27 Eylül 2017 Çarşamba

Şirk, Ve Şirkten Korunma Yolları-1

Şirk, Ve Şirkten Korunma Yolları-1

Sözlükte "bir şeyi ortak yapmak, birden fazla kişiye tahsis etmek, ortak kabul etmek ve ortak saymak" manalarına gelen şirk, ıstılahta, Yüce Allah'ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rab oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmeyi ifade eder. Yapılan ibadetlerde Allah'tan gayrısını gözetme ve riya gibi kötü hasletler için de şirk kelimesi kullanılmıştır.


  أَلا أُنَبِّئُكمْ بِأكْبَرِ الْكَبائِرِ ؟ »  ثلاثاً قُلنا :   بلَى يا رسولَ اللَّه :   قال : «   الإِشْراكُ بِاللَّهِ،
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?" buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. "Evet!" deyince:

"Allah'a şirk koşmak,”[1]

 Şirk ve küfrün Allah tarafından bağışlanmayacağı bildirilmektedir:



اِنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَآءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدِ افْتَرَى اِثْمًا عَظِيمًا

"Şüphesiz ki Allah, kendisine eş koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa, gerçekten pek büyük bir günah işlemiş olur."   [2]

MÜŞRİK

Bir şeyde ortak olmak anlamındaki şirk kökünden türeyen müşrik, sözlükte, ortak koşan, ortak yapan demektir. Istılahta ise; Allah'a, ilâh, rab, ma'bûd oluşunda, sıfat ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul eden kimseye denir. Başka bir deyişle müşrik, ulûhiyet özelliklerinden birini, bir başkasına veren kimsedir. Müşrik kâfirdir, ancak her kâfir müşrik değildir. Örneğin, mecûsîlikte olduğu gibi iki ilâhın varlığını kabul etmek hem şirktir, hem de küfürdür. Halbuki âhiret gününe inanmamak sadece küfürdür, şirk değildir. Nitekim Kur'ân'da da müşriklerle ehl-i kitap, kâfirlerin iki ayrı zümresi olarak açıklanmıştır;
 لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتَّى تَاْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

 "Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar, ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi."   [3]

Allah'a şirk koşmak en büyük günahlardandır. Hatta şirkin Allah tarafından bağışlanmayacağı[4] ve
 وَاِذْ قَالَ لُقْمَنُ لاِبْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَابُنَىَّ لاَ تُشْرِكْ بِاللهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ

 Onun en büyük bir zulüm ve haksızlık olduğu bildirilmiştir .[5]

Şirk altı kısma ayrılır;

A- ŞİRK-İ İSTİKLÂL: birden fazla ilâhın varlığını kabul etmek. Mecûsîlerin ve Müşriklerin şirkleri ile Seneviyye (dualistler) buna örnek gösterilebilir.

B- ŞİRK-İ TEB'İZ: Hristiyanların teslis inancında olduğu gibi, Allah'ın bir olduğunu söylemekle birlikte, O'nun ilâhlardan meydana geldiğine inanmak.

C- ŞİRK-İ TAKRİB: Allah'ı yaratıcı olarak kabul etmekle birlikte, O'na yaklaştırır veya şefaatçı olur ümidiyle başka varlıklara tapmak. Mekke müşriklerinin putlara tapmaları gibi.

D- ŞİRK-İ TAKLİD: Başka birini taklid ederek, Allah'tan başkasına, putlara ibadet etmek ve onları ilâh olarak tanımak.

Bu dört şubenin kesinlikle küfür olduğu hususunda icmâ hâsıl olmuştur. Bunun dışında "küfür" olup-olmadığı hususunda ihtilâf edilen iki şube daha mevcuttur. Bunları da şu şekilde izah etmek mümkündür.

             ŞİRKÛ'L-AĞRAZ : Herhangi bir mü'min Allah (cc)'rn rızası dışında birtakım gayeler gözeterek ibadette bulunursa şirkû'l-ağraz teşekül eder. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan ve tasaddukta bulunan kimse Allah (cc)'a şirk koşmuş olur.'[6] hadis-i şerifi, ,sirkû'1-ağrazı tarif eder. Bu sebeple riya ile ilgili bilgilerin farz-ı ayn olduğu hususunda ittifak hâsıl olmuştur.[7] Tasavvuf büyüklerinden Fudayl b. İyaz (rha)'rn "Halk için ameli terketmek riyâdır. Halk için amel etmek ise şirktir" sözü üzerine iyi düşünmek borcundayız. Bugün "Halk bize ne der?" endişesiyle kıvranan insanlar;şirkû'l-ağraz hastalığına tutulmuşlardır.

ŞİRKÛ' LESBAB: Üzerinde hassasiyetle durulacak bir şirk çeşidi de ,sirkû' lesbab'dır. Bunun mahiyetini Hz. Ebu Bekir Sıddîk (ra)'tan rivayet edilen şu hadis-i şeriften öğrenelim: "Şirk sizin aranızda karmcanın kımıldamasından daha gizlidir." Hz. Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Şirk ancak Allah azze ve celle'den başkasına ibadet edilmek değil midir, yahud Allah'la birlikte başkasına tapmak değil midir?" Resûl-i Ekrem (sav): "Allah hayrını versin ey Sıddîk!.. Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun küçüklerini, büyüklerini yahud küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?" Hz: Ebû Bekir: "Hay hay yâ RasûlALLAH " dedi. "Her gün üç defa: "Allah'ım bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden af dilerim" dersin. Şirk: "Bana filân ve Allah verdi," demendir. Denktaşlık ise: "Eğer filân olmasa idi, beni filânca öldürücekti" demendir." Buyurdular.[8]

Göıüldüğü gibi "sebeplerin ve maksatların" putlaştırılması, büyük bir zulüm ve şirktir. Şirkû'l-esbab ve ,sirkû'l-ağraz korkunç mesafeler kaydetmiştir. Şirkin her çeşidinden Allahû Teâla (cc)'ya sağınmak ve sırat-ı müstakim dışındaki bütün yollan terketmek vaciptir.[9]
 

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/36-37.


   [2] Nisâ, 4/48


   [3] Beyyine, 98/1


   [4] Nisâ, 4/48


   [5] Lokman, 31/13


   [6] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, İstanbul 1981, sh. 80.


   [7] İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, Mısır,1972, c.1, sh. 29.


   [8] İmam-ı Mervezî, Müshed-i Ebû Bekir Sıddîk, İst.1981, sh. 91.


   [9] Yusuf Kerimoğlu / Kelimeler Ve Kavramlar


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=175
  


BÜTÜN UZUVLARIN İŞTİRAK ETTİĞİ İBADET

BÜTÜN UZUVLARIN İŞTİRAK ETTİĞİ İBADET   
     
Oruç, sadece belli bir süreliğine aç kalmak değildir. Oruç yalnızca mide ile tutulmaz. Bütün uzuvların bu ibâdete iştirâk etmesi îcâb eder.

