23 Ocak 2017 Pazartesi

MÜSLÜMAN CÖMERTTİR

MÜSLÜMAN CÖMERTTİR
 
     Olgun Müslüman’ın özelliklerinden biri de cömertliktir. Müslüman cömerttir, muhtaç ve yoksullara yardım elini uzatandır. Yüce Allah bu konuda Kur’an’da şöyle buyuruyor:  
 
 
     “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça “iyi” ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”  (ÂLİ-İMRAN SURESİ – 92. AYET)
 
 
     “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.”  (BAKARA SURESİ – 274. AYET)
 
 
     “O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”  (ÂLİ-İMRAN SURESİ – 134. AYET)
     Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:
     “Kulların geçirdikleri her sabah iki melek iner. Birisi: “Ey Allah’ım, infak edenin malına halef ver, çoğalt”, diğeri de: “Ey Allah’ım, cimrilik edenin malını telef et.” Der.”
     “Yarım hurma ile bile olsa cehennemden korunun. Onu da bulamazsanız, güzel bir sözle korunun.”
     “İki haslet sahibinden başkasına gıpta edilmez. Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı Allah yoluna sarf eden kimse, diğeri de Allah’ın kendisine öğrettiği ilim ve hikmetle hükmeden ve onu başkasına öğreten kimsedir.”
     “Cömert kimse Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri kimse ise, Allah’a uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, cehenneme yakındır. Allah yanında cömert bir cahil, cimri bir abidden daha sevgilidir.”
     Öyleyse Allah’a ve Rasülü (SAV)’e gönül vermiş her müslüman, cömert olmalıdır. İslam tarihinin şeref köşesini işgal etmiş olan olgun müminler, kendileri muhtaç oldukları durumlarda bile, yardım ve ikramdan uzak kalmamışlardır. İşte bir örnek:
     Ebu Hüreyre (RA) şöyle rivayet ediyor:
     “Bir adam Rasülullah’a (SAV) gelerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Ben çok aç ve fakir düştüm.” Bunun üzerine Rasülullah (SAV) hanımlarından birine, yanında bir şey olup olmadığını sormak üzere adam gönderdi. Hanımı: “Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, yanımda sudan başka bir şey yoktur.” dedi. Sonra diğer hanımına adam gönderdi. O da aynı şeyi söyledi, bütün hanımları aynı şeyi söylediler. Bunun üzerine Rasülullah (SAV): “Bu adamı kim bu gece misafir ederse, Allah ona merhamet etsin.” buyurdu. Ensar’dan Ebû Talha isimli bir şahıs kalkıp, “Ben ey Allah’ın Rasülü!” dedi ve adamı evine götürdü. Hanımına dedi ki: “Bu, Rasülullah (SAV)’in misafiridir. Hiç bir şeyi bundan esirgeme ve ikram et.” Kadın: “Bende, çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok.” dedi. Adam: “Onları bir şeyle avut ve uyut. Misafirimiz içeri girdiğinde, bizim yemek yediğimizi ona göster. Sonra lambayı düzeltmek için kalk ve söndür.” dedi. Kadın bunları yaptı. Oturdular, misafir yedi, onlar geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca adam Rasülullah (SAV)’e gitti. Rasülullah (SAV) ona bakınca gülümsedi. Sonra: “Bu gece misafirinize yaptığınızı, Allah çok beğendi.” dedi ve Yüce Allah: “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.” mealindeki ayeti indirdi.
 
     “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(HAŞR SURESİ – 9. AYET)
     İşte Müslüman budur. Netice olarak, olgunlaşıp Allah’ın rızasına ermek isteyen her Müslüman, Allah’ın ve Rasülü (SAV)’in emir ve yasaklarına uymak zorundadır. Bilinmelidir ki iyi huyun, güzel ahlakın kaynağı İslam’dır. İslam’a göre hayatını düzenlemeyen kimselerin güzel huylu olmaları mümkün değildir. İslam’ı bütünüyle yaşamak suretiyle olgunluğa eren Müslüman’lara selam olsun…
 
KAYNAK : KAYNAKLARIYLA MÜMİNLERE VAAZLAR     ÖMER ÖZTOP
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.vaazsitesi.net/?pnum=797&pt=M%C3%BCsl%C3%BCman%C4%B1+Olgunla%C5%9Ft%C4%B1ran+G%C3%BCzel+Huylar
 

--

Bir insanı hemen yargılamayın

Bir insanı hemen yargılamayın

Dört oğlunun herhangi bir kimse veya şey hakkında acele hüküm vermekten kaçınmasını isteyen baba varmış...

Bir gün en büyük oğluna, kışın ülke dışına bir yolculuk yaparak mango ağacını görmesini söylemiş...

