28 Haziran 2018 Perşembe

KALBİ SELİM SAHİPLERİNİN ÖZELLİKLERİ

KALBİ SELİM SAHİPLERİNİN ÖZELLİKLERİ


 0

Kalb-i selîm sahibi; dîninde cehâletten, kötü ahlâktan, mal ve evlâdın şerrinden sâlim ve pâk olarak huzûr-i ilâhîye gelen kişidir. Malını hayır yollarına sarf eden, evlâdına dînî hükümleri öğreten ve yaşatan; kalbî hastalıklar, kötü ahlâk ve cehâletten sâlim olarak âhirete giden kişiler, mal ve evlâdından menfaat göreceklerdir…
“Ehl-i hikmete göre gönlün rûhâniyet ve hikmetle müzeyyen hâle gelebilmesi, yani mükerrem insan olabilmek için şu beş esâsa riâyet şarttır:
MÜKERREM İNSANIN BEŞ ÖZELLİĞİ
1) Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak,
2) Mânâsını düşünerek çokça Kur’ân-ı Kerîm okumak ve namaz kılmak,
3) Oruç tutmak, az yemek, açlığa ağırlık vermek,
4) Devamlı zikir hâlinde olmak,
5) Seher vakitlerinde tazarrû ve niyazda bulunmak.”[1]
KALB-İ SELİMİN ÜÇ ALÂMETİ
Kalb-i selîmin üç alâmeti vardır:
1) Hiç kimseye eziyet etmemek,
2) Hiç kimseden incinmemek,
3) Bir kimseye iyilik yaptığında ondan bir karşılık ve mükâfat beklememek.”[2]
“İnsan bedeni, türâbîdir, toprağa mensuptur. Yemek içmek, uyumak ve şehvet gibi işler îtibârıyla diğer mahlûkât ile aynıdır. Ama rûh itibârıyla da nûrânîdir, Allâh’a mensuptur. İnsanda nefsânî arzular gâlip olursa, Allah’tan uzaklaşır, rûh âlemi incelik, zarâfet ve derinliğini kaybeder, kalp kararır… Fakat insanda rûhânî hayat gâlip olursa, Allâh’a yaklaşır, kalbi de, bedeni de nurlanır.
Bunun için kalbi tasfiye ve tezkiye etmek, yani nurlandırmak lâzımdır. Kalp temizlenmedikçe nurlanamaz ve bu hâlde insan aslâ kalbî hastalıklardan kurtulamaz…
Bir ağacın kökünde çürüklük varsa, onun alâmeti dallarında ve yapraklarında belli olur, meyvesinde görülür. Kalpte de hastalık, çürüklük olursa bedenin her uzvunda ve her işinde onun eseri ve zararı görülür. Onu tedâvi etmek lâzımdır.
Kalbin tedâvisi, rûhun mensub olduğu Allâh’ı zikretmekle yapılır. Kalbin hastalığı, zikrullâh ile temizlenir.”[3]
DİPNOTLAR
[1] M. Sâmi Efendi, Musâhabe, II, 13; Bayram Sohbetleri, s. 41; Mükerrem İnsan, s. 26-64.
[2] M. Sâmi Efendi, Hz. İbrahim, s. 163-164.
[3] M. Sâmi Efendi, Bayram Sohbetleri, s. 76-77.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/kalbi-selim-sahiplerinin-ozellikleri.html



27 Haziran 2018 Çarşamba

İMAM-I NEVEVİ’NİN HAZIRLADIĞI HADİS KİTABI

 
İMAM-I NEVEVİ’NİN HAZIRLADIĞI HADİS KİTABI
“RİYÂZÜ’S-SÂLİHÎN”
 
