hüsran sebebidir. Hazret-i Mevlânâ, îkāz eder:
“Hak yolunda yürürken; haset gelir çatar da gırtlağına yapışırsa, bil ki, bu hasette şeytanın azgınlığı var. Nitekim şeytan; Hazret-i Âdem’e haset ettiği için, ona secde etmekten yüz çevirdi. Hasetten ötürü, kendini saâdetten mahrum kıldı. Hak yolunda hasetten daha zor, daha tehlikeli bir geçit yoktur. Gönlüne hasedi sokmayan kişi ne mutlu kişidir.”
İLK CİNAYETİN SEBEBİ
Hasedin sebep olduğu cinayetler tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Hazret-i Âdem’in evlâtlarından Kābil, Hâbil’e haset etti. İlâhî takdire rızâ göstermedi. Bu haset onu, Hâbil’i katlederek yeryüzünde ilk cinayeti işlemeye sevk etti. Böylece ebedî kahr-ı ilâhîye uğradı.
Cenâb-ı Hak; Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail’e, Kâbe’yi kastederek;
“Evimi temizleyin!” (el-Bakara, 122) buyurmuştur. Hak dostları, hadîs-i şeriflerde Cenâb-ı Hakk’ın nazar ettiği buyurulan kalbi, Kâbe’ye benzetmişlerdir. Yûnus Emre Hazretleri’nin dediği gibi:
Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı.
Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ, işârî olarak bu âyeti;
“Nazar kıldığım yer olan kalplerinizi, haset ve benzeri kirlerden temizleyin!” şeklinde tefsir eder. Şöyle der:
“Şunu iyi bil ki; bu beden, haset evidir. Ev halkını oluşturan bu bedene ait bütün duygular; idrak, işitme, görme, takdir etme hissiyatı vesâire, hep haset yüzünden kirlenirler ve necaset hâline gelirler. Bu sebeple;
«Evimi temizleyin!» âyet-i kerîmesi, vücut ve ruh temizliğini emreder.” Hazret-i Mevlânâ, haset gibi günahların bâtınî oluşunu şu temsil ile anlatır:
“Nefs, çakmak taşı ile demire benzer. Put (gibi zâhirî kötülükler, yani görünen haramlar) ise, çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır. O kıvılcım, su ile söner. Kıvılcım söner ama çakmak taşı ile demir su ile söndürülebilir mi? Hayır! Çakmak taşı ile demirin ateşi, kendi içlerinde gizlenmiştir. Onların içlerine su girmez ki ateşi söndürsün. Su, ancak dışarıda bulunan (zâhirî) ateşi söndürür. O taşın ve demirin içine nasıl girer? (Giremez ve bâtınî ateşi söndüremez!)”
Meselâ bir insan, haset duygusu kabarmadığı esnada kendisini çok masum ve temiz zannedebilir. Fakat kalpte, âdetâ çakmak taşının kıvılcım meydana getirme husûsiyeti gibi, haset hastalığı meknûz (gizli) ve potansiyel (bilkuvve) olarak durmaktadır. Hasedini ortaya çıkaracak bir hâdise meydana geldiğinde; meselâ haset ettiği bir şahsı, haset edeceği bir nimet içinde gördüğünde, bu mekanizma harekete geçmekte ve o temiz ve masum sandığı hâlinin yerini vahşî bir canavarın yırtıcı duyguları almaktadır.
HASEDE KARŞI OKUNACAK DUA
Nitekim âyet-i kerîmede, bizlere;
“Haset ettiği zaman, hasetçinin şerrinden Allâh’a sığınırım.” (el-Felâk, 5) duâsı tavsiye edilmiştir.
Not: Yazının tamamı için TIKLAYINIZ!
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Sayı: 151




