26 Aralık 2013 Perşembe

Secde İle Hiçlikte Yükseliş


Secde İle Hiçlikte Yükseliş

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
Kuşkusuz Rabbin katındakiler O'na kulluk etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih eder ve yalnız O'na secde ederler.” (A’râf, 206)
 

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!” (Müslim, Salât 215. Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 78)
 

Secde halinin kulu Rabbine yaklaştırmasının bir de tarihî yönü vardır. Kur'ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere, Allah Teâlâ Âdem (as)’ı yarattığı zaman meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmişti. O zaman bütün melekler secde ettiği halde İblis kibirlendiği için secde etmemiş ve böylece Allah’ın rahmetini kaybederek kâfirlerden olmuştu (Bakara, 34).

İnsan Cenâb-ı Hakk’ın yüce huzurunda alnını yere koyup secde etmek suretiyle “Rabbim, ben senin yüceliğini kabul ediyorum. Senin emrine uyarak huzurunda secde ediyorum. Ben şeytanın yanında değil, meleklerin safında yer almak istiyorum. Benim kulluğumu kabul et” diye Rabbine niyâz etmektedir. Secde halini değerli kılan kulun işte bu samimiyetidir.

İnsan, Rabbine yakın olduğu halleri ve zamanları iyi bilmeli ve bunları, Efendimiz’in tavsiye buyurduğu gibi, dua ederek değerlendirmelidir. Burada, ilgisi sebebiyle, kulun Rabbine en yakın olduğu bir diğer zamanı daha belirtelim. Peygamber (as)’ın haber verdiğine göre gecenin son üçte biri, yani teheccüd namazlarının kılındığı seher vakti, kulun, Rabbinin rahmetine yakın olduğu zamandır (Tirmizî, Daavât 118; Nesâî, Mevâkît 35). Bu zamanların kıymetini iyi bilmelidir.

​​
--

25 Aralık 2013 Çarşamba

Kendini Tanımaya Dayanabilir misin?

Kendini Tanımaya Dayanabilir misin?
 
İnternetteki ve İzmir’deki yoğun çalışmalarıyla tanınan SÖZLER KÖŞKÜ İLİM VE KÜLTÜR DERNEĞİ nde iman hakikatlarını gençlere sohbet ederek anlatan genç İngilizce öğretmeni FATİH YAĞCI kardeşimin çok güzel bir yazısını paylaşıyorum....   
 
 
Fatih Yağcı                
 
Fatih Yağcı
 
Senin hiç yanından ayrılmak istemeyen ama senden nefret edip mahvetmek isteyen birisi var yanıbaşında.  

Seni  senden daha iyi tanıyan ve seni devirmek için bir açığını bekleyen aldatıcı bir düşman… 

 
Sen uyursun o uyumaz rüyalarına dahi girer. Şeytandan bahsediyorum. Ölene kadar peşimizi bırakmayan azılı düşmanımız.

Bu yazıyı yazarken beni görüyor, sen okurken seni duyuyor. Araya girmek istiyor!

 
Şöyle bir düşünüyorum da bu şeytan, harbiden çok şeytan… Herkese farklı bir noktadan yaklaşıyor. 

Kimine paradan

Kimine aşktan

Kimine cinsellikten

Kimine lezzetli bir gıybetten

Kimine egosundan

Kimine alkolden

Kimine medeniyet oyuncaklarından

Kimine hırstan

Kimine açgözlülükten

Kimine kıskançlıktan

Kimine tembellikten

Kimine öfkeden

Kimine tevazu kılıfında riyadan…

 
Tarihe bakıldığında bu saldırılara karşı muzaffer olan orduların ortak bir özelliği vardır. 

 
Düşmanlarını çok iyi analiz edip, düşmanlarının hangi noktadan saldıracağını tahmin edebilmeleri…” 

 
Burada kendimize sormamız gereken soru şu olmalı. “Ben şeytan olsam kendimi hangi zaafımdan kandırırdım”. 

 
Lütfen yazının bu kısmında okumayı bırakalım ve kafamızı kaldırıp 10 saniye düşünelim. 

 
“Hangi yönüm çok zayıf?” Sorunun cevabını düşünmeden yazıya devam etmemenizi rica ediyorum.
 
 
Bulmakta zorlanıyorsanız yukarıdaki listeden eleme yoluyla bulabilirsiniz. 

 
En tehlikeli ve sıkıntılı imtihanı size söyleyeyim mi? 
 
Yukarıdaki şıklardan en tehlikeli ve uçuruma sürükleyeni  şudur:  Hangisi benim zaafım diye düşündüğümüz halde hiçbirini zaafımız olarak göremememizdir. 

 
Hiç doktora gitmeye gerek yok. Direk körlük teşhisini koyabiliriz. Körlüğün tedavisi türk filmlerindeki kadar kolay değil. Ancak imkansız da değil.

 
Körlüğün ana sebebi enaniyettir(benlik). Enaniyet sahibi bir insan, kendi bilgi ve birikimini diğer insanlardan üstün gördüğü için yeni bilgilere karşı alıcıları kapalıdır. Yanlışlarını düzeltmesi zordur. Ve düzeltirken de ciddi zorlanır. 

 
Enaniyeti kırmak için düzenli ilaç(!) kullanımı yapmaktan başka bir çare  yok! 

 
Bu ilaç nedir ve nasıl mı kullanılır? Nefsimize hitap ederek okuduğumuz Risale-i Nur'lar... 

 
Sabah, akşam Risale-i Nur eserlerinden istifade etmek bile yeterli değildir” desem Nur Talebeleri bana kızar mı acaba?!

 
Evet yeterli değildir. Risaleleri bizzat nefsimize hitap ederek okumadığımız sürece aldığımız ilim bizde daha fazla enaniyet yapacaktır. Buna “ilimden gelen enaniyet” denir.

 
O halde risalelerin özellikle nefis terbiyesi yapan bölümlerini evrad kadar sık okumalıyız. Ama sende enaniyet olmadığını düşünüyorsan, okumana lüzum yok çünkü sen zaten olmuşsun. :)

 
Tarih : 13.03.2013 Kaynak : Risale Ajans
 
 

​Su Mucizesi


Su Mucizesi
​​



KAR kristallerinin harika görüntüler verdiğini ve her kristalin diğerinden farklı olduğunu biliyoruz. Bu bilgiden yola çıkan Japon bilim adamı Masaru Emoto “Şayet suyu dondurup karda olduğu gibi kristallerine bakabilirsem, her kristalin eşsiz ve benzersiz olduğunu görürüm” fikrine varmış.



Oluşturduğu buz kristallerinin fotoğraflarını çektiğinde son derece zarif ve değişik geometrik şekiller elde etmiş. Ancak deneyi şehir suyuyla yaptığından sonuç felâket olmuş. Bütünlüklü tek bir kristal bile şekillenmemiş.
 