A. Yazılış Gayesi
Tam adı Riyâzü’s-sâlihîn min hadîsi seyyidi’l-mürselîn olan eser, İmam Nevevî’nin yukarıda tanıttığımız çalışmaları arasında önemli bir yer tutar. Nevevî bu kitabını, 45 yıllık kısa fakat çok verimli hayatının en olgun ve bereketli dönemleri kabul edilen bir yaşta, 40 yaşlarında yazdı. Bundan üç sene önce de, bir başka önemli eseri el-Ezkâr’ ı telif etmişti. Riyâzü’s-sâlihîn’in telifi, 14 Ramazan 670 (1271) tarihinde bir pazartesi günü tamamlandı.
Kendi alanlarında büyük önemi olan bu kitapların peşpeşe yazılmasının bazı mühim sebepleri olmalıdır. Bunu anlayabilmek için, o günün genel görüntüsünü ve şartlarını gözden geçirmek bize bazı ipuçları verebilir. İslâm ümmeti, Nevevî’nin yaşadığı VII. (XIII.) yüzyılda birtakım karışıklıkların ve fitnelerin içine düşmüştü. İslâm düşmanları, ümmet coğrafyasını dört bir yandan kuşatmış, içte ve dışta olumsuz bir ortam hüküm sürmeye başlamıştı. Bir taraftan müslümanlara vahşice saldıran Haçlı orduları, öte yandan Tatar akınları İslâm dünyasını kasıp kavurmaktaydı. Müslümanların bir kısmı servet ve şehvet peşine düşmüş, farzları, vâcipleri ve İslâm’ın prensiplerini yerine getirmekten uzaklaşmış, yapmaları gereken vazifeleri ihmal etmiş bir haldeydi. Diğer bir kısmı ise tasavvufa ve zühde yöneldikleri iddiasıyla, dünyadan yüz çevirmiş, sanki dünyada hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi hareket ediyorlardı. Bir başka grup da çeşitli yörelerde düşmanlara karşı cihadı sürdürme azim ve gayreti içindeydi.
İmam Nevevî, gerçek ilim ehlinin önde gelenlerinden biri olarak, böyle bir zamanda ve bu şartlarda ne yapılması gerektiğini, âlimlerin mesuliyetinin büyüklüğünü iyi biliyordu. İçinde yaşadığı topluma ve İslâm ümmetine karşı sorumluluğunu yerine getirme şuuruyla hareket ediyordu. Ona göre, dünyanın en uyanık kişileri, Allah’a karşı ibadetlerini ve kulluk vazifelerini yapmanın bilincine varmış kimseler olmalıydı. O halde yolun en doğru olanını bulmak ve hakikate ulaşmak için, Allah’ın Kitab’ını ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini iyice bilmek ve bu iki kaynağa sımsıkı sarılmak gerekmekteydi.
Nevevî, kendi zamanında gerçek ilim adamı haysiyetiyle İslâm’ın sancaktarlığını yaparak, dinin hakikatini ve güzelliklerini ortaya koymayı, İslâm’ın hayat, cihad, şefkat, merhamet ve müsâmaha dini oluşunu bir kere daha gözler önüne sermeyi, tasavvuf ve zühdü Kur’an ve Sünnet’teki gerçek yerine oturtmayı kendisi için vazife bildi. Bunu yaparken, her türlü eziyete katlanmayı, karşısına çıkacak engelleri aşmayı, kötülerin kınamasına aldırmamayı da hayat  düsturu edindi. İnandığı hakikatleri bizzat hayatında uygulayarak, insanlara en güzel örnek oldu.
