27 Ekim 2014 Pazartesi

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-55

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-55

SEVGİLİ EFKAN HOCAM FAKİRİNİZİN HAKKINDAKİ Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...

Sevgili Efkan hocam kendisinden bahsettiğim bölümleri yazılardan çıkartmış. Kendisi benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın salih bir kuludur.

Benim namaza başlamama vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-55/Blog/?BlogNo=478009


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-55


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-55
 

Celal ÇELİK’in  hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini ,sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını yeniden gözden geçirerek  kısa ve öz olarak özet şeklinde sizlere sunmaya devam ediyorum.

   Şeytan-Tevbe;

Bizler şeytanı, maddi varlığı olmadığından tanımıyoruz. Onun içinde aldanabiliyoruz. İnsanın aklına gelen kötü düşünceler, hayaline gelen kötü dürtüler şeytanın fısıltılarıdır. Program sunucularının kulaklıkla gelen sesleri ve talimatları uygulamaları  bana şeytanı hatırlatıyor.

 Şeytanda aynen o kulaklık sahnesi gibi kulağımıza kötü şeyler fısıldıyor. Fakat bizler o düşünceyi hemen uyguluyoruz. Halbuki zihnimize düşen o vesveselerin şeytandan olduğunu bilsek kendimizi kontrol edeceğiz.

 Günahlar kire, tövbe ise bunları yıkayan deterjana benzer. Günahına samimi tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir.

 Okumayı Sevdirme;

Allah’ın Kuran’da ilk emri “Oku!” olmasına rağmen ne yazık ki okumuyoruz. İnternette yaptığım araştırmada şu bilgiye rastladım. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumda.

Okumayı sevdirmek için kısa ve etkileyici hikayeler bir broşür şeklinde bastırılabilir. Belediye otobüsleri, tren, vapur, metro, uçak, şehirlerarası otobüs gibi toplu ulaşım araçlarında dağıtılabilir. Bu broşürler parlak ve kuşe kağıda güzel bir baskıyla basılabilir.

Halkımız kısa mesafelerde yapılan yolculuklarda broşürleri okuyarak vakitlerini daha güzel geçirmiş olurlar. Hem yolculuk çabuk geçer hem de okumayı severler.

 Alçak Gönüllülük;

 Kaymakamlar, valiler, belediye başkanları halkın içine karışıp beraber çay içip sohbet etseler keşke... Keşke ramazanda fakirlerin evlerine gidip bir kuru fasulye de olsa yiyerek iftar etseler, onları sevindirseler.

 Allah’ın Kader Planı;

Allah bizi bu dünyaya bir plan dahilinde göndermiştir. Allah her gün, bir karıncanın bile rızkını verirken, yarattığı en üstün varlık olan biz insanı unutur mu? Hiç kimse okulda öğrendiği bilgilerle, kesin hüküm vermemelidir.

İnsanlar önyargılı bilgilerle hemen karar veriyorlar. Allah’ın bizim hakkımızda bir kader planı olduğunu unutuyorlar.

       Boş durmamak; 

Bir yolculuk dönüşünde herkes hurmalıkta istirahate çekilmiş dinlenirken bazıları yemek yapmaya hazırlanıyorlardı. Biri, ben yemekleri yapayım, biri, ben de su getireyim, derken biri de, ben de ateş yakayım, deyince, Efendimiz SAV Hazretleri de istirahat ettiği ağacın gölgesinden doğrularak, “Öyle ise ben de yakacağınız ateşe odun toplayayım.” buyurdu.  “Biz hizmetlerin hepsini de yaparız, siz dinlenin” diyenlere de:

- Bilirim ki siz hizmetlerin hepsini de yaparsınız, ama siz hizmet ederken ben seyirci kalmaktan mutluluk duymam. Hizmet edilen değil, hizmet eden olmayı tercih ederim.” dedikten sonra kalkıp odun toplayarak hizmete seyirci kalanlardan değil, hizmete iştirak edenlerden olmayı tercih etme örneği verdi bizlere...

 Ben boş durmayı, televizyona bakıp oturmayı bir türlü sevemedim. Ömür çok kısa. Ben de acizane, Efendimizi SAV örnek alarak, Allah rızası için yazılar ve mailler, facebook, twitter paylaşımlarım ile okyanusta bir damla olmaya çalışıyorum.

Bunları, acizane dine hizmetim olarak kabul etmesi için Rabbimize niyaz ediyorum.İmanlı ölen müminler nasılsa kabirde yeniden dirilme (mahşer) gününe kadar bol bol dinlenecekler. Allah’ım bizlere, kabire imanla girmeyi nasip et...

Efkan Vural

(Devam edecek)



İNSAN FARK ETMELİ..!

İNSAN FARK ETMELİ..!
 
 

Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olması.

Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen.
...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda;

Bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.

Şu çok geniş görünen dünyanın;

Ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken dünya benim dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu;

Ölürken de aynı avuçların her şeyi bırakıp;

Gidiyorum işte dercesine apaçık kaldığın fark etmeli.

Kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.

Azrail'in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli.

Yaratılmışların en güzeli olduğunu, fark etmeli ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.

Evinde kedi, köpek beslediği halde;

Çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama;

Arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.

Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını;

60-70 yıl sonra sigara yüzünden;

Azrail'e soba borusu gibi teslim etmenin, emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli.

63 yıldır hiç karnı doymayan bir Peygamberin ümmeti olarak;

Beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.

İnsan fark etmeli ki;

Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür;

O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür..!
 

Can Yücel

 
 

Mihriban'ı Biliyoruz, Şairini Tanımıyoruz

Mihriban'ı Biliyoruz, Şairini Tanımıyoruz
 
Geçtiğimiz cumartesi, Manisa'nın fethinin 701. yıldönümü kapsamında Yunusemre Belediyesi, Şehzadeler Belediyesi ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Manisa Şubesi'nin tertiplediği güzel bir organizasyon ile 'Mihriban' şiirinin usta şairi Abdurrahim KARAKOÇ ‘u anma gecesi düzenlendi.
 
