21 Ağustos 2019 Çarşamba

SULTAN ALPARSLAN KİMDİR?

SULTAN ALPARSLAN KİMDİR?


 0
Sultan Alparslan kimdir? Sultan Alparslan döneminin başlıca olayları nelerdir? Malazgirt Savaşı ne zaman, nerede ve kimler arasında yapıldı? Sultan Alparslan’ın vasiyeti nedir? Sultan Alparslan nasıl öldü? Büyük Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı, fethin babası, veli, büyük cihangir; Sultan Alparslan’ın hayatı…
Sultan Alparslan, Horasan Meliki Çağrı Bey’in oğludur. Selçuklu-Karahanlı savaşı başlamadan 20 Ocak 1029’da doğdu. Henüz küçük yaşta iken, babası Çağrı Bey’in hastalanması üzerine idareyi ele alarak Gazneli taarruzlarını durdurması,1049’da Karahanlılara ve 1058’de Gaznelilere karşı zaferler kazanması, Çağrı Bey’in son yıllarında veliaht sıfatıyla yönettiği Horasan ve bütün Selçuklu topraklarında büyük bir itibar kazanmasını sağladı. Çağrı Bey’in Ağustos 1059’da ölümü üzerine Horasan Meliki oldu.
SULTAN ALPARSLAN’IN TAHT MÜCADELESİ
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Eylül 1063’te ölünce, vasiyeti üzerine tahta üvey oğlu Süleyman çıktı. Vezir Amîdülmülk tarafından tahta çıkarılan Süleyman’a karşı Alparslan, ağabeyi Kirman Meliki Kavurd, amcası Mûsâ İnanç Yabgu, Çağrı ve Tuğrul beylerin amcazadeleri olan Selçuk’un torunu Kutalmış taht üzerinde hak talep etti.
Alparslan, önce Herat’ta bulunan amcası İnanç Yabgu üzerine yürüyerek onu mağlûp etti. Ardından ordusu ile imparatorluk başkenti Rey’e doğru hareket etti. 1063 yılının son günlerinde yapılan savaşta Kutalmış’ı da mağlûp etti. Alparslan’ın Rey’e girmesi üzerine İsfahan’a kadar ilerleyen Kirman Meliki Kavurd bölgesine geri döndü. Alparslan’ın tahta çıkarak adına hutbe okutup sikke kestirmesinden sonra saltanatı, Halife tarafından da 27 Nisan 1064’te tasdik ve ilân edildi.
SULTAN ALPARSLAN’IN BATI SEFERİ
Sultan Alparslan, iki ay idarî işlerle ve ordunun hazırlıklarıyla meşgul olarak Şubat 1064’te “Rum gazâsı” adı verilen batı seferine çıktı. Sultan Alparslan hükümdarlığı süresince devletin batı yönüne daha çok önem verdi, batıda fetih, doğuda ise genellikle asayişi sağlama amacı güttü. Bunun sebebi, babası Çağrı Bey’in Bizans üzerine yaptığı akınlar sırasında keşfedilen Doğu Anadolu yaylalarının Türkler için en uygun yerleşme alanı görülmesi oldu.
ANADOLU’YA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİ
Selçuklu, devlet teşkilâtı, kuvvetli ordusu ve mükemmel idaresiyle Orta Asya kendilerini emniyette görmeyen ve ekonomik sıkıntı içinde bocalayan Türk toplulukları için sığınılacak kapı oldu. Bu sebeple dönmemek üzere Selçuklu topraklarına akan ve Oğuz ağırlıklı Türk boyları, kimi Selçuklu şehzadelerinin hizmetine girerek fetihlere katılırken kimi de kendi beylerinin emrinde, yeni yurtlar edinmek için savaştı. Selçuklu ülkesinin hemen her tarafına XI. yüzyılın başlarından beri aralıksız süregelen göçler yer yer sosyal rahatsızlıklara da neden oldu. Bu sorun konargöçer Türklerin hayat şartlarına uygun, Orta Asya’ya benzeyen ve hayvan yetiştirmeye elverişli Anadolu’nun fethini zorunlu kıldı.
Hıristiyanların elinde bulunan Anadolu’nun fethedilmesi hususunda kararlı olan Selçuklu devlet adamları, Türkleri Bizans sınırlarına sevketmeyi devletin resmî iskân siyaseti olarak gördü. Fakat Anadolu’ya ulaşmak için Urmiye gölüyöresinden Tiflis’in kuzeyine kadar uzanan yerlerde Bizans’a bağlı ileri karakol vazifesi gören küçük prensliklerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.
ANADOLU’NUN KİLİDİ ANİ ŞEHRİNİN FETHİ
Sultan Alparslan, Gürcistan seferinin ardından Doğu Anadolu’ya geçerek 16 Ağustos 1064’te Bizans’ın elinde olan, bölgenin en müstahkem şehri Ani’yi fethetti. Ani’nin Müslümanlar tarafından fethedilmesi Doğu’da ve Batı’da büyük yankı uyandırdı.
SULTAN ALPARSLAN’IN DOĞU SEFERİ
1065 sonbaharında büyük bir ordu ile Hârizm’e hareket eden Alparslan, Mangışlak taraflarında kervanlara saldıran, kargaşa çıkaran asileri uzaklaştırdı. Daha sonra Kıpçakları itaat altına alarak doğuya yöneldi ve Mâverâünnehir’e girdi. Cend şehrinde bulunan atası Selçuk Bey’in mezarını ziyaret etti. Cend topraklarını Selçuklulara bağlayarak seferini tamamladı. Alparslan’ın asayişi sağlamak amacıyla başlattığı doğu seferi, Hazar denizinden Taşkent’ekadar bütün toprakların büyük bir kısmı savaşmaya dahi gerek kalmadan Selçuklu hâkimiyetine girmesiyle sonuçlandı.
SULTAN ALPARSLAN’IN AZERBAYCAN SEFERİ
Sultan Alparslan, 1068 yılı başlarında ikinci Kafkasya seferine çıktı. Amacı Azerbaycan’ı tamamen Selçuklulara bağlamaktı. Bu seferde Tiflis dahil Azerbaycan şehirleri fethedildi.