Suyu sterilize etmek için kullanılan klorun, suyun doğal yapısını düpedüz mahvettiğini tespit etmiş. Halbuki insan eliyle müdahale edilmemiş sulardan (kaynak ve pınar suları, buzullar, yeraltı suları, temiz akarsular vb) daima bütünlüklü harika şekilli kristaller teşekkül etmekteydi. Sonra Emoto farklı deneylere karar verdi: Sevgi ve nefret dolu kelimeler yazıp bu kâğıdı su dolu şişeye sardı ve suyun tepki verip vermeyeceğine baktı.
 
 
Suyun “teşekkür ederim” yazısına son derece güzel bir kristalle karşılık verirken, hakaret ve nefret içeren cümlelere biçimsiz, parçalı kristal ürettiğini hayretle müşahade etti. Ayrıca suya okunan olumlu, teşvik edici kelimelerden çıkan titreşimlerin olumlu etki bıraktığını; olumsuz kelimelerin oluşturduğu titreşimlerin hayatımızı paramparça etme gücüne sahip olduğunu da gözledi. Suyun ürettiği kristallerle farklı bir dünyaya girmişti.
 
“Su bana insan ruhunun zarafetini ve sevginin dünyamızdaki büyük etkisini öğretti” diyor. Bu deneylerden sonra Emoto “Şuurun ve kelimelerin enerjisinin, gözlerimizle gördüğümüz şeyleri değiştirebileceği” fikrine vardı. Cenab-ı Hak “Biz canlıyı sudan yarattık” (Enbiya, 30) buyuruyor. Su böylesi bir öneme sahip. Hayat için gerekli besinleri çözündürme ve bunları dağlardan nehirlere, oradan da okyanuslara taşıma gibi eşsiz yeteneklere haiz.
 
 
EMOTO’DAN öğrendiğimiz bir başka husus da şu: İnsan beyni ve bedeni yüzde 70 sudan teşekkül etmiştir. Sevgiyle, iyi niyetle, Rabbimizin adıyla bir şeye yaklaştığımızda içimizdeki su bize olumlu cevap verecek, harika kristaller oluşturacaktır. Hepimiz bu müthiş enerjinin farkında olmalıyız. Çünkü herhangi bir şeye nazar ettiğimizde bakış açımızla o şeyi etkileriz. “Ben neyim ki?” deyip geçmeyelim. Bakışlarımızda ve niyetimizde dünyayı değiştirecek güç vardır. Baktığımız insanın bünyesindeki su, çevredeki suyla rezonans içindedir.
 



Sevgiyle, teşekkürle, karşımızdaki için hayır düşünerek ve iyi niyetle yaklaştığımızda çok şeyin güzel ve olumlu yönde değiştiğini görürüz. Cansız, şuursuz zannettiğimiz nesnelerin böyle olmadığını, kendilerine has bir şuurlarının olduğunu anlarız. İnsan bedeni zaten şuurludur ve şuur da ruhtur.
 
Bedenimizde dolaşan suyun harikulade güzel kristaller oluşturma becerisine sahip olduğunu bir düşünelim. Sevgi ve huzurun iyileştirici gücünden daha üstün bir şey olmadığını anlarız. Sevgi dolu oldukça, negatif güçleri ortadan kaldırıp bedenimize yeniden dinçlik ve sıhhat kazandırırız. Bakış açımızla suyun tadının farklılaştığını biliriz.
 
Yürüyüş veya benzeri egzersizden sonra veyahut güneşli bir havada susamışken içtiğimiz suyu ferahlatıcı ve lezzetli buluruz. İçimizden hissettiğimizi adeta suyun tadında fark ederiz. Meselâ Rabbimize verdiği nimetten dolayı şükrederek içtiğimizde suyun bizatihi kendisi fiziksel olarak dönüşüme uğrayacaktır. Aynı suyu farklı bir duyguyla içtiğimizde ise aldığımız tad değişecektir.
 
 
Emoto, dua edilen suyunda farklı kristaller verdiğini tespit etmiş: “Duanın titreşimlerinin sudaki her şeyi anında etkilediği şüphesizdir” diyor. Ciddi bir rahatsızlık geçirip bıçak altına yattığımda salih ve faziletli bir büyüğüm “şifa bulursun inşallah” niyetiyle bir şişe suya dua okuyup içmem için bana göndermişti.



Geleneğimizdeki bu hadisenin bilimsel bir temelinin bulunduğunu da Emoto’nun tecrübelerinden anlıyoruz.
 
Sefa Saygılı - Zafer Dergisi
 
 
 (Kaynak: Su Mucizesi. Masaru Emoto. Kuraldışı Yayınları.) www.zaferdergisi.com
 
 
 

Bu yangın söndürülebilir mi?

Bu yangın söndürülebilir mi?


ZAMAN gatesi yazarı , bazılarının cemaatin sözcüsü dedikleri, benim yazılarını beğenerek okuduğum sevgili Hüseyin Gülerce hocamın Hükümet-Cemaat konusunda son yazısı aşağıdadır...




Hüseyin Gülerce
h.gulerce@zaman.com.tr
 

Bu yangın söndürülebilir mi?

 
 
Önce dershaneler, şimdi de rüşvet ve yolsuzluk operasyonu üzerinden, giderek büyüyen bir yangın var. Bu yangın, hükümet-cemaat meselesini çoktan aştı. Yanan Türkiye’dir, yanan ülkemizdir, milletimizin geleceğidir…
 
 
İnsanlar telefon açıyorlar, önünüzü kesiyorlar. “Ne olur bir şeyler yapın. Bize ne oldu? 40 yıllık çileler, sıkıntılar, omuz omuza yürümeler, tam da düze çıkıyor iken bize ne oldu? Ne olur seyretmeyin, ne olur, Allah aşkına bir şeyler yapın” diye gözyaşlarıyla feryat edenler var… Yangını kim başlattı, kim büyütüyor, kabahat kimdeydi, sorularının pek bir önemi yok. Bugün mesele, yangının nasıl söndürüleceğidir… Yangına benzinle gidilmez. Yangına su ile gidilir. Yangının büyüklüğüne aldırmadan kimin elinde bir damla, bir maşrapa su varsa yangının üzerine dökmeli. Vakit geçmiş değil. Gelinen noktada her şeye rağmen bu yangın söndürülebilir. Zararın neresinden dönülse kârdır.
 
 
Şahsen öncelikle, yatıştırıcı üslubu öne çıkarmak gerektiğine inanıyorum. Birbirimizin iyi taraflarını, iyiliklerini konuşalım, yazalım. Yangına körükle gidilmesin. Bu günlere kolay gelinmedi. Hep birlikte horlandık, aşağılandık, ötekileştirildik. Hep birlikte din ve vicdan özgürlüğünü, Türkiye’nin askeri vesayetten kurtulmasını savunduk. 12 Eylül 2010 referandumundaki demokrat ittifak, Türkiye’nin önüne yeni kapılar açtı. Bu kapıların muhafazakâr, demokrat, özgürlükçü, liberal kesimlerden oluşan büyük kitlenin üzerine kapanmaması gerekir.
 
 
Üç temel ilkede anlaşmalıyız: Birincisi; yolsuzluk, rüşvet, devletin malına göz koyma, yetimin hakkını çiğneme karşısında kimse taviz vermemelidir. Ucu kime dokunuyorsa, nereye varıyorsa üzerine gidilmeli. Hukukun içinde kalarak, kimseyi peşin peşin suçlu ilan etmeden işin gereği yapılmalı.
 