Çok şükür programa katılma imkânım oldu. Hatta bazı arkadaşları da Abdurrahim KARAKOÇ'u anma gecesine davet ettim. Ama inanın çok şaşırdım. Bir çok kişi Abdurrahim KARAKOÇ'u tanımıyordu. 'O da kim?' diyenler çok oldu. Edebiyata, sanata, sanatçıya verdiğimiz önem ne kadar azmış meğersem. Bir Murat BOZ, Mustafa CECELİ, Gülşen, Sıla deseydim eminim tanımayan çıkmayacaktı. Oysa bir çok sanatçının seslendirdiği şarkıların sözlerini yazan şairlerimiz, ozanlarımız hak ettikleri değeri göremiyor. Abdurrahim KARAKOÇ da bunlardan birisi. Belki Abdurrahim KARAKOÇ tanınmıyor ama onun 'Mihriban' türküsünü bilmeyen yoktur. Ne müthiş bir şiirdir o Mihriban... Şiirinde, 'Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban' demiştir KARAKOÇ ama en güzel şekilde anlatmıştır mısralarında...

Abdurrahim Karakoç, gençlik yıllarında delice aşık olur ve sevdiği kız tarafından da bu aşkına karşılık bulur. Niyetleri evlenmektir ama kızın anne babası bir türlü vermek istemez kızlarını bu yanık şairimize. Velhasıl bu sevdadan vazgeçilir.

Aradan yıllar geçer. Birgün Abdurrahim Karakoç'u bir arkadaşı ziyarete gelir ve Karakoç'a, yolda, onun eski sevgilisi ile karşılaştığını, biraz sohbet ettiklerini ve hanımın evlenmiş olduğunu söyler. Arkadaşı yanındayken hislerini pek belli etmese de, o gittikten sonra Abdurrahim Karakoç oturur ve duygularını dizelere döker:

'Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban'

    ***

Programın sürpriz konukları da vardı tabi ki. Abdurrahim KARAKOÇ'un çocukları. Mihriban elbette ki sembolik bir isim. Yani Abdurrahim KARAKOÇ'un aşık olduğu kızın ismi değil. Peki kimin ismi? Abdurrahim KARAKOÇ'un kızının ismiymiş. Onu da programda öğrenmiş olduk.

KARAKOÇ'u sadece şair kimliğiyle tanımış olursak  ona haksızlık yapmış oluruz. O aynı zamanda bir dava adamıydı. Yazdığı yazılar, şiirler yüzünden çok sayıda mahkemelerde yargılanmış. Hiç birisinde de avukat tutmamış, hep avukat gibi kendini savunmuş. Hepsinde de beraat etmiş. Gazetecilik yapmış. Bir ara siyasete de girmiş. Siyasete niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırmış: 'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım'.

Elbette Abdurrahim KARAKOÇ, ne benim köşeme ne de bir programa sığacak kadar küçük değildir. Ama onu yâd etmek, yeni nesillerin örnek alması için tanıtmak da az şey değildir.

Tiyatro sanatçısı Ahmet YENİLMEZ'in müthiş sunumunu yaptığı gecede emeği geçenleri kutluyor, bu tür programlara ağırlık verilmesini talep ediyorum.

Yazımı, Onun en sevdiğim şiirlerinden birisi olan 'İsyanlı Sükut' ile bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalın...



Gitmişti makama arz-ı hâl için

'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Bir azar yedi ki oldu o biçim..

'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

 

Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı

Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...

Bir baktı konağa alttan yukarı

'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

 

Çekti ayakları kahveye vardı

Açtı tabakasın, sigara sardı

Daldı.. Neden sonra garsonu gördü

'Çay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

 

İçmedi, masada unuttu çayı

Kalktı ki garsona vere parayı

Uzattı çakmağı ve sigarayı

'Say' dedi, yutkundu, eğdi başını.

 

Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş

Sandım can evime döktüler ateş

Sordum: 'memleket neresi gardaş? '

'Köy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

 

Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden

Ağzına küfürler doldu zehirden

Salladı dilini, vazgeçti birden,

'Oy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Yeni yıla girdik

Yeni yıla girdik



25 ekim 2014 cumartesi günü, 1 muharrem 1436 idi.
yani yeni yılın ilk günüydü...

Hicri ayların isimleri:

1. muharrem,
2. safer,
3. rebiül evvel,
4. rebiül ahir,
5. cemaziyel evvel,
6. cemaziyel ahir,
7. recep,
8. şaban,
9. ramazan,
10. şevval,
11. zilkade,
12. zilhicce..

Hicri takvime göre ayın dünya çevresindeki dönüşü 29 buçuk gün olarak kabul edilir..
Bu sebeple hicri takvimde bir ay 29, bir ay da 30 gün olarak kabul edilir.
Böylece miladi takvimde bir yıl 365 gün,
Hicri Kameri'de ise 354 gün olarak hesaplanır.

Bu yüzden hicri aylar miladi aylardan her yıl 11 gün önce gelir.


25 Ekim 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Kardeşim! Neme gerek...

Hekimoğlu İsmail - Kardeşim! Neme gerek...


Hekimoğlu İsmail
 

Kardeşim! Neme gerek...


Tarih, insanlık âleminin hafızasıdır; beşeriyet için tekerrür ve tefekkür sahneleriyle doludur, ibret alınırsa tekerrür etmez. Her sabah üzerimize doğan güneş, Firavunların, Nemrudların, Semûdların saraylarına da doğmuştur. Ama o muhteşem sarayların harabeleri üzerine doğan da yine aynı güneştir.

Şahıslardan başlayarak ailelerin, milletlerin, devletlerin tarihleri vardır. Bediüzzaman Hazretleri, “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.” demiş. Millet, Kur’ani bir terimdir, müminlerin ortak adıdır. Yani İslam öyle bir iksir-i manevidir ki bütün ümmeti bir mümin, bir mümini de ümmet gibi güçlü ve kuvvetli kılmış. Bu ruh ve bu mefkure ile tarihte çok az olan İslam orduları dev küffar ordularına galip gelmiştir.