İslâm’ın beş temel esâsından biri olan orucu; yalan, gıybet, kovuculuk gibi zaaflarla zedeleyerek ecrini asgarî seviyeye düşürmek, büyük bir israftır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

Bu sebeple oruçta ağza bir şey girmemesine dikkat etmek kadar, ağızdan yanlış bir ifâdenin çıkmamasına da dikkat edilmelidir.

Âdâbına riâyetle tutulan bir oruç, kulu rûhen bir riyâzat iklimine götürür. Bu riyâzat neticesinde de gönüldeki merhamet ve şefkat hisleri inkişâf eder ve Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân” sıfatından hisse alınır.

Yine oruç, gönüllerdeki ihtiras ve tamâ fırtınalarını dindiren ve sabır meziyetini tâlim eden bir terbiye mektebidir. Böyle bir oruç, Cehenneme karşı âdeta bir kalkan hâline gelir.

ORUÇ İBADETİ

Yine kâmil mânâda edâ edilen bir oruç ibâdeti; Allâh’ın verdiği nîmetlerin kadrini düşündüren, hamd ve şükre sevk eden, yoksulların hâlinden anlamayı öğreten, muhtaçların “acıyın bize” feryatlarına karşı gönüllerde merhamet akisleri uyandıran, şefkat ve merhameti bütün fânî sevdâların üzerine yükselten, kimsesiz bîçârelere yardım hissini canlandıran ve rûhu incelten ulvî bir kulluk şuurudur.

Çünkü samimî yapılan her ibâdetin, diğer ibâdetleri de şevkle îfâ etmeye yönelik sayısız faydaları vardır. Meselâ namaz oruca şevktir, oruç da zekâta…

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/butun-uzuvlarin-istirak-ettigi-ibadet.html

30 Eylül 2017 Cumartesi günü Muharrem'in onu aşure günüdür.
O gün oruçlu olmak çok sevaptır.
Efendimiz SAV bir gün öncesi veya sonrasını da ekleyip iki gün tutun diye tavsiye buyuruyor...

Hatırlatmak istedim... Celal



 

ALLAH’IN SEVGİSİNİ KAZANDIRAN DAVRANIŞ

ALLAH’IN SEVGİSİNİ KAZANDIRAN DAVRANIŞ   
     
Allah’ın (c.c.) sevgisini ve merhametini celbeden, günahlarımızın bağışlanmasına vesile olan olacak davranış…

Cenâb-ı Hak buyurur:

(Rasûlüm!) Onu (Kurʼânʼı) Rûhuʼl-Emîn (Cebrâil) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, Senʼin kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-195)

Bu itibarla, Efendimiz’in hayatı, ahlâkı, hâl ve davranışları bilinmeden Kur’ânʼın mânâları hakkıyla idrâk edilemez.

Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edilmiştir.

Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’si bilinmeden Kur’ân-ı Kerîm anlaşılamaz, İslâm lâyıkıyla yaşanamaz. Nitekim Cenâb-ı Hak:

“Kim Rasûlʼe itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

(Rasûlʼüm!) De ki: Eğer Allâhʼı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31) buyurmaktadır.

Dolayısıyla bilhassa bugün Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine kasıtlı olarak yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Kaynak: osmannuritopbas.com

http://www.islamveihsan.com/allahin-sevgisini-kazandiran-davranis.html


 

26 Eylül 2017 Salı

Kalb Temizliği; Kalb-i Selim-2

Kalb Temizliği; Kalb-i Selim-2

Kalbin temiz kalması, ancak günahın farkında olmakla  ve bir an önce kalbi onun istilasından kurtarmakla mümkün oluyor.


Kurtuluşun tevbede olduğu belirtiliyor. Tevbe, “arınma iradesi” ile Rabbe yönelişi ifade ediyor. Yani kalbi günah kopukluğundan kurtarıp, yeniden asli irtibatlarına kavuşturma, yeniden Rabbin nazarına muhatab hale getirme iradesinin ifadesi.
 

Kalbin temiz kalması için ya günah vadisine dalınmayacak, ya da bir sebeple dalınmışsa, sür'atle tevbe ipine sarılıp oradan çıkmaya çalışılacak... Davranışlarda güzelliği devam ettirebilmek için de, deruni bir kılavuz halinde işleyen kalbin sıhhatli yol göstermesi gerekiyor.
 

Imam Gazali diyor ki:
“Beden ile yapılan iyi bir işten kalbe bir nur ulaşır. O nur, saadet tohumudur. Yaptığı her kötü işten kalbe bir zulmet iner. O zulmet şekavetin tohumudur.” [1]
 

Yani davranışlar havada uçuşup kalmıyor. İyi işin de kötü işin de kalbe nur ve zulmet ya da, saadet ve şekavet olarak bir yansıması var.
 

Başta Rasulullah Efendimiz (s.a.) ve O'ndan feyz alarak, “Kalb hassasiyeti” taşıyan Allah dostları, İslam önderleri, bilginleri, insanları hem kalbi hastalıklara sürükleyen sebepler, hem de bu hastalıklardan kurtulma imkânı verecek davranışlar konusunda uyarmışlar, ellerinden tuttukları insanları terbiye etmişler.
 

Mesela, bütün çağlara muallimlik yapan Rasulullah Efendimiz  insanları, küfür, nifak, kibir, gaflet, gazap, kin, haset, ucub, hubb-i riyaset gibi kalbi hastalıklardan kurtarmaya çalışmış, buna mukabil, gene insanları, iman, takva, Allah korkusu, muhabbet, merhamet, istiğfar, zikir ve dua telkini ile kalblerin tezyin ve takviyesini temin etmiştir.

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ وَاَضَلَّهُ اللهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللهِ اَفَلاَ تَذَكَّرُونَ

“Kendi arzu ve hevesini ilah edinen ve Allah’ın bir bilgi sebebiyle saptırdığı, kulak  ve kalbini mühürlediği, gözüne perde çektiği kişiyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra, kim onu doğru yola iletebilir. O halde hiç düşünüp ders çıkarmaz mısınız?”[2]
 

Dikkat etti isek ayette “Heva ve hevesini tanrı edinen” kişinin “kalbinin mühürleneceği” bildiriliyor
 

Demek ki bir yandan heva ve hevesleri tanrı edinerek, yani heva ve heveslerin kulu olarak kalpleri Rabbin lütfuna açık tutmak, temiz kalmak mümkün olmayacak.
 