3 Nisan 2019 Çarşamba

AHİRETTE İNSANIN YAPTIKLARINA ŞAHİTLİK EDECEK OLANLAR

AHİRETTE İNSANIN YAPTIKLARINA ŞAHİTLİK EDECEK OLANLAR


 0
İnsanlara ahirette kimler şahitlik edecek? Mahşerde insanın dünyada yaptıklarına şahitlik edecek olanlar neler? Ahirette şahitlik edecekler ve uzuvların şahitliği…
Kul, âhirette hesâba çekilirken, yanında şahitler de bulunacaktır. Zira kâfirler ve fâcirler, dünyada olduğu gibi huzûr-i ilâhîde hesâba çekilirken de inkâr ve îtirazlarına devam ederler. O zaman Cenâb-ı Hak onların ağızlarına mühür vurur ve diğer âzâlarına konuşmalarını emreder.
ORGANLARIN ŞAHİTLİĞİ İLE İLGİLİ AYETLER
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“O gün, (dünyada iken) yapmış olduklarına dillerielleri ve ayakları şahitlik eder.” (en-Nûr, 24)
“Bugün onların ağızlarını mühürleriz de yaptıklarını bize elleri anlatır ve ayakları da şahitlik eder.” (Yâsîn, 65)
“Nihayet oraya vardıklarında; kulaklarıgözleri ve derileri, yaptıkları işler hakkında aleyhlerine şahitlik edecektir.” (Fussilet, 20)
“Onlar derilerine:
«‒Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?» derler.
Derileri de onlara:
«‒Her şeyi konuşturan Allah Teâlâ, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır ve yine O’na döndürülüyorsunuz.» derler.” (Fussilet, 21)[1]
ORGANLARIN ŞAHİTLİĞİ İLE İLGİLİ HADİSLER
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
“…Kıyâmet günü Allah Teâlâ kuluna:
«–Ben’imle karşılaşacağını hiç aklından geçirmiş miydin?» diye sorar. Kul:
«–Ey Rabbim! Sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!» der ve elinden geldiğince (Hak Teâlâ hakkında) güzel medh ü senâlarda bulunur.
Allah Teâlâ:
«–Dur öyleyse! Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!» buyurur.
Kul kendi kendine; «Benim aleyhime şahitlik yapacak da kim?» diye içinden geçirir. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğunaetineve kemiklerine:
«–Haydi, konuşun!» denir.
Uyluğu, eti ve kemikleri konuşup, onun amellerini haber verirler. Bu, ona, ileri sürebileceği bir mâzeret bırakmamak içindir. Bu kişi, Allâh’ın gazabına uğrayan münâfıktır.” (Müslim, Zühd, 16)
Diğer bir rivâyette de şöyle buyrulmuştur:
“Kul der ki:
«–Ey Rabbim, Sen beni zulümden korumadın mı?» Allah Teâlâ:
«–Evet korudum!» buyurur.
Bunun üzerine kul:
«–Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şahit olmasını aslâ istemiyorum.» der.
Hak Teâlâ:
«–Bugün sana tek şahit olarak nefsin, çok şahit olarak da Kirâmen Kâtibîn kâfîdir!» buyurur.
Ağzına mühür vurulur ve diğer âzâlarına; «Konuşun!» denilir. Onlar adamın amellerini haber verirler. Sonra adamın konuşmasına izin verilir. Adam âzâlarına:
«–Yazıklar olsun size! Defolun buradan! Ben sizin için mücâdele ediyordum.» der.” (Müslim, Zühd, 17)
AHİRETTE UZUVLARIN ŞAHİTLİĞİ
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede, insanın kendi âzâlarının yanında, üzerinde yaşadığı yeryüzünün de şahitlik edeceğini şöyle bildirmektedir:
“O gün yeryüzü, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona bunları vahyetmiştir.” (ez-Zilzâl, 4-5)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında bu âyet-i kerîmeleri okudular ve ashâbına:
“–Arz’ın (yeryüzünün) anlatacağı haberleri nelerdir, biliyor musunuz?” diye sordular. Onlar:
“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” diye cevap verince Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Onun haberleri, kadın veya erkek her kulun Arz üzerinde işlemiş olduğu amellere şahitlik etmesi ve; «Şu gün, şu vakitte, şu şu işleri yaptı.» demesidir. İşte bunlar, yeryüzünün haberleridir.” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâmet 7/2429; Tefsir 99/3353; Ahmed, II, 374; Hâkim, II, 281/3012)