ANADOLU’YA TÜRK AKINLARI
Sultan Alparslan, her iki Kafkasya seferini de yarım bırakmasına rağmen Türklerin Anadolu’daki ilerlemeleri devam etti. Anadolu’nun ellerinden gittiğini gören Bizans, imparatoriçe ile evlenerek tahta geçen Roman Diyojen’i kurtarıcı olarak gördü. Roman Diyojen, 1068 baharında çoğunluğu ücretli askerlerden oluşan bir ordu ile Anadolu seferine çıktı. Roman Diyojen, Orta Anadolu üzerinden güneye inip Suriye yolunda stratejik değeri olan Menbiç Kalesi’ni fethederek geri döndü. Ardından yapılan iki sefere rağmen netice alınamadı. Bunun üzerine Diyojen, Türk meselesini kökünden halletmek üzere büyük bir orduyla yalnız Anadolu’yu akıncılardan temizlemek değil, İran içlerine yürüyerek Selçuklu başkentini de zaptetmek amacıyla 13 Mart 1071 günü dördüncü seferine çıktı.
İSLAM BİRLİĞİ MÜCADELESİ
Sultan Alparslan, bu sırada Suriye’de Fâtımîler ile mücadele ediyordu. Çünkü Tuğrul Bey’den beri Selçukluların kurmaya çalıştığı İslâm dünyasındaki dinî-siyasî birlik, Fâtımîlerin aksi yöndeki çabaları sebebiyle gerçekleşemiyordu.
MALAZGİRT’E DOĞRU
Sultan Alparslan, Suriye’de iken gelen Bizans elçisi imparatorun Malazgirt ve Ahlat’a karşılık, Menbiç’i Selçuklulara bırakmak istediğini bildirdi. Teklifi kabul etmeyen Sultan Alparslan, büyük bir Bizans ordusunun geldiği istihbaratı üzerine, ordusunun bir bölümünü Şam’ı fethetmek üzere Suriye’de bırakarak Musul’a geçti. Burada Selçuklu ordusunun yaşlı ve yorgun askerleri terhis edilip yerlerine zinde kuvvetler alındı ve çeşitli savaş hazırlıkları yapıldı.
MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ
26 Ağustos 1071 Cuma günü Malazgirt ovasında yapılan meydan savaşında Selçukluların kazandığı büyük zafer Türklere Anadolu kapılarını açarak dünya tarihinine tesir etti.
Artuk, Mengücük, Saltuk, Dânişmend ve diğer Türk beylerinin güçleriyle birlikte Bizans kuvvetlerinin ancak dörtte birine denk gelmesine rağmen Selçuklu ordusu moral gücünün yüksekliği, taktik üstünlük, Sultan Alparslan’ın konuşması ve savaş esnasında Peçenek (Kuman), Uz (Oğuz) kuvvetlerinin Selçuklu safına geçmesi sayesinde savaşı kazandı. Bizans ordusu pek çoğu ücretli, aralarında dil, din, ortak gaye gibi birleştirici unsurlar olmayan kuvvetlerden oluşuyordu. Selçuklu ordusu yalnız Müslüman Türklerden ibaretti. Bizans kumandanları arasında rekabet ve çeşitli fikir ayrılıkları bulunurken Selçuklu kumandanları, Alparslan’ın etrafında kenetlenmişti. Bizans ordusunun manevra kabiliyeti zayıf, ağır teçhizatlı birliklerine karşı Türk kuvvetlerinin hafif teçhizatlı, manevra kabiliyeti yüksek süvari kıtalarından meydana gelmiş olması, savaşın seyri ve sonucunu etkiledi. Savaşın kazanılmasında en önemli neden Sultan Alparslan’ın Türklerin tarih boyunca kara ve deniz savaşlarında kullandıkları, Kurt Kapanı (Turan, Hilal Taktiği) taktiğini kullanması oldu.
SULTAN ALPARSLAN’IN ROMEN DİYOJEN’E MUAMELESİ
Sultan Alparslan, savaştan sonra Romen Diyojen’i şeref misafiri olarak ağırladı. İki hükümdar arasında dostluk kuruldu ve bir barış antlaşması imzalandı. Ancak Roman Diyojen’in gıyabında tahttan indirilmesi ve bir süre sonra 4 Ağustos 1072’de öldürülmesi üzerine bu antlaşma hükümleri uygulanamadı.
SULTAN ALPARSLAN’IN TÜRKİSTAN SEFERİ
Sultan Alparslan, Roman Diyojen’in acıklı ölümüne çok üzüldü ve barış antlaşmasının geçersiz olduğunu ilân ederek Bizans üzerine bir ordu gönderdi. Kendisi de 200 bin kişilik ordusuyla Türkistan seferine çıktı. Bu seferin sebebi Selçuklu Devleti’ni tehdit eden Karahanlıları tamamen ortadan kaldırmaktı.
SULTAN ALPARSLAN NASIL ÖLDÜ?
Sultan Alparslan, Karahanlı topraklarında bir süre kuşatmaya direndikten sonra teslim olarak huzura kabulünü isteyen Barzam Kalesi kumandanı Yûsuf Hârizmî (Barzemî) tarafından, çizmesine sakladığı küçük bir hançerle vurularak ağır şekilde yaralandı, dört gün sonra da 24 Kasım 1072’de şehit oldu.
SULTAN ALPARSLAN’IN VASİYETİ – Sultan Alparslan’ın Oğlu
Sultan Alparslan, ölmeden önce oğlu Melikşah’a biat edilmesini, dul kalacak son karısının kardeşi Kirman Meliki Kavurd’la evlendirilmesini, Kirman ve Fars bölgelerinin Kavurd’a bırakılmasını ancak onun başkente yakın Şiraz’da oturtularak kontrol altında tutulmasını vasiyet etti. Sultan Alparslan’ın ileri görüşlülüğünü gösteren bu vasiyet, Kavurd’un isyan etmesi üzerine uygulanamadı.
Not: Haber, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Sultan Alparslan, TDV çalışmasından derlenmiştir.