Bahar gelince, ikinci büyük oğlunu mango ağacını görmesi için göndermiş...

Yazla birlikte onun bir küçüğü yola çıkmış...

En küçük oğlu da sonbaharda çıktığı yolculuktan dönünce, dört oğlunu da yanına çağırarak;

“Gördüğünüz mango ağacını bana anlatın” demiş...

En büyük oğlu ağacı kışın görmüş. Ağacın, yanmış, kavrulmuş bir kütükten farksız olduğunu söylemiş...

Onun bir küçüğü; “Dantel gibi yaprakları var” demiş...

Üçüncü oğlu, ağacın çiçeklerinin gül kadar güzel olduğunu söylemiş...

Çocuklarının en küçüğü ise; “Ağacın, armudun tadını andıran nefis meyveleri var” demiş...

Akıllı baba oğullarına hepsinin haklı olduğunu söylemiş. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde bahçeyi görmeye gitmişti.

Onlara bir bahçeyi, bir insanı veya herhangi bir durumu kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını ve net bir fikre sahip olamayacaklarını anlatmaya çalışmış.

Gerçekleri ancak 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz. Karar vermek için acele etmeyin.
 
 



22 Ocak 2017 Pazar

MÜSLÜMAN, HERKESİN HAKKINA SAYGILIDIR

MÜSLÜMAN, HERKESİN HAKKINA SAYGILIDIR


İnsan, bir aile ve toplum içinde yaşama özelliğiyle yaratılmıştır. Başka insanlarla tanışmak, kaynaşmak, yardımlaşmak ve bir arada yaşama, insanın tabii ihtiyacıdır. Yeryüzünü imar etmek, Allah’ın nimetlerinden istifade etmek, neslin devamını sağlamak, tebliğ görevini yapmak, ihtiyaçları karşılamak, toplu halde yaşamaya bağlıdır.

Toplu halde yaşama mecburiyetinde olan insanların birbirlerine karşı pek çok hak ve vazifeleri vardır. Dinimiz, bu hak ve vazifelerin üzerinde titizlikle durmuştur. Bu hak ve vazifeleri Müslüman açısından iki kısımda incelemek mümkündür:

1-) MÜSLÜMAN’IN İNSANLARA KARŞI GÖREVLERİ

2-) MÜSLÜMAN’IN MÜSLÜMANLARA KARŞI GÖREVLERİ

Genel anlamda, insanlar arasındaki bütün münasebetler, “KUL HAKLARI” içinde yer alırlar. Ana-baba hakkı, eş hakkı, akraba hakkı, komşu hakkı, hoca, arkadaş hakkı, cemiyet, millet ve insanlık hakkı…

Yine selam hakkı, nasihat hakkı, ilim hakkı, amir, memur hakkı… Bütün bunlar kul hakları ile ilgili hususlardır. Bunları korumak ve gözetmek her Müslümanın görevidir.

Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:



“Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun. Allah’ın davetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (AHKAF SURESİ – 31/32. AYETLER)

Buharî ve Müslim’de şöyle rivayet edilir:

“Hz Peygamber (SAV), Taif seferinde Nahl vadisinde sabah namazı kıldırırken yedi veya dokuz kişiden oluşan cinler grubu, Hz Peygamber (SAV)’in okuduğu Kur’an’ı dinlemeye gelmişlerdi. Kur’an’ı dinleyip kavimlerine döndüklerinde bu ayetleri okumuşlar ve cinler taifesinin Hz Muhammed (SAV)’e uymalarını istemişlerdi. Bu arada Allah’ın bütün günahları değil, bir kısım günahları affedeceğini beyan etmişlerdi. Bu affedilmeyen günahların kul haklarıyla ilgili günahlar olduğu ve hak sahibi razı olmadıkça bunların affedilmeyeceği haber verilmiştir.”

O halde Müslüman, kul haklarına son derece titizlik gösterecektir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının hakkını üzerine geçirmişse, o hakkı ödemek veya helalleşmek suretiyle kendini kurtarmaya çalışacaktır. Kur’an şöyle buyuruyor:



“(Rasülüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İBRAHİM SURESİ – 42. AYET)

Zulüm, haksızlık yapmaktır. Genel anlamda üç çeşit zulüm vardır:

1-) ALLAH’A KARŞI ZULÜM: Küfür, şirk, nifak gibi…

2-) İNSANLARA KARŞI ZULÜM: Başkasının malını haksız almak, şeref ve namusuna dokunmak gibi…

3-) KENDİSİNE KARŞI ZULÜM: Allah’ın kendisine verdiği emanetlere ihanet etmek gibi. İlk iki zulmü işleyen kimse aynı zamanda nefsine de zulmetmiş olur.

Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

“Kıyamet günü müminler cehennem üzerine kurulmuş büyük sırattan kurtulduktan sonra, cennetle cehennem arasında ikinci bir köprüde tutuklanırlar. Burada, dünyada aralarında geçen haksızlıktan birbirlerine haklarını vererek hesaplaşırlar. Günahlardan temizlenip arındıkları zaman cennete girmelerine izin verilir.”

Bir diğer hadislerinde de Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

“Bir kimse ki, kardeşinin haysiyetine yahut malına tecavüzden dolayı üzerinde bir hak bulunursa, altın ve gümüş bulunmayan günden evvel onunla helalleşsin. Aksi takdirde, yaptığı haksızlık nispetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yükletilir.”

Haksızlık edip te hak sahibine hakkını ödemeden ölen kimseler, ahirette MÜFLİS durumuna düşerler. Bu durumu, Ebu Hüreyre (RA)’ın rivayetinde Hz Peygamber (SAV) şöyle ifade buyuruyor:

Rasülullah (SAV) ashabına: “Müflis kimdir bilir misiniz?” diye sordu. Ashab: “Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir.”dediler. Bunun üzerine Rasülullah (SAV) şöyle buyurdu:

“Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Ancak bu ibadetlerin yanında öyle günahlar da işlemiştir ki, kimilerine sövüp saymış, kiminin kanını akıtmış, kiminin malını yemiş, kimine zina iftirasında bulunmuştur. Bu durum karşısında, onun ibadetlerden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. Eğer ibadetleri ve iyilikleri bu hakları ödemeye yetmezse, hak sahiplerinin günahlarından alınıp hak yiyenin günahlarına eklenir. Böylece sevapları elinden gitmiş, günahları ise daha da artmıştır. İşte böylece, müflis durumuna düşmüş olan bu kişi cehenneme atılır.”

Öyleyse birbiri için yaşayan, sevgi ve şefkat duygularıyla dolup taşan, huzur ve saadet içinde yaşayan bir toplum meydana getirmek istiyorsak, bunun kul haklarına saygıdan geçtiğini bilmek zorundayız. Dinimiz, kul hakları yanında, daha özel olarak Müslüman’ın Müslüman üzerindeki haklarına riayet edilmesini de istemiştir. Bu noktada Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

“Müslüman’ın müslüman üzerinde altı hakkı vardır:

1-) Karşılaştığın zaman ona selam ver.

2-) Davet edilirsen git.

3-) Nasihat isterse, nasihat et.

4-) Aksırır da Allah’a hamd ederse, sen de ona: “Allah sana merhamet etsin .” de.

5-) Hastalandığında hatırını sor.

6-) Vefatında cenazesini takip et.”

Bu hadise göre, Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarından ilki, selam vermektir. Selam, İslam’ın sevgi ve şefkat anahtarıdır. Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağları selamla güçlenir. Selam, en kısa şekliyle: “Es-selamü Aleyküm” diye verilir. “Ve aleyküm selam” diye de alınır. Binek üzerinde olanın yaya olana, yürüyenin oturana, arkadan gelenin önde olana selam vermesi, selamın adabındandır. Çocuklara ve eşlere selam vermek te Hz Peygamber (SAV)’in adetlerindendir.

Müslüman’ların birbirleri üzerindeki haklarından birisi de, davet edildiği zaman davete gitmektir. Davete icabet etmek sünnettir. Düğün, sünnet ve buna benzer davetlere katılmak, kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesini sağlayan dinî ve içtimaî bir görevdir. Düğün davetine VELÎME denir ki, âlimlerin bir kısmı buna katılmanın vacip olduğunu söylerler. Zira bu konuda Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurur:

“Kim bu davete (Velîme) katılmazsa, Allah ve Rasülü (SAV)’e isyan etmiş olur.”

Ancak Allah’ın ve Rasülü (SAV)’in emirlerine aykırı işlerin yapıldığı, içki gibi haramların işlendiği, Allah’ın unutulduğu, namazın terkine sebep olduğu takdirde, davete katılmak uygun değildir. Öyleyse inançlarımıza ters düşmeyen davetlere katılmak sünnettir.

Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarından birisi de nasihat etmek, iyiyi, güzeli ve doğruyu göstermektir. Her Müslüman, İslamî ölçüler içinde birbirine nasihat etmekle görevlidir. Dinî hayatın varlığı, Müslümanların onu yaşamaları ve birbirlerine nasihat etmeleriyle mümkündür. İsteyene nasihat etmek vaciptir. İstemeden vermek ise menduptur. Bu gerçeği Hz Peygamber (SAV) şöyle haber vermiştir:

“Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurdu: “Din nasihattir.” Ashab-ı Kiram sordular: “Kime?” Hz Peygamber (SAV) şöyle cevap verdi: “Allah’a, Allah’ın kitabına, Peygamberine, Müslümanların reislerine ve bütün Müslümanlara.”