Yine bir başka hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır:
“Yeryüzünden sakının! Çünkü o sizin annenizdir, yani içinde yaşadığınız ve sonunda dönüp varacağınız yerdir. Üzerinde işlenen iyi ya da kötü bütün amelleri haber verecektir.” (Heysemî, I, 241)
İşte o gün insan, şaşkın bir vaziyette; “Ne oluyor bu yeryüzüne! Nasıl bütün haberleri anlatabiliyor?!” diyerek büyük bir dehşet içinde kalacaktır.
İNSANLARA AHİRETTE KİMLER ŞAHİTLİK EDECEK?
O gün melekler ve insanlardan da şahitler vardır. Fakat şahitlerin en büyüğü, hiç şüphesiz ki Yüce Rabbimiz’dir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Herkes ne yaptıysa, karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (ez-Zümer, 70)
Eğer biz bu hakîkati gerçek mânâda idrâk edebilir de, O’ndan lâyıkıyla hayâ ederek her türlü kötülükten vazgeçebilirsek, kullarına çok merhametli olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şahide gerek kalmaz.
Bu hususta Şeyh Şiblî Hazretleri’nin şu kıssası ne kadar hikmetlidir:
Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:
“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”
Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus saydı. Fakat bu kadar tafsîlâtlı îzâha rağmen, meselenin özüne dikkat çekilmemesi üzerine, Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize seslendi:
“–Ey vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ esas şunu soracak:
«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminleydin?!»
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:
“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)
“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)
“Kullarım Sana, Ben’i sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım…” (el-Bakara, 186)
Yani zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hak her an biz kullarıyla beraber, her hâlimize vâkıf ve her amelimize şahit… Dolayısıyla mü’minler olarak bu hakîkatin şuur ve idrâki içinde, kulluk edebimize yakışmayacak hâl ve tavırlardan titizlikle sakınmalıyız.
PEYGAMBERİMİZİN ŞAHİTLİĞİ
O büyük hesap gününde, İki Cihan Serveri Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetine şahit olarak getirilecektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41)
Bu dünya hayatında dahî, bir kimsenin sevdikleri önünde işlediği bir suç dolayısıyla hesâba çekilmesi gönlüne girân gelmekte iken, düşünmek lâzımdır ki, o gün peygamberler, önderler ve diğer şahitler huzûrunda hesâba çekilen kimsenin hâli nice olur? Zira bu dünyada gizlice işlediği günahlar, orada pek çok şahidin önünde sergilenecek!..
Bu sebeple, âlemlere rahmet olarak gönderilen ve ümmetine çok merhametli olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Hutbesi’nde bizlere şöyle seslenmiştir:
“…Haberiniz olsun ki; ben, önceden gidip Havz’ın başında sizi bekleyeceğim! Diğer ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla sevineceğim. Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!..”[2]
Bir âyet-i kerîmede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler, o gün yerin dibine batırılmayı temennî ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” (en-Nisâ, 42)
Velhâsıl bugün Allah ve Rasûlü’nden uzak bir hayat yaşamak, insanı o büyük hesap gününde kahredici bir utanca ve yerin dibine geçmeyi arzu ettirecek kadar şiddetli bir mahcûbiyete dûçâr edecektir.
Dipnotlar:
[1] Bu mevzuyla ilgili hadîs-i şerîfler için bkz. Buhârî, Tefsîr 41/1, 2, Tevhîd 41; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn, 5; Tirmizî, Tefsîr, 41/3248.
[2] Bkz. Heysemî, III, 271; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 367.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları




Efkan Vural - Miraç


Efkan Vural - Miraç

Sevgili Efkan hocamın bu değerli yazısını bir kez daha paylaşıyoruz...
Allah razı olsun hocam. Emeğinize sağlık...


http://blog.milliyet.com.tr/mirac/Blog/?BlogNo=417830

Miraç

Miraç
 


Mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 26’yı  27’ye bağlayan gece Miraç kandili olarak kutlanır.
O gecede sevgili Peygamberimiz Kabe’den  Mescid-i Aksa’ya oradan da  Yüce Allah’ın huzuruna çıkartılmıştır.

Bu olay  Kur’an-ı Kerim’de “İsra” kelimesiyle anlatılmıştır. İsra sözlükte geceleyin yürümek demektir.

Kur’an’ı Kerim’de Miracla İlgili şöyle buyrulur:
”Bir gece, kendisine öğütlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan , çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir... O gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 17/1)

Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan Burak adlı bir bineğe bindirildi.Cebrail ile birlikte o gece Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e gidildi. Orada bütün peygamberlerle namaz kılındı. Sonra oradan yüksek makamlara çıkmak için bir mirac, bir manevi merdiven kuruldu. Gök katları birer birer geçildi. Her katta  peygamberlerle görüşüldü. Birinci katta Hz. Adem peygamberle, ikinci katta  Hz. İsa ve  Hz.Yahya Peygamberle, üçüncü  katta Hz. Yuauf peygamberle, dördüncü katta Hz. İdris peygamberle, beşinci katta  Hz.Harun peygamberle, altıncı katta  Hz. Musa peygamberle ve yedinci katta da Hz.İbrahim  peygamberle karşılaştı. Hepsine selam verdi. Onlarda   Hz. Muhammed’e Ey Salih Kardeş ‘ Ey Salih Peygamber! dediler.

Peygamberimize gök katlarından sonra Sidre-i Münteha sahası açıldı. Cebrail (a.s.) Sidre-i Münteha’dan ileri geçemedi. Peygamberimiz Yüce Allah ile hiçbir aracı olmadan  görüşüp bir çok sırlara ve müjdelere eriştirilerek Allah’ın vahyine direkt muhatap olmuştur.

Hz. Muhammed aynı gece  alındığı yer olan  Kabe’ye geri getirildi. Peygamberimiz yaklaşık  1 aylık yürüme mesafesinde  olan Küdüs’e götürüldüğünü söyleyince, Kureyşliler kendisine Mescid-i Aksa ile ilgili bazı sorular sordular. Sordukları soruların tamamına doğru cevap almalarına rağmen müşrikler  Hz. Muhammed’e inanmadılar. Hz.Ebu Bekir ise bu olayın doğruluğunu kabul etti. Bundan sonra peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’e “es-Sıddık” (doğrulayan)  ismini  vermiştir.

Peygamberimiz yolculuk esnasında Mescid-i Aksayı ayrıntılı olarak görmesi ve onu incelemesi imkansızdı. Orada peygamberlerle namaz kılması ve o anki duygularla  Mescid-i Aksayı ayrıntılı olarak fark edemezdi. Buna rağmen Kureyşlilerin sorularına en ince ayrıntılarıyla cevap vemiştir. Çünkü  sorular sorulunca Mescid-i Aksa  Hz.Muhammed’in gözünün önüne getiriliyordu. Bu konu da sevgili peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Mescid-i Aksa’ya sefer ettiğimi söylediğim de) Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’ a gidip ayakta durdum.Sonra Allah benimle Mescid-i Aksa arasındaki mesafeyi kaldırdı da (denemek için ne sordularsa) Mescid-i Aksa’ya bakarak onun işaretlerinden Kureyşe haber vermeye  başladım” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi.10.cilt. 6.baskı sh:59)

Peygamberimiz Hz.Muhammed’e Mirac’da şu üç şey verilmiştir:

1-Bakara suresinin son ayetleri. (Amenerrasuluh…)
2-Allah’a ortak koşmayanların Cennete gireceği müjdesi.
3-Beş vakit namaz farz kılındı

İsra suresinde Yüce Allah bu gecede Müslümanlara aşağıdaki hususlar bildirilmiştir:

1-Allah’tan başka bir ilah tanıma ve Allah’tan başkasına kulluk etme.
2-Ana babanıza iyi davranın
3-Allah,  kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.
4-Akrabaya, yoksula,yolcuya, hakkını ver.
5-Gereksiz yere saçıp savurma
6-Eli sıkı olma; büsbütün eli açıkta olma
7-Geçim endişesiyle çocuklarınızın canına kıymayın.
8-Zinaya yaklaşmayın.
9-Cana kıymayın
10-Yetimin malına  doğru bir niyetle yaklaşın.
11-Verdiğiniz sözü yerine getirin.
12-Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün.
13-Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.
14-Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.
15-İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. (İsra surasi,17/22-39. ayetler)


Evet, maneviyatı çok büyük olan  bu gecede yaratıcımıza bol bol ibadet edelim,namaz kılıp, dua edelim.Kendi  iç dünyamızda Yüce Allah’a çok yaklaşarak ,ona mirac edelim.