Rabbi zül celal Rasulullah Efendimiz (s.a.)'e şöyle bir dua öğretiyor:
وَلاَ تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ
يَوْمَ لاَ يَنْفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ
اِلاَّ مَنْ اَتَى اللهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

“(Rabbim,) malın ve evladın fayda vermediği, ancak Allah'a kalb-i selim getirenlerin fayda göreceği o diriliş gününde, beni mahcup etme.”[3]
 

Ve Rasulullah Efendimiz (s.a.) bir duasında şöyle sesleniyor:
اللَّهُمَّ نَقِّنِى مِنْ خَطَايَاىَ كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ ا‘بْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ. اللَّهمَّ اغْسِلْنِى مِنْ خَطَايَاىَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ

“"Ey Allahım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan beyaz elbise gibi olayım. Allahım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka"[4]
 

Bunlar, üzerine asla günah kiri düşmeyecek ve zaten düşmemiş olan  Allah Rasulünün izinde yürüyen bütün çağlara, bir yandan Rabbin huzuruna “kalb-i selim”le gitme aşkını, bir yandan da “kalbi selime ulaşmak için günahlardan arınma İştiyakı”nı öğreten niyazları...
Eğer bir Peygamber böyle dua ediyorsa, onun izinden giden insanlar, kalb temizliği iddiasına sığınıp, çamurlar içinde yürümemeye, elleriyle çamur içinde oynamamaya itina etmeli, yüreğine çamur sıçramasından sarsıcı endişeler duymalı... Rabbin huzuruna taşınacak “selim kalb”i dünyada hazırlayarak gitmeye bakmalı..[5]
 

Muhterem Kardeşlerim.
 

Yukarı dada beyan ettiğimiz üzere  Şuara Suresinin 89. ayetinde, cennete girecek olanların
اِلاَّ مَنْ اَتَى اللهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

”Ancak Allah’a selim(temiz) bir kalp ile gelenler…”olduğu bildirilir. Kuran’a göre kalbin temiz olması demek, Allah’a yönelmiş ve O’na itaat etmiş olmak demektir. Kuran’a göre kalbi temiz olan insan, Allah’a iman eden, Allah’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyan, O’na teslim olmuş insandır. İslam ahlakına göre, bundan farklı bir “kalp temizliği” söz konusu değildir.
 

Kuran’da “kalp temizliği”nin ne anlama geldiği detaylı olarak anlatılmaktadır. Buna göre; kalbi temiz olan insan, sürekli Allah’ı anan ve kalbi Allah’ın zikriyle tatmin bulmuş kişidir. Öyle ki, Kuran’da müminler şöyle tarif edilir;
اَلَّذِينَ اَمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Onlar ki, inanmışlar ve Allah’ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur. Çünkü bilin ki kalpler, gerçekten de, ancak Allah’ı anarak huzura erişir.”[6]

Bir başka ayette ise müminlerden şöyle söz edilir;
اَلَّذِينَ اِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا اَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِى الصَّلَوةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

 “Onlar ki, ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri titrer, başlarına gelen her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı dişlerini sıkıp direnirler, namazlarına devamlı ve duyarlıdırlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah’ın rızasını kazanmak için başkalarına da harcarlar.” [7]
 

Müminin önemli bir özelliği,Kuran ahlakından zevk alması, Allah’a itaat etmekten dolayı sevinç ve huzur duyması ve tüm bunları yaparken de,kalbinde içli bir sevgi ve coşku hissetmesidir.Kuran’da, bu kalp duyarlılığının” Allah’ın yol göstermesi “olduğu şöyle bildirilir;
اَللهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِىَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلَى ذِكْرِ اللهِ ذَلِكَ هُدَى اللهِ يَهْدِى بِهِ مَنْ يَشَآءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“Allah, sözün en güzelini bir kitap halinde indirmiştir. Bir kısmı bir kısmına benzer. Çelişkisiz, bıktırıp usandırmayan tekrarlarla doludur ki, Rablerine derin saygı göstermekte olanlar, tehdid ve korkutucu ayetlerini okuduklarında, derileri ürperir. Rahmet ayetlerini okuduklarında ise, tenleri ve kalpleri Allah’ın zikrine yatışıp, yumuşar, sakinleşir. İşte Allah’ın rehberliği böyledir, doğruya yönelmek isteyeni bu kitapla doğru yola istediği şekilde eriştirir. Kim de şaşkınlık ve sapıklık içinde kalmayı isterse, ona da doğru yol gösterecek yoktur.”[8]
 

Dolayısıyla gerçek kalp temizliği, insanı Allah’tan uzaklaştıran tüm engellerin, kalpten arındırılmış olması anlamına gelir. Böyle bir insan, dünya hırsından, bencillikten, korkudan, güvensizlikten uzak olur. Allah’tan başka varlıklara bağlanmaktan, onlara karşı Allah’tan bağımsız bir sevgi duymaktan kurtulur.
 

Bu yanlış düşüncedeki insanlar, Allah’ın hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı değil, bulundukları toplumun hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı seçerler. Ve cahiliye kıstaslarıyla yaptıkları bu değerlendirme sonucunda, kendilerini kandırarak, cennete gireceklerini düşünürler.
 

Bu düşünceye göre kişi, hem Allah’a kulluk etmeden, koskoca bir ömrü istek ve tutkularına göre tüketecek, hem de ahrette Allah’ın samimi ve Salih kulları için hazırladığı cennetinde, onların arasında, nimetler içinde yerini alacaktır. Böyle bir düşünceye sahip olması için, bir kişinin, Kuran’ı hiç bilmiyor olması gerekir. Çünkü Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri kavrayan bir insan, sadece kendini kandırmış olacağını gayet iyi anlayabilir.
وَيُنَجِّى اللهُ الَّذِينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْ لاَ يَمَسُّهُمُ السُّوءُ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Ama Allah kendisine karşı sorumluluk bilinci duyanları kurtuluşlarına sebeb olan şeyle kurtarır, onlar bir kötülüğe uğramazlar ve mahzun da olmazlar.” [9]
 

Dünya bütün insanlar için bir imtihan yeridir. Allah:
اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

” O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek i-çin ölümü ve hayatı yarattı. O güçlüdür, O’nun gücüne hiçbir güç erişemez ve tek bağışlayan da O’dur.”[10]    Ayeti ile bütün insanlara bu gerçeği bildirmiştir.
 

Bu imtihanın gereği olarak insanlar bütün davranışlarından,fiili olarak yerine getirdikleri veya getirmeyip erteledikleri tüm ibadetlerden sorumludurlar.Böyle bir durumda kalp temizliği tek başına ölçü olamaz.Muhakkak ki kişinin kalbinin temiz olması,iyi niyetli,dürüst bir kişiliğe sahip olması Allah katında değerlidir.Ancak bu kalp temizliği ve samimiyetin en önemli göstergesi de kişinin Allah’ın emirlerini titizlikle yerine getirmesiyle kendini belli eder.Yoksa Kuran’da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyen,Allah’tan korkup sakınmayan,ölçüsü Kuran ve Allah rızası olmayan bir insan,ne kadar iyi niyetli olduğunu iddia ederse etsin,bu düşüncesinin ona ahrette bir faydası olmayacaktır.Sadece kalp temizliğinden sorgulanılmayacaktır.Allah bize Kuran’la sorgulanacağımızı bildirmiştir:
وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْئَلُونَ

     “Şüphesiz o vahiy yolu Kur’ân, sana ve toplumuna bir şereftir, ama zamanı gelince hepiniz O’na karşı, tutumunuzdan dolayı hesaba çekileceksiniz..”[11]   

23-Zuhruf suresi-44


YAZAR: Kadir Hatipoglu


BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=451


[1] Kimya-yı Saadet, s. 344


[2] Casiye Suresi, 23


[3] Şuara, sures 87–89


[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/15-16.