Yüce Allah şöyle buyuruyor:



“Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (ZARİYAT SURESİ – 55. AYET)

Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarından birisi de aksıran bir Müslüman ELHAMDÜ LİLLAH derse, YERHAMÜKALLAH yani; Allah sana merhamet etsin diye karşılık vermektir. Bunun üzerine aksıran Müslüman’ın: “YEHDİKÜMÜLLAHU VE YÜSLİHU BÂLEHÜM” Yani: Allah sizi hidayette kılsın ve hatırınızı hoş etsin. Diyerek sünneti tamamlaması icap eder. Hz Peygamber (SAV), bu hususu şöyle açıklar:

“Biriniz aksırdığı vakit, Elhamdü lillah desin. Din kardeşi veya arkadaşı ona Yerhamükallah desin. O da: Allah size hidayet versin ve halinizi ıslah etsin. Desin.”

Müslümanların birbirleri üzerindeki haklarından biri de, hasta ziyaretidir. Hastayı ziyaret etmek, onun hal ve hatırını sormak, ihtiyacı varsa yardım etmek sünnettir. Hastanın tanıdık olması veya olmaması fark etmez. Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

“Her kim bir hastayı dolaşırsa, dönünceye kadar cennet hurmaları arasındadır.”

Hasta ziyaretinde şu hususlara dikkat edilmelidir:

1-) Hastanın şifa bulması için dua edilmelidir.

2-) Hastanın yanında yüksek sesle konuşulmamalıdır.

3-) Hasta, ümitsizliğe sevk edilmemelidir.

4-) Gülmede ve üzülmede aşırıya kaçılmamalıdır.

5-) Hastalık bulaşıcı ise, hastaya hissettirmeden fazla yaklaşılmamalıdır.

6-) Yiyecek götürülmüşse, yemesi için fazla ısrar edilmemelidir.

7-) Ayrılırken moral vermek ve tekrar görüşme dileğinde bulunmak.

Müslümanların karşılıklı haklarından biri de vefat eden Müslümanların cenazelerini takip etmektir. Bu, vefat eden Müslüman kardeşimize karşı son vazifemizdir. Hanefîlere göre, cenazeyi takip etmenin en faziletli şekli, arkasından gitmektir.

O halde, birbiri için yaşayan, sevgi ve şefkat dolu bir cemiyet meydana getirmek istiyorsak, birbirimizin haklarına riayet edelim. Allah’a giden yolda, Hz Peygamber (SAV)’in tavsiyelerine uymak her Müslüman’ın temel görevidir.



 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.vaazsitesi.net/?pnum=797&pt=M%C3%BCsl%C3%BCman%C4%B1+Olgunla%C5%9Ft%C4%B1ran+G%C3%BCzel+Huylar
 

Şevk ve Aşk

Şevk ve Aşk 

                 
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
"İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir." (Bakara, 165)
                 
Rasûlullah (sav) buyurdular:
"Allah'ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim." (Müslim, Zikir 67. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35;)

Bir gün Mâlik bin Dinar, Sâbit Benan'la birlikte Rabia Hatun'un yanına giderler. Rabia Hatun, Mâlik bin Dinar'a şöyle der: "-Söyle bana, niçin Allah'a ibâdet edersin? Buna cevap olarak Malik bin Dinar şöyle der: "-Cennete müştâkım." Buna bir cevap vermeden Rabia hemen Sâbit'e dönüp: "-Oğlum, sen kulluk etmekte Allah'tan ne istiyorsun" deyince; Sâbit: "-Cehennemden korkuyorum" diye cevap verir. Bundan sonra Rabia Hatun konuşmaya başlar: "-Malik, sen yalnız bir şeye tamaan çalışan işçiye benziyorsun. Sâbit! Sana gelince; sopa korkusundan iş tutan amele gibisin." Bu sözler Mâlik ve Sâbit üzerinde derin tesir yaptı. Sebebini sordular. "-Ya Rabia! Sen nasıl ibâdet edersin ki?" Rabia Hatun bunlara şu cevabı verdi:
"-Allah sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk."
 
(Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-1, Erkam Yay.)
 
 
 

NİMETİN KADRİ

NİMETİN KADRİ

Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî ”rahmetullahi aleyh” hazretleri Gülistân isimli eserinde aşağıdaki hikâyeyi naklediyor:


Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz de görmemişti.

Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler.


Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra;
-“Müsâde ederseniz ben onu susturayım" dedi.


Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle bir kaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına, can havliyle tutundu. Onu saçından tutup, gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu.

Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da;

-“Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve Sıhhât de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez!” dedi.

Fârisî beyt tercümesi:


Bir belâya ve felâkete uğradığında mahzûn olma!
Cenâb-ı Hakkın nice gizli lütufları vardır onda...






21 Ocak 2017 Cumartesi

MÜSLÜMAN, MESULİYET SAHİBİDİR

MÜSLÜMAN, MESULİYET SAHİBİDİR

     İslam, Allah’ın ebediyen devam edecek olan dinidir. O, insan için gelmiştir. İnsana iyiyi, güzeli ve doğruyu göstermek için gönderilmiştir. O, bütün dinler ve sistemler içinde devlet reisinden hizmetliye kadar herkesin sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilan eden biricik hayat nizamıdır. Bu bakımdan Müslüman, İslam’ın kendisine verdiği bütün vazifeleri yerine getirmek, hayatının her safhasında mesuliyet duygusunu taşımak zorundadır. Çünkü mesuliyet, dünyada huzur, ahirette saadet getirecek kurtarıcı bir emirdir. Allah, Kur’an’da şöyle buyuruyor:


     “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” (TAHRİM SURESİ – 6. AYET)

Müslüman, ayette kendisine verilen görevi yerine getirmek zorundadır. Müslüman’ın bu görevi yerine getirmemesi, kendisine ve emri altındakilere karşı sorumluluğunu idrak edememesi büyük vebaldir.

Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

“Allah, herhangi bir kulun idaresi altına başkalarını verir de o kimse idaresi altındakilere karşı vazifelerini yapmadığı için ihanet ederek ölürse, Allah ona cenneti haram kılar.”

“Hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeylerden sorumlusunuz. Hükümdar idareci bir çobandır ve idare ettiği halktan sorumludur. Adam ev halkını idare eden bir çobandır ve idare ettiği o kimselerden sorumludur. Kadın, kocasının evinde idareci bir çobandır ve idare ettiği şeyden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını koruyan bir çobandır ve idaresi ile memur olduğu şeyden sorumludur. Evet, hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeyden sorumlusunuz.”

RÂÎ; herhangi bir şeyi koruyup kollayan, görüp gözeten anlamındadır. Kendisine emanet edilen sürüyü gütmesi, koruması sebebiyle çobana da bu isim verilir. Görülüyor ki, devlet reisinden hizmetçiye varıncaya kadar her fert, sorumluluk altındadır.

Devlet reisi, milletinin huzur ve güveninden sorumludur.

Baba, ailesinin, çoluk çocuğunun her türlü ihtiyaçlarını karşılamaktan, onlara dinlerini öğretmekten, onları her türlü haramdan korumaktan sorumludur. Baba, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden çoluk çocuğunu korurken özellikle şu hususlara dikkat etmelidir:

1-) Onları küfür ve şirkten korumalıdır.

2-) Kötü arkadaş ve kötü çevreden korumalıdır.

3-) Kötü yayın ve filmlerden korumalıdır.

4-) Haramlardan korumalıdır.

Allah, Kur’an’da şöyle buyuruyor:





“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır: Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır.” (TEĞABÜN SURESİ – 15. AYET)

Anne, evinden, evladından sorumludur. Evini her türlü fitne ve kötülükten koruyacaktır. Çocuklarının terbiyesine gereken önemi verecek, onları dürüst ve faziletli birer şahsiyet olarak yetiştirecektir. Onlara güzel örnek olacak, MÜBAREK ANA özelliğini koruyacaktır. Evinin işlerini yapma, kocasının malını ve şerefini koruma hususunda titiz olacaktır.

Evlat, ailesine karşı görevlerini yerine getirmekten sorumludur.

Öğretmen, öğrencisinden sorumludur. Onlara ilmî ve insanî değerleri öğretecektir.

Yazar, okuyucusundan sorumludur. Okuyucusuna hakkı, doğruyu ve güzeli aşılayacaktır. Haysiyetli bir yazar, yazılarında din, vatan, millet ve fazilet düşmanlığı yapamaz.

Memur, işçi, işinden sorumludur. İşinin hakkını verecektir.

Tüccar ve sanatkâr, işinden ve ticaretinden sorumludur. İşine ve ticaretine hile karıştırmayacaktır.

Doktor hastasından, mühendis inşaatından, avukat savunmasından sorumludur. Hastanede ayrı, özel muayenehanesinde ayrı davranan bir doktor, inşaatına gerekli titizliği göstermeyen mühendis, haksız davaları bilerek savunan avukat, sorumluluğunu yerine getirmiyor demektir.