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Namaz mü’minin miracıdır.”

Efkan Vural


 

NİYETİN ÖNEMİ NEDİR?

NİYETİN ÖNEMİ NEDİR?


 0
Amelde niyetin önemi nedir? İslam’da amel-niyet ilişkisinde iyi niyet ve ihlasın önemini anlatan hadisler ve açıklamaları.
Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anh- şöyle dedi:
– Bir defasında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:
– “Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir.”
Bir başka rivayete göre:
– “Sevap kazanmada size ortak olurlar” buyurdu. (Müslim, İmâre 159.)
Enes -radıyallahu anh- şöyle dedi:
– Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile Tebük Gazvesi’nden döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:
– “Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Megâzî 81, Cihâd 35. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbni Mâce, Cihâd 6.)
HADİSLERİN AÇIKLAMASI
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hicretin 9. yılında yapılan Tebük Gazvesi’nden dönerken söylediği bu hadîs-i şerîf, niyet ve ihlâsın önemini belirtmektedir.
Asr-ı Saâdet’te bir savaş çıktığı zaman, bütün sahâbîler o savaşa katılmak için can atardı. Herkes kendi imkânlarıyla veya varlıklı Müslümanların yardımlarıyla savaşa hazırlanırlardı. Maddî imkânsızlıkları yüzünden savaşa katılamayanlar, büyük bir sevaptan mahrum kaldıklarını düşünerek üzülür, gözyaşı dökerlerdi. Bu defa da öyle olmuştu. Resûl-i Kibriyâ’nın bu son gazvesine gidemeyenler hep İslâm ordusunu düşünmüşler, savaşa katılan bahtiyarların arasında olmayı hayâl etmişlerdi.
Her iki hadîs-i şerîfte de, hastalıkları veya başka mâzeretleri yüzünden savaşa katılamayan bazı Müslümanların, savaşa katılan mücâhidler gibi sevap kazanacakları ifade buyurulmaktadır. Zira ellerinden gelseydi onlar da savaşa gidecekler, nice eziyetlere katlanacaklar, hatta canlarını Allah yolunda seve seve vereceklerdi.
Nisâ Sûresi’nin 95. âyetinde, bütün imkânlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşan kimselerle, özürleri bulunmadığı halde savaşa gitmeyip evlerinde oturanların bir olmadığı söylenmekte, savaşanların ötekilerden üstün sayıldığı belirtilmektedir. Bu âyet-i kerîme, hadisimize ters düşmemektedir. Zira âyette mâzeretsiz olarak savaşa gitmeyenlerden, burada ise mâzereti sebebiyle savaşa gidemediği için üzülüp ağlayan mücâhid ruhlu yiğitlerden söz edilmektedir. İki grup arasında dağlar kadar fark vardır.
Allah yolunda cihad etmek, şehâdet şerbetini kana kana içmek arzusuyla yanıp kavrulduğu halde, maddî ve bedenî güçsüzlük yüzünden buna imkân bulamayanları, korkaklık, tenbellik veya rahatına düşkünlük gibi sebeplerle savaştan kaçanlardan ayıran husus, niyetsamimiyet ve ihlâstır. İnsanı Allah katında değerli kılan işte bu özelliklerdir.
HADİSLERDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Allah yolunda savaşan kimsenin attığı her adım, yaptığı her davranış ona sevap kazandırır.
2. Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve samimiyetle arzu ettikleri takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar.
Kaynak: Riyazüs-salihin, Erkam Yayınları