[5] Ahmet Taşgetiren Altınoluk Dergisi 2005 - Şubat, Sayı: 228, Sayfa: 003


[6] Radsures -28


[7]Hac sures-35


[8] Zümer sures-23


[9] Zümer sures -61


[10] Mülk sures-2


[11] Zuhruf-44




ÜZERİMİZDEKİ EN BÜYÜK HAK

ÜZERİMİZDEKİ EN BÜYÜK HAK   
     
Üzerimizdeki hakkın en büyüğü ise Cenâb-ı Hakk’a olan hakkımız ve vefa borcumuzdur…

İnsanın hayatı bin bir hak ile devam eder. Daha dünyaya gelmeden başlayan bu haklar, vefatından sonra dahî devam eder.

Şöyle ki; annesi onu karnında dokuz ay taşır, sancısını ve ıstırabını duyar. O anneye evlâdı; ömür boyu vefâ duymalı, medyûn-i şükran olarak teşekkür ve duâ hissiyâtı içinde yaşamalıdır.

Sadece annesi değil; babası, kardeşleri, akrabaları, hocaları, öğretmenleri, komşuları, işçileri yahut işverenleri, müşterileri ve nice nice insanın hakları birikir. Öyle ki;

Vefat eden bir insanı yıkayan, kefenleyen, tabutunu taşıyan ve defneden insanların da hakları terettüb eder.

Demek ki;

Beşikten mezara üzerimizde binlerce hak birikmektedir. Bunlara karşı medyûniyet ve vefâ, insanlık borcudur.

Üzerimizdeki hakkın en büyüğü ise Cenâb-ı Hakk’a aittir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Şebnem Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Eylül Sayı: 151

http://www.islamveihsan.com/uzerimizdeki-en-buyuk-hak.html


 

KALU BELADA VERİLEN SÖZ

KALU BELADA VERİLEN SÖZ   
     
İnsan her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. “–Elbette yâ Rabbî!..” diye cevap verdiğimiz; «Kaalû Belâ»daki sözünü unutmayarak Kuran ve Sünnete sahip çıkmalıdır.

İnsan her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. Bu ise, ancak ve ancak O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir.

Vefânın en mühim seviyesi;

Cenâb-ı Hakk’ın; ruhları yaratıp;

“–Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurduğu vakit;

“–Elbette yâ Rabbî!..” diye cevap verdiğimiz; «Kaalû Belâ»daki ahde vefâdır. (Bkz. el-A‘râf, 172)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak, dâimâ O’nu zikretmek ve O’na yalvarmak demektir. Dâimâ ilâhî kameraların altında olunduğunun idrâki demektir. Dâimâ O’nun nimetleriyle perverde olduğunun şuuruyla, hamd ve şükür hâlinde yaşamaktır.

CENÂB-I HAKK’A VEFÂNIN EN GÜZEL TEZÂHÜRLERİ

Cenâb-ı Hakk’a vefânın en güzel tezâhürleri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hayatındadır. O’na; gelmiş ve geçmiş günahları bağışlandığı hâlde, niçin sabahlara kadar ibâdet ettiği sorulduğunda şu cevabı vermişti:

“Şükreden bir kul olmayayım mı?” (İbn-i Hibbân, II, 386)

Allâh’a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en zarûrî vefâ borcumuz, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’edir.

O –sallâllâhu aleyhi ve sellem– ki;

«Ümmetî!.. Ümmetî!..» diyerek Cenâb-ı Hakk’a tazarrû ve niyazlarında hep ümmetini dilemiştir. Nebevî ömrü, ümmeti için nice çilelerin çemberinde geçtiği gibi; vefatından sonra da kabrinde, Sûr’a üfleninceye kadar ümmeti için istiğfarda bulunacaktır.

Peygamber’e sevgi ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, O’nun Sünnet-i Seniyye’si etrafında pervâne olabilmekle mümkündür. O’na vefâ; salât ü selâmlarla, dâimâ O’nunla gönül beraberliğinde olmak ve O’nun râzı olmayacağı söz, hâl ve davranışlardan uzak durmaktır. Zira Efendimiz; Vedâ Hutbesi’nde;
“Sakın (günah işleyerek) mahşer gününde yüzümü kara çıkarmayın!” buyurmuştur. (Bkz. Müslim, Hac, 147)

Devrimizde Efendimiz’e büyük bir vefâsızlık hâlinde, O’nun mübârek hadislerini istihfâf eden, edille-i şer‘iyyeden Sünnet-i Seniyye’yi çıkarmaya kalkan nâdanlar zuhûr etmiştir.

Cenâb-ı Hak, bize her Fâtiha’da; «Gazaba uğrayan ve sapıtanların yolundan sakınma» telkininde bulunmaktadır.

Maalesef, son asırlarda, İslâm düşmanı misyoner ve oryantalistlerin hususî gayretkeşliklerinin mahsûlü olan, zararlı ve zehirli fikirler; İslâm dünyasına, îmanları kül eden birer kıvılcım hâlinde sıçramıştır.

Bizim talebeliğimiz yıllarında; bu yabancı zehirlerin ilk adımı olarak, mezhebleri reddetme ve yıkma teşebbüsleri başlamıştı.

Hâlbuki, mezhebler; müctehid âlimlerimizin, Kur’ân ve hadislerden istinbât ederek, bizlere intikal ettirdiği içtihad manzûmeleridir. İslâm ümmeti, asırlarca birçok mezhebden dördü üzerinde ittifak etmiştir. Mezhebleri reddeden her kişi aslında kendi mezhebini kurmaya kalkmaktadır. Hâlbuki asla bu işe ehil değildir. Böylece, fert sayısınca din anlayışı ortaya çıkar. Nitekim bugün; «Bana göre» diye din hususunda görüş ileri süren yüzlerce yarım hoca zuhûr etmiştir.

Mezhebleri reddetme gediği açıldıktan sonra tahribat genişledi, ikinci adımda Sünnet’i hedef aldı. Allah Rasûlü’nün mübârek sözlerini, kâh; «Bize sıhhatli ulaşmadı, çoğu uydurmadır!» diyerek, kâh; «Bize Kur’ân yeter!» diyerek reddetmek şeklindeki kalp hastalığı başladı.
 
NE BÜYÜK BİR VEFÂSIZLIKTIR!

Bu ne büyük bir vefâsızlıktır!

Hâlbuki Allah Teâlâ, kitabında Peygamber’ine itaati, kendine itaat saymıştır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ

“Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur.” (en-Nisâ, 80)

Birçok âyette, Allâh’a itaatin hemen ardından Rasûl’e itaat, ayrıca zikredilmiştir:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ

“Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed, 33)

Din tahrifinin üçüncü adımı ise, Kur’ân âyetlerini “tarihsel” diyerek hükümsüz bırakma teşebbüsüdür. Bugünün sefil Avrupâî hayat tarzına ve çürük felsefî aklına muhalif görünen Kur’ân ahkâmını -hâşâ- emekliye ayırmaya kalkmaktır. Ucu küfre varan çok sakat bir anlayıştır.