Hizmetçi, efendisinin malını, şerefini korumaktan sorumludur. Kısacası herkes, hayatının bütün safhalarından sorumludur. Sorumluluk, sadece deliler yoktur.

Öyleyse Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği her emaneti, İslam ve Kur’an emanetini koruyacak ve büyük bir sorumluluk altında olduğunu bilecektir. El, ayak, göz, kulak ve kalp gibi bütün organlarının yaptıklarından hesap vereceğini bilecektir. Mal, mülk, evlat imtihanı ile karşı karşıya olduğunu unutmayacaktır. Bu konuda Kur’an şöyle buyurmuştur:



“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!” (A’RAF SURESİ – 6. AYET)
 
 
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.vaazsitesi.net/?pnum=797&pt=M%C3%BCsl%C3%BCman%C4%B1+Olgunla%C5%9Ft%C4%B1ran+G%C3%BCzel+Huylar
 

--

PEYNİR ALTI SUYU

PEYNİR ALTI SUYU

Facebook arkadaşım Ziraat Mühendisi Hülya Keleş hanım paylaşmış. Profilinden kopyalıyorum.

Kendisinden izin aldım, bu güzel yazı için çok teşekkür ederiz.


Hülya Keleş, 3 yeni fotoğraf ekledi.
14 dk.
 
 



Bir ay ömrün kaldı

Bir ay ömrün kaldı
 

Ahmet bin Asım Antaki "rahmetullahi aleyh", Antakya’da yaşamış bir Allah adamı.

Bir gün sohbetinde;
- Kardeşlerim, bütün sıkıntılar, ölümü unutmaktan, hak ve hukuka riayet etmemekten, yani dine uymamaktan ileri gelir, buyurdu.

Ve şunu anlattı:

Bir gün, yeni evli bir genç, bir Veliye gelerek;
- Efendim, hanımla hiç geçinemiyoruz. Evde her gün basit şeyler yüzünden tartışma çıkıyor, diye dert yandı.

Ve şöyle arzetti:
- Bizim münakaşalarımız yüzünden ailelerimiz de birbirine girdi. Hanımım, benim yakınlarıma, ben de hanımın tarafına düşman olduk. Ne yapacağımı şaşırdım. Ayrılmayı düşünüyorum.

Büyük Veli, bu gence;
- Hayır ayrılma, buyurdu.

Ancak genç adam hiç nasihat dinleyecek halde değildi.

Büyük zat kalbinden;
"Ya Rabbi, ben şimdi buna ne diyeyim?" diye düşündü.

Ve bir yol buldu.

Ona şefkatle bakıp;
- Ayrılsan da fark eden bir şey olmayacak, buyurdu.

- Neden efendim?
- Çünkü senin bir ay kadar ömrün kaldı şurada, ayrılmaya değer mi?

Bu sözü duyunca gencin rengi attı.
Ve perişan bir vaziyette çıkıp gitti.

Hemen o gün tanıdıklarıyla helalleşmeye başladı.
Rastladığı herkesle helalleşiyordu.

Çünkü o zattan “bir ay kadar ömrü kaldığını” öğrenmişti.
Hem bu zatın, kalp gözü açık, mübarek bir veli olduğunu biliyor, sözüne güveniyordu.

Eve gidince, kavgalı hanımını çağırdı.
Ve ağlamaklı bir sesle;
- Hatun, bunca zamandır seni üzdüm, sana iyi kocalık yapamadım, istediğini alamadım, hakkına riayet edemedim, ne olur beni affet, bana hakkını helal et, dedi.

Hanımı şaşırdı.
Kendi kendine;
"Allah Allah, bu adama ne oldu böyle?" dedi.

Önce çok kızarken, şimdi acıdı ona.
Şefkatli bir sesle;
- Asıl sen hakkını helal et efendi, ben hep edepsizlik yaptım, seni çok üzdüm, dedi.

Sarılıp ağlaştılar.
Aralarındaki kırgınlık gitmiş, yerine sevgi muhabbet gelmişti.

Genç adam sonra kavgalı olduğu kayınpederlerine gitti.

Ellerini öptü ve;
- Anneciğim, babacığım, ben size iyi evlatlık yapamadım, hizmet edemedim, ne olur beni affedin, hakkınızı helal edin, dedi.

Onlar da şaşırdılar ve;
- Yavrum, asıl sen hakkını helal et. Biz büyüklük yapamadık, sizi hoş göremedik, hatta sizin aranızı çok zaman biz bozduk. Sen bizi affet, hakkını helal et, dediler.

Ve birlikte ağlaştılar.

Gencin hanımı da, kavgalı olduğu kayın peder ve kayın validesine gitti.