Ümmeti oluşturan fertlerdir. İşte o fertler, güçlerini kaba kuvvete ve nefsani arzulara harcamak yerine yüzlerini Hakk’a çevirirlerse, o neslin toplumu parlak bir istikbale sahip olur. Cehalete, zulme, haramlara, adaletsizliğe ram olmuş bir milletin geleceği de karanlık demektir.

Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes’in, Bergama’nın neden virane olduğunu o bölgelerin tarihçeleri yazar, resimleri vardır. Yapılan kazılardan anlıyoruz ki, tâ o devirlerde kanalizasyon teşkilatı, hamam, mermer kazan ve künkler… Beri yanda binlerce kişiyi alacak açık hava tiyatrosu, kütüphane, adliye var… Hele de mezarlar ve buralarda bulunan eşyalar, o devirlerde yaşayan insanların boş durmadıklarını ispat ediyor. Mesela Efes’te kıymetli alimler yetişmiş. Ne zaman ki adalet devlet adamlarına dost, halka düşman olmuş, ne zaman ki adalet batılın yanına, hakkın karşısına geçmiş ve ne zaman ki adalet alınır-satılır bir meta sayılmış; işte o zaman Efes’in mermer kazanlı hamamı, Efes devlet adamlarının kirlerini temizlemeye yetmemiş. O kirler büyümüş, büyümüş sarayları yıkmış.

“Bana ne!” diyor şimdi insanlar. “Kendi işine bak, kimseye karışma!” “Her koyun kendi bacağından asılır.” diyenler de var. Evet, her koyun kendi bacağından asılır amma kokuşunca etrafındaki herkes şikayetçi olur. Dünyanın süper gücü, İslam milletidir. “Bana ne” diyen insan hem kendini hem de milletini viran olmaya mahkum etmiştir. Hadis-i şerifte buyurulmuş; “Komşusunun aç olduğunu bilip, karnını doyurup yatan bizden değildir.” Zalimin zulmüne karşı çıkmayan aynı zulme uğrayacaktır. Dinimizi seviyorsak, imanımızı korumak istiyorsak, şanlı milletimizin şerefi ve izzeti olan bayrağın dalgalanmasını arzu ediyorsak, “bana ne” demeyen bir nesil yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Tarih kaydeder ki, asırlar boyunca kıtalara hükmeden Osmanlı imparatorluğu da bu minval üzere hüküm sürmüş, ‘Bu Millet ölmez!’ dedirten nice hikayelere konu olmuştur.

Nitekim bir gün Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi Hazretleri’ne “Kerem eyle de bize Osmanoğulları’nın âkıbetinin ne olacağını haber ver.” diye sorduğunda, Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazmış, Kânûnî’ye göndermiş. Kânûnî, Yahyâ Efendi’den gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kalmış, bu sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendi’nin dergâhına gittiğinde Yahyâ Efendi; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” demiş ve o tarihî açıklamayı yapmış; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; ‘Neme gerek!’ dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirlerin, muhtaçların, gariplerin feryadı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinelerin boşalır. Askerin itaat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.”

Bir milletin tarihi âlimlerin mürekkebiyle, sanatkârların teriyle, askerin kanıyla yazılır. Yüzlerini Hakk’a çeviren fertlerden oluşan milletler huzur ve saadet içindedir. Hakk’a inanan, Hakk’ın emrinde olmalıdır. O zaman cehennem yolları bağlanır, cennete giden yollar ardına kadar açılır.

Devlet ve milletlerin devamını, bekasını sağlayanlar, Hakk’ın emrinde olanlardır.

 

24 Ekim 2014 Cuma

SANKİ YAPRAK değil mi ?


SANKİ YAPRAK değil mi ?
 
 
 
SANKİ YAPRAK değil mi ? Ama değil..
 
Sırf sen, Allah'ı tanı ve iman et diye !..
 
Kendini tanıttırmak ve sevdirmek için neler neler yaratıyor..
 
Sonsuz Kudretini,İlmini ve İradesini bil diye..
 
■"Ben cinleri ve insanları yalnız beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım.“  (Zariyat, 51/56)
 

 
 
 
 

 
 

NİHAT HATİPOĞLU - Kıyamet günü nefret edilen 8 grup

NİHAT HATİPOĞLU - Kıyamet günü nefret edilen 8 grup

Kıyamet günü nefret edilen 8 grup
 

Kıyamet günü nefret edilen 8 grup

 

Bir rivayette şöyle bilgi veriliyor. Kıyamet günü Yüce Allah tarafından en büyük azaba uğrayan şu 8 grup insandır:


1- Sekarrun olanlar.
Dilleriyle halkı döven, söven ve birbirlerini lanetlemeye sebep olanlar.
Bunlar yalancı olanlardır.
2- Hayyalun olanlar.
Bunlar kibir sahipleridir.
Kendilerini başkalarından üstün görürler.
3- Din kardeşlerine karşı yüreklerinde kin besleyenler. Halbuki bu insanlar kin besledikleri din kardeşlerini gördüklerinde onlara sempatik gelecek hareketler yaparlar.
Yaltaklanır ve kendilerini onlara karşı iyi düşünüyor gösterirler.
4- Allah'a ve Resulüne çağrıldıklarında son derece geride kalıp ağır davrananlar.
Şeytana ve şeytanın emrine çağrıldıklarında (Yani fitne, kötülük, günah, şer, günah ortamı, kaos, karışıklık gibi) hemen süratle koşanlar.
5- Karşılaştıkları dünyevi bir menfaati veya malı kendilerine ait olmasa bile, yalan yeminle kendilerine aitmiş gibi gösterenler.
6- İnsanlar arasında dedikoduyu yayanlar. Olmayanı var gösterenler.
7- Seven kişileri birbirinden ayıranlar.
8- Din kardeşlerini tuzağa çekip ayaklarını kaydıranlar. Böylece zalim unvanı kazananlar. Bunlar Allah katında ahlakları kabul edilmeyenlerdir.
Yüce Rabbimiz bizleri, ahirette kovulacak ve kendilerine gazap edilecek bu gruplardan eylemesin. Bunlar insanlar için iyi düşünmezler, dünyaya aşırı bağlanır ve hem iffetlerini yitirir ve hem de başkalarının iffetini ayağa düşürmeye çabalarlar.