İmam Nevevî, Riyâzü’s-sâlihîn’i, dindarlık iddia eden bazılarının yaptığı gibi, insanları yanlış yorumlanan bir tasavvuf ve zühd anlayışına, cihadı terketmeye, dünyadan yüz çevirmeye davet etmek için yazmadı. Bunun tam aksine Allah Teâlâ’nın hoşnut olduğu bir hayatı bütün unsurlarıyla bilip yaşamaya, düşmanlar ve sapıklarla cihada, hakkı ve adaleti toplumda hakim kılmaya, kişiyi Allah’a yakınlık derecelerinin en yükseğine çıkarmaya, iyilikleri emir ve kötülüklerden nehiy konusundaki naslara ve bu nasların gerektirdiği hayat tarzına sımsıkı bağlanmaya davet etmek için kaleme aldı. O, bu kitabıyla, Kur’an ve sünnetin ışığında yaşanması gereken bir hayatın yollarını gösterdi. Fert, aile, cemaat ve cemiyet planında uyulması gereken ana prensipleri, büyük bir maharet, üstün bir anlayış ve kavrayışla, âyet ve hadis temeline oturttu. Böylece hem dînî hayattan uzaklaşanlara, hem de tasavvuf ve zühd yoluna sülûk ettikleri iddiasıyla sapıklık ve bid’atlara düşenlere hakkı ve doğruyu gösterdi. İfrat ve tefrite düşmeksizin iddiasız, riyasız, gösterişsiz bir İslâmî yapılanmanın yol ve yönteminin nasıl olması gerektiğini, ana başlıklar, alt birimler, âyet ve hadislere dayalı bilgiler halinde bu kitapta ortaya koydu. Kur’an temeline dayalı sünneti ihya ederek, hakikatın önüne set çekmek isteyen bâtılı ve bid’atı, hatayı ve yanlışı ortadan kaldırmayı hedefledi.
Telif edildiği günden bu yana Riyâzü’s-sâlihîn, İslâm dünyasının her yerinde, âlimlerin, ilim tâliplerinin, vâiz ve hatiplerin ve nihayet hadis okumak isteyen hemen her müslümanın âdeta el kitabı oldu. Böylece bu güzel eser, müellifinin arzuladığı hedefe ulaştı.
B. Nevevi’nin Riyâzü’s-sâlihîn’i Yazarken Gözettiği Prensipler
İmam Nevevî, kitabını yazarken bazı prensipler gözettiğini eserinin önsözünde belirtir. Buna göre Riyâzü’s-sâlihîn’in başlıca özellikleri şunlardır:
* İnsanlara dünya ve âhiret saâdetini kazanma yollarını gösterecek, zâhirî ve bâtinî edepleri elde etmelerini sağlayacak, iyiyi ve güzeli teşvik, kötüden ve çirkinden uzaklaşmayı temin edecek sahih hadislerden oluşan muhtasar bir kitap olacaktır.
* Sahih hadis kaynakları olarak şöhret kazanmış kitaplardan seçilen, mâna ve mahiyetleri  açık, delâletleri kesin hadisleri ihtiva edecektir.
Konuların baş tarafında ilgili âyetlere yer verilecektir.
* Açıklanmasına ihtiyaç duyulan bazı kelime ve terimler kısaca açıklanacaktır.
Her hadisten sonra, o hadisin hangi kitaptan alındığı belirtilecektir.
* Hayır ve iyilikleri özendirici, kötülük ve çirkinlikleri engelleyici nitelikte hadisler olmasına özen gösterilecektir.
* Hadislerin senedinde sadece sahâbî ravinin adı verilecektir.
Gerektiğinde bazı hadislerden sonra, o hadisin sıhhat açısından durumuna, bazan da ravilerinin haline işaret edilecektir.
Muhtevânın dînî ve ictimâî nitelikte olmasına özen gösterilecektir.
İmam Nevevî, kitabının başından sonuna kadar bu prensiplere bağlı kalmaya itina gösterdi.
 