O da onlardan özür dileyip;
- Anneciğim, babacığım, ben size iyi gelinlik yapamadım, çok edepsizlik ettim, sizi çok üzdüm deyip, helallık istedi.

Onlar da mahcup olup;
- Asıl sen bizi affet kızım, hakkını helal et, biz büyüklük yapamadık, sizi çok üzdük dediler.

Ve sarılıp ağlaştılar.
Her gün kavga gürültü ve münakaşa olan evde, şimdi bu iki genç Cennet hayatı yaşıyorlardı.

Karı koca birbirlerine hizmet ediyor, sevgi saygı gösteriyordu.
Huzura kavuşmuşlardı.

Ama genç adam, bütün bunları bir ay sonra öleceği için yapmıştı.
Bir ayın dolması için gün sayıyordu.

Bir ayın dolması yaklaştıkça, iyiliği daha artıyor,
geceleri kalkıp ibadet ediyordu.

Bunun iyiliği artınca, hanımının ve ailelerin de iyilikleri artıyordu.
Derken bir ay doldu.

Bugün öleceğim, yarın öleceğim derken, ölmedi.

Kendi kendine;
"Kesin bir ay demedi, bir ay kadar dedi, belki birkaç gün daha vardır" diye düşünüp, birkaç gün daha bekledi.

Yine ölmeyince, o veli zata gitti.

Huzuruna girince;
- Efendim ben ölmedim, dedi.

Büyük Veli unutmuştu bile bu meseleyi.
- Ne ölmesi evladım, buyurdu.

- Efendim, bir ay önce size geldiğimde, bana, "Bir ay kadar ömrün kaldı" demiştiniz, bir ay doldu, ama ben ölmedim.

Büyük zat, gence;
- Evladım, ben senin ne zaman öleceğini bilemem, ama şunu iyi biliyorum ki, ölüm muhakkak var ve sen bir gün elbette öleceksin. Mutlaka ölecek olan kimse, kavga niza ile hayatını zehir etmez, buyurdu.

Ve sordu ona:
- Şu andaki hayatından memnun musun evladım?- Evet efendim, çok memnunun, hiç tartışmamız olmuyor artık.

- Çok iyi, böyle devam edin, buyurdu.

Velhasıl o büyük zatın bir sözü ile bir yuva yıkılmaktan kurtulmuş ve o iki genç huzura kavuşmuşlardı.

İki de çocukları oldu.
Gül gibi geçiniyorlardı artık.

Bu hadiseyi anlattıktan sonra;
- Bütün mesele ölümü unutmamaktır, buyurdu. Ölümü unutunca neler oluyor, unutmayınca ne oluyor, bu hadise buna açık bir örnektir işte.

http://www.gonulsultanlari.com/detay.asp?Aid=8032


 

20 Ocak 2017 Cuma

MÜSLÜMAN, ADALET SAHİBİDİR

MÜSLÜMAN, ADALET SAHİBİDİR
 
     Adalet, her şeyi tam olarak yerine getirmek, herkesin hakkını vermek ve ölçülü davranmak demektir. Daha kısa bir ifadeyle, hak sahibine hakkını vermektir. Adalet, Allah’ın emrettiği, sevdiği ve övdüğü yüce bir vasıftır. Adaletin olmadığı bir yerde, huzur ve saadet aramak mümkün değildir. Çünkü fert ve cemiyet hayatında huzurun kaynağı adalettir. Bir milletin yükselmesi, ilerlemesi, kalkınması ve gerçek medeniyete ulaşması da adaletle mümkündür. Millet fertlerini birbirine bağlayan, onları bir disiplin içerisinde tutan, yine adalettir. Fertleri arasında adalet olmayan milletler, maddi bakımdan ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, sıkıntılara düşmekten kurtulamazlar.
 
     Aile fertleri arasında adaletin gözetilmediği bir evde, huzur ve saadetin olması mümkün müdür? Adaletin hâkim olmadığı, çalışanla çalışmayanın ayırt edilmediği, Allah korkusu ve hakikat sevgisinin öğretilmediği bir mektepte, hangi fazilet meyveleri toplanabilir? Devlet ve millet vazifeleri; imanlı, bilgili, ehliyetli, dürüst ve adil kimselere değil de politik hesaplar ve çıkarlar uğruna rüşvetçi, kayırıcı ve adil olmayan kimselere verilirse, böyle bir cemiyette huzur ve güven kalır mı? Hak ve adaleti teslim etmesi gereken adalet müesseseleri, adaletsizlik yapar, suçluyu suçsuz hale getirir, güçlüyü korur, güçsüzü ezerse, böyle bir cemiyette felaketler kol gezmez mi?
 