EKMEĞİN FAYDALARI VE ZARARLARI NELERDİR?

  ****** Ben ocak 2017'den beri bir lokma ekmek yemedim.arada simit ve börek yiyorum.2.5 yıldır grip bile olmadım. Zayıfladım ve hareket olmamasına rağmen kilo almıyorum.  ******  

EKMEĞİN FAYDALARI VE ZARARLARI NELERDİR?


 2

Ekmek, Türk mutfağının en mühim temel gıda maddesidir. Öyle ki, ekmeğin türü ne olursa olsun, bir Türk insanı, öncelikle günlük ekmeğini nasıl karşılayacağını düşünür. Bu yüzden de para kazanmanın, çalışmanın karşılığı “ekmek parası” olarak ifade edilmiştir.
Ekmek, sadece doyurucu olma vasfına sahip bulunmayıp, halkın protein ihtiyacının mühim kısmını karşılamakta, aynı zamanda da en ucuz enerji kaynağı olarak tüketilmektedir. Günümüzde mayalı ve mayasız pek çok yöresel ekmek çeşidi olduğu gibi, modern fabrikalarda üretilen onlarca çeşit ekmeği piyasalarda bulmak da artık çok kolaydır. Buğday, çavdar, yulaf gibi farklı unlardan farklı şekillerde üretilmiş her türlü ekmek, market raflarını dolduruyor.
EKMEĞİN ZARARI VAR MI?
Son yıllarda ekmeğin zararları öyle tartışılmıştır ki, halk arasında ekmek deyince artık “şişmanlık” akla gelmeye başlamıştır. Peki niye? Yaygın olarak yediğimiz beyaz ekmeğin üretimine bakacak olursak; buğday, rafine işleminden geçirilerek beyaz un şekline dönüştürülür ve kepek kısmı ayrılır. Bu işlemle buğdayın lif, vitamin ve mineraller açısından zengin olan tohum özü ve kepeği ayrıştırılarak sadece endospermi (nişastalı kısmı) geriye kalır ve o kullanılır. Hâlbuki tohum özü (ruşeym) vitamin ve mineral bakımından en zengin kısmıdır. Yapısında E ve B vitaminleri, demir ve diğer mühim mineraller, uzun zincirli çoklu doymamış yağlar, protein ve lifler bulunmaktadır.
Buğday kepeği ise, buğdayın koruyucu dış kalkanı, lif, vitamin ve mineral (özellikle demir ve çinko) açısından oldukça zengindir. Kepek, aynı zamanda liftir; yani bağırsak hareketlerini düzenleyen gıda maddeleri demektir. İşte buğdayın vücudumuza yararlı olan kısmı böylece atılır; sadece beyaz un kısmı alınarak ekmek yapılırsa, yarardan çok zarar verir hâle gelir. Ayrıca ekmeğin beyaz görünmesi için una benzoil peroksit (E 928), potasyum bromat (E 924) gibi kimyasalların ve hacim artırıcı katkı maddelerinin de katıldığı göz önüne alınırsa, zararın boyutları daha da genişler.
Beyaz unun zikredilen zararlarını önlemek için, piyasaya bu sefer de kepekli ekmekler sürülmüştür. Bilindiği üzere kepekli ekmek satışlarında çoğalma görülmektedir. Ancak kepekli ekmek, beyaz una bir miktar kepek katılmasıyla elde edilmiş undan yapılan ekmek demektir. Yani yine beyaz un söz konusudur. Piyasadaki ambalajlı kepekli ekmeklerin muhtevâsına bakıldığında, beyaz şeker katıldığı bile yazılmıştır. Üstelik kepek ekmek koyu görünsün diye bazı üreticilerin una kakao, kahve ya da kimyasal boya kattığı da söylenmektedir.
TAM BUĞDAY EKMEĞİ SAĞLIKLI MI?
Yapılan araştırmalar ışığında, yenilmesi gereken ekmek, tam buğday unundan yapılan “tam buğday ekmeği”olmalıdır. Ancak iş bu kadarla bitmiş olsaydı çok sevinebilirdik. Ne yazık ki ortaya yine bir karanlık tablo çıkıyor. Evet, tam buğday ekmeği, sıhhatimiz açısından çok yararlı, ama ne tam buğday ekmeğinin, ne beyaz ekmeğin, ne de diğer unlu mâmullerin yapılacağı buğdayın belki de artık hiç kalmadığını söylemek istemezdim.
Genetiği değiştirilmiş buğdayların, neredeyse 30-40 yıldır kullanılıyor olması, teknolojinin bir kolaylık getirirken daha fazlasını götürmesi neticesini doğurmuştur. Bu durum ne yazık ki, genetiği değiştirilmiş tohum üretiminin sonucudur. Bu modern buğday, genetiği ile en çok oynanmış ürünlerin başında gelir. Böylece daha verimli, hastalıklara karşı daha dirençli buğday üretilmiştir. Ayrıca başaktaki dane sayısı artırılmış ve kuraklığa dayanıklı olması sağlanmıştır. En mühimi de buğdayın ihtivâ ettiği, en mühim protein olan gluten oranını maksada uygun hâle getirmek için buğdayın genleriyle oynanmıştır.
Asıl buğday (organik buğday); 14 kromozomdan meydana gelirken, günümüzde ekmekler için kullanılan buğdayların kromozom sayıları 40 ve daha üstüne çıkmıştır.
GLUTENİN ZARARLARI NELERDİR?
Modern buğdayda bulunan gluten ile asıl (antik) buğdayda bulunan tamamen farklıdır. Şu anda yediğimiz unda bulunan gluten, insan sıhhati için zararlı hâle gelmiştir. Maalesef bu buğdaylar, insan sindirim ve fizyolojisinin kolaylıkla adapte olamayacağı bir duruma gelmiştir.
En mühim yan tesiri, bağışıklık sistemini zayıflatması ve başka birçok hastalığa da sebep olmasıdır. Modern buğdayın yüksek glutenli hâle getirilmesi, üreticiler için en mühim tercih sebebidir. Gluten fazla ise, hamur daha çok kabarır, ürün daha büyük gözükür, daha iyi çiğnenir. Kapitalist bir piyasanın istediği de işte budur.
Aslında bu durum, yine insanoğlunun kendi eliyle kendi sonunu hazırlamasının bir göstergesidir. Özellikle gluteni artırılan ve fıtrata uymayan bir gen yapısına dönüşmüş bu modern buğdaylardaki gluten, büyük moleküler yapısıyla insan sindirim sistemini zorlamıştır. Sindirimin tam olarak yapılamaması, beraberinde farklı hastalıklara sebep olmuştur. İşte onlardan biri de son yıllarda sık görülen “Çölyak Hastalığı”dır.
Çölyak hastalığı (ya da Gluten Enteropatisi), bağırsaklardaki sindirimi sağlayan ve adına “villus” (tüysü oluşumlar) denilen yapıların bozulmasına sebep olan, dolayısıyla da yiyeceklerdeki gıdanın emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir alerjik sindirim sistemi hastalığıdır. İşte bu hasara, buğday, arpa, çavdar, yulaf gibi tahılların içerisinde bulunan gluten isimli bir protein sebep olmaktadır.
TÜRK İNSANI NE YİYOR?
Türk insanının % 60’ı tahılla beslenmektedir. Bu oldukça yaygın bir beslenme alışkanlığıdır. Glutenin zararlarından, ancak doğru beslenme tercihi yaparak kurtulabiliriz. Hadi ekmekten vazgeçemiyoruz diyelim, piyasada unlu mâmuller ve hazır gıdalarda kullanılan buğday-mısır kaynaklı sayısız yan ürünler mevcut… Onlardan da mı uzak duramayız?!
Aslında, ne kadar kutuya ve ambalaja girmiş hazır gıda varsa, onları her gün azaltarak kendimizi ve âilemizi ödüllendirebiliriz. İnsan, yediklerine dikkat etmek sûretliyle daha sıhhatli bir hayat sürebilir. Netice itibariyle vücudumuz ve sağlığımız da Rabbimiz tarafından bize emânet edilmiştir.
Kaynak: Nejla Baş, Şebnem Dergisi, Sayı: 130