Şımarık Karun'un sonu nasıl oldu?

Karun Hz. Musa'ya direnen küfür ve şirk gücünün sermaye tarafını temsil ediyordu. Her tezgâhın başıydı. Kuran-ı Kerim; her haddi aşan, şımarık, azgın, güçlü, zalim ve tuzak kuran sahtekârın sonunun mutlaka Karun gibi olacağına işaret ediyor. Doğrudur. Herkesin bir planı, hesabı ve hatta matematiği vardır. Yüce Allah'ın da hesabı vardır. Kuran'a kulak verelim; bakalım Yüce Allah, Karun'u nasıl bir çırpıda yerle bir etti: Karun dedi ki:

- Bu servet bana ancak benim bilgimden dolayı verildi.

 Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti.
Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsinin suçlarını bilir).
O bir gün ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler:
- Keşke bizim de Karun'a verilenin benzeri olsaydı! O gerçekten çok büyük bir devlet sahibi, şanslı biri dediler.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise:

- Yazıklar olsun size! İnanan ve iyi iş yapan kimse nazarında Allah'ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir dediler.
Nihayet biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek bir topluluğu olmadı. Kendi kendini de kurtaramadı.
Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler:

- Vah bize! Meğer Allah, kullarından dilediğine rızkı çok da verir, az da verir. Eğer Allah bize lütufta bulunsaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkâr edenler gerçekten kurtuluşa eremezlermiş, demeye başladılar.

İşte ahiret yurdu!
Biz yeryüzünde büyüklük taslamayı ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere veririz. Çünkü en güzel sonuç sakınanlarındır. (Kasas Suresi:  78-84)

Not: ATV'deki programlarımız devam ediyor. Her perşembe akşamı Dosta Doğru 22.00'de. Her cuma sabah: 08.00-10.00 arasında ve her pazar 10.00-11.00 arasında ATV' de sizlerle beraberiz.

İnsan dili ile kaybeder

İnsan dili ile kazanır ve dili ile kaybeder. Bu nedenle de her cümlesine, konuşmasına dikkat etmelidir. İftira, dedikodu, boş söz, kötü söz ve laf olsun diye konuşmaktan sakınmalıdır.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) dilini tutar ve şöyle derdi: "Bana kaybettiren hep sensin. Bütün uğradıklarıma senden ötürü uğradım."
Şıbli hazretleri şöyle anlatıyor:

 Bağdatlı Cüneyd vefat ettikten sonra kendisini rüyada gördüm.
Sordum: Cüneyd, Allah sana nasıl muamele etti? Cüneyd şöyle cevap verdi: Rabbim beni bağışladı. Sadece bir sözümden dolayı beni kınadı. Yüce Allahın kınandığı söz ise şuydu:

 Ben bir seferinde; Ya Rabbi!
Yeryüzünün yağmura ihtiyacı var demiştim. İşte bu sözümden dolayı Yüce Allah bana şöyle sordu: Cüneyd! Her şeyin gerçeğini, neyin ve kimin nelere muhtaç olduğunu ben bilip dururken sen mi hangi yerin neye muhtaç olduğunu söylüyorsun. Kulun vazifesi Rabbinin takdirini kabul edip buna itaat etmesidir. Cüneyd kullandığın söz seni helak edebilir.

 Bir söz! Her gün söylediğimiz binlerce sözden sadece bir söz.
Önemsemediğimiz bir yalan. Bir iftira. Bir şaka. Bir dedikodu. Bir gıybet. Belki her sevabımızı yok eder.
 
 
 
 

23 Ekim 2014 Perşembe

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN - Vay Zenginlerin Haline!

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN -  Vay Zenginlerin Haline!


a
Prof Dr. Mahmud Esad Coşan (1938-2001)

HAYIRLI CUMALAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri! Allah bu mübarek sevaplı, nurlu günün hayrından, bereketinden en güzel tarzda hissemend olmayı cümlenize nasîb eylesin...

(EMEKLİ OLMADAN İŞYERİNDE KULAKLIKLA ŞİMDİ İSE YATAĞIMDA KÜÇÜK RADYOMDAN HERGÜN SABAH 9:30'DA VE ÖĞLEDEN SONRA 15'DE M. ESAD HOCAEFENDİNİN AKRA FM'DE SOHBETLERİNİ DİNLİYORDUM. Ankara Akra FM: 107.4 )

Bismillâhir-rahmânir-rahîm

Vay Zenginlerin Haline!

Bu gün açtığım sayfadan, hadis-i şerif. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 461/9 (Veylün lil-ağniyâi minel-fukarai yevmel-kıyâmeh, yekulûn: Rabbenà bahilû bihukûkinelletî faradte lenâ aleyhim fi emvâlihim. Feyeklüllàhu teàlâ: Ve izzetî ve celâlî leukarribenneküm ve leubâidennehüm.) Sadaka rasûlüllàh, fi mâ kàl, ev kemà kàl.