 
İkincisi, devlet içinde seçilmiş iktidara karşı, paralel güç oluşturma, kafa tutma, tuzak hazırlama peşinde olan kim varsa gözünün yaşına bakılmasın. Milletin AK Parti’ye sandıkta verdiği iktidar emanetini korumak, milletin namusunu korumak gibidir. Seçmen, falanlar, filanlar da iktidara ortak olsunlar diye oy vermiyor. Hiçbir bürokrat amirleri dışında bir yerlerden emir, talimat alamaz. Buna kimse rıza gösteremez, göz yumamaz. Bunda müttefikiz. Tıpkı bunun gibi, iktidar da bürokraside, sadece liyakati, dürüstlüğü, hukuka riayet etmeyi kıstas almalıdır. “Bizden olanlar-olmayanlar” ayırımı, Allah göstermesin devlette ikilik çıkarır. Türkiye, o kötü günleri yaşadı. Öğretmenler TÖB-DER, Ülkü-Bir diye; polisler Pol-Der, Pol-Bir diye ikiye ayrıldılar. Hele bugün, birkaç yüz bürokrat yüzünden iyilik ve hayır peşinde koşan milyonların karşıya alınması daha büyük bir tehlikedir…
 
 
Üçüncüsü, laf getirip götürenlere, kara propagandaya, iftiralara prim verilmemelidir. Mesela, “Cemaat İstanbul’da şu adayı destekleyecek, falan partiyle ittifak edecek” söylentileri, yangına benzin dökmektir. Şahsen ben bu meselede, Hürriyet’in Pazar ekinde yayımlanan şu cevabı verdim: “Öncelikle Hizmet hareketi hakkında konuşamam. Yerel seçimlerde aday daha fazla öne çıkıyor. İnsanlar yaşadığı şehre, ilçeye kimin daha yararlı olacağına bakıyor. Bazı yerlerde, iktidar partisinden başkan olursa daha fazla hizmet gelir, düşüncesi de etkili oluyor. Son hükümet-cemaat meselesinden dolayı gönlüm kırık olsa da, ben oyumu, yaşadığım Yalova’ya göre kullanacağım. Kararım şimdiden net. Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum.”  Yangın, hâlâ söndürülebilir…
 
 
 
 

24 Aralık 2013 Salı

HAYIRLI CUMALAR


 
Peygamberimizin SAV hadisini biliyorsunuz:
Bir ateist veya Hristiyan biri Müslüman olduğunda hayatı boyunca işlediği bütün günahları silinip sıfırlanıyor...

Bakınız resimdeki ayette Rabbimiz ne diyor:
Esprili dille söyleyeyim: Allah gavura bu kıyağı yapıyor da tövbe eden Müslümana yapmaz mı?
Yapar, hem de günahları resetlemekle kalmıyor, tövbesinde samimi olup tövbeli halini korursa o günahlar sevap hanesine giriyor...
 
 
 
 
 
***************************************
 
“Gerçek pehlivan, güreşte rakibini yenen değildir. Gerçek pehlivan, öfkelendiği zaman öfkesini yenendir.” ( Buhari: Edeb 76; Müslim, Birr: 107,108 )


Ebu Hureyre (radıyallahu anhu) ’den rivayet edilen bu hadiste gerçek güçlünün kim olduğu görülmektedir.
Güçlü kuvvetli olmak dinde övülmüş olmakla birlikte burada asıl güçlü kişinin; öfkelendiğinde nefsine uymayıp öfkesini yenen kimse olduğu belirtilmiştir.
Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır” ( Müslim, Kader,34 ) buyurmak suretiyle beden gücünün öneminden bahsetmiştir.
Bu hadiste ise beden gücü ne kadar kuvvetli olursa olsun, asıl pehlivanlığın bu olmadığını, asıl gücün nefsin arzu ve isteklerini kontrol altına almak olduğunu ifade etmiştir.
Dolayısı ile gerçek güç ve kuvvet sahibi Müslümanlardan olabilmek için gayret gösterilmesi gerekmektedir.

 
Fotoğraf


23 Aralık 2013 Pazartesi

Köpek Neden Necistir (Pistir)?

Köpek Neden Necistir (Pistir)?

 
İnsana en yakın hayvanlardan biri olduğu halde köpek neden necistir(pistir)?
İnsana en yakın hayvanlardan biri olduğu halde köpek neden necistir(pistir)?


Köpeği ve bizi yaratan sonra da şeriat koyan Allah Teâlâ’dır. O diliyor ve dilediğini emrediyor. Bizim tercih hakkımız yoktur. Sadece ‘itaat ettik’ deriz.


Eğer bize, o emredilen işe dair bir hikmet, sır ulaşırsa onu inceleriz. Sırrını bilmediğiniz emirleri irdelemeyiz. Ona itaatimizin o yönüyle değerli olacağını anlarız.


Kur’an-ı Kerim, Ashabı Kehf’in peşine takılan köpeği bize kadar ulaştırmıştır. Kur’an’da köpeğin anıldığı ayetler de vardır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hadislerinde ise köpeğe karşı titiz bir uyarı görmekteyiz.


Ebû Hüreyre’den yapılan rivayete göre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:


“Kim, ne av, ne sürü ne de tarla için olmayan bir köpeği yanında tutarsa, her gün amelinden iki kırat eksilir” buyurmuştur. (Sahîh-i Müslim Muhtasarı, 1,1575)



NOT: Burada evlerde, evlerin içinde beslenen süs köpekleri kastedilmektedir. Bilindiği gibi tüm köpeklerin derileri doğal olarak bakteri üretmekte, salyasında, etinde ve derisinde trişin denilen Kurt ve Tenia diye Tıpça, adlandırılan bağırsak parazitlerini barındırmakta olup, bu parazitler evlerde insanlar ve özellikle çocuklar için tehlike oluşturmaktadır. Mikroskop ve bakterinin bilinmediği, teknolojinin henüz gelişmediği bir dönemde, Yüce Peygamber’e bunlar, Allah tarafından O’na bildirilmiştir.


Köpek, gerektiği yerde yasak değildir. Zevk için beslenip büyütüldüğünde sakınca olmaktadır.
Köpeğin böyle bir hüküm taşıması yanında, insana sempatisini, sadakatini iyi bir imtihan konusu olarak görmek zorundayız.


Köpekten daha soğuk hayvanlar hakkında konmayan kural köpek için konmuştur. Onca ekonomik verimliliğine rağmen domuz, Müslüman kültüründen uzak tutulmuştur. Bunun adı imtihandır!
 
 
Nureddin Yıldız – Anahtar Cevaplar
 
 
 

21 Aralık 2013 Cumartesi

(Evlilik Okulu 12. Ders) Adını Güzel Söyle

(Evlilik Okulu 12. Ders) Adını Güzel Söyle




Söylemişler gelenler bizden evvel,
Kulak aşık olurmuş gözden evvel.