20 Ağustos 2019 Salı

Efendimize tevessül ile yapılan dua


Efendimize tevessül ile yapılan dua


Yazı çok uzun, ancak çok güzel, tekrar tekrar okuyorum. Yakın zaman önce yaşanmış olan şu hâdise, Efendimiz (s.a.v.)’in “rahmet”vasfının her an cârî olduğuna ve O’na tevessül ile yapılan duânın Hak katındaki makbûliyetine dâir, ne kadar da ibretli bir misaldir:

1988 senesinde, Medîne-i Münevvere’deki Cuma Câmii’nin inşâsı sırasında yaşadığı ibretli bir hâtırayı, Mimar Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz şöyle naklediyor:

Malzeme deposu sorumlularımızdan Yemenli Ahmed Efendi’nin uzun bir müddettir Perşembe günleri işe gelmediğini tespit ederek, hafta başında kendisini çağırttım. Ona:

“–Burası Cuma Mescidi’nin inşaatıdır. Bizim gâyemiz, rızâ-yı ilâhîye uygun amellerle herkesin helâl kazanmasıdır. Bu hayırlı işi, samimiyet, ciddiyet ve bir ibadet heyecanıyla sürdürmek durumundayız.

Kıymetli Ahmed Efendi, seni üzgün görüyorum. Bir sıkıntın mı var? Senin her problemin için hizmete hazırım, derdin neyse anlat!” dedim.

Yaşlı gözler, boğaza düğümlenen kısık sesli cümleler ve çaresizlikten dertli bir gönülle, yavaş yavaş anlatmaya başladı:

“–Benim 14 yaşında, anadan doğma kötürüm bir kızım var; adı Ümmügülsüm. Çok küçükken hastalığının farkına vardık. Sonra, gitmediğimiz hoca, doktor, çıkıkçı, hastahane, kaplıca, fizik tedavi uzmanı ve kullanmadığımız ilâç, bitki kalmadı. Başka ülkeler de dâhil, pek çok yeri dolaşarak, imkânsızlıklar içinde, her türlü çâreye başvurduk; ancak nâfile. Bir arpa boyu bile yol alamadık. Kızım, yaşı ilerledikçe şekilden şekle giriyordu. Hem kendisi hem de biz, bu hâli kabullenemiyorduk, alışamıyorduk bir türlü.

Riyad’da, yabancıların kurduğu, ancak özel zevâtın girebildiği, tam teşekküllü bir ihtisas hastahanesi var. Allah (c.c.) nasîb etti, bir hayır sahibi vâsıtasıyla girebildik elhamdülillâh. Altı aydır orada her türlü tedavi yapıldı, ancak yine de bir gelişme olmadı. Annesi şu an yanında refâkatçi kalıyor. Ben de her Çarşamba, akşam uçağı ile gidip Cumaları gece vakti dönerek, Cumartesi iş başı yapıyorum. Size gelip durumu bildirerek özür dileyecek, helâllik alıp izin isteyecektim. Lâkin ilk zamanlar çekindim, sonra da gelemedim, affedin.”

Bir an Ahmed Efendi’nin hâlini düşündüm. Üç gidiş-geliş uçak bileti, 2 aylık maaşı kadardı. Daha önce yapmış olduğu masrafları da düşünürsek, epey bir borç altına girdiği belliydi garibin. Seneler önce bir mevlid esnâsında rastlamıştım kendisine. Kasîde okunurken ağlıyordu. “Nerede ağlayacağını bilen, ağlamanın bu denli yakıştığı, ne güzel, gönül ehli bir insan.” diye geçirmiştim içimden. Bunları düşünürken, bir yandan da nasıl yardımcı olabileceğimi sordum, borcunu da Allâh’ın izniyle hâlledebileceğimizi söyledim. Duâ edip sevinirken, yaşlı gözleri uzaklara, sanki Riyad’a bakıyordu.

“–Şimdi farklı bir durum var, onu arz edeyim.” dedi ve şöyle devam etti:

“–Evvelki gün, altı aydır kızımı birçok testlerle, şoklarla, her türlü tedaviye çalışan bölüm başkanı, gayr-i müslim, ecnebî bir profesör, beni odasına götürerek karşısına aldı, üzgün ve mahzun bir ifâdeyle dedi ki:
«–Sizleri aylardır izliyorum. Bir anne-baba olarak, maddî-mânevî yapılabilecek her şeyi yaptınız, gücünüzün üzerinde bir fedâkârlık gösterdiniz. Biz de elimizden gelen, tıbbın ulaşabildiği bütün teknikleri denedik. Sonradan olma bir rahatsızlık olmadığı için, baştan beri imkânsız görünmesine rağmen, sizin gözlerinizdeki ümit ışıltısına, gönlünüzdeki engin şefkate duyarsız kalamayarak samimiyetle çalıştık. Maalesef başaramadık. Tıp şu noktadan sonra artık çaresiz, tıbbın verebileceği bir şey kalmadı. Şifâ bulması için Amerika’da, hattâ Ay’da bile bir ihtimal zerresi olsa, size “alın götürün, onu da deneyin” diyeceğim ama, artık yok. Ancak, bütün bu yoklara rağmen bir şey var! O da şu:

Senin Peygamber’inin Allâh’ın Sevgilisi olduğunu ve O’nun çok merhametli bir Peygamber olduğunu söylüyorlar. O’na gidip niçin bir cân u gönülden yalvarmıyorsun? O isterse, Allah O’nu kırmaz, dileğini kabul eder. Unutma bu, senin son ve tek çâren artık.»
Ecnebî doktor yine devamla:

«–Sizleri kardeşim gibi sevdim, insânî duyguların, mâneviyâtın, inancın, şefkatin, azmin, aşkın ne olduğunu sizde gördüm. Kızınızı, kızım gibi sevdim. Her gün ziyaretimde, bana tam teslim olmuş bir durumda, beni içimden ağlatan, her şeye rağmen ümitle ışıldayan gözlerini, o melek gibi mâsum sîmâsını unutmayacağım. Resmini çektim, iznin olursa cüzdanımda taşıyacağım. Bu vak’a benim meslek hayatımda ve yaşantımda bir dönüm noktasıdır.