Hâlbuki, İslâm sadece bir kavme yahut bir devre gelen bir din değildir. Kıyâmete kadar bütün insanlığa gönderilmiş yegâne Hak dindir. Mükemmeldir.

Bu inhiraflar, âhirzaman fitnesidir.

Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:

“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:
  • Biri, Allâh’ın kitabı Kur’ân;
  • Diğeri Rasûlü’nün sünneti…” (Muvattâ, Kader, 3)

Sırât-ı müstakîm, Cenâb-ı Hakk’a giden yoldur. O yolun rehberi de Peygamber Efendimiz’dir.

Allah Rasûlü’ne vefâsızlık, en büyük vefâsızlıktır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Eylül  Sayı: 151

http://www.islamveihsan.com/kalu-belada-verilen-soz.html


 

25 Eylül 2017 Pazartesi

Kalb Temizliği; Kalb-i Selim-1

Kalb Temizliği; Kalb-i Selim-1

İslam'da kalbin ne kadar merkezi bir mahiyeti bulunduğunu Rasulullah (s.a.) Efendimizin çok bilinen şu hadis-i şerifi çok net olarak bildirir. Şöyle buyurur Rasulullah:


أَلاَ وإِنَّ في الجسَدِ مُضغَةً إذا صلَحَت صَلَحَ الجسَدُ كُلُّهُ ، وَإِذا فَسَدَتْ فَسدَ الجَسَدُ كُلُّهُ : أَلاَ وَهِي القَلْبُ

“Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir.”[1]
 

Kalbin merkezi bir mahiyeti vardır,  çünkü Müslümanlık çerçevesinde yapılan her davranışın muhteva değerlendirmesi kalble ilgilidir.
 

Rasulullah (s.a.)'ın bildirdiğine göre
إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات

 “Ameller – davranışlar niyetlere göredir”[2] ve niyetin oluştuğu yer kalbdir.
 

Davranışların makbul oluşu, içinde taşıdığı “ihlas” yani “sadece Allah'a has kılınması” iledir, “ihlas”ın vatan edindiği yer de kalbtir.
Rasulullah (s.a.)'ın bildirdiğine göre
إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم ، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعمالِكُمْ

“Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar.”[3] ,yani kalb nazargah-ı ilahidir.
 

Günah ve sevap gibi insan davranışlarının nitelik tayininde sanki kalbte gizli bir miyar vardır. Çünkü Rasulullah bildirir ki,
وَالإِثمُ ما حاكَ في نفْسِكَ ، وكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلَعَ عَلَيْهِ النَّاسُ

“Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde insanların bilmesini istemediğin şeydir.”[4], buna karşılık
البِرُّ : ما اطْمَأَنَّتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ ، واطْمَأَنَّ إِلَيْهِ القَلْبُ

 “İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir.”[5]
 

Peygamber Efendimiz, mübarek parmaklarıyla sahabiden Vabisa'nın göğsüne vurarak ısrarla
اسْتَفْتِ قَلْبَكَ

“Gönlüne sor, kalbine danış” der. Ayrıca bizzat kendi göğsüne işaret ederek
التَّقْوَى هَهُنَا، التَّقْوَى هَهُنَا، التّقْوَى هَهُنَا،

 “Takva işte şuradadır”[6] buyurur. 

Bütün bunlardan yola çıkarak İslam akaidi, “Amentü”nün ancak “kalbi tasdik”le gerçeklik kazanacağına hükmeder.
 

Müslümanlığımız açısından böylesine hayati fonksiyonu bulunan ve mahiyeti gereği  evrilip çevrilebilen kalbin kazanacağı vasıf, onu insana bahşeden kudret tarafından en ince ayrıntılarına kadar tayin edilmiştir.
“Padişah girmez saraya hane mamur olmadan” denilmiştir.
Öğleyse, “Allah'ın nazar kılacağı bir dünya...” nın nasıl olması gerekir?
 

Sırf “Allah'ın nazar kılacağı bir dünya...”  niyetiyle yola çıkıp bir kalbi kıvam arasak, herhalde arı duru, pırıl- pırıl, tertemiz, pürüzsüz bir dünya arardık.
İşte kalple ilgili o kıvamın çerçevesi çiziliyor Rabbimizin Kitabında... Önce olmaması gerekenler:
 

      Kararmış olmasın!
 

      Hastalıklı olmasın!
 

      Katılaşmış olmasın!
 

      Kılıflara bürünmüş olmasın!
 

      Kilitli olmasın!
 

      Mühürlü olmasın! Yani nifak, küfür ve inkar içinde olmasın!
Peki, nasıl olsun?
 

      Kuş kalbi gibi yufka bir kalb olsun!
      Allah adı anılınca ürperen bir kalb olsun!
      Mütevazı olsun!
      Selim olsun!
      Mutmain olsun! Yani mü'min kalbi olsun.[7]
 

Rabbin huzuruna giderken
اِلاَّ مَنْ اَتَى اللهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

“Ancak Allah’a küfür ve şirkten temizlenmiş bir kalple gelenler kurtulurlar”[8] YaniSelim bir kalble gitmek gerekiyor. Öyle isteniyor, orada onun geçerli olduğu bildiriliyor.
 

Selim bir kalb, arınmış, temiz bir kalb, huzura, doyuma ulaşmış, ihtiyaçlardan - çırpıntılardan kurtulmuş bir kalb...
 

Tüm bunlar, aynı kıvam ölçüsünü işaretleyen emek verilmiş kalblerdir.
 

Allah'ın kitabı, bir yandan “nefsin tezkiyesi”nden, diğer yandan “kalbin kirlenmesi” ve “tasfiyesi - arındırılması”ndan bahsederek, insanın önüne sürekli bir cehd - mücadele alanı, sürekli bir şahsiyeti inşa misyonu koyuyor.
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى

“Muhakkak temizlenen felah buldu, kurtuluşa erdi.”[9]
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا

 “O nefsi temizleyen kimse gerçek kurtuluşu buldu.”[10]
 

Rabbin ölçülerinde kurtuluş kalb temizliğine bağlı iken, kirlenmenin akıbeti ise karanlık:
وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا

“Onu korumayıp günahlarla alçaltarak gömen hileci kimseler ise gerçekten zarar edip hüsrana uğradı.”[11]
 

Kirlenme ve temizlik, her ikisi de manevi bir odak olan  kalb ve nefsin cidarları ile sınırlı bir hadise değil. Orada başlayıp orada bitmiyor.
 

Kalbde başlayan dışa, insanı hayat içinde var kılan davranışlara yansıyor, buna karşılık insanın davranışları da kalbin ve nefsin deruni kıvamını tayin ediyor.
 

Kirlenme bir sonuç, temizleme de bu sonucu yok etme iradesinin gerçekleşmesi...
 