Tayâlisî, İbn-i Mürdeveyh ve Askerî, Enes RA'den rivayet eylemişler. SAS Efendimiz buyuruyor ki:

(Veylün lil-ağniyâi minel-fukarâi yevmel-kıyameh) "Kıyamet gününde fakirlerden dolayı, vay zenginlerin başına gelecek olanlara!.. (Yeklûne) O fakirler derler ki:

(Rabbenà bahilû bihukkinelletî faradte lenâ aleyhim fi emvâlihim!) 'Yâ Rabbi! Senin bizler için onların boynuna mallarında yüklediğin, farz kıldığın zekât gibi, sadaka gibi mâlî vazifeleri yapmakta, vazifeleri yapmakta, bize fakir olduğumuzdan dolayı haklarımızı vermekte bunlar cimri davrandılar.' diye şikayetlenirler." Zenginin malında fakirin hakkı var ya.

Allah-u Teàla Hazretleri de buyurur ki:

(Ve izzetî ve celâlî) "İzzetime ve celâlime andolsun ki, izzetim celalim hakkı için..." Büyük yemin. (Leukarribenneküm) "Hiç şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz bilin ki, sizi kendime yakınlaştıracağım, yakın kullarımdan eyleyeceğim! Mutlaka ve muhakkak yakınlaştıracağım! (Ve leubâidennehüm) Onları da yanımdan, huzurumdan, rahmetimden muhakkak ve mutlaka, kesin surette uzaklaştıracağım!" der.



Veyl kelimesi Arapça'da bir tâbirdir, edattır, "Vay!" mânâsına. Türkçedeki "Vay vay, vay onun haline vay!.." dediğimiz gibi. Bir de cehennemde şiddetli azap gösterilen vâdinin ismi olduğu da hadis-i şerifte bildiriliyor. Veyl deresi denilen bir uçurumdan da hadis-i şerifte bahis geçiyor.

(Veylün lil-ağniyâi) "Vay zenginlerin başına geleceklere!.." Yâni şiddetli azap, şiddetli sıkıntı filân mânâsına. (Aslında bu vey idi, yâni l yoktu; sonra l ile öyle tabirleşti, kalıplaştı diye bazı dil alimleri ifade etmişler.) Yâni başına bir büyük musibet, sıkıntı, sorumluluk, ceza, vebal gelecek kimselere, (Veylün lehû) "Ona veyl olsun!" veya "Veyl olacak!" şeklinde, "Allah kahretsin" filân der gibi, bir beddua gibi de kullanılıyor. (Veylün aleyhi) şeklinde alâ ile de, li harf-i ceriyle de kullanılıyor.

Kur'an-ı Kerim'de de biliyorsunuz Tatfif Sûresi, (Veylün lil-mutaffifîn) diye başlıyor. Kur'an-ı Kerim'de de geçen bir kelime bu. İbn-i Abbas RA bu kelimeyi, "şiddetli azap" diye açıklamış.

(Veylün lil-ağniyâi) "Zenginlere şiddetli azap var." Neden?.. (Minel-fukara') "Fakirlerden yana ihmalleri, fakirlere yapması gereken yardımları yapmadıkları için; (yevmel-kıyâmeh) kıyamet gününde."

O zaman fakirler diyecekler ki: (Rabbenâ) "Yâ Rabbi, ey Rabbimiz! (Bahilû) Bunlar cimrilik yaptılar, bahillik yaptılar, nekeslik yaptılar. (Bihukkinâ) Bizim haklarımızı vermekte cimrilik yaptılar, yâni vermediler. (Elletî faradte lenâ aleyhim fi emvâlihim) O haklar ki, malları konusunda sen onlara bizler için farz kıldın, onların boyunlarına vazife kıldın."

Kur'an-ı Kerim'de;

(Vellezîne fî emvâlihim hakkun ma'lûm. Lis-sâili vel-mahrûm) "Zenginlerin mallarında dilenenler için, yoksullar için, mahrumlar için bir hak vardır." buyruluyor.

Demek ki, zengin o hakkı ayıracak, "Bu fakirin hakkı" diyecek, "Yoksulun hakkı" diyecek; hakkı sahibine verecek, kurtulacak.

İşte onu verdiği zaman, malı temiz bir mal olacak. Çünkü başkasının malına oturmamış, başkasının malını yememiş, başkasının malını gasbetmemiş oluyor.

--Ama ben bunu kendim kazandım?..

Sen kendin kazandın ama, "Bu kazandığının şu kadarı fakirin hakkı!" diyor Allah. Farz kılmış. Yeri göğü yaratan, seni yaratan, sana sağlık veren, sana zenginlik veren, akıl veren; bu işleri, paraları kazanabilecek kabiliyeti, zekâyı veren Allah, her şeyi sana veren Allah, "Malından şu kadarını fakire ver!" diye sana mükellefiyet yüklemiş.

Pekiyi ver demeseydi de, Allah onu da zengin etseydi... "Allah versin!" diyor ya bazıları. Bu Allah versin sözünü bilmiyor insanlar. İstanbul'da filan kullanılır. Dilenci gelip bir şey istediği zaman, "Allah versin!" derler.

Hadis-i şerifte böyle bir tabir geçiyor ama: "Sizden bir şey istediği zaman veriniz. Yarım bir hurma da olsa isteyene istediğini verin! Atın üzerinde de gelse, bunun atı var demeyin!.. Atı vardır ama yiyeceği yoktur, istiyor. Bir içim su, bir yudum lokma verin; ne verebilirseniz. Veremiyorsanız, dua edin!" diyor Peygamber Efendimiz. Yâni, "Bende de yok kardeşim, ne yapayım? Allah sana da, bana da versin... Allah acısın..." filan diye, vermeye imkânı olmadığı zaman dua edecek.

Zengin kasıla kasıla:

"--Allah versin!" diyor. "Kardeşim ben çalışıyorum, kazanıyorum." diyor.

Pekiyi sen çalışıyorsun, kazanıyorsun, doğru gibi görünüyor bu söz. Ama, Allah sağlık vermeseydi çalışabilecek miydin?.. Çalışamayacaktın. Akıl vermeseydi güçlü kuvvetli olduğun halde çalışabilecek miydin?.. Çalışamayacaktın. Müşteri göndermeseydi, işler ters gitseydi...