Zaman zaman senin elinde gördüğüm ipe dizili boncuk taneleri ile -ki sonra adının “Sübha” yani tesbih olduğunu öğrendim- ne yaptığını sorduğumda:

“–Allâh’ımın ismini binlerce defa tekrar ediyorum. Peygamber’ime selâm ediyorum.” demiştin. İnsan neyi severse onu çok söyler! Bu samimî sevginin boşa çıkmayacağına bütün kalbimle inanıyorum. Bir gün ülkeme dönsem bile arada bir sizi arayacağım, sesinizi bana duyurun. Yolunuz açık olsun, güzel haberlerinizi bekleyeceğim.» diyerek beni uğurladı.

O an, bambaşka bir hâlet-i rûhiye içine girdim. Üzüntülüyüm, mutluyum, şaşkınım, ümitliyim, zıt duyguları aynı anda yaşıyorum.”
Ahmed Efendi sözlerine şöyle devam etti:

“–Mahmud Ağabey, kızımı Pazartesi sabahı taburcu edecekler, müsâade ederseniz, Pazar günü erkenden gidip, muâmeleleri tamamlayıp, evrak, filim, rapor vs. ne varsa toparlayıp Medîne-i Münevvere’ye geleceğiz inşâallah.” dedi. Ben de:

“–O hâlde hemen harekete geçelim; senin gidiş, üçünüzün de dönüş biletlerini ayarlayalım. Seni havaalanına götürecek ve karşılayacak araba da hazır, başka bir ihtiyaç olursa, onu da hâllederiz bi-iznillâh.

Fakat profesörün sözleri çok mânidar. Döner dönmez bu ikâzı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Kendisiyle tanışmak isterim.” dedim.

Ertesi sabah kendilerini uğurladık. Pazartesi günü, şoför karşılamaya gitti, sonra yanıma tekmil vermeye geldi. Şoföre:

“–Ne yaptın, evlerine teslim ettin mi, öğlene de yemek ayarlayalım.” dedim. Şoför ise:

“–Ahmet Efendi ve âilesi doğrudan Harem-i Şerîf’e gitmek istediler. Kızı tekerlekli sandalyesine bindirdik, üçü de ağlıyordu. Benim de içim parçalandı. Kız, ufacık, sanki on yaşında gibi. Bu zamana kadar belinden aşağısı hiç tutmamış, dayanmadan oturamıyor bile. Ancak yüzüstü, kollarını dikerek sürünebiliyormuş, çok acı!” dedi.

“–Biliyorum, babası bana birçok resmini gösterdi. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” dedim.

Aradan takriben yarım saat geçti, bir gürültü patırtı koptu, dışarı çıktım. Ahmed Efendi karşımda, feryâd ü figân ağlayarak koştu, boynuma sımsıkı sarıldı, yapıştı, bırakmıyor. Ne dediğini anlamıyorum.

“–Yâhu ne oldu? Hayırdır inşâallah, gel şuraya otur, bir şeyler iç. Bu ne hâl?” diye sordum. Kendini yere attı; secde ediyor…

Sübhânallah!.. Ortada iyi bir şey olduğunu hissediyordum ama, ne olduğunu anlayamıyordum.

“–Dur bir dakika! Şu işin, arabadan indikten sonraki safhalarını anbean anlat bakalım. Oraya kadarını takriben biliyorum.” dedim.

Yaşlı gözlerle anlatmaya başladı:

“–Kızı tekerlekli sandalyesine bindirip annesiyle beraber Bâb-ı Nisâ’ya (Hanımlar Kapısı’na) bırakıp doğrudan, Bâb-ı Cibrîl’den huzur-i Rasûlullâh’a vardım. Şebeke-i Saâdet’e yapıştım, kimseyi gözüm görmedi. Kimse de beni görmedi. Ben ellerimi kaldırdım; «Yâ Rab! Ben kızımın şifâsı için 13 senedir duâ ettim. Özellikle onun için hac ve umreler yaptım. Gözyaşlarımla şebeke-i Rasûlullâh’a yapışarak yalvarıp yakardım. Gecelerim gündüzlerim duâlarla, ibadetlerle geçti. Gücümün üstünde sadakalar verdim. İyi niyetinden şüphe etmesem de, gayr-i müslim bir kulunun; “Niye Peygamber’ine gidip candan bir duâ etmiyorsun?” îkâzı bana çok ağır geldi.» diyerek Rabbime uzun uzun duâ ettim.

Sonra Efendimiz (s.a.v.)’e yöneldim:

«Yâ Rasûlâllah, Sen Rahmeten li’l-Âlemîn’sin, Sen’in huzuruna geldim, ama maddî-mânevî tükenmiş olarak geldim. Artık mecâlim ve tâkatim kalmadı. Bundan sonra kızımı Sana teslim ediyorum. Ben artık çâresizlikler içerisinde ne yapacağımı bilemiyorum...» diye naz ve niyâz içinde hıçkırarak, yalın ayak dışarı attım kendimi.

Bu mânevî sekir hâlindeyken, yavrum Ümmügülsüm’ün «BABAA, BABAA!» diye haykıran sesi kulağımda çınladı. Bir de arkama baktım ki, doğru dürüst sürünemeyen kızım, hanımlar tarafından koşarak geliyor. Arkasında annesi de ona yetişmeye çalışıyor. Kızımla kucaklaşıp ağlaştık. «Yâ Rabbi, bu ne tecellîdir!?» dedim. Hemen tekrar Harem-i Şerîf’e girip Efendimiz’e şükran duyguları içerisinde salât ü selâmlarda bulundum, Mevlâ’ma şükrettim. Sonra da sana müjde vermeye geldik. Mahmud ağabey, işte arabadalar, gel kendi gözlerinle gör!..”

Efendimiz (s.a.v.)’in rahmet ve şefaatine mazhar olan yeğenimiz, elimi öpmeye gelmişti. Şaşkın ve mutlu bir vaziyette gözyaşlarımızla ağzımızdan; « سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ» hadîs-i şerîfi döküldü.