Mısralarını duyduğumda çok beğenmiş ve “Kulak Aşık Olurmuş Gözden Evvel” kısmını kitabıma isim yapmıştım. “Göz beğenir, burun aşık olur, kulak da sever.”


Göz beğenir; fakat her beğendiğini sevemez. Ve beğendiğinden de çabuk vazgeçebilir.


Burun aldığı kokularla beyin de olmadık işler yapabiliyor. “Aşk kokudur” diyor bilim adamları. Nasıl her insanın parmak izleri farklıysa her insanın vücut kokuları da farklı oluyor.


Kulak ise kalbe giden yoldur. Sevgiyi de aşkı da yaşatan, yeşerten kulaktır. Sesini, sözünü sevmediğiniz birini gerçekten sevmiş olmanız zordur. Sözü sevdiren onun güzelliğidir.


Rabbimiz güzel sözler söylememizi tavsiye ediyor:


“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.(İsra sûresi 53. âyet-i kerîme)


Allah Resulü: “Güzel söz sadakadır.” ve “Sözlerde büyü etkisi vardır.”buyuruyor. Kötü sözler insanları birbirinden soğutur, tatlı sözler ise sımsıkı bağlar.


İyi bir iletişim; öncelikle güzel hitapla başlar. Hitap; sözün başladığı yerdir. Sözün gidişatını belirler, çoğu zaman. Hitapta ilk adım karşımızdaki kişinin ismini güzel söylemektir. On yaş altı çocuklara “aşk nedir?” diye sormuşlar; cevapların içinde en çok beğendiğim: “Aşk öyle güzel bir şey ki, o isminizi söylediğinde “Benim ne güzel adım varmış dersiniz.”


Sevdiklerimizin ismini nasıl söylüyoruz ya da söylüyor muyuz? Bir evlilik bozulmaya başladığında ilk kaybedilen isimdir. Karı-koca birbirinin isimlerini söylemeyi bırakır “baksana, alo, bizimki, babamız, anneniz…”gibi tuhaf şeyler söylemeye başlarlar. Karı-koca başkalarının yanında eşine hitap etmesi gerektiğinde “bu” demeye başlar. Tanınmış o zamanlar çok iyi bir evlilikleri varmış gibi görünen bir karı kocayı birlikte katıldıkları bir televizyon programında izlemiştim. Erkek karısından bahsedeceği zaman hep “bu” diyordu. “Bitmiş bu evlilik” diye düşünmüştüm ve daha sonra doğru bir öngörü olduğunu gördüm.


Sevgili Peygamberimiz bir gün Hz.Aişe validemize: “Ya Aişe senin bana kızdığın ve benden memnun olduğun zamanları ben bilirim.” buyurdu.


Hz. Aişe validemiz sordu; “Nereden bilirsin ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz bu soru üzerine şöyle cevap verdi: “Benden memnun olduğun zamanlarda ‘Muhammed’in Rabbine’ diye yemin ediyorsun. Kızgın olduğun zamanlarda ise ‘İbrahim’in Rabbine’ demektesin”


Bunun üzerine Hz. Aişe Resulullah’ı memnun edecek bir cevap verdi: “Ey Allah’ın Resulü doğru söylüyorsun. Ancak ben kızdığımda sadece senin ismini dilimden bırakırım; sevgin ise her zaman kalbimde yaşar.”


Farkında olmadan pek çoğumuz bunu yapıyoruz. Kızgınlık anında ilk yapılan karşıdakinin ismini terk etmek oluyor. Çocuklarımıza kızdığımız zaman “oğlum, kızım” demek bile içimizden gelmez.


Kızgınlıklar eşler arasındaysa ve sürekli tekrar ediyorsa eşler birbirinin ismini unutacak duruma geliyorlar.


Geçmiş yıllarda bir hanım “Akşam misafirimiz vardı; kocam benden bahsederken yaklaşık yirmiden fazla “bu” dedi. ‘Bu dedi ki, geçen gün bununla gitmiştik…gibi” Kadın çok üzülmüş. Konunun önemine binaen “Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz” kitabımda “Bu” diye bir hikaye yazmıştım.


Peygamber efendimiz isim konusuna çok önem vermiştir; devesine, kılıcına bile isim vermiştir. Anlamı güzel olmayan isimleri değiştirmiştir. Sevdiklerine isim dışında tatlı hitaplar bulmuştur. Hz. Aişe’ye Hümeyra, “pembe yanaklım”, Ya Uveyş “Aişecik” gibi hoş hitaplarda bulunurmuş. Kızı Fatima ya, Hz. Ali’ye ve sahabeden sevdiklerine onların güzel özelliklerini vurgulayan sıfatlarla hitap etmiş. Toprak babası, Kedicik babası, Allah’ın aslanı, Allah’ın kılıcı… Süt annesi Halime’ ye ve çocukken evinde kaldığı amcasının hanımı Fatıma Hanıma “Anneciğim” diye hitap ederdi.


Bizim kültürümüzde saygı önemli olduğu için “anne, teyze, amca, dayı…”gibi yakınlık ifade eden hitapları kan bağımız olmayan kişilere de kullanırız. Bu durumda önemli olan hitaptan bizim değil; karşımızdakinin hoşlanıp hoşlanmadığıdır. Mesela yaşımıza yakın birine abla diyorsak ki kadınlar yaşlı görünmeyi sevmediği için hoşlanmayabilir, baştan kaybetmişizdir. Yaş takıntısı olan bir kadına “teyze” demek o kişi ile aranıza duvar örmek gibidir.


Eski bir adetimizde de (hâlâ devam eden yerler varsa bilmiyorum) karı-kocanın başkalarının yanında özellikle aile büyüklerinin yanında birbirlerinin isimlerini söylemeleri ayıp sayılırdı; bu yüzden söyleyemezlerdi. Tabii isim dışında hitap da kullanılmıyordu. Bu edepten sayılırdı, bunun edeple ne ilgilisi olabilir çözemedim. Hani Allah Resulünü örnek alacaktık? Hatta isim söylememeyi dindarlık saymak bile var. Oysa bu kişiyi yok saymak gibi bir şey. Bu adetler yüzünden ömrü “bakhele” demekle geçen karı-koca çoktur. Allah’tan hacca gitmek gibi bir ibadetimiz var da karı-kocalar belli bir yaştan sonra olsa da “Hacı bey, Hacı Hanım” diyerek birbirlerine hitap etme imkanı bulabiliyorlar.


Bizde sevgili peygamberimizin yaptığı gibi güzel sıfatlarla hitap pek yoktur.


Sıfatlarla hitabı biz genellikle karşımızdakini yermek için, bir eksiğini göstermek için kullanırız. Kilosunu fazla bulduğunuz karınıza “tombişim” diye hitap etmeniz kalbini kırıp size karşı kırgınlık duymasından başka bir işe yaramaz. Kişinin arkasından bile olsa hitap çok önemlidir. Mesela kayınvalidesine “o kadın” diyen gelin ya da damat saygı sınırlarını zorlamışlar ve aralarına buz duvarı örmüşlerdir.