Meselâ; bir takım kararlardan dolayı Türkiye'de neler yaşadık. Bir gecede herkesin malının üçte ikisi gidiverdi. Eski hükümetlerden birisi bir karar aldı, malının üçte ikisi yok gibi oldu, çalınmış gibi oldu, alınmış gibi oldu. Üçte ikisi gitti, üçte birisi kaldı. Üçte bir nisbetine düşüverdi. Millet onu anladı, anlamadı... Başka yerde küçücük bir yüzde nisbetinde bir değişme olsa, hükümeti devirirler. Millet onu hazmetti, geçti gitti. Türkiye acaip hazımlı bir ülke...

Fakirin zenginde hakkı var, o kesin. Çünkü zengine zenginliği veren, zenginliği sağlamasını temin eden, imkânları veren Allah... Yaratan Allah, yaşatan Allah... Öldürse, diriltemezsiniz. Hasta etse, iyi edemezsiniz. Olayları ters geliştirse, takdîrât, alın yazısı başka türlü olsa, Karadeniz'de gemileri batar, tırı çarpar, arabası devrilir, şu olur, bu olur; sel olur, yangın olur, âfet olur, vs. vs. vs... Yâni vermezse vermez Allah. Veren Allah, alan Allah. İnsanın bunu anlaması lâzım!..

Allah bana verdi, beni imtihan etmek için. Merhametimi ölçmek için, bana "Ver!" diye emrediyor. Yâni, "Bakalım merhametli mi, fakirlere acıyor mu?" diye imtihan bu. Vermesi lâzım.

--Pekiyi Hocam, sen ileri ülkelerde yaşıyorsun; bu Türkiye'de böyle oluyor da, öteki ülkelerde nasıl oluyor?

Öteki ülkelerde yardım Türkiye'dekinden kat kat fazla... Bir kere işsizlik hakkı var, işsiz insanlar dahi alnının akıyla, kimseye el açıp, avuç açıp dilenmeden yaşayabiliyor. Bu Avustralya'da, Avrupa'da, Almanya'da çalışmayanlar bile tıkır tıkır maaş alıyorlar. Hasta olursa bedava bakılıyor, ev kiraları düşük oluyor, ev buluyorlar... Yâni devlet sağlığıyla ilgileniyor; onun sağlığını iyi yapmak, iyileştirmek, tedavi etmek boynunun borcu oluyor. Bunlar için her türlü tedbiri almış, sakatlara her türlü kolaylığı göstermiş, hayretler içinde kalıyor insan...



Bizim arkadaşlardan birisinin annesi ihtiyarladı, bakıma muhtaç duruma düştü. Arkadaşı iş yerinden devlet emekliye ayırdı. Dedi ki:

"--Senin annen bakıma muhtaç, en iyi sen bakarsın. Ben seni emekli ediyorum, bu annene bak!" dedi, annesinin bakımını sağladı.

Sonra evi olmayana ev veriyor. "Senin ev sahibi olman lâzım!" diye, ev alacaklara para veriyor, yardım ediyor. Yâni yardımlar çok fazla...

Sonra halkın kendisi,Ê--yâni devlet araya girmeden-- o kadar yardımsever ki, iki adımda bir kilise, hastane, okul, hayır müessesesi... vs. Her parselde, her adada, şehir planında bakarsanız en güzel yeri, en baş köşesi, mûtenâ yeri bir hayır müessesesinindir veya bir din müessesesinindir. Kesinlikle, kesinlikle bizden daha çok hayır yapıyorlar ve devlet de hayrı bizden daha çok destekliyor, milletine çok çok daha güzel hizmet ediyor. Yüzleri gülüyor...

Alt yapıyı yapmış. Hayat için gerekli ana maddeler su gibi, hatta sudan ucuz. Süt sudan daha ucuz, halis, tertemiz süt... Et ucuz... Öyle aç kalmak, boynu bükmek, ağzı sulanmak, lokantanın önünde açlıktan gözleri kararıp bayılmak gibi şeyler yok!..

Demek ki zengin, Allah'ın kendisine verdiği imkanlarla zengin oldu. Çalışmayla, çalıştım kendim kazandım dese bile, çalışmanın şartlarını da Allah verdi. Aklı da, sağlığı da Allah verdi. Onun için Allah ona, fakire biraz yardım etmesini emretmiş, farz kılmış.

O fakirler şikayet edecekler:

"--Yâ Rabbi! Senin onların boynuna bizler için, mallarından ayırsınlar da versinler diye farz kıldığın haklarımızı bize vermediler, cimrilik yaptılar!" diyecekler.

Onun üzerine Allah-u Teàlâ Hazretleri büyük bir yeminle:

"--İzzetime, celâlime yemin ediyorum ki, sizi kendime yakınlaştıracağım! Muhakkak ve mutlaka, şeksiz şüphesiz sizi kendime, yakınıma alacağım! Onları da uzaklaştıracağım. Yâni sizi rahmetime erdireceğim, onları da rahmetimden uzaklaştıracağım." buyuracak diyor Peygamber Efendimiz.

Bu veylün, eğer cehennemde şiddetli azabın gösterildiği bir uçurumsa, cehenneme atılacaklar; zekâtlarını, sadakalarını, hayrat ü hasenatını yapmadıkları için, cayır cayır yanacaklar demek ki.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi, sizi kimseye muhtaç etmesin... Yâni kula muhtaç etmesin... Kula muhtaç olmak çok zor. Ama muhterem kardeşlerim, muhtaçların da ne kadar ızdırap çektiğini; yoksulluğun, fakirliğin ne kadar zor olduğunu tahayyül edelim, idrak edelim, anlamaya çalışalım, anlayalım ve onlara gerekli yardımları yapalım! Çünkü yapılmadığı zaman, ahirette cezası var. Yapıldığı zaman da, dünyada ahirette çok faydası var.