     Patron, çalıştırdığı işçilerin haklarına riayet etmez, işçi ekmek yediği işin hakkını vermez, memur görevini ihmal eder, adamına göre iş yapar, esnaf ölçü ve tartısına dikkat etmez, karaborsacılık yapar, yazar, kalemini hak ve adalet adına oynatmaz, hasta ilgi görmek için hastanenin yolunu özel muayenehaneden geçerek bulur, krediler, ihaleler, destekler, teşvikler uğruna çıkar dağıtılırsa, böyle bir toplumda adaletin varlığından söz edilebilir mi?
 
     Bunun içindir ki Huzur ve saadet dini olan İslam, bütün işlerimizde adaletli olmayı emretmiş ve adaletle davrananlara büyük müjdeler vermiştir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
 
     “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(NİSA SURESİ – 135. AYET)
   
     “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”  (MAİDE SURESİ – 8. AYET)
 
     “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”  (NAHL SURESİ – 90. AYET)
 
     Yüce Allah bu ayette, dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; üç çirkin davranışı da yasaklıyor. Emrettikleri; adalet, ihsan ve akrabaya yardımdır. Yasakladıkları da; fuhuş, münker ve bağy’dır.
 
     ADALET: Herkesin hakkını vermek ve ölçülü davranmaktır.
     İHSAN: İyilik etmek, hayır yapmak ve emredilen şeyi gerektiği gibi yerine getirmektir.
     AKRABAYA YARDIM: Yakın ve uzak akrabaya iyilik etmek, onların ihtiyaçlarını karşılamaktır.
     FAHŞA: Yalan, iftira, zina gibi kötü söz ve işlerdir.
     MÜNKER: Dinin ve aklın fena kabul ettiği işler ve davranışlardır.
     BAĞY: İnsanlara karşı üstünlük iddia etmek ve onları zulüm ve baskı altına almaktır.
     Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:
     “Ehl-ü iyaline ve idaresi altında olanlara adaletle hükmeden adil kimseler, Allah nezdinde nurdan minberler üzerinde otururlar, yüksek mevkilere çıkarlar.”
     “Cennet ehli üç sınıftır:
     1-) Adil, sadaka verici ve başarılı hükümdar
     2-) Hısım akrabasına ve Müslümanlara karşı yumuşak kalpli ve şefkatli olan bir adam
     3-) Ailesi kalabalık olduğu halde harama el uzatmayan, iffetli ve namuslu kimse.”
 
    “Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler: Adil imam, Allah’a ibadet içinde yetişen genç, Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi; Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: “Ben Allah’tan korkarım.” deyip icabet etmeyen kimse; Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse; Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.”
 
     Öyleyse müslüman, adalet sahibi olmak zorundadır. Zira Müslüman, Allah’ın kesin bir adalet günü olduğuna, yaptığı her iş ve hareketin mutlaka hesabının sorulacağını kavrayan insandır. Bunun için Müslüman her zaman ve her yerde Hak’tan yanadır. Çünkü zaman mutlak bir hesaplaşma gününe doğru hızla akmaktadır. Kâr-zarar günü yakındır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: 
 
     “Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.”  (ENBİYA SURESİ – 47. AYET)
 
BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:
http://www.vaazsitesi.net/?pnum=797&pt=M%C3%BCsl%C3%BCman%C4%B1+Olgunla%C5%9Ft%C4%B1ran+G%C3%BCzel+Huylar
 

İlim sonsuzdur

İlim sonsuzdur

Bilimsel çalışmalar ile su altında yaşayan canlıların % 2,5 unu bildiğimiz düşünülüyor.

Bu uzaylı gözlüklü bilim adamı ile bıyıklı ve rujlu teyze de bunlara küçük bir örnek.

Bilimsel çalışmalardan anlıyoruz ki İlim sonsuz ve sınırsız .

Hülya Keleş 


Kusur eksik noksan hata olmayan Allah'ı tespih edelim:

SÜBHANALLAH !

 





İman güçlendikçe belalar yağmur gibi yağar

İman güçlendikçe belalar yağmur gibi yağar

Belâ ve musîbet, âriflerin velilerin kandili, müridlerin uyanıklığı, gâfillerin de helâkıdır.
(Cüneyd Bağdadi Hz)


Her şey Cenabı ALLAHın izni ile olur. Bu idrakla hiçbir şey için ‘’niçin? , neden ben ‘’ demeyiz.

İman varsa o güçlendikçe belalar yağmur gibi yağar..
Gafil olan aldanıp sapıtır.


Kula düşen her durumda çok güzel ahlak göstermek.. sabırla karşılamak..

Sabır ya da isyan (niçin? ) .. işte imtihan noktası !

"....Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü'minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. "

(Enfal Suresi 17 )

İdrak olsun.. her nereden okunuyorsak