İstanbul’un bir ilçesindeki ailelerin lakaplarını gördüm bir sitede. Lakapların çoğu rencide edici; içlerinden çıksa çıksa beş on tane düzgünü ancak çıkar. Geneli şöyle minvalde gidiyor: “Çürükhacı, bitşükrü, dilki, eşkiya, garafadik, hayta,patlak, pırtıl, tırık, yılankırhan, zımbırık, çöpadil…” İslam ahlakına uyar mı bu lakaplar? Kaç nesil bu lakaplarla anılmak zorunda kalıyor. Bir aileyi hoş olmayacak şekilde anmak İslam terbiyesine, Resululluh’ın sünnetine hiç uyar mı? Allah’ın rızasına uyar mı?


Rabbimiz “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” buyuruyor. (Hucurat /11) Söylediğimiz güzel sözlerin iki dünyada mükafatı, kötü sözlerin ise hesabı vardır, azabı vardır. Kötü lakap takmak yasaklanmış.


O halde karşımızdakinin hoşlanmadığı kötü hitaplardan sakınıp, birbirimize güzel hitaplarda bulunmaya gayret etmemiz gerekiyor, sözlerimiz sevgimizi beslesin. Özellikle eşler arasında daha da dikkat etmek gerekiyor. Hitap eşe “seni seviyorum, benim için değerlisin” mesajı vermeli.


Özellikle peygamberimizin yaptığı gibi güzel vasıflara vurgu yapan hitaplar, kişinin o vasıfları korumak istemesine ve geliştirmesine sebep olur. Hataya dikkat çeken kötü hitaplarda o hatanın kalıcı olmasına sebep olabilir. Kullanılan kelimeler hipnoz gibi etkiler.


Sevgiyi ifade eden “aşkım, hayatım, birtanem…” gibi hitaplar ise günümüzde fazla kullanımdan etki kaybına uğradı. Mesela kadın; çocuğuna, kedisine, arkadaşına, kardeşine “aşkım” diyorsa kocasına “aşkım” demesi eşinin ne kadar hoşuna gidebilir.


Hitaplarla ilgili bir hikaye yazarken epeyce araştırmıştım. Karı-koca arasında en beğenilen hitaplar: Kadına; “Sultanım, gülüm, ceylanım, tatlım, kıymetlim,güzelim, sevdiğim…Erkeğe; “evimin güneşi, gönlümün aydınlığı, yiğidim, yarim, sevdalım, huzurum…”


Tabii hitaplarda cinsiyete uygun olarak yapılırsa daha doğru etki bırakır. Bir erkeğe “bebeğim, tatlım, yavrum” demek ya da erkeğin isminde kısaltma yapıp “cik” ekleri getirmek pek hoş etki bırakmasa gerek. Ya da bir kadına “yiğidim, aslanım” demek. İki cins içinde ortak kullanılan hitaplar da var tabii ki. Daha çok klasik hitaplar ortak kullanılıyor. “Canım, hayatım, aşkım….”


Bir de “karıcığım-kocacığım, benim güzel karım” hitapları seviliyor. Çünkü bu hitapları kimse eşi dışında başka birine söyleyemiyor. Sadece eşlere özel bir hitap bu ikisi.


Günümüz gençlerinin eşlerine kullandığı tuhaf hitaplar da var. “minnoşum, böcüğüm, danam, şerefsizim, tosbağam…” gibi. Bu hitapların yapacağı çağrışımlar ne olabilir ki? Ve bu hitapların sevgiyi ne kadar beslediği günümüz aşklarının halinden belli.


Sevgi sözcükleri, tatlı hitaplar özellikle kadınlar için çok değerlidir. Kadınların arada bir sevgi depoları doldurulmalı ki hayat enerjileri tükenmesin. Evlilik ilişkisinde sevgi- saygı dengesinde kadın erkekten saygıyı; erkek kadından sevgiyi eksik etmemeli.


Bu yüzden ismi ya da hitabı söylerken içine duygu katılmalı, hissederek söylenmeli . Hitap ederken ses tonunu iyi ayarlamak, kelimeleri gönülden çıkarmak gerekir. “Hayattan bıktırdın” der gibi “hayatım” demek, “canın çıksın” der gibi “canım” demek kalpte pek iyi bir etki bırakmaz. Sözün etkisini ses belirler. Sesin ayarını da gönül yapar.


Kainattaki her şey sevgi ile güzelleşiyor. Sevmek ibadet hükmündedir. Güzel sözler sadakadır. Sevgi ile suya güzel sözler söylendiğinde içindeki kristaller güzelleşiyor. Suya kötü sözler söylendiğinde kristalleri bozuluyor. Sevgi ile yaptığımız işler bir başka oluyor.


Sevgimizi önce en yakınlarımıza vermek, önce onlarla yaşamak gerek. Sevdiğinizin gönül bahçesini tatlı sözlerle yeşertin, güllerini soldurmayın. Eşinize en son hangi güzel kelime ile hitap ettiniz, bir düşünün? Kadın-erkek iki tarafında eşinin güzel hitabına, tatlı cümlelerine ihtiyacı var. Güzel hitaplarla sevdiklerinizin hayatını güzelleştirin. En önemlisi adını güzel söyleyin. Siz onun adını söylediğinizde “Benim ne güzel adım varmış” diye düşünsün.


Yunus Emre sözün önemini ne güzel anlatır:


Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz,
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.
Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini,
Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz.


Yazıyı Rabbimizin tavsiyesi ile bitirelim:

“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara sûresi/ 83)


Ödev:  Bir sonraki derse kadar eşlerin birbirine güzel hitap etmesi. Bekarlarda anne baba kardeşlerine güzel hitaplarda bulunarak hem sevap kazanıp hem de iletişimlerini güçlendirebilirler.


Yazar Sema MARAŞLI


 

HİKAYE HAYATA TUTUNMA SANATI


HAYATA TUTUNMA SANATI


 

    Anlatacağım sevginin masallaşmış, kırık, bir o kadar da hazin yolculuğudur.  Hayata direnmek adına verilen destansı bir mücadelenin öyküsüdür. Sudiye Kasapçopur 1972 yılında İvriz Öğretmen Okulundan mezun olur. Küçük kardeşi Ekrem ile birlikte çıkar ilk öğretmenlik yolculuğuna. İlk görev yeri Seydişehir’in virane bir köyüdür.

 

    Altı ahır, üstü metruk bir ahşap eve yerleşirler. O yıllar köylerin yokluğu iliklerinde; ülkenin ise terörü yüreğinde hissettiği yıllardır. Bir ışık yakmak için ülkenin aydınlık günlerine, yüreği memleketin kalkınma sevdası ile çarpan Sudiye öğretmen, okulunun binlerce eğitim neferinden sadece biridir, köylere ilaç diye ışık diye gönderilen…

 


    Teyzesinin oğlu Mahmut Bey’le evleninceye kadar, köy şartlarının imkânsızlığını yenme adına, yılmadan, usanmadan başağa renk veren güneş misali, zorlukları kolaya çevirme aşkıyla yapar öğretmenliğini.Mutlu bir evliliğe takılan taçtır annelik.