Şu Afrika'ya çok acıyorum. Türkiye'ye yakın... Afrika'ya mutlaka yardım elini uzatmalıyız! Sudan'dan mı başlayacağız, Somali'den mi başlayacağız?.. Bir ara Somali'ye bazı yardımlar oldu. Moritanya'dan mı başlayacağız, Senegal'den mi?.. Bir Afrika ülkesinin başkanı da geldi, ziyaret etti geçenlerde Türkiyemizi. Afrika'yla ilişkilerimizde böyle güzel, hayırhah düşüncelerle yardım edelim! Teknik yardım edelim, mâli yardım edelim, gıda yardımı yapalım; o tarafa eğilelim!

Çünkü buralarda televizyonlarda bir sürü açıklamalar, davetler, istekler yapılıyor: "Bunları doyuracağız, bunlara yardım edeceğiz. Para verin, işte şuraya para yatırın!" diye fakirler gösteriliyor. Ondan sonra, onları nasıl derleyip toparladıklarını, nasıl üstlerini giydirdiklerini, nasıl sınıflarda okutturduklarını, vahşilikten, ilkellikten kurtardıklarını gösteriyorlar televizyonlarda.

Tabii onları aynı zamanda kendi dinlerine, kültürlerine göre yetiştiriyorlar. Hem kendi dillerini öğrendikleri için, kendilerine yardımcı oluyor, kendilerinin etki alanları genişliyor. Hem de dinlerine çektikleri için, onların başına papaz gönderiyorlar. Sonra onlar vasıtasıyla, onların yaşadıkları yerleri de elde ediyorlar, sömürüyorlar.

Şimdi bizim de, hem Türkiye içinde, hem Türkiye dışında yardım çalışmalarımız olmalı! Tabii, evvelâ yakın akrabalardan başlamak gerektiğine göre, Azerbaycan'dan başlayarak Orta Asya'daki Türkî cumhuriyetlere her türlü yardımı, yardımlaşmayı, iş birliğini mutlaka sağlamalıyız.

Sonra Balkanlar çok önemli... Bosna bizim kalemiz. Bulgaristan'da, Makedonya'da, Arnavutluk'ta, Romanya'da pek çok dindaşlarımız, kardeşlerimiz var.

Geçen gün çok sevindim, bir kardeşimiz Bulgaristan'da, Tuna boyunda güzel bir caminin yapılmasına elini uzatmış. Allah hepimize nasib eylesin... Sordum:

"--Nasıl orda durum?.."

"--Gayet güzel... Belediye başkanına çıktık, iyi karşıladılar." dedi.

Yâni muhtaçlar bize. Bulgar devlet başkanı da gelecekmiş Türkiye'yi ziyarete. Yâni işbirliğine mecburlar. Biz de akıllıca davranırsak, tekrar eski güzel işbirlikleri olabilir. Onun için her yönden çok gayretli, çok dikkatli olmanızı acizane hatırlatıyorum sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!

HAYIRLI CUMALAR

04. 08. 2000 AKRA CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

 ************************

 

Niye gülüyorsunuz?

Niye gülüyorsunuz?




Her abdest aldığınızda, Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu sözünü aklınıza getirip, siz de mutlu olun.
Öyle güzel bir dinimiz var ki, ne yazık ki onu dosdoğru yaşayamıyoruz, bilmiyoruz.

Birgün, Hz. Osman (r.a) abdest alıyor.Abdest bitiyor, kurulanıyor, gülmeye başlıyor.
Yanındakiler, hayırdır İnşallah diyorlar.

Hz. Osman (r.a) onlara soruyor:
Ne için güldüğümü, niye sormuyorsunuz..?

Yanındakiler de soruyorlar:
Efendim affedersiniz, niye gülüyorsunuz..?

Hz. Osman (r.a) anlatıyor:
Birgün, benim şu abdest aldığım yerde, Resulullah (s.a.v) abdest alıyordu, biz de oradaydık.
Resulullah (s.a.v) abdestini aldı, gülmeye başladı.
Neden güldüğümü niye sormuyorsunuz, buyurduğu hatırıma geldi.

Ya Resulallah (s.a.v) niye güldünüz, diye sorduk.
Cevaben buyurdu ki:
Bir müminin abdestte yüzünü yıkarken, bütün (küçük) günahlarının, suyla beraber aktığını görüyorum.
Elini yıkarken, başına mesh ederken, ayaklarını yıkarken, bütün günahlarının döküldüğünü görüyorum.
Ümmetim kurtuluyor diye sevinip, ben gülmeyeyim de kim gülsün..?

Güzelce abdest alan, günahlarından sıyrılmış olur. [Buhari]

Hiçbir günahkar yoktur ki, güzelce abdest alıp 2 rekat namaz kılarak mağfiret dilesin de, affedilmiş olmasın. [Tirmizi].


Aslan gibi yüreği var ne demek şimdi anladım

Aslan gibi yüreği var ne demek şimdi anladım



Dişi aslan avladığı ceylanı yemeğe başlarken karnında yavrusu olduğunu fark eder.

Yavruyu ölmüş ceylanın karnından çekip çıkarır lakin iş işten geçmiştir yavru çoktan ölmüştür.

Annesi ölmüş yavruyu yere koyar ve ağır adımlarla bir kenara çekilip yere uzanır.

Bu fotoğrafları çeken fotoğrafçı uzun süre aslanın hareketsiz kalmasından şüphelenir ve cesaretini toplayarak aslanın yanına yaklaştığında onun öldüğünü görür.

Sonradan aslanın ölüm nedeni için karnını yaran veteriner kalbinin patlayarak parçalandığını tespit eder....

Bu fotoğrafı gördükten ve altındaki bu bu yazıyı okuduktan sonra anladım ki;

Aslan yürekli olmak, gücüne dayanarak senden zayıfların hayatına kast etmek değil;
masum bir annenin yada bir yavrunun ölümüne sebebiyet vermiş olmanın
üzüntüsüne yüreğinin dayanamaması demekmiş...