 

--


ÖFKESİNE HAKİM OLANLARIN MÜKAFATI

ÖFKESİNE HAKİM OLANLARIN MÜKAFATI


 0

Kötülüğe kötülükle karşılık vermek kolaydır. Asıl zor olan, kötülük eden kimseye de iyilikle mukābelede bulunabilmektir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)
Hakîkaten, öfke denizi kabaran insanın, kendine hâkim olması çok zordur. Bu sebeple Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu dirâyeti gösterebilen mü’minler için şöyle buyurmuştur:
NEFSİNE HÂKİM OLABİLEN KİMSE
“Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108)
Böyle bir kimsenin nâil olacağı mükâfat ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bildirdiği üzere şöyle olacaktır:
“Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği hâlde, öfkesini yenen kimsenin kalbini Allah, emniyet ve îmanla doldurur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3; Tirmizî, Birr, 74)
MÜKÂFATINI ALLAH’IN VERECEĞİ KİŞİLER
Rivâyet edilir ki, kıyâmet günü bir münâdî: “Mükâfatlarını bizzat Allâh’ın vereceği kişiler nerededir?” diye nidâ edince, insanları affedenlerden başkası ayağa kalkmaz.” (Rûhu’l-Beyan, III, 298)
Nitekim âyet-i kerîmede:
“Bir kötülüğün cezâsı, ona denk bir kötülüktür. Kim de bağışlar ve sulhü temin ederse, onun mükâfâtı Allâh’a âittir…” (eş-Şûrâ, 40) buyrulmaktadır.
Bir başka âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak, öfkesini yutarak insanları affeden kimselerin, takvâ sâhibi kullar olduğunu bildirmektedir. (Bkz. Âl-i İmrân, 134)
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönül Yolculuğu, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/ofkesine-hakim-olanlarin-mukafati.html



PADİŞAH İLE AV KÖPEĞİNİN İBRETLİK HİKÂYESİ

PADİŞAH İLE AV KÖPEĞİNİN İBRETLİK HİKÂYESİ


 0

Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâli ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur.
Allâh’ın kendisine verdiği nîmetleri unutup basit bir nefsânî temâyülün esîri olarak vefâsızlık gösterenlerin hâlini Ferîdüddîn Attâr Hazretleri’nin şu kıssası ne güzel aksettirir:
Pâdişahın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişah, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.
Birgün pâdişah, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, gâyet neş’eli idi. Fakat birden bu neş’esini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişahını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyalanmaktaydı. Pâdişah, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti. Bu hâl karşısında pâdişâh, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:
“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak! Nasıl olur bu?!.” dedi.
VEFÂSIZLIK AFFEDİLEBİLİR Mİ?
Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa mâzûr görüp affetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeğinin bir anda hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ affedilebilecek bir husus değildi. Gazapla:
“–Yol verin şu edepsize!” dedi.
Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:
“–Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde pâdişâh:
“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” dedi.
Ardından ilâve etti:
“–Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikrâm ve lutufların acısını sürekli yaşasın!..”
Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?”
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları

http://www.islamveihsan.com/padisah-ile-av-kopeginin-ibretlik-hikayesi.html



26 Haziran 2018 Salı

En kıymetli şey

En kıymetli şey
 

Bir gün bazı sevdikleri;
- Dünyada en kıymetli şey nedir efendim? diye sordular Ebül Hasan-ı Harkani hazretlerine.

Cevaben;
- En kıymetli şey, Allah'ı unutmayan bir kalbdir, buyurdu.

Kalb kırmaktan sordular.
- Bir kimse, bir gün, akşama kadar kimseyi üzmezse, o günü, Resulullah efendimiz “aleyhisselam” ile geçirmiş gibidir, buyurdu. O günkü ibadetlerinden büyük sevap alır.

- Ya birini üzerse efendim? dediler.
- Bir mümini üzerse, o günkü ibadetlerinden hiçbir sevap kazanamaz. Allah rızası için, bir mümin kardeşini ziyaret ederse, yüz Hac sevabı kazanır.

Ve ekledi:
- Bu niyetle, bir ahbabına gitse, yüzbin altın sadaka sevabına kavuşur.

Başarılı olmak için

Bir gün de bazı gençler;
- Efendim, başarılı olmak için bize ne tavsiye edersiniz? diye sordular.

Cevaben;
- Kızmayın, kimseyi tenkit etmeyin, buyurdu.

Ve ekledi:
- Ayrıca güler yüzlü, tatlı dilli olun. Kalb kazanmaya bakın. Hepimiz yolcuyuz.

- Ne yolcusu efendim?
- Ahiret yolcusu. Ahiret yolcusunun gönül alması lazımdır çocuklar.

Günah işlemeyin!

Bir gün de sohbetinde;
- Ey insanlar! Gaflete gelmeyin ki, ahirette azap var, buyurdu.

Ve ekledi:
- Zira Cehennem insanları bekliyor.