“–Bugün bayram oldu!” dedim. “İş paydos! Şükür kurbanları kesip, fakirleri de toplayıp akşama ziyafet verelim, Hatm-i Kur’ân cemiyeti yapalım. Harem-i Şerîf’te yatsıyı edâ ettikten sonra buluşalım.” dedim.

Onları eve gönderip arkalarından da giderek, fakir ama gönlü zengin bu güzel insanların evinde gerekli ihtiyaçları tespit edip akşam için hazırlık yaptık. Akrabalar, eş-dost toplanmıştı. Önceleri şifâ dilemek için kalkan eller, şimdi şükür için kalkıyordu. Her tarafı huzur kaplamıştı. Îmânın, teslîmiyetin, ümit kesmemenin, saf bir gönülle ve usûlüne uygun, hattâ naz ile edilen tevessül ve duânın neticesiydi bu. Tıbben imkânsız denilen bir vak’ada; kulun, Efendimiz (s.a.v.) vesîlesiyle Allâh’a niyâzı neticesinde, ikrâm-ı ilâhîye mazhar oluşunun, çok açık ve net bir tablosuydu bu.

Yemenli Ahmed Efendi ile sabah buluştuğumuzda kendisine:

“–Şimdi bizi bekleyen, bir büyük hizmet daha var. Hadi bakalım, bu işe sebep olan doktor beye teşekkür borçluyuz. Bu iş, telefonla da olmaz. Sizlerde zihnî bir problem olduğunu düşünebilir. Birkaç gün istirahat ettikten sonra, Ümmügülsüm’ü de alarak yine üçünüz, doğru Riyad’a gideceksiniz. Bilet ve otel masraflarını biz inşâallah ayarlarız. Doktorun, o güzel düşüncesinin bu kadar çabuk tahakkuk ettiğini kendi gözleriyle görmesi lâzım. Hattâ sırf o değil, altı aydır kızının hizmetinde bulunan diğer doktorlar, hasta bakıcılar, hizmetkârlar, idârî personel vs. hepsi görmeli. Tıp literatürüne geçecek bu hâdise, nice hidâyetlere vesîle olabilir…” dedim.

Bir hafta sonra üçünü uğurladık. Doktor beyin yanından beni aramalarını ricâ etmiştim. Mutluluk gözyaşları içinde doktorla aramızda şu telefon konuşması geçti.

Doktor dedi ki:

“–Mesleğimizin gâyesi, işte böyle hizmet olmalı.”

Ben de mukâbeleten:

“–Her insanın gâyesi, aslında «Yaratan’dan ötürü yaratılanlara hizmet» olmalı.” dedim. Doktor:

“–Sizinle nasıl görüşebilirim?” diye sorunca:

“–Müsâit zamanınızda gelirim.” dedim.

“–Öyleyse hemen bekliyorum.” dedi.

Ben de ertesi gün gittim. Tanıştık, sarıldık. Medîne gülü ve hakkında hadîs-i şerîf olan Acve hurması götürdüm. Özelliklerini anlattım, sevindi. Ümmügülsüm’le de ilgili çok şeyler söyledi:

“–Telefonla müjdeyi aldıktan sonra teşekkür için gelmelerini bekliyordum, çok duygulandım.” dedi.

“–Takdir etmek, kıymet bilmek, kadirşinaslıktır. Bundan yoksun olan, hamd etmeyi de, şükretmeyi de bilmez.” dedim ve devamla:

“–Buradan hareketle ben de bir şey düşünüyorum. Senin, «O, Allâh’ın Sevgilisi’dir, Allah O’nun arzusunu kırmaz.» dediğin Zât da senin arzunu kırmadı. Acaba O da senden bir teşekkür bekler mi, ne dersin?” dedim.

“–Beni oraya kabul etmeleri için ne yapmam lâzımsa hazırım. Borcumu ödemeliyim.” dedi. Ben de hemen:

“–Bir tek cümle; «Kelime-i Tevhîd»!” dedim.

“–Öğret!” dedi ve ayağa kalktı. Kelime-i Tevhîdi tekrarlayınca sevinçle boynuma sarıldı. Başladık beraberce ağlamaya.

“–Ben bu kelime-i tevhîdi çok sevdim, bir defa ile kalmayıp hep söylemek istiyorum. Ahmed Efendi’nin elindeki tesbihle Allâh’ın güzel isimlerini tekrar tekrar zikretmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben asıl şimdi doğdum, ilk nefes ve ilk anne sütü ile yeni bir hayata başladım. Çok açım, susuzum, beslemeye devam et beni, ne olur bırakma!” dedi.

“–Sen istesen de bırakmam. Bu bir lûtf-i ilâhîdir. İçeri ilk girdiğimde yüzündeki îman nûrunu görmüştüm. Peygamber Efendimiz’in en sevdiği, Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz’dir. Senin ismin de Ebû Bekir olsun mu?” dediğimde, gözyaşları daha da çoğaldı. Ben devamla:

“–İşte şimdi «nûrun alâ nûr» oldu.” dedim. Hemen bir câmiye gidip, imam efendiden işi resmîleştirip ikâmesine, hüviyetine ve pasaportuna «Dîni: İslâm» olarak işletmek üzere muâmelelere başladık. İşler tamamlandıktan sonra Medîne-i Münevvere’ye beklediğimi söyleyerek vedâlaştık.

Doktor, birkaç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye geldi. Havaalanına karşılamaya gittim, yanında iki doktor asistanı da vardı. Tanıştırdı, kucaklaştık. Yeni müslüman olmasına rağmen onların da hidâyetlerine vesîle olmuştu. Büyük bir sevinç içinde:

“–Allâh’ın izniyle bu hidâyet zinciri böyle devam edip gider inşâallah!” dedim.

Otele uğrayıp abdest tazeledikten sonra ziyaretlere başladık. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in huzûr-i âlîlerinden ayrılamadılar.

“–Hayatımızda secde kadar zevk aldığımız bir şey yaşamadık.” dediler. Kendilerine namazla ilgili kısa bilgiler verdim. Hazret-i Hamza Efendimiz’i, Uhud’u, Kuba, Kıbleteyn ve Yedi Mescidleri, Cennetü’l-Bakî’yi ziyaret ettik.

Ahmed Efendi ve kızı ile akşam yemeğini birlikte yedik. Eski günleri yâd ettik. Cuma namazını Kâbe-i Müşerrefe’de kılmak üzere umre niyetiyle sabah namazından sonra hareket ettik. Yolda belli noktaları anlatarak ve sohbet ederek gittik. Kâbe’yi görünce ilk duânın makbûliyetini anlattım. Efendimiz (s.a.v.)’in en çok namaz kıldıkları yeri, kâinâta teşrif ettikleri evi, Cebel-i Nûr’u, hac güzergâhını vs. ziyaret ettik elhamdülillâh. Gece Medîne-i Münevvere’ye döndük. Sabah da Riyad’a uğurladık.