Rasulullah Efendimiz (s.a.) kirlenme ameliyesinin gelişmesini şöyle koyuyor insanın önüne.
إنَّ الْعَبْدَ إذَا أخْطَأ خَطِيئَةً نُكِتَتْ في قَلْبِهِ نَكْتَةٌ. فَإذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ صُقِلَ قَلْبُهُ، وَإنْ عَادَ زِيدَ فيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ. وَهُوَ الرَّانُ الذِى ذَكَرَ اللّهُ تَعَالىكَلاَّ بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Mü'min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer o günahı hemen bırakıp tövbe ve istiğfar ederse, kalbi eski parlaklığına kavuşur. Günah işlemeye devam ederse, siyah noktalar gittikçe çoğalır ve kalbini büsbütün kaplar. Bu siyah noktalar, Allah Teala'nın 'Hayır hayır, onların işlediği günahlar kalplerini paslandırıp körletmiştir.'(Mutaffifin, 14) diye belirttiği pastır.” [12]
 

Günahlar, insanın kural dışı davranışlarından oluşuyor. Kuralı Allah Teala belirliyor. “Hududullah – Allah'ın belirlediği sınırlar” aşılınca günah vadisine giriliyor. Ve her günahın kalbe kara – kir halinde bir yansıması var. İnsan günah işledikçe kalbte kir yoğunlaşması oluşuyor. Sonunda kalb istila ediliyor.
 

Demek ki günahlar içinde yüzerken, kalbin temiz kalması zorlaşıyor. Temiz olmayan bir kalble de, uzun vadede davranışlarda güzelliği sürdürme imkanı bulunmuyor.

12-Ibn Mace, Zühd, 29

YAZAR: Kadir Hatipoglu

BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:

http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=451
 

[1] Buhari, Iman 39, Müslim, Müsakat, 107, 108

 [2] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41

 [3] Müslim, Birr 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 9

 [4] Müslim, Birr 14, 15. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 52

 [5] Ahmed b, Hanbel, Müsned, IV, 227-228

 [6] Müslim, Birr, 32

 [7]Kalbin farklı nitelikleri için bkz. Kalbi Hayat, Dr. Adem Ergül, Erkam Yay.

 [8] Şuara Suresi, 89

 [9] A'la Suresi, 14

 [10] Şems suresi, 9

 [11] Şems Suresi, 10

  


Hayat Hikâyesi

Hayat Hikâyesi

Cenâb-ı Hak buyuruyor:



“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.” (İnsân, 27)


Rasûlullah (sav) buyurdular:



“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dır.” (Tirmizî, Kıyâmet 25. İbni Mace, Zühd 31)

Dünya hayatındaki ilâhî imtihanların ders kitabına gereken ciddiyet ve gayretle sarılmıyor, onun içindekilerle amel etmiyor; fânî hayatın câzibelerine aldanıp ebedî hayata lâyıkıyla hazırlanmıyorlar.

Hâlbuki insanın tefekkür etmesi gerekmez mi ki, Cenâb-ı Hak onu önce anne karnında, bir su torbasında kanla besledi. Sonra hayat süreceği dünyayı, onun yaşayabileceği şekilde düzenleyip tanzim etti. Saymakla bitiremeyeceği kadar nîmetler ihsan buyurdu. Bütün bu nîmetlerin mukâbili olarak insandan sadece Rabbine “kulluk”ta bulunmasını istedi.

Neticede, inanan-inanmayan her insan bu dünyayı bir gün mutlakâ terk edecek. Fânî hayat çarşısının en son giysisi olan kefen, bir gün mutlakâ herkesi saracak ve ölüm vâkıası, bütün fânî alışverişlere, zevklere, câzibelere, aldatıcı yaldızlara iptal mührünü vuracak!.. İnsan, son nefesiyle bu dünya devre-mülkünden çıkıp bambaşka bir dünya olan kabir âleminin yolcusu olacak…

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde haber verildiği üzere, insanın kabir hayatı, dünyadaki yaşayışına göre şekillenecektir. Allâh’ın rızâsına uygun bir hayat yaşayanlar için kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe; hayatını Allâh’a itaatsizlikle geçirenler içinse cehennem çukurlarından bir çukur olacaktır. (Tirmizî, Kıyâmet, 26.)

Lâkin sonsuz rahmeti gereği Cenâb-ı Hak, o hayatın nasıl olacağını ve orası için neler hazırlamak gerektiğini, kullarına kitapları, peygamberleri, ilâhî kudret ve azametin bu cihandaki sırlı nakışları vasıtasıyla haber vermiştir. Bu beyanlar, insanların dünyada edindikleri intibâlarla anlayabilecekleri seviyededir. Âhiret âlemine dâir bu beyanların hakîkî mâhiyeti, o âleme geçildiği zaman anlaşılacaktır. Bu durum, aynen anne karnındaki çocuğun dünyaya âit mâlûmâtının çok sınırlı olmasına benzemektedir.

İnsan için, kabir yolculuğundan sonra, hesapla birlikte, ebedî bir hayat başlayacaktır. Bu ebedî«âhiret hayatı» da yine insanın dünyadaki mânevî hayatına göre şekillenecek, ya sonsuz bir saâdet, ya da sonsuz bir hüsran ve azap olarak tecellî edecektir. O gün Cenâb-ı Hak, dünyada işlenen büyük-küçük bütün amellerin kaydedildiği bir kitabı insana verip:

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin kâfîdir!” buyuracaktır. (İsrâ, 14)

İnsanın gördüğü bu manzara karşısındaki hayreti de, âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

“…«Vay hâlimize! derler, bu nasıl (dehşetli) bir kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (işlediklerimizin) hepsini sayıp dökmüş!»…” (Kehf, 49)İşte ölüm ve ötesine dâir bu meseleler, öteden beri insanoğlunun zihnini ve kalbini çok meşgul etmiştir. Zihinlerde âdeta zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve kımıldadıkça insanı tedirgin kılan“ölüm” ve “sonrası”na dâir sualler, -vahyin ve peygamberlerin irşâdından uzak kalanlar tarafından- her devirde türlü bâtıl telâkkîlerle susturulmak, bastırılmak ve şuuraltına hapsedilmek istenmiştir.


Hâlbuki herkesi, “hayat” mûcizesinden daha müthiş ve ateşli bir girdap hâlinde saracak olan “ölüm” vâkıası, bu dünyada -istisnâsız- bütün başlara çökecek olan en çetin bir istikbâl sürprizidir.