 

    Tansiyon problemiyle zor geçen hamilelik sürecinin dokuzuncu ayında, kilim çırpmak isterken düşen tansiyonu, çeker onu boşluğa. Boşluğa verir karnında ki bebesini, önce yavrusunun tekmelerini sonra parmak uçlarında tebeşire şekil veren sinir uçlarını…

 

    Kırılıp bin parçaya ayrılmıştır başındaki annelik tacı, habersizce yatmaktadır… Düşme sonrası küçücük bir taş parçası, vücudun da büyük bir hasar bırakırken, kader de felçli yılların dekorunu kurmuştur Sudiye Öğretmenin yaşantısına. Bir daha ayaklarını ve ellerini kullanamayacak olmaktan daha çok yavrusunu kaybetmiş bir annenin hüznüyle bakar hastane duvarlarına.

 

    Denizin yakamozuna vurulmuş yorgun gemi gibidir limana çekilen.  Bedeninin kaleleri bir bir zapt edilirken, başkenti yüreği sokmaz çaresizlik askerlerini içeriye. Kalbi ve gözleri başlatır iç savaşını, beyni verir  emri! “Kurtuluş mücadelesi verenler asla kaybetmezler kaybedenlerin ise ölüden bir farkı olamaz.” Felek yanlış kapıyı çalmıştır. Çaresiz gözlere, çareyi anlatan Sudiye Öğretmenin yenilgiyi kabul etmek yoktur tabiatında. Ağrılar ok gibi saplanırken vücuduna, burçlara dikmek için yeniden alır bayrağı.


    İzmit Kuruçeşme de tekrar başlar öğretmenlik görevine. Her şeye rağmen, beş yıl boyunca sürdürür öğretmenliğini. Okula gelip gitmesinde yaşanan zorluklar sonunda noktalarken öğretmenlik hayatını, içinde yaşanan ayrılık hüznünün ateşini söndürmek adına alır önemli ve zor kararını; “Anne olacaktır”.

 

“Çocuk bakışlarında yürüyorum, karanlık yollarda,

Gözlerim benim ayaklarım.

Duyuyorum çocuk sesleri geliyor kulağıma,

Kalbimle yakıyorum şehrin tüm ışıklarını,

Anne özlemiyle tutunuyorum hayata,

Kalkıyorum düştüğüm balkonun altından,

Öğrencilerim gelmiş, onlar hiç terk etmedi beni!

Umut koymuşum hepsinin adını

Çocuk sesleriyle yüzdürüyorum gemileri

Dala tutulan serçe misali tutunuyorum hayata

Hissiz bedenime dokunuyor çocuk tekmesi,

“Hamileyim!”

Güneş misali bekliyorum doğumu, karanlığın ardında.

Felçli bedenime inat

Herkes den fazla hissediyorum yaşadığımı,

Bir çocuk sesi mi ne sessizliği bozan?

Herkesten fazla seviyorum hayatı,

Taze sabahları emziriyorum,

Göğsümde açıyor hayatın tüm renkleri,

Ben bir anneyim artık,

Kalkıyorum düştüğüm balkonun altından,

Yerde yatan ise çaresizlik!

Çoktan girmiş toprağın altına, eşim kaldırmış cenazesini

Kızımla geliyorlar ellerinde karanfiller

Karanfiller içinde ise şiir tadında bir hayat gizli,

Ümit koyuyoruz kızımın adını ümit…

Çünkü asla kaybetmediğimiz umutlarımız,

Yakamoza vurulmuş gemilerle getirmiş seni…”

 

   Felçli olmasına rağmen iki kız annesi olur Sudiye Öğretmen. Bakıcıları eğitirken, gözleriyle de kızlarını büyütür. Eşine az rastlanır bir hikâyedir bu Sudiye Öğretmenin hayata tutunma sanatını anlatan destansı öyküsü.

 

   Veda vakti gelmiş, ellerini öperken hayata tutunma sırrını soruyorum Sudiye Öğretmene. Kızı Şeyma ile göz göze geliyorlar. Eşsiz, eşinin adını söylüyor. 31 yıllık evliliğimiz süresince, bir gün bile bana yeter demeyen her türlü desteği veren eşi Mahmut Kasapçopur… Sonra ekliyor Sudiye Öğretmen asıl eşimin hikâyesini yazın…  Boşanmaların arttığı, nemli odalarda sıkça ihanetin yaşandığı, günümüzde koca yürekli bir adam. Anlatsak hikâyesini korkar kirli yüzler. Nazar değer güzel insana.

 

   Ve hala o insan yanındaysa ki yanında aşk ile tutuyor Eşinin ellerini. Sevgi kervanları geçiyor yamaçlarından umut fakirleri dolduruyor pınarlarından testilerini düş tacirleri utanıyor, onların gerçeklerinden. Anlat diyor hayallerimizin nur yüzlü dedesi, Mahmut’ u anlat.“Bizim anlatmamız ne ki.Varsın tanımasın onu, kem gözler.O, hikâyemizin gizli öznesi ”Sana nazar değmiş ona değmesin…Hayata tutunma sanatının ipleri var ellerinde belli ki…

 

   Ahmet, Süleyman ve ben veda ederken Sudiye Öğretmene, aslında karamsarlıklarımıza veda ediyoruz. Çoktan almışız hayata dair dersimizi. Sudiye öğretmenin kızı Şeyma uğurluyor bizi. Bir soruda ona soruyorum anne ve babasının mücadele sırrını? Tek kelimeyle özetliyor  “Onlar hayatı hep sevdi ve bize de sevdirdiler.”  Bize de diyorum içimden bize de…  

 

    Kapıdan çıkarken, hala metelik yok cebimizde, kredi kartına güvenip çıkmışız yola ama asla harcayamayacağımız yaşama sevinci var ceplerimizde…

 

    Kasapçopur ailesi zengin etmiş bizleri, hayatı doldurmuş ceplerimize. Laf aramızda en şanslısı da benim, yaza inat ceketle gitmişim, doldurmuşum ceplerimi. Rüzgâr, artık ne tarafa savurursan savur, yaşama sevinci dolmuş yüreğime. Hayata tutunma sanatını öğrendim bugün.

 

Ersal ÖZKAN – Öğretme’ nin Yolculuğu






 (Akrabamız Sudiye-Mahmut Kasapçopur çiftinin büyük kızı Ümit Kasapçopur Fidan bir hastalıktan 19 ocak 2013 günü Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Geriye gözü yaşlı bir eş ve henüz altı yaşında kızı Berra'yı bırakmıştır. Allah rahmet etsin. Bizleri cennette buluştursun inşallah... Celal )

 
 
 

----------------------------o-------------------------------

 

Dünyevîleşme!


Dünyevîleşme!

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid, 20)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümid ediniz. Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum” (Buhârî, Rikak 7; Müslim, Zühd 6.)

Ne hazindir ki, dünyevîleşme ve maddecilik salgınının kol gezdiği günümüzde, her şeyi materyalist bir zihniyetle değerlendirmeye alışmış olan bâzı çevrelerde, insanın şeref ve kıymeti; para-pul ve makam-mevkî ile ölçülür hâldedir.