Bir gün de;
- Dünya, hayaldir, buyurdu. Asıl kalacağımız yer, ahirettir.

- Bize tavsiyeniz nedir efendim? dediler.
- Önce, İslamiyet’i öğrenin. Sonra bildiğinize göre amel edin, buyurdu.

Ve ilave etti:
- Burada İslamiyet’e uyanlar, ahirette sonsuz nimetlere kavuşurlar.
 
 
 
 

HELAL RIZIK KAZANMANIN FAZİLETİ

HELAL RIZIK KAZANMANIN FAZİLETİ


 0

Dinimize göre rızkı helalinden kazanmanın önemi nedir?
Bir gün Efendimizin yanına, Medineli Müslümanlardan fakir bir adam geldi ve yiyecek bir şeyler istedi.
Allah Resûlü ona:
“-Senin evinde hiç eşya yok mu?” diye sordu.
Adam:
“-Var” dedi. “Bir kısmıyla örtündüğümüz, bir kısmını yere serdiğimiz bir çul ve bir de su kabımız var.”
Resûl-i Ekrem:
“-Onları bana getir!” buyurdu.
Adam çul ile su kabını getirdi. Peygamber Efendimiz onları eline aldı ve etrafındakilere:
“Bunları kim satın almak ister?” diye seslendi. Ashaptan biri, bir dirheme alabileceğini söyledi. Hazret-i Peygamber:
“Artıran yok mu?” diye birkaç defa seslendi ve iki dirhem veren bir sahâbîye onları sattı. Parayı fakir sahâbîye uzatarak:
“Bunun bir dirhemiyle ailene yiyecek al. Kalan parayla da bir balta satın alıp bana gel!” buyurdu. Adamın getirdiği baltaya, Efendimiz kendi elleriyle bir sap taktı ve ona şunları söyledi:
“Haydi şimdi git; bununla odun kes ve sat! On beş gün çalış; ondan sonra yanıma gel!”
Fakir adam on beş gün sonra Efendimiz’in yanına geldi. On dirhem kazanmış, bu parayla kendine ve ailesine elbise ve yiyecek almıştı. Peygamber Efendimiz buna çok sevindi ve şunları söyledi:
“Dilenciliğin, kıyâmet günü yüzünde bir leke gibi görünmesindense, böylesi senin için daha hayırlıdır…” (Ebû Dâvûd, Zekat; 261641; İbn-i Mâce, Ticârât, 25)
Kaynak: İslamveihsan

http://www.islamveihsan.com/helal-rizik-kazanmanin-fazileti.html



25 Haziran 2018 Pazartesi

Kurtuluş Doğrulukta ve Güvenilirliktedir-3

 
Kurtuluş Doğrulukta ve Güvenilirliktedir-3
 
 
Ayet ve hadislerde doğruluğa yapılan ısrarlı vurgular ve yalandan sakındıran şiddetli uyarılar dikkate alındığında, insanın her hâlükârda doğru olması ve asla yalana bulaşmaması gerektiği kesin olarak anlaşılmaktadır. Nitekim Ziya Paşa, bu gerçeği dizeleriyle şöyle ifade etmiştir:
 
İnsana sadakat yaraşır insana görse de ikrah
Doğruların yardımcısıdır Hazret-i Allah.
 
Müslümanın verdiği söze riayet etmesi, yaptığı anlaşmaya -karşı taraf uyduğu sürece- bağlı kalması gerekir. (Mâide, 1; Tevbe, 6-10; Nahl, 91, 92, 95)
 
Müslümanı, insanların/komşularının malları ve canları hususunda şerrinden emin oldukları kimse olarak tanıtan Hz. Peygamber, insanın doğru sözlülüğü ile cennete, yalan konuşmasıyla da cehenneme gideceğini şöyle belirtmiştir:
 
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رع) عَنِ النَّبِىِّ (صعلم)  قَالَ « إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا ، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
 