 

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Basir

Haftanın Esma'ül Hüsna'sı: Basir



El- Basir: Her şeyi gören demektir. Evet, Allah Basir’dir. Her şeyi görür. Hiçbir şey ondan gizlenemez ve saklanamaz. Bütün eşya her an O’nun şuhud dairesindedir. Nasıl ki, güneşe karşı perdesiz eşya, güneşin şuasından gizlenemez ve saklanamaz. Güneş, ışığı ile onları ihata eder. Aynen öyle de hiçbir eşya da Cenab-ı Hakk’ın görüşünden gizlenemez ve saklanamaz. Cenab-ı Hak bütün eşyayı tek bir eşya gibi görür; bir görüş, başka bir görüşe mâni olmaz.

Allah-u Teâlâ’nın Basir sıfatını tam manasıyla idrak etmek mümkün değildir. Şöyle ki: Basir isminin küçük bir tecellisi insanda da mevcuttur. İnsan bu sıfatın kendindeki tecellisi sayesinde âlemi ve içindeki eşyayı görür. Ancak insanın görme sıfatı sınırlıdır. Mesela duvarı görür, ama arkasını göremez. Şu kadar metredeki eşyayı görür, ama daha ötesini göremez. Önünü görür, ama arkasını göremez. Birisini görürken diğerini göremez.

Hâlbuki Allah-u Teâlâ bütün eşyayı aynı anda görür. Birisini görmesi başkasını görmesine mâni olmaz. Zerrelerden şemslere, papatyalardan galaksilere, denizlerin dibindeki balıklardan semavâtın kandillerine kadar her eşyayı aynı anda görür ve müşahade eder. Elbette böyle azametli bir görme sıfatını insanın kasır fehmiyle idrak etmesi mümkün değildir. Bizler Allah-u Teâlâ’nın Basar sıfatıyla mevsuf olduğunu kabul ederiz, buna inanırız. Ancak bu sıfatın künhünü idrak edemeyiz.

Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şu âlem şehadet etmektedir. Şöyle ki: Her bir mevcut intizamlı ve sanatlı vücuduyla Allah’ın Basir olduğuna şehadet eder ve duymasını bilenlere âdeta şöyle der: Ey insan, bana bak ve beni oku! Bak, nasıl intizamla yaratılmışım. Ve nasıl harikulade bir sanatım var. Bak, her azamda bir denge söz konusu. Bu intizamın ve dengenin keşfi için bütün ilimler seferber olmuş. Elbette beni böyle yaratabilmek için yaratanımın beni görmesi gerekir. Beni görmeli ki, böyle intizamlı ve sanatlı bir şekilde beni yaratabilsin. Görmeyen, bu intizam ve sanata sahip olamaz. İşte her bir varlık kendindeki intizam ve sanatın lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şehadet eder.

Yine rızıkların mükemmel bir şekilde yaratılması ve tam vaktinde muhtaçlara verilmesi Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna bir delildir. Zira rızkı ihtiyaç sahibine en münasip bir vakitte yetiştirmek ve o rızkı onun vücuduna uygun olarak yaratmak ancak görmek ile mümkündür. Görmeyen, bu hikmetli fiile fail olamaz. Demek, bu hikmetli fiilin sahibi ancak bütün eşyayı aynı anda görebilen bir zat olabilir.

Yine atomlardan tutun yıldızların hareketlerine kadar şu âlemdeki umumi intizam Allah-u Teâlâ’nın Basir olduğuna bir delildir. Zira böyle bir intizam ancak bütün kâinat şuhudunda ve görüşünde olan bir zat tarafından idare edilebilir. Bütün kâinatı aynı anda göremeyen, bu intizamı tesis edemez ve devam ettiremez. Demek, şu âlemdeki intizam da lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şehadet etmektedir.

Mahlûkların intizamlı ve sanatlı vücutları, rızıkların yaratılması ve ihtiyaç sahiplerine vakt-i münasipte yetiştirilmesi ve şu âlemdeki intizam, Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şehadet ettikleri gibi, varlıkların nakış nakış dokunması, birbirleriyle hikmetli münasebetleri, yaratılışlarındaki kolaylık ve suretlerinin farklılığı gibi daha birçok cihetler yine Cenab-ı Hakk’ın Basir olduğuna şehadet etmektedir.

Dilerseniz şimdi Kur’an’a kulak verelim ve Basir ism-i şerifinin anlatıldığı bazı ayetlere dikkat kesilelim:

Hangi işi yaparsanız yapın, Kur’ân’dan ne okursanız okuyun, ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde ne de gökte zerre kadar hiç bir şey Rabbinden saklanamaz. (Yunus; 61)

İnkâr edenler: “Bize o kıyamet saati gelmez.” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey ondan gizlenemez. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (Sebe; 3)

Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğini görmüyor musunuz? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah her şeyi bilendir. (Mücadele; 7)


Bu ism-i şeriften hissemiz şu olmalıdır:

Madem Allah-u Teâlâ Basir’dir ve her şeyi görür; elbette bizi de görür ve her hareketimizi müşahede eder. Hiçbir hâlimiz O’ndan gizlenemez. Madem O bizi görür, o hâlde biz de Rabbimize karşı hayâ ve edep içinde olmalıyız.

O’nun görmekten razı olmadığı amel ve hareketleri O’na göstermemeli, yani o çirkin amelleri işlememeliyiz. Küçük bir çocuğun yanında bile işlemekten hayâ ettiğimiz amelleri Allah-u Teâlâ bizi görürken O’nun huzurunda işlemekten kaçınmalıyız.

Ey Rabbimiz! Sen kelamımızı işitiyorsun, hâlimizi görüyorsun, hiçbir işimiz senden gizlenemez. Biz senin fakir, muhtaç, günahkâr, asi ve nefsine zulmetmiş kullarınız. Bizleri bağışla ve bizlerde gördüğün çirkin hâlleri ihsanınla ve kereminle affet.

http://www.herseyonuanlatiyor.com/el-basir