Düğünler, sünnetler, cenazeler de âdeta bunun test edildiği yerler durumundadır. Hâlbuki insanın izzet ve şerefinin ölçüsü; her hâlükârda İslâm şahsiyet ve karakterini muhâfaza etmesidir, yani îmânıdır, takvâsıdır, güzel ahlâkıdır.

Lüks yaşama düşkünlüğü, düğün, sünnet ve sâir kutlama ve eğlencelerde sergilenen nefsânî ve şehvânî manzaralar, yapılan israflar, civardaki hastaları, bebekleri, mahzun, gamlı ve yorgun gönülleri düşünmeden, kul hakkı çiğnediğini aklının ucundan bile geçirmeden patlatılan silâhlar, havâî fişekler, maytaplar, rahatsız edici müzik çığlıkları vs…

Bütün bunlar, dünyevîleşme ve yabancı kültür istîlâsının toplumumuzdaki menfî tesirlerinden birkaçıdır. Bizim dînî ve millî örfümüz içinde böyle aşırılıklara yer yoktur. (Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından-1, Erkam Yay.)
 

--
​​

Manevî dünyamızı temiz tutmak zorundayız!..


Hekimoğlu İsmail
 

Manevî dünyamızı temiz tutmak zorundayız!..

 
 
Nifak ve şikak; ihtilaf, fitne ve fesat çıkarma demektir. Özetle “Onlar ve Biz” demektir.
 
 
Bu hal, ittihad-ı İslam’a aykırıdır. Hadis-i şerifte buyruluyor ki, “Mü’minler bir vücudun azaları gibidir.” Öyleyse birisi göz makamındadır, birisi kulak makamındadır, birisi beyin, birisi kalp gibidir. Ağız, göze karşı çıkamaz. Bir el yetmezse, diğeri yardıma koşar. Vücudumuzdaki hücrelerin, organların bütünü birlik beraberlik içinde çalışır. Böyle olmayıp da, bir hücre anarşi çıkarırsa işte o zaman vücut kanser olur.
 
 
Bir başka misal daha verelim; mesela dokuma fabrikasında bir sürü işçi çalışır. Kumaş dokunup çıkarıldıkça durum iyi amma işçiler arasında anlaşmazlık çıkıp da imalat durma noktasına gelirse o zaman fabrika sahibi fabrikayı kapatır. Demek ki bir fabrikada işçilerin birlik ve beraberliği çok önemlidir. Aynı şekilde sünnet-i seniyye gemisinde çalışanların kimisi kaptan, kimisi makineci, kimisi motorcu… Bu işçiler arasında anlaşmazlık çıkarsa gemi denizde ilerleyemez. Belki büyük bir dalgaya kapılıp giderler…
 
 
Kati olarak inanıyorum ki ittihad-ı İslam’a aykırı hareket etmenin neticesinde, mutlaka bir felaket gelir. Dargınlar barışır. Kin ve adaveti atarlar. Bu durum aileden devlete kadar uzar… Dikkat edilirse kâinatta çokluk, çeşitlilik yani kesret görünür fakat bu kesrette bir vahdet vardır. Nasıl ki Müslümanların yüz şekilleri birbirinden farklı ise İslamî anlayışları da az çok birbirinden farklılık gösterebilir. Benim İslamî anlayışımla oğlumun-kızımın İslamî anlayışları bile farklı!
 
 
Nasıl ki güneşten gıdalanan bitkiler ayrı ayrı renklere, tada, lezzete sahipse Müslümanlar da İslam güneşinden gıdalanır; zekâsına, zevkine, kültürüne ve çevresine göre bir İslamî anlayışa sahip olur. Müslümanların inancındaki, kültüründeki bu farklılıklar, farklı gruplaşmaları (cemaatleri) meydana getirir. Cemaatler, İslam üniversitesinin fakülteleridir. Hiçbir cemaate karşı çıkamayız. Tabanda cemaatler arasında tartışmalar olabilir amma tavanda herhangi bir tartışma olmaz.
 
 
Mesela ben ne kadar muhterem şahıs varsa hepsinin talebesiyim. Bediüzzaman’ın, Esat Coşan Hocaefendi’nin, Mahmut Efendi’nin… Herkese her yerde söylerim; hangi cemaat beni davet ederse gidiyorum. Çünkü hayatım boyunca gördüm ki cemaat büyüklerinin hepsi, imandan İslam’dan yana. Fakat dikkat ediyorum; bazı arkadaşlar başkalarını kötülemek için bana bir şeyler anlatıyorlar. Ben bu durumu meyve yüklü ağacın bir dalının kırılmasına benzetiyorum. Kimseyi kötülemeye gerek yok. Allah her kuluna değişik vazifeler vermiştir. Nifak ve şikak, kin ve adavet alem-i İslam’ı parçalar. Her söz, atılan bir mermi gibidir. Durdurulamaz. Geriye döndürülemez. Ortalık ne kadar bulanık olursa olsun, manevi dünyamızı temiz tutmak, manevi kirlere dikkat etmek zorundayız. Çünkü büyük hataların büyük cezaları olur…
 
 

20 Aralık 2013 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU Hz. Peygamber (s.a.v.) konuşuyor

NİHAT HATİPOĞLU  Hz. Peygamber (s.a.v.) konuşuyor


NİHAT HATİPOĞLU
 

Hz. Peygamber (s.a.v.) konuşuyor  

 
Hz. Peygamber'in (sav) sözleri yolumuzu aydınlatan birer güneş gibidir. İçimizi ısıtır, yüreğimizi aydınlatır. O'nun sözleri tükenmez bir hazinedir. Şimdi satırları O'nun ölümsüz mesajlarına terk edelim:
 