“–Çok ihtiyacımız var, sık sık buluşalım. Biz de geliriz, sen de gel.” dediler. Soru-cevap ve sohbet ihtiyacı had safhadaydı. İslâmiyetle müşerref olduktan sonraki ilk haclarını birlikte yaptık. Kalabalıklaşmışlardı, sayıları giderek artıyordu. Hattâ ülkelerinde de yakın çevrelerinde bulunanların hidâyetlerine vesîle oluyorlardı çok şükür. Bildikleri lisanlarda dînî kitaplar temin ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ne yeni ümmetler arz ediyorduk elhamdülillâh. Rabbime sonsuz şükürler olsun.

Bu güzelliklerin müsebbibi olan -Allah (c.c.) ondan râzı olsun- Ümmügülsüm kızımızın zamanla boyu ve kilosu normalleşti, 1995’te evlendi. Evinin eşyaları ve diğer masraflarla ilgili, nasîbi olanlar hizmet etti. Şu anda iki oğlu, iki kızı var, mutlular.

Yemenli Ahmed Efendi’nin yaşadıkları, kendi ağzından üç kişi tarafından dinlenerek tercüme edilip, fakirin şâhit olduklarıyla birlikte aynen tarafımdan kaleme alınmıştır.

Mahmud Sâmi Kirazoğlu

*****

Faceden alıntı

19 Ağustos 2019 Pazartesi

Sevmek ilgilenmektir


Sevmek ilgilenmektir

Adam evinde otururken birden kapı çalınır. İnip bakar. Bir de ne görsün eski tanıdıklarından biri. 

Allah rızası için sadaka istemeye gelen bu eski dostu mahcup etmemek için kendisine görünmez. Hemen içeri koşup eline sandıktan ne geçerse hepsini getirip, kapı aralığından uzatır. Dilenci dua ederek gittikten sonra o zat hüngür hüngür ağlamaya başlar…

Hanımı, verdiklerin gözüne çok göründü, yaptığın cömertliğe pişman oldun da ondan dolayı mı ağlıyorsun? diye sorar. Adam şöyle cevap verir:


Hayır! Aklına gelen yanlış. Ben verdiğim para için değil, uzun zamandan beri görmediğim bir dostumun halini sorup araştırmadığım için, onu dilenmeye zorlanacak
duruma getirişime ağlıyorum!


Gelin bu adama eşlik edip biz de ağlayalım! Teselli bekleyen komşumuza çare olamayışımıza, cevabını unuttuğumuz mektuplara, aramadığımız dostlarımıza,ziyaret etmediğimiz hastalara ağlayalım. Belki en kötüsü de, bu hissimizi yitirişimize ve sevmeyi unutuşumuza ağlayalım. Çoğu şeyin farkına varmadan yaşıyoruz.

Sokakta telaşla ilerlerken hayattan ümidini yitirmiş birisi geçiverir yanımızdan. Alaca karanlıkta pazar artıklarını toplayan yoksulları görürüz. Çöp bidonunu karıştıran adamın parmakları yırtık pabucunun içinde donarken, basit bir boya kutusu ile yaşam savaşı veren minik bir çocuk görürüz.

İyilik yapmayı uzaklarda aramayalım. Aslında o yanıbaşımızda bizi beklemektedir. Öyle insanlar vardır ki, parasızlıktan veya maddi yetersizliklerden dolayı değil, sadece sevgi sözcüğüne hasret olarak ilgisizlikten ölür giderler. 

Bazen, kedinin ayak tıkırtısı veya rüzgarın sürüklediği kağıdın hışırtısı, ümit uyandırmak için insanın yerini alabiliyor.

Bir aile “acaba hangi lokantaya gitsek?” diye düşünürken, yan komşusunun elektrik borcunu ödeyemediği için kullandığı mum devriliyor ve yangın çıkıyor.
Yetimler akşama ne yiyecek?

İyilik, hayata anlam kazandırır.

İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla, hem de sağırlar işitir onu.
Hayat bir iyilik yarışıdır ve sevmektir.
Sevmek ise boş sözle olmaz.
Sevmek ilgilenmektir.
Zaman ayırmaktır.
Paylaşmaktır.
*********
Face'den alıntı



18 Ağustos 2019 Pazar

Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 46


Efkan VURAL - Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 46

   VÂSİ'



              Allah'ın en güzel isimleri olan "Esmaü'l-Hüsnâ" dan biri de el-Vâsi'dir.
Sözlükte “bir nesne bir şeye geniş gelmek, onu içine alıp kapsamak; güç yetirmek” anlamlarındaki se‘a (si‘a) kökünden türeyen vâsi‘ “bir şeyi içine alacak şekilde geniş olan; güç yetiren” demektir. Terim olarak “ilmi, rahmeti ve kudreti her şeyi kuşatan” diye tanımlanabilir. Lugat âlimleri kelimenin kökünden hareketle vâsi‘ ismine “her türlü isteğe karşı ihsan ve lutufkârlığı yeterli olan, ilmi her şeyi kuşatan, rızkı bütün yaratılmışlara yayılan ve rahmeti her şeyi kapsayan” mânası vermişlerdir
        el-Vâsi, Allah'ın ilminin ve rahmetinin her şeyi kuşatmasıdır.
         el-Vâsi,İlmi merhameti,affı ve nimeti sınırsız şekilde, geniş ve bol olan,ikram ve ihsanında sınır olmayan demektir.
        el-Vâsi,Nimeti bol olan, İlmi, rahmeti, kudreti, af ve mağfireti geniş ve sonsuz olan. Sonsuz genişlik ve tahammül sahibi; lim ve ihsanı her şeyi içine alan.
         Bağışlaması bol ve rahmeti çok olan demektir. Yarattıklarına maddî ve manevî genişlik veren Yüceler Yücesi Mevlamızdır. Lütfu bol olan anlamına gelir. 
         Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi kapsayan anlamlarına gelmektedir.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde bazı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:



        “Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” (Tâ-Hâ sûresi , 98.ayet)
 
         "...Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir."
             (Bakara Suresi, 247.ayet)
 
           "Doğu da batı da yalnız Allah'ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah'ın yüzü vardır. Allah Vâsi'dir, varlığı sürekli genişletip büyütür; Alîm'dir, her şeyi en iyi biçimde bilir." (Bakara Suresi,115. ayet)
 
           "Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir."(Bakara Suresi, 261.ayet)
 
            "...De ki: "Doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın fazlı her şeyi kaplar, O her şeyi bilir" (Âl-i İmrân Suresi,73.ayet)
 
             "Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber O'nun azabı, suçlular topluluğundan uzaklaştırılamaz." (En’âm Suresi,47.ayet)


             Yüce Allah'ı vasi isminin anlamı ile düşünüp, O'ndan yardım ve mağfiret istemeliyiz. Allah'ın lütuf ve merhametinden ümit kesmemeliyiz. 
 