“Şüphesiz ki, sözde ve işte doğruluk hayra ve iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında “sıddîk” diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya/fücura sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinirse, Allah katında da yalancı/kezzab diye yazılır.” (Buhari, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105; Ebu Davud, Edeb, 80; Tirmizi, Birr, 46)
 
Müslüman Emanete ve Ahitlere Riâyet Eder
Hiç şüphe yok ki bir müslümanın en belirgin özelliği güvenilir ve dürüst olmasıdır. Çünkü Peygamberimiz ve bütün peygamberler bu özellikleriyle tanınırlar.
Hatta peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisi dürüst, diğeri de güvenilir olmaktır. Peygamberler gönderildikleri toplumlara önce bu özelliklerini hatırlatarak:
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
''Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim'' (Şuara, 26/107, 125, 143, 162, 178) demişlerdir.
 
Peygamberlerin, ''Ben güvenilir bir peygamberim'' demeleri sözden ibaret değildi. Gerçekten onlar her yönü ile güvenilir kimselerdi.
 
Onların hayatları incelendiği zaman bu husus görülecektir.
 
İslâmiyet'in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden peygamberin yüksek ahlakı ve dürüstlüğü ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı, inançlarından, adet ve geleneklerinden vazgeçerek ona inanır ve etrafında toplanırlar  mıydı?
 
İşte Kur'an-ı Kerim de bütün müminlerde bu özelliğin bulunmasını istiyor. Bu konuda peygamberi örnek almalarını söylüyor. Peygamberimiz Müslümanın güvenilirliğini ortadan kaldıran dört kötü huya dikkatimizi çekiyor ve şöyle buyuruyor:
 
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صعلم) أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْ نِفَاقٍ حَتَّى يَدَعَهَا إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ
 
''Dört huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir şey bulunursa -onu bırakıncaya kadar- kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. (bunlar:) konuştu mu yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz. Vaat ederse vadinden döner, bir dava ve duruşma esnasında haktan ayrılır.''(Müslim, İman, 25)
 
Toplumda güven duygusu büyük önem taşır. Bu duygunun toplum fertleri arasında bulunmaması, toplumun birlik ve beraberliğini etkiler. Bu özelliği kaybeden milletin varlığı çöker, huzuru bozulur. Kendilerine kamu görevi ve sorumluluğu verilecek olan kimselerde aranacak özelliklerin başında onların dürüst ve güvenilir olmaları gelir.
 
Bakınız Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَاحَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّايَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
''Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen ve görendir.'' (Nisa, 4/58)
Mümin verdiği sözde durur. Sözünde durmamak mümine yakışmaz. Hele Allah'ın adını anarak, O'nun adına and içerek verdiği sözde durmaması düşünülemez.
 
Peygamberimiz buyuruyor:
 
عَنْ النَّبِيِّ (صعلم) قَالَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى ثَلَاثَةٌ أَنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ رَجُلٌ أَعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ وَرَجُلٌ بَاعَ حُرًّا فَأَكَلَ ثَمَنَهُ وَرَجُلٌ اسْتَأْجَرَ أَجِيرًا فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِهِ أَجْرَهُ
 
''Allah Teâla buyurdu ki: Ben kıyamet gününde şu üç çeşit insandan davacıyım: 1) Benim adıma and içer de sonra yemini bozar, verdiği sözü yerine getirmez. 2) Hür bir adamı köle diye satar da aldığı parayı yer. 3) Bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez.'' (Buhârî, İcare, 10)
 
Allah adını anarak verilen sözü yerine getirmemek, Allah adına gösterilmesi gerekli olan saygıyı göstermemektir ki, büyük bir suçtur.
 
Hiç şüphesiz bu suçu işleyen kimse en ağır cezayı hak etmiş demektir. Bunun için mümin verdiği sözü tutar. Hele bu sözü Allah adına and içerek vermiş ise artık bir zaruret olmadıkça o sözü tutmaması düşünülemez.
 