Şüphesiz ki Allah sizin cisimlerinize ve görüntülerinize bakmaz, ancak kalplerinize bakar.
Şüphesiz ki Allah işlerin şerefli ve yüce olanını sever, bayağı olanlardan hoşlanmaz.
Allah bütün işlerde yumuşak olmayı sever.
Sen Allah için bir şeyi terk edersen, Allah sana ondan daha hayırlısını verir.
Kuşkusuz sizler insanların kalbine mallarınızla giremezsiniz. O halde onların kalplerine ahlakınızla giriniz!
İnsanlara konumlarına göre davranınız!
Dikkat ediniz, yaratıcıya isyan etme hususunda hiçbir yaratılmışa itaat edilmez!
İslam güzel ahlaktan ibarettir.
Mazlumun bedduasından sakın!
Kötü arkadaştan sakın! Çünkü sen onunla tanınırsın.
Hıyanet etmekten sakın! Çünkü o çok kötü bir arkadaştır.
İman iki yarımdan ibarettir. Bir yarısı şükürde, diğer yarısı ise sabırdadır.
İyilik güzel ahlaklı olmaktır. Günah ise kalbine gelen insanların onu öğrenmesinden hoşlanmadığın şeylerdir.
Babalarınıza iyi davranın ki çocuklarınız da size iyi davransınlar. Sizler iffetli olun ki kadınlarınız da iffetli olsunlar!
Kötülüğü terk etmek sadakadır.
En sağlam kulp olan "La ilahe illallah" sözüne sımsıkı yapışın.
Topluluk rahmet, ayrılık azaptır.
Cennet annelerin ayakları altındadır.
Dünya sevgisi her türlü günahın başıdır.
Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek amellerin en üstünlerindendir.
Bir şeyi sevmen seni ona karşı kör ve sağır eder.
Şu iki haslet ancak müminde toplanır: Cömertlik ve güzel ahlak.
Şu iki haslet bir müminde toplanmaz; cimrilik ve kötü ahlak.
Amellerin en hayırlısı dünyayı terk ederken dilinin Allah'ın zikri ile ıslanmasıdır.
İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır.
Dua ibadetin özüdür.
Dünya ahiretin tarlasıdır.
Din nasihatten ibarettir.
Allah'ı zikretmek kalbin şifasıdır.
Günah unutulmaz. İyilik yok olmaz. Hesaba çeken (Deyyan; Yüce Allah ) asla ölmez. O halde dilediğin gibi ol! Mutlaka hesap vereceksin.
Said -mutlu ve mesut olan- o kimsedir ki, başkasının başına gelenden örnek alır.
Topluluğun efendisi onlara hizmet edendir.
Namaz dinin direğidir.
Namaz her hayrın anahtarı, içki her şerrin anahtarıdır.
Bilgi müminin yitik malıdır.
Uzlet -gerektiğinde dünyadan, makamdan, mevkiden, şöhretten ve tanınmışlıktan uzaklaşıp bir kenarda sessizliğe bürünmek- selamettir.
Göz değmesi (nazar) gerçektir.
Gerçek zenginlik gönül zenginliği ve gerçek fakirlik gönül fakirliğidir.
İyilik yapmak insanı kötülüğe düşmekten korur.
Allah'a iman ettim, de; sonra dosdoğru ol!
Acı da olsa hakkı söyle!
Şükrünü yerine getirdiğin az şey, gücünün yetmediği çok şeyden hayırlıdır.
Deveni bağla-tedbirini al- sonra tevekkül et!......
***
 
Peygamberimiz'e (s.a.v.) verilen beş şey
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah bana beş şey verdi. Bu beş şeyi benden önce hiçbir peygambere vermemiştir.
1- Bütün yeryüzü benim için mescit kılındı ve temiz kabul edildi.
2- Benim ümmetim, bütün ümmetlerin en hayırlısıdır.
3- Bana mahşer günü şefaat yetkisi verilmiştir.
4- Benden daha önce gönderilen herhangi bir peygamber bir kavme -aşirete- gönderildi. Ben ise bütün insanlara gönderildim (Buhari, Müslim)
5- Bir aylık mesafedeki Allah düşmanlarının gönlüne benim heybetim -etkim ve korkum- salındı.

 
Evladın annesinden kaçtığı gün
 
Kuran-ı Kerim mahşerden bir manzarayı aktarırken şöyle buyurur: "İşte o gün kişi, kardeşinden, annesinden babasından eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. (Abese, 34-37)
Bu ayetlerin tefsiri mahiyetinde şöyle anlatılır:
Kıyamet gününde anne ile oğul bir araya gelecekler. Dertleşecekler.
Anne oğluna şöyle diyecek: Oğulcuğum. Ben seni beslemiştim. Sana annelik yapmış, her türlü iyiliği önüne sermiştim. Sen o zamanlar küçüktün ve muhtaçtın. Ben seni yedirdim, giydirdim. Seni hiç incitmedim. Sana gelen bütün sıkıntıları ben göğüsledim.
Şimdi benim sana ihtiyacım var. Gel günahlarımdan birazını kendi üstüne al. Veya iyiliklerinden bir kısmını bana ver. Terazim ağır gelsin.
Oğul şöyle cevap verecektir: Anne ben sana sevabımı veremem. Ben kendi halimle meşgulüm.
Sonra kişi annesinden kaçar. Eşinden, babasından, evladından kaçar.
O gün sadece Allah'ın rahmeti ve kendilerine Allah tarafından şefaat yetkisi verilenlerin şefaati yarar sağlayacaktır.
 
***
 
 
BİR SORU - BİR CEVAP
Gusül (boy abdesti) nasıl alınır?
Usulüne uygun gusül, şöyle yapılmalıdır;
 
Önce "Besmele" çekilir.
Gusle niyet edilir.
Vücudun herhangi bir yerinde suyun deriye ulaşmasını engelleyebilecek bir şey varsa, giderilip temizlenir.
Edep yerleri ve çevresi yıkanıp temizlenir.
Eller, bileklere kadar yıkanır ve ıslak parmaklar birbirine geçirilerek hilallenir.
Yüzük varsa, altının ıslanması için hareket ettirilir.
Sağ avuç ile ağza üç defa su alınıp çalkalanır. Oruçlu değil ise, gargara yapılır. Yani su ağzın içinde gezdirilip atılır.
Sağ avuç ile buruna üç defa su çekilir. Oruçlu değil ise, suyun genze kadar ulaşması için kuvvetlice çekilir ve her defasında sol el ile sümkürülüp, burunun içinde kurumuş bir şey varsa, iyice temizlenir.
Yüzün tamamı üç defa yıkanır ve bundan sonra normal abdestte olduğu gibi diğer abdest organları da yıkanıp meshedilir. Yani, kollar üçer defa yıkanır baş, kulaklar ve ense meshedilip, ayaklar da üçer defa yıkanır. Kol ve ayaklarda önce sağdan başlanır. Şayet basılan yerde su toplanıyorsa, ayak yıkama işi sonraya bırakılır.
Abdest tamamlandıktan sonra, başa üç defa su dökülür, bütün vücut ovulur.
Önce sağ, sonra sol omuza üçer defa su dökülüp, her defasında kuru yer bırakmayacak biçimde bütün vücut ovulur. Vücudun tümünü ıslatacak şekilde suyun dökülmesi de yeterli olur.
Vücudun her tarafına, göbek çukuru, küpe deliği, gamze, deri kırışıklığı gibi vücudun bütün kıvrımlarına suyun ulaşması sağlanır.
Ayakların bastığı yerde su birikintisi varsa, temiz bir yerde ayaklar yıkanır.
Son olarak da kurulanıp gusül yerinden çıkılır.
 
İşte bu şekilde ve bu sıraya göre yapılan gusül, usulüne uygun olarak yapılmış bir gusüldür.
Varsayalım ki, bir kişi bu usule uymadan gusle niyetlendikten sonra deniz veya göl gibi su kaynağına girip çıksa gusül yapmış sayılır. Ağzına ve burnuna da sonradan su almalıdır.
Tırnaktaki oje gusle engeldir. Yıkanmadan önce kazınması gerekir.
Bir Müslüman'ın rüyalanma halinden sonra veya karı koca yakınlaşmasının ardından boy abdesti alması farzdır. Bir Müslüman'ın yıkanmadan, cünüp bir halde gezmesi, dışarı çıkması caiz olamaz ve yakışmaz.

 
Not: Pazar günleri sabah saat 10.00-11.30 arası ATV'de yeni bir programa başlayacağız. Kuran ve Sünnet isimli programımız için sizleri ekran başına bekliyoruz.