(Osman Nûri Topbaş, Genç Dergisi, Ekim-2012)


 

DİNİ ALLAH'A HAS KILMAK-3

 DİNİ ALLAH'A HAS KILMAK-3

 Gerçekten Kur’an öyle hikmetli bir kitaptır ki, moda tabirle, Kur’an’ın o günkü toplumu okuma biçimi, bugün de geçerliliğini korumaktadır. İnsanlar ancak Allah’a ortaklar koşarak iman ediyorlar. Sadece, tek başına Allah’a ibadet etmek, sadece Allah’ı mutlak otorite sahibi görmek, Allah’dan başka kimsenin yargılamayacağını ve kimsenin kimseye şefaat edemeyeceğine inanmak insanları mutlu etmemektedir. Bu akideye sahip olan mü’minler aşırı ve tehlikeli görülmekte, kaale alınmamaktadır. Allah’la kullar arasına ne kadar çok ilah girdirilirse, dindarlık o kadar makbul sayılmaktadır. Bu ayetten anladığımıza göre, dîni sadece Allah’a has kılmaktan kafirler hoşlanmamaktadırlar...
Mü’min suresinin 65. ayeti aynı temayı işlemekte, dîni Allah’a has kılmanın nasıllığını biraz daha netleştirmektedir:


هُوَ الْحَىُّ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

"O diridir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse Dîni Allah’a has kılıcılar olarak yalnız O’na dua edin. Hamd alemlerin Rabbi Allah’adır."[8].
 

A’raf suresinin 29. ayetinde, Allah’ın, adaleti emrettiği, her secde anında yüzümüzü sadece O’na döndürmemiz gerektiği ve dîni Allah’a has kılarak yalnızca Allah’a çağrıda bulunmamız gerektiği bildirilmektedir.[9]. Bu ayet, bir kez daha şirkin her türlüsünden kaçınarak bizi sadece Allah’ı İlah, Rab, Ma’bud ve hüküm koyucu olarak tanımakla ilzam etmektedir. İnsan sadece Allah’a dua etmelidir. Mevdudi’nin yerinde bir benzetişle ifade ettiği gibi insanlar, "Ey Allahım! Bizzat Sana karşı başkaldırışımızda başarılı olmamız için bize yardım et! der gibi" dua edemezler.
 

Ehli Kitab’ın da dîni tamamen Allah’a has kılmaları emredilmişti. Bunun bir gereği olarak, hanifler olarak Allah’a ibadet etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti. Ama onlar, kendilerine Allah’ın rasulü geldikten sonra tefrikaya ve küfre düşmüşler, dîni Allah’a has kılma ilkesini ihlal etmişlerdir.[10].
Kur’an ‘dîni Allah’a has kılma’nın anlamını açıkladığı gibi, ‘dîni Allah’a has kılmama’nın anlamını da açıklamaktadır. Aslında bunu şöyle de ifade etmemiz mümkündür: Kur’an, verdiği bir temsille, genel olarak, dîni Allah’a has kılmayanların karakterlerini, kişiliklerini, seviyelerini ortaya koymaktadır. Bu örnekle sanki, "işte dîni Allah’a has kılmayanlar bu tiynette insanlardır, gerisini siz düşünebilirsiniz" denmektedir. Bu temsil şöyle getirilmektedir:


هُوَ الَّذِى يُسَيِّرُكُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى اِذَا كُنْتُمْ فِى الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَ تْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَ هُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا اَنَّهُمْ اُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

"O sizi karada ve denizde yürütendir. Öyle ki, siz gemilerde bulunduğunuz ve gemilerin de (içindeki yolcuları) güzel bir rüzgarla alıp götürdüğü ve (yolcuların) bununla sevinç ve ferahlık duydukları bir esnada, gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar; her taraftan dalgalar kuşatır onları ve yolcular anlarlar ki, her taraftan kuşatılmışlardır. İşte (tam o anda), dîni Allah’a has kılarak, ‘eğer bizi bu durumdan kurtarırsan Sana şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar."

فَلَمَّا اَنْجَيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِى اْلاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَآاَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى اَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

"Ne var ki, Allah onları kurtarınca yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. (Peşinde olduğunuz,) yalnızca dünya hayatının menfaatleridir. Sonunda dönüşünüz yine bizedir. İşte o zaman size, işlediklerinizi haber vereceğiz."[11]
 

Bu temsili anlatım Ankebut suresi 65. ayetle, Lokman suresinin 32. ayetinde de, fakat daha muhtasar olarak anlatılmaktadır. Ankebut, 65’te, Yunus Suresi 23’te ifade edilen ‘azgınlık yaparlar’ yerine,
فَلَمَّا نَجَّيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ

 Gemiden karaya inince ‘şirk koşarlar’ denmektedir. Dolayısıyla ‘azgınlık yapmak’ (bağy) şirkle tefsir olunmaktadır. Lokman, 32. ayette ise, ilk ikisinden farklı olarak, karaya ayak basınca, bir kısım yolcuların orta yolu tuttukları teslim edilmektedir. Diğerlerinin şirk koştukları ise kendiliğinden anlaşılmaktadır.
 

Kur’an’ın bu temsili örneği, dîni Allah’a has kılmayan müşriklerin karakteristiklerini çok çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Buradaki gemiyi aynı zamanda bir sembol olarak, dünya hayatında hastalık, tabii afet, savaş ve fakirlik gibi her türlü sıkıntıdan uzakta lüks içinde yaşanılan müreffeh bir yaşam, refah ve zenginlik olarak düşünebiliriz. Kısaca gemi temsili insanın, bedenen ve zihnen rahatlığını, kaygı ve kasavetsizliğini temsil etmektedir.
 

Kur’an örneğinde, böyle bir vasatta insanların Allah’ı anmadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü o anda Allah’a ihtiyaç duymamaktadırlar. Allah’a dua etmek, Allah’ı yardıma çağırmak için bir nedenleri yoktur! Dalgaların kuşatması ise, genel anlamda, insanın elindeki zenginlik ve saadet unsurlarının çıkması veya insanın başına ciddi felaketlerin gelmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu durumda insan ister istemez Allah’ı hatırlamakta, artık Allah’dan başka hiç kimsenin, içine düştüğü felaketten kendisini kurtaramayacağını bilmektedir. Dolayısıyla Allah’a yalvarmaktan başka yapacağı bir şey yoktur.
Bunun adı, yani istimdat edecek yegane merci olarak Allah’ı bilmek ise ‘dîni Allah’a has kılmak’ demektir.
 

Yeryüzünün şimdiki konukları olan bizler bilmeliyiz ki, insan fıtratı bundan binlerce sene önce de böyleydi, bizden binlerce sene sonra da böyle olacaktır. Kur’an’ın gemi temsili ile anlattığı bu serüveni bizler de pek yakından görüyor, biliyor, tanık oluyoruz, içinde yaşıyoruz. Hatta zaman zaman kendi nefislerimizde de, küçük de olsa benzeri azgınlık duygularını hissediyoruz.
 

Dünyevileşme tehlikesinin sinyallerini ta burnumuzun dibinde hissediyoruz. Hz.Yusuf Peygamber’in kadın fitnesi ile imtihan olunduğunda söylediği

وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى اِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَحِيمٌ

"Ben nefsimi temize çıkartmıyorum, nefis kötülüğü emreder; Rabbimin merhamet ettiği hariç. Rabbim oldukça bağışlayıcı, merhamet edicidir."[12] Sözü, yukarıdaki gibi bir durumda bizler için de ölçüdür. Kaldı ki bizler Hz. Yusuf(as) kadar Allah’dan korkanlar olmamaktayız. Kısacası dini Allah’a has kılmama tehlikesi bizim için de geçerlidir. Bu tehlikeye karşı ancak Allah’ın yardımıyla karşı koyabiliriz. Allah’ın yardımı ise O’nun Kitabı Kur’an ile bize ulaşacaktır.