Doğrularla Beraber Olmak
 
Değişme, meyletme, kalıba girme, ayrılıp gitme eylemleri, “kalb” kelimesiyle anlatılır. Kalbin yapısında bu nitelikler olduğu için bu isimle adlandırılması son derece ilginçtir. (El-İsfehani, a.g.e. K.L.B mad. s. 411) Bu nedenle kalbin kötü duygulardan/batıldan korunması ve devamlı hayır telkinlerine muhatap kılınması gerekir. Bunun yolu da, Hz. Peygamber’in; "Din nasihatten ibarettir!" (Müslim, İman, 95, (55); Ebu Davud, Edeb, 67; Nesai, Bey'at, 31) sözü doğrultusunda, kalbin her zaman iyi ve güzel şeylere yönlendirilmesidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
 
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla/sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 9/119) ilâhî emri, Allah’ın sadık kullarıyla beraber olmayı ve onların etki dairesi içinde bulunmayı ifade etmektedir. Dünyada doğrularla beraber olmak, cennette de beraber olmayı, yani cennet nimetlerine kavuşmayı sağlayacaktır. (Taberi, Camiu’l-Beyan, Daru’l-Fikr, Beyrut 1988, VII/62; M. Hamdi Yazır, a.g.e., IV/2644)
 
Evrende gerek fizikî bakımdan, gerekse ruhî bakımdan bir aynîleşme durumu söz konusudur.
 
Meselâ bir bardak çay içine atılan şeker, çayın her tarafına eşit oranda yayılarak homojen bir karışım hâline gelir. Bu, Allah’ın kâinattaki değişmez yasasıdır. Beşerî hayatta da bu etkileşim aynen geçerlidir ve bunu sağlayan temel araç sevgidir. Nefret ise oluşacak bu etkileşimi engeller. Bu nedenle her türlü ahlâkî güzelliklerin kaynağı durumundaki Allah’ın elçileri ve onların takipçileriyle beraber olmak, insan gönlünün ve ruhunun bu güzelliklere meyletmesinin ve onları benimsemesinin en önemli nedenidir.
Esasında insan doğasındaki mevcut eğilimlerden biri de, taklit etme hissidir. Bir çocuk, başlangıçta bütün tavır ve davranışlarını bu duygu ile düzenler. Bu eğilim ileri yaşlarda azalsa da hayat boyu -az ya da çok- devam eder. Bu bakımdan doğruluk ve dürüstlük gibi tüm ahlâkî güzelliklerle bezenmiş insanlarla beraber olanlar, her zaman bu erdemleri taklit etme hissini içlerinde taşıyacaklardır.
 
Nitekim geçmişi cahiliye insanı olan sahabe, eşsiz bir örnek olan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e karşı hissettikleri bu duygu ile zirveleşerek insanlığın övünç kaynağı olmuşlardır.
 
Doğruluğun ve her türlü güzelliğin en güzel örneği olan (Mümtehine, 6) Sevgili Peygamberimizin sohbet meclisinde bulunan sahabenin, cahiliye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar katılaşabilen kalpleri erimiş, aynı siluet içinde bu defa gözü-gönlü yaşlı sıddıklar, adalet ve haya timsali insanlar ortaya çıkmıştır.
 
Evrensel ahlâk anlayışında olduğu gibi, İslâm ahlâkında da doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı bir toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla doğruluk, gerek fert, gerekse toplum için zorunlu olan ahlâkî niteliklerin tamamını kendinde toplar.
 
Karı-koca arasında sadakat duygusu mutlaka olmalıdır. Hem günlük çalışma ortamındaki görevleri açısından, hem de iffetlerini koruma açısından birbirlerine tam bir güven vermelidirler. Bu dürüstlük ve güven sayesinde, “eşlerin huzur bulmaları, birbirine ısınmaları, meyledip ülfet etmeleri, sevgi ve merhamet” gerçekleşecektir.
 
Doğruluğun Dışa Yansıması
 
Kur’an-ı Kerim’in ilk sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet!” (Fatiha, 6) ayetinde ifade edilen yol, en geniş anlamıyla Kur’an’ın çizdiği yol ve bu doğrultuda yaşayan Allah elçilerinin ve salih kimselerin yoludur.
 