              Sosyal yaşamımızda ve İbadetlerimizde Yüce Allah'ı bu anlamda tefekkür etmeliyiz. 

 (Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)
 
 (Devam edecek)

Efkan VURAL
 


--



SADAKA TAŞI NEDİR?


SADAKA TAŞI NEDİR?


 0

Sadaka taşı nedir? Osmanlı’da sadaka nasıl verilirdi? Osmanlı’da sadaka taşı uygulaması…

Sadaka taşı, yaklaşık iki metre boyunda, silindir veya dikdörtgenler prizması şeklinde olan taşlardır. Sadaka taşı, genellikle cami, çarşı, hastane vb. yerlerde ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için para, altın vb. bırakılan özel yerdir. Osmanlı döneminde yaygın olarak görülen bu yardım şeklinin kökeni Selçuklulara kadar uzanır.
OSMANLI’DA SADAKA TAŞI UYGULAMASI
Osmanlı’da, derd‏ini‏ ki‏mseye anlatamayan fak‏irler ‏ihti‏yacı olduğunda gecen‏in geç saatler‏inde sadaka taşının yanına gel‏irdi. Bu taştan parayı aldıktan sonra, kalanını kend‏isi‏ g‏ibi‏ i‏ht‏iyacı olanları düşünerek bırakır ve sadakayı bırakana kalbi‏nden dua ederdi.
Ecdadımız Osmanlı, sadaka taşlarıyla yardımlaşmayı asalet‏, fazi‏let‏ ve hassas‏iyet‏ göstererek en güzel şekilde çözüme ulaştırdı.
SADAKA TAŞLARI NASILDI?
Sadaka taşları genell‏ikle 2 metre boyunda, s‏li‏ndi‏r şekl‏inde olur ve şeh‏irde, kasabalarda cam‏, çeşme yanı, hastane gi‏bi‏ i‏şlek yerlerde olabi‏ld‏iğ‏i gi‏bi‏ sadakayı alanın da vereni‏n de k‏imseni‏n göremeyeceği‏ tenha yerlere de konulmuştur.
Eski‏den İstanbul’da dört yerde sadaka taşı varmış. Bunlardan bi‏ri Üsküdar çarşısında Mimar Sinan’ın yaptığı hamamın karşısındaki  Gülfem Hatun Camiî’nin avlusundaymış. Diğerleri  de Üsküdar Doğancılar, Karacaahmet ve Kocamusatafapaşa’daymış. Bugün bu sadaka taşlarından sadece, Doğancılarda olanı d‏iki‏li‏ duruyor.
MERHAMETİN İDEAL ÖLÇÜSÜ
Merhamet ve muhabbeti vakıf hizmetlerine ve hayırlarına en ideal ölçülerle aksettiren ecdâdımız, bîçârelerin, fakirlerin, dulların, yetimlerin izzet ve haysiyetlerini korumak için de âzamî bir dikkat, nezâket ve gayret göstermişlerdir. Sadakayı verenle alanın birbirini görmemesini temin maksadıyla câmilerde “sadaka taşları” ihdâs etmek ve muhtaçlara dağıtılacak olan yemekleri, onların haysiyetlerini rencide etmemek için gece karanlığında dağıtmak gibi hassâsiyetle­r, merhamet ve muhabbetin ideal ölçüde gerçekleştiği örnek bir davranış üslûbudur.
Hattâ, hizmetkârların gönülleri incitilmesin diye kazâ ile kırdıkları veya zarar verdikleri eşyâları tazmin eden bir vakfın kurulmuş olması, ne kadar ibretli ve hayal ötesi bir duygu derinliğidir. Bunlar da günümüzde, insanlık izzet ve haysiyetini lâyıkıyla takdîr edebilmek için ehemmiyetle hatırlanması ve kazanılması lâzım gelen hayâtî düsturlardır.
SADAKADA GİZLİLİĞE RİAYET
Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında veren kimsenin de gurur ve kibre sürüklenip kendini beğenmesine sebebiyet verir.
Fakat bâzen sadaka veren ve hayır işleyenlerin îlân edilip halka bildirilmesinde fayda görülebilir. Böylece halk, fukarâya yardım husûsunda teşvîk edilmiş olur. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak:
“Sadakaları açıktan verirseniz, bu güzel bir şeydir. (Fakat) onları fakirlere gizlice verirseniz, sizin için daha hayırlı olur.” (el-Bakara, 271) buyurmuştur.
Müfessirler bu âyetten zekâtın açıktan verilmesi, sadaka ve diğer hayır-hasenâtın ise gizlice yapılması gerektiği hükmüne varmışlardır.
İnfâk husûsundaki en güzel edeb, “sağ elin verdiğini sol ele bile fark ettirmemek” tarzında milletimizin de darb-ı meselleştirdiği bir ölçüdür ki, hadis-i şerifte bu tür insanların Arş’ın gölgesi altında gölgeleneceği müjdelenmiştir. Ecdâdımız, infaktaki bu edebin en güzel nümûnelerini sergilemişlerdir. Târihimiz bunun en güzel şâhididir.
Nitekim meşhur vakfiyesinde görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ölçüleriyle kâideler koymuştur.
Pâdişâhı böyle bir edeb sergileyen cemiyetin fertleri de, sadakalarını bir zarf içinde câmîlerdeki sadaka taşlarınabırakırlar, muhtaçlar da vereni görmeksizin oradan ihtiyaçları kadarını alırlardı. Lâkin insanlar, ahlâk ve mesûliyet duygusu itibâriyle o derecede faziletli bir durumda idilerdi ki, ihtiyaç sâhipleri de o serbestliği istismâr etmezlerdi. Böyle sadaka taşları eski câmilerimizin bazılarında hâlâ mevcuttur. Maalesef bugünkü nesiller o taşları görür de onların ne işe yaradıklarını bile bilmezler.