[8] 40/Mü’min, 65
[9] 7/A’raf, 29
[10] 98/Beyyine, 1-5
[11] 10/Yunus, 22-23
[12] 12/Yusuf, 53


 YAZAR: Kadir Hatipoglu -


          BU YAZI AŞAĞIDAKİ SİTEDEN ALINMIŞTIR:


http://www.islamdahayat.com/news.php?readmore=167

--


24 Eylül 2017 Pazar

KUR’ÂN-I KERİM’DE GEÇEN KONUŞMA TARZLARI NELERDİR?

KUR’ÂN-I KERİM’DE GEÇEN KONUŞMA TARZLARI NELERDİR?   
     
Mü’minin dili, ilâhî hakîkatlerin bediî ve rûhânî güzelliklerini sergileyen bir hikmet pınarı olmalıdır.
 
Cenâb-ı Hak, Kurʼân-ı Kerîmʼinde bizlere bir konuşma tarzı tâlim ediyor:
 
1) DOĞRU SÖZ SÖYLE
 
Her hususta, doğru, samimî, âdil ve hak-şinas olmamızı emrederek قَوْلاً سَدِيداً, yani doğru söz söyleyin, buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 9; el-Ahzâb, 70)
 
2) İKRAMKÂR VE İLTİFATKÂR SÖZ SÖYLE
 
Anne-babaya karşı “öf” bile deme, onlara; قَوْلاً كَرِيماً, yani ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle, buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 23)
 
3) GÖNÜL ALICI SÖZ SÖYLE
 
Yoksula verebileceğin hiçbir şeyin yoksa ondan yüzünü çevirme, hiç olmazsa قَوْلًا مَيْسُورًا gönül alıcı, tesellî edici birkaç söz söyle, buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28)
 
4) TATLI SÖZ SÖYLE
 
Başa kakmak ve gönül incitmek sûretiyle ecri zâyi edilen bir sadakadansa قَوْلٌ مَعْرُوفٌ, yani tatlı bir söz daha hayırlıdır, buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 263)
 
5) YUMUŞAK SÖZ SÖYLE
 
Zâlimlerin kalbini yumuşatmak için قَوْلاً لَيِّناً, yani yumuşak söz söyleyin, buyuruyor. (Bkz. Tâhâ, 44)
 
6) TESİRLİ, HİKMETLİ SÖZ SÖYLE
 
Yine tebliğ esnâsında قَوْلاً بَلِيغاً yani gönüllere işleyecek tesirli, hikmetli ve belîğ söz söyleyin, buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 63)
 
7) BAĞIRMADAN, ALÇAK SESLE KONUŞ
 
Kaba ve haşin konuşmaların bir müʼmine yakışmadığını ve ses tonumuzu da yerine göre ayarlamamız gerektiğini ifade sadedinde canlı bir misal vererek:
 
“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19) buyuruyor…
 
Velhâsıl, Rabbimiz, bunun gibi pek çok tâlimatla, müʼmine yakışan konuşma üslûbunu Kurʼân-ı Kerîmʼinde beyan ediyor.
 
Anaokulundan üniversitelere kadar bütün okullarda ve kurslarda yabancı dillerin öğretildiği günümüzde, Kurʼân-ı Kerîmʼin bizden istediği lisâna ne kadar âşinâyız? Beşerî lisanlara ne kadar, Kurʼân lisânına ne kadar ehemmiyet veriyoruz?..
 
 
 
 
 
 

23 Eylül 2017 Cumartesi

ABDEST HAKKINDA HİÇ BİLMEDİĞİNİZ 10 BİLİMSEL GERÇEK!

ABDEST HAKKINDA HİÇ BİLMEDİĞİNİZ 10 BİLİMSEL GERÇEK!   
     
En önemli ibadetlerden biri olan namaz önce aldığımız abdest ile ilgili 10 bilimsel gerçek…

Abdest hakkında bilmedikleriniz:

1- İnsan vücudu üzerinde yaklaşık 700 Biyolojik Aktif Nokta (BAN) bulunur. Bunlardan 66 tanesi ‘Agresi Noktası’ olarak adlandırılan ekstra aktif noktalardır. 66 Agresi noktasından 61’i abdest azalarında yer almaktadır. Abdestte azalar yıkanırken BAN faaliyete geçer, agresi noktaları denge kazanır. Bu sebeple abdestteki sırayı bozmamaya özen göstermek gerekir..

2. Yüz yıkanırken mide, bağırsaklar, safra kesesi, idrar yolları, sinir sistemi ve üreme organları uyarılmış olur.

3. Kollar yıkanırken, bağırsaklar, kalp, akciğerler, üreme organları, idrar yolları ve kan dolaşımı uyarılır..
 
4. Kulaklar,yaklaşık 100 BAN’ın yer aldığı ve hemen hemen bütün organlarla bağlantılı olan bir komuta merkezidir.Kulaklar meshedilirken bütün organlar uyarılmış olur..
 
5. Ayaklar yıkanırken hormon dengesini sağlayan, büyüme ve üremeyi kontrol altında tutan hipofiz,böbrekler ve hemen hemen bütün organların faaliyetini etkileyen BAN uyarılır..



6. Abdestte akupunktur noktalarının uyarılmasıyla vücutta enerji ve kan dolaşımı kolaylaşır, vücudun direnci artar,bağışıklık sistemi güçlenir. Ateş yükselince soğuk su ile abdest almak, ateşi 1,5-2 derece kadar düşürür..
 
7. Abdest tansiyonu düşürür,baş ağrısını hafifletir,uyuklamayı,yorgunluğu ve öfkeyi giderir. Soğuk su kullanmak,abdestin ve guslün faydalarını artırır. Peygamberimiz (s.a.v) ashabına abdest için ılık su tavsiye ederdi..
 
8. Her abdestte misvak kullanmak çok önemlidir. Misvak dişlerden ziyade diş etleri için önemlidir.Çünkü her bir dişin dibinde farklı organlarla bağlantılı ikişer akupunktur noktası bulunur..
 
9. Misvak akupunktur noktaları vasıtasıyla, dişetlerine 28 sinirle bağlanan beynin,5 duyu organı ve sinüslerin,kasların,iç organların ve üreme organlarının işlevini dengeler..
 
10. Misvak kaslarda ağrıyı azaltır, dişeti hastalıkları ve diş çürümelerini önler.Ağızdaki zararlı mikropları öldürür,faydalıların yaşamını kolaylaştırır,akıl sağlığını ve hafıza kuvvetini son nefese kadar korur. Misvağın etkisi kullanıldıktan sonra 48 saat süreyle devam eder. Misvak kullanmak sünnettir..

Kaynak: aksam.com.tr

http://www.islamveihsan.com/abdest-hakkinda-hic-bilmediginiz-10-bilimsel-gercek.html