Dolayısıyla Müslüman, bir günde kıldığı namazın her bir rekâtında Allah’tan dosdoğru yol üzerinde kalmayı, doğru olmayı arzulamaktadır. (Tefsiru İbn Kesir, Daru’l-Fikr, Beyrut 1981, I/28, 29; Fahreddin Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, I/188, 256-257)
 
Allah’tan geldiği kesin olarak bilinen doğruları kabul edip onaylayan mümin kişinin en belirgin özelliği, kendisinin de sadık ve güvenilir olmasıdır. Bu anlam “mümin” kelimesinin iç yapısında zaten mevcuttur.
 
Dolayısıyla kendisine güvenilmeyen bir mümin düşünülemez. Zira bu kelimenin bir anlamı da “güvenlikte kılan, güven veren” dir. Güvenilmezlik ise münafıkların en belirgin özelliğidir. (Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 107-108; Tirmizi, İman, 20)
 
Toplum fertlerinin birbirleriyle ilişkileri doğruluk ve dürüstlük gibi evrensel ahlâkî ilkeler ve erdemler çerçevesinde şekillendiğinde, Hz. Peygamber (s.a.s)’in uyarısındaki bu güvensizlik ortamı giderilmiş ve ideal bir toplum örneği ortaya konmuş olur.
 
Bu ortamın sağlanması için, toplumun en küçük yapı taşı olan aile fertlerinin -başta eşler olmak üzere- dürüstlük ve güvenilirliği kendilerine ilke edinmeleri gerekir.
 
Bu bakımdan karı-koca arasında sadakat duygusu mutlaka olmalıdır. Hem günlük çalışma ortamındaki görevleri açısından, hem de iffetlerini koruma açısından birbirlerine tam bir güven vermelidirler.
Bu dürüstlük ve güven sayesinde, ayette (Rum, 21) işaret edilen “eşlerin huzur bulmaları, birbirine ısınmaları, meyledip ülfet etmeleri, sevgi ve merhamet” gerçekleşecektir. (Ayetin yorumu için bkz. M. Hamdi Yazır, Kur’an Dili, İst. 1979, 6/3811) Aksi durumda, bir yuvada iğreti duran eşler ve problemli nesillerin doldurduğu, güven ve sevgiden yoksun bir toplum kaçınılmaz olacaktır.
 
Not: Altınoluk Şubat 2000 Fahrettin Yıldız; Diyanet Aylık Dergi (Sayı:162) Zafer Koç, Makalelerinden istifade edilmiştir. Recep Toraman
 
 

--


DÜNYA HAYATINI EN GÜZEL ANLATAN KISSA

DÜNYA HAYATINI EN GÜZEL ANLATAN KISSA


 0

Uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır.
Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Çocuklar oyun oynarlarken dükkân yaparlar, yalancıktan alışveriş ederler, fakat kâr elde edemezler, ancak vakit geçirirler. Yalancıktan dükkân açan çocuk, akşam eve aç olarak döner. Bu dünya da o çocukların oyun yeri gibidir.”
BOŞ CEVİZ HİKÂYESİ
[Ebû Bekir Şiblî g, bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şeyh Şiblî, bu cevizi onlardan alıp:
“–Biraz sabredin de bu cevizi ikinize paylaştırayım!..” der.
Sonra cevizi kırar, fakat cevizin içi boş çıkar. Tam o sırada:
“–Eğer gerçekten paylaştırıp kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu taksim etsene!” diye bir nidâ gelir. Şiblî mahcub olur ve:
“–Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz ve kuru bir «hiç» içinmiş!..” der.[1]
İşte uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır. Kabirde pişman olunacak şeyler için dünyada insanların âdeta birbirlerini yemeleri, ne hazin bir aldanıştır!..]
[1] Ferîdüddîn Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, sf. 661, İlim ve Kültür Yayınları, Bursa, 1984.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarından Hikmetler 1, Erkam Yayınları, 2013

http://www.islamveihsan.com/dunya-hayatini-en-guzel-anlatan